Bizim öykümüz bitti Nâzım. Senin yaşamın şimdi başlıyor

Aralık 2015 | Seyda Kartal, Mimarlık Öğrencisi
1747

Zamanın yıldıramadığı bir adam, onu bekleyen bir kadın… Ülkesinden uzak bir yaşam, zorlanıyorlar ama pes etmiyorlar!
Nasılsın Tulyakova, ne alemlerdesin?
Saman sarısı saçlar nasılsınız?
Ne alemdesiniz mavi kirpikler?
Nâzım ölmüş, birden dünya paramparça olmuştu. Sanki zaman kendisi de durmuş gibiydi. İnsanın içinde bir şey; beyin mi, yürek mi, ruh mu olup bitene karşı çıkıyor, reddediyordu inanmayı. En akıl almaz olanı da geride kalan yalnızlıktı. Vera için…
Yurdunu, Türkiye’yi görme isteği çılgınca bir tutkuydu Nâzım’da. Düşlerinde oraya sayısız yolculuk yapmışlardı birlikte. İstanbul’u, Ankara’yı, Anadolu’yu tüm ülkeyi dolaşmışlardı. Böylece bu güzel ülke gizemli bir biçimde girmişti Vera’nın yaşamına da, akrabası olmuştu onun. Vera Tulyakova, Ataol Behramoğlu’nun da belirttiği gibi nefis bir dille kaleme aldığı anılarını yayınlarken, aklına sadece tek bir kuşku takılıyordu: Onu bu derece özel, kişisel anıları, o çok güzel, o ışıl ışıl, o tertemiz insanı, Nâzım Hikmet’i birazcık olsun yansıtabilecek miydi?
1747
Ne yitirdim ben, ne yitirdik biz,
Nâzım bir kule gibi yıkıldığında,
Parçalandığında mavi bir kule gibi?
Bazen öyle geliyor ki bana, güneş de gitti onunla.
Çünkü, gün’dü o,
Altın bir gün’dü Nâzım
Ve gerçekleştirdi görevini şafakta,
Zincirlere ve cezalara karşın.
Elveda ışıklar saçan arkadaşım!
Uçuyorum karlı Ukrayna ovalarını, yıllardır bu ilk hava yolculuğum sensiz. Elini aradım yerden kesilirken alışkanlık, yere inerken de arayacağım.
Evet, böyle olurdu her zaman. Derdin ki: ‘’Nasıl isterdim parçalanayım seninle birlikte. Ne bencilim, görüyorsun. ’’ Ve eklerdin hemen. ‘’Şaka ediyorum canım. ’’ Fakat biliyorum, buydu düşündüğün ve üstelik kimi kez şakacıktan da değil… Kendin itiraf etmiştin bunu. Fakat uçak alana indiğinde, her zaman, ‘’Çok şükür! Evimizdeyiz, yeryüzündeyiz. ‘’ Derdin. Merhaba, Vera. Ve yanıtlardım ben:
‘’Merhaba, Nâzım! ’’
1747
Siz de sonsuz uykuya yattınız… Artık hiçbir zaman elinize kaleminizi alamayacak, olanca sesinizle haykıramayacaksınız en yakıcı sorunlar üstüne. Siz, sonsuz uykuya yatmış olan… Ah, bilseniz, biz Hiroşimalı küçük kızlara nasıl güç verdi, bizlerden biri için, bir avuç kül olan ve göze görünmeden kapıları çalarak imza toplayan o küçük kız için yazdığınız şiir…
Kentimizin ortasında, Barış Parkı’nda, atom savaşında yok olup giden çocukların anısına dikilmiş bir anıt var ve bizler, tüm Hiroşimalı çocuklar, sizin şiirlerinizden destek ve cesaret alarak omuz verdik o anıtın yapımına.
Bir atom patlamasını hiçbir zaman görememiş olan siz, her yüreğe derinliğine işleyen o dizeleri nasıl yazabildiniz? Çünkü sizin yüreğinizde de tüm Hiroşimalı ve Nagazakililerin yüreklerindeki gibi nefret ve öfke kaynıyordu. Çünkü siz de barış’ın susuzluğunu duyuyordunuz! Hatta bugün aradan o kadar zaman geçmesine rağmen o felaketi yaşamış ve hiçbir kabahati olmayan insanlar yitiriyor yaşamlarını. Acaba günün birinde yine acımasızca öldürülecek mi insanlar ve ‘’Ölmek istemiyoruz! ’’ iniltileri duyulacak mı yine?
Bir de, sormak istediğim bir şey var sana Nâzım. Biliyorum, yanıt vermeyeceksin, ama soracağım yine de.
O sabah, henüz evden götürmemişlerken seni, pasaportunu istettiler. İlk kez ceketinin cebine soktum elimi. Cüzdanının içinde buldum pasaportunu, açtım ve eski bir fotoğrafımı gördüm içinde onun. 1957’de ”portre” değiş tokuşu yapmıştık seninle, anımsarsın. Sen kendininkinin arkasına ”Vera kızıma” diye yazmıştın kurnazca ve okla yaralı, ağlayan bir yürek çizmiştin. Ben hiçbir şey yazmamıştım kendiminkinin arkasına.
O sabah rasgele elimde çevirirken fotoğrafımı, arkasından senin küçük harfli el yazınla yazılmış şiirin çıkıverdi karşıma:
Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm.
Bizim öykümüz bitti Nâzım. Senin yaşamın şimdi başlıyor. Büyük insanlık, seni doğuran ülkenin önünde saygıyla eğilerek, geleceğe doğru taşıyıp götürecek seni inanıyorum. Şimdi evimizin eşiğinde duruyor, ardınsıra bakarak diyorum ki: Mutlu ol, Nâzım Hikmet.