EDEBİ YANSIMALAR

Nisan 2016 | Seyda Kartal, Mimarlık Öğrencisi
Edebiyata ilgisi lise yıllarında başlayan Sait Faik’in en güzel öykülerinden alıntıları ve hayatından kesitleri derlenmiş, okuduğumda bende naif duygular bıraktı bir şairin ülkesine edebiyatı bu kadar özümsetmesi zor olsa gerek, .. Dönem hakkında birçok izlenim yaratan bu güzel derlemelerin yüzyıllar sonrasınada önemli edebi bir kaynak olarak kalması daha nice okurlarda farklı duygular bırakması dileğimle..


2855
İlk şiiri Hamal:

Ensesine sokulu

Kamburunu kaşıdı.

Şu koskoca bavulu

Beş kuruşa taşıdı.

Yol yakın, yolcu ırak,

Yola bak, yolcuya bak.

İstersen yolda bırak

Şu koskoca bavulu.

2855
İpekli Mendil adlı ilk öyküsü 15 Nisan 1934 tarihli Varlık Dergisi’nin 19. Sayısında çıkan Sait Faik, çeşitli dergilerde, gazetelerin eklerinde öykü ve yazıları yayımlamıştır.

“Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı dut yapraklarından süzülür, odaya pare pare dökülürdü. Aşağı yukarı yaz kış pencereyi açık bırakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgarlar eserdi. Vapurlarda da çalıştığım için, rüzgarların kokularından lodos, poyraz, karayel, günbatımı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgarlar battaniyemin üzerinden acayip birer rüya gibi gelip geçtiler.

Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışarıdan bir gürültü geliyordu. Adeta dut ağacında birisi vardı. Korkmuşum ki, kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.
Oydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken, gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan taran etti. Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp gitseydi, sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron:

“Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti; hayvan” diye kıçıma bir tekme, beni kovacağını bildiğim halde gık demedim.

Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasız pencereden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiği zaman, başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi.
Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı.

Ya… İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun, sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır. ”

İpekli Mendil, 1934

2855
Yazarın ilk dönem Semaver’le başlayıp, Lüzumsuz Adam’a kadar devam eden öykülerinde, ortak özelliklerinden biri içerdikleri insan sevgisidir. Sait Faik yazdığı ilk hikayelerde zenginlere kızmakta, emekçileri yüceltmektedir. Öykülerinde anlattığı tipleri toplumda sıkça karşılaşılabilen insanlardan seçmesi, onu bir taraftan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay gibi yazarlara yaklaştırırken, diğer yandan Sabahattin Ali’nin öncülüğünü yaptığı sosyal gerçekçiliğe bağlamaktadır. Tahir Alangu’ya göre küçük adamları edebiyatımıza ilk getiren o olmadıysa bile iyice yerleştiren, bilinmeyeni gösteren, güçlü bir akım haline getiren, en güzel hikayelerini yazan Sait Faik olmuştur. Bu ilk döneminde, Abasıyanık “Fakir insan iyi insandır” genellemesinden çabuk kurtulup, çalışana duyduğu sevgiyi soyutlaştırarak insan sevgisine dönüştürdü.

“Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler… Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar. ”

Semaver, 1936
2855

“Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz, herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk… Ön avlusu, aynı zamanda burunları, kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf talebeleriyle muallimlerin gezindiği bir yer olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık. Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar talebe olarak giremeyeceğimizi bile bile. Bu müthiş bir şeydi! Biz ne kadar seviniyorduk! .. Sanıyorduk ki, mütemadiyen bir güzel şeyi geride bırakacak, bir daha ona sürünemeyecek, onun içine giremeyecek, bir anı bir daha yaşayamayacaktık. Önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. ”

Sarnıç, 1939

2855

Leyla Erbil ile

“Fakat bir Üsküdarlı fakirin bir piyango bileti edinmesinin ne kadar mühim bir mesele olduğunu bilmeyen bir adam da pek İstanbullu sayılmaz. Hatta pek Türkiyeli bile sayılmaz. Hatta bazan insan çok kötü düşünmesini bilen bir adamsa dünyalı bile sayılmaz ve Merih yıldızı ahalisi gibi aramızdan sıyrılıp geçenlere, kolumuzu dürtenlere, güzel kızlarla geçenlere şaşar. Ne ise mesele burada değil. Fukaralık ayıp değil…
Fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman, hamal olalım, ıskatçı olalım; fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman bunun ancak bir teselliden ibaret olduğunu ve fukaralığın bal gibi hem ayıp, hem günah, hem enayilik olduğunu biliriz. ”

Şahmerdan, 1940
2855
Yazar, Şahmerdan’da yer alan Çelme isimli hikayesiyle, halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askeri mahkemeye verildi. Bu olayın annesini yaralaması nedeniyle, uzun süre kitap yayınlamaya ara verdi. Medar-ı Maişet Motoru, Sait Faik’in ilk romandır. Geçim sağlayacak motor anlamını taşır. Romanda, Burgaz Ada’da oturan emekli memur Ali Rıza Efendi’nin emeklilik yıllarında ailesiyle birlikte çektiği geçim sıkıntısı, ailenin hayata tutunma çabaları anlatılır. Hiçbir siyasi hedef göstermeyen roman, yine de kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirdiği için 1944’te yayımlandığında sıkıyönetim mahkemelerince toplatılmıştı. 1952 yılında, yeniden basılırken, Abasıyanık, kitabın ismini Birtakım İnsanlar, romanda geçen Medar-ı Maişet Motoru’nun ismini ise Ceylan-ı Bahri olarak değiştirdi.
“Medar-ı Maişet adlı kitabımı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor. Bütün sebep bu! ”

“Onun esmer yüzü kıpkırmızıdır. O güldüğü zaman insanın yüzüne bütün saffeti, kadınlığıyla bakar. Onun kendisine güldüğünü gören her erkek aldanabilir. “Nihayet… Oh! Nihayet, bana güldü. Benim için güldü. Benimle beraber olmanın hazzıyla güldü. ” dememeye imkan yoktur. O kadar sana bakarak senin için güler ki… Halbuki onun sevinme, gülme tarzı böyledir. Kadınlara da, kız arkadaşlarına da, hocalarına da belki de anasına, babasına da böyle güler. Nihayet bu canlı, bu sana gibi gülüşün sırrı keşfedildi mi insanın kendine bir sual sormamasına imkan yoktur.
Acaba sevdiği erkeğe bu kız nasıl güler? ”

Medar-ı Maişet Motoru, 1944
2855
1948 yılında yayınlanan Lüzumsuz Adam isimli öykü kitabıyla birlikte, yazarın hikayeciliğinde ikinci dönemin başladığı kabul edilir. Bu dönem 1952’de yayınlanan Son Kuşlar’a kadar sürer. Abasıyanık’ın ilk çalışmalarında rastlanan insan sevgisi teması bu çalışmalarında yerini boşvermişliğe, insan korkusuna, kent nefretine ve umutsuzluğa bırakır. Sait Faik’in karamsar olmasını onu ölüme götürecek olan siroz hastalığına bağlayanlar vardır. Bu dönemki eserlerinde, içine kapandığı, yalnızlığından, kendi sorunlarından bahsettiği görülür. Ayrıca Abasıyanık, klasik cümle yapısına son vererek devrik cümle ve argo kullanmaya, günlük konuşma dilinden çokça yararlanmaya başlar.

“Yedi senedir bu sokaktan gayri İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döveceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış ne bileyim, bir şeyler işte gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yerlerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı adamlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor? ”

Lüzumsuz Adam, 1948
2855

“Büyük hayaller kuralım sevgilim! Ben şimdi böyle yapıyorum… Tertemiz bir şehirde, asfalt caddeler üstünde, dibinden metrolar geçen, üstünden kolosal otobüsler uçan, muazzam, eğlenceli bir şehirde seninle yaşamak istiyorum. Yazılarım bize yaşamak için lazım olanı getiriyor. Büyük kahvelerde çay içiyor, temiz lokantalarda kolalı peşkirlerle yemek yiyor, latif rayihalı şaraplar içiyor, tertemiz bir yatakta seni kollarımın arasına alıyor, sana:

– Bütün mesut şehir uyudu, uyuyalım sevgilim, diyorum..

Sabahleyin bitlerle dolu, kimsenin kimseye hürmet etmediği, kimsenin kimseyi hürmete layık bulmadığı, istismar edenin, çalanın zengin ve bahtiyar olduğu, esnafının azgın, zenginin deli, haris, egoist, gaddar, fakirinin kayıtsız sersem olduğu bir şehirde; işin kötüsü sensiz, oldukça kirli bir yatakta uyanıyorum. Ama sevgilim, olacak, büyük hayaller kuruyorum.. ”

Havada Bulut – Nasıl Bir Dünya, 1951
2855

Nazım Hikmet ve Münevver ile

Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı? Yoksa kimselerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler aşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?

Havuzbaşı, 1952
2855
Sanatçının hem ikinci dönem hem de son dönem öykülerinde görülen özelliklerden biri de eserlerin şiirsel dilidir. Sait Faik’in, Alemdağ’da Var Bir Yılan isimli kitabıyla sürrealizme geçtiği kabul edilir. Fikret Ürgüp son dönem öyküleriyle ilgili olarak
“Artık o eski kalıplardan kurtulmuş hikayelerdir. Bunlara sürrealist demek yerinde olur” dedi.

2855

Özdemir Asaf ile

Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan’da daha farklı biçimler deneyip, topluma ve doğaya bakmadığı açılardan baktı. Fethi Naci’ye göre Sait Faik, bu döneminde yazdığı eşcinsel temalı öykülerinde anlatmak istediklerini anlatabilmek için hikayesinin biçimini bir kere daha değiştirerek, somut ayrıntılardan hareket yerine imgelemi kullanmaya başladı. Bu da onu sürrealizme yaklaştırdı. Bu hikayelerde yazarın, o güne kadar yazılarında sevgiyle andığı İstanbul’dan nefretle bahsettiği görülür. Bu değişimin sebebini Abasıyanık’ın toplumdan, toplumun baskısından ve ahlak anlayışından sıkılmış olması olarak görenler vardır.

“Ölesiye yalnız, ölesiye mesudum. İçim kalabalık çekiyor. İnsanlar çekiyor. Çocuklar istiyorum; haşarı, sarışın, esmer, edepsiz… Seyahatler çekiyor içim. Dünya yüzündeki tuzlu sularda ışıklı vapurların gittiğini; Paris’te kırmızılı, yeşilli, turunculu işaret fişeklerinin bulvarlar boyunca akan köhne taksilere sis içinde yol gösterdiklerini; caddelerde, meydanlarda gotik binaların kayalar misali yükseliverdiğini; bisikletine tünemiş genç bir kadının türkü söyleyerek geçtiğini; pırıl pırıl matruş bir adamın pırıl pırıl bir bıçakla bonfile kestiğini; yalancı inciler içinde dolgun bir kadının Napoli’de, şarkılı bir kahvede fıstıklı dondurma yediğini; tayyare meydanlarının lokantalarında konyak içerek garip valizleriyle yolcular bekleştiğini; üçüncü mevki bir vagonda yaşlı bir adamın şehir içlerinden tren geçerken, gençken oturduğu kahveleri tanıyarak titrediğini…”

Son Kuşlar, 1952
2855
Şimdi Sevişme Vakti kitabında topladığı şiirleri ve bu kitabına girmemiş olanlarıyla, Sait Faik’in şiiri, hikayeleriyle ortak temaları paylaşır. Bu şiirler, hikaye çeşnisi ve sıfat üslubu ağır basan, duru bir Türkçe ile yazılmış şiirlerdir.

Sana koşuyorum bir vapurun içinden

Ölmemek, delirmemek için…

Yaşamak; bütün âdetlerden uzak

Yaşamak…

Hayır değil, değil sıcak;

Dudaklarının hatırası;

Değil saçlarının kokusu

Hiçbiri değil.

Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle

günlerde

Ben onsuz edemem.

Eli elimin içinde olmalı,

Gözlerine bakmalıyım,

Sesini işitmeliyim.

Beraber yemek yemeliyiz

Ara sıra gülmeliyiz.

Yapamam, onsuz edemem.

O ve Ben, Şimdi Sevişme Vakti, 1953
2855
Alemdağ’da Var Bir Yılan’daki birçok öyküde kendini gösteren Panco karakteri İstanbul’un karanlık sokaklarında anlatıcılara yoldaşlık eden bir gizli kahramandı ve bir bakıma kendi içine hapsettiği adamın hikayelere sinen gölgesiydi.

“Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. (…) Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor. ”

“Buraya gelenler hep aynı müşteriler olmalı ki beni baştan aşağı bir süzdüler. Oturup bir kahve içmek bile cehennem azabı gibi bir şey olacaktı. (…) Eskiden tanıdığım birisi niçin geldiğimi anlamış gibi bana baktı. Gülümser gibi idi. Allah belanı versin deyyus; dedim. Döndüm. ”

Alemdağ’da Var Bir Yılan, 1954
2855

Orhan Kemal ile

Tüneldeki Çocuk kitabı yazarın ölümünden sonra yayınlandı. Abasıyanık aynı zamanda gazetecilikte yaptı, o döneme ait bazı röportajları ve 8 öyküsü yer alır kitapta.

“Tünelleri insanlar için yaptık. Yokuşlardan lahzada insinler, yokuşları ani vahitte çıksınlar diye. Tünelin kayışı, tünele ilk defa bindiği zaman sevinen ve bu sevinci bile belli etmek istemeyen bir çocuk için yapılabilecek birşey. “Eğer bugün biz tünel kayışı yapamıyorsak, bunun en büyük sebebi tünele ilk defa binen ve sevinen çocuğu sevmememizdendir” demeyeceğim. O zaman hem kendimi methetmiş olurum hem de tünel kayışı yapabilecek bir iktidarda olduğum zehabı hasıl olur, müracaatlar vaki olur. Diyeceğim yalnız şu: Şu insanlara hiçbir şey çok değil. Edirnekapı’da bu akşam bir ana bir çocuğun tünele nasıl bindiğinin hikayesini dinleyecek. Çocuk: “Kocaman gözlü bir adam bana baktı da iyice sevinemedim” diyecek. Yabancılara gülemediği, beyaz dişlerini gösteremediği, duyduğu şeyleri, söyleyemediği şeyleri bu anaya söyleyecek. Onlar da tünele binmiş kadar sevinecekler. ”

Tüneldeki Çocuk