Köprü Üstü Aşıkları

Haziran 2015 | Ahmet Özbek, Sinema - Televizyon
Çürüyen bir toplumda sanat, eğer dürüstse çürümeyi yansıtmalıdır’Leos Carax, her ne kadar Fransız Yeni Dalga sinemasının değişen dönemle birlikte, “birkaç adım ileriye gitmiş” bir versiyonu olarak anılsa da, insan trajedisinin kapitalizmle olan bağlantısı konusunda izleyiciye dolaylı göndermeler yapan “bağımsız” bir yönetmen. Bazen sanat yapıtı can acısı, yürek yarası da olabiliyor. Hele dünyanın insani yapısı vicdan ve adalet yasalarını kendi kurallarına göre düzenliyorsa. Bu, gelişmiş dediğimiz ülkeler için de böyle. Kurmaca eğer gerçek dünyanın bir yansıması ise, bir sanat yapıtı da dünya düzeni, sanat ve onur konularına ışık tutabiliyor, insanın; kendi emeği/yaratıcılığı, psikolojisi ile yüzleşip yere serilişini, acı, karamsar ve katı gerçeklikle sert bir tokat gibi yüzümüze çarpabiliyor.
Leos Carax, deneysel, kavramsal ve de kuralları alt üst eden; doğrusu da sinema dünyasını, ödülleri, ödül törenlerini takmayan, ama gösterişli parıltıları da kendi varlığından utandıran bir sinemacı.
ONARIMDA OLAN BİR PARİS KÖPRÜSÜNDE...
Bugün üzerinde durmak istediğim film Les Amants Du Pont-neuf (Köprü Üstü Aşıkları). Carax bu filmi 1991 yılında henüz otuz bir yaşındayken çekmiş. Onarımdaki bir Paris köprüsünün sokakta sabahlayan müdavimlerinin hemen hepsinin freudyen problemlerle, sanatsal yaratımIn acılarıyla tanışık olmaları can acıtıcı bir rastlantı...belki de değil.
Bazı bilinmedik şeyler, birtakım insanları bazı tuhaf girdaplarda buluşturabiliyor. Ancak, dolaylı bir üst sinema dilinin, yaratımın ve yeteneğin ya da derin düşünmenin acısının yaraladığı insanları anlatma ustalığı, Dostoyevski kahramanlarına benzeyen kişiliklerin, hep ‘hastalıklı’ bir üst düzey yapı içeren görüntülerle betimleme yeteneği büyük bir saygı uyandırıyor insanda. Bunca sinema yapıtı arasında bu filme yoğunlaşmamın nedeni, kapitalizm, sanat, insan acısı... Ve insan ruhunu yok eden bir zulüm dünyasına bakışımızdaki paralelliktir aslında yönetmenle.
Michele, sosyal yapı anlamında belki üst sınıftan genç bir kız, ama kalbi de burjuvazi nimetlerini yutmaya engel bir duyarlıkla örülü. Kayıp bir aşk hikayesi, belki bütün dahilerde görülen uzlaşmazlık bilinci onu, durmadan görme yeteneğini yitirmekte olan gözlerine rağmen, sanatsal yaratımı da terk etmeksizin, bu sefalet mekanına taşımış. Kendisi bir ressam. Alex alkole de meyletmiş bir eski risk cambazı. Üçüncü kişi de eski bir müze bekçisi... Sanatla çok fena tanışmış ve dünyası alt üst olmuş. Öncelikle pek iyi anlaşamayan bu üçlü, sonunda aşkın, sefaletin ve özellikle farklı olmanın kayıp büyüsü ile birbirlerine bağlanacaktır. Ben buradaki anlatım dilindeki bir anlamda serseriliğin zaten dünyaya tanıklık etme cesareti taşıdığı düşüncesindeyim. Alanı resim olan bir insan olarak da her ne kadar resimsel görüntü ikinci planda da görünse, kahramanların giysi renklerinden çekim açılarının tutarlılığı konusuna kadar bu filmde resimsel bir görüntü eksikliği görmedim.
Sonuçta dışa vurumculuğun görüntü ve renk tonları, ‘izm’lerden arınmış renkler çılgınlığına uzanıyorsa da, bu kontrastlardan rahatsızlık duymadım. İhtiras ihtirastır işte. Aşk da süslü salonlardan çıkmış, kanamalı yaralarını sarmaksızın üst bilinç/ alt yaşama biçimiyle sarmaş dolaş olmuş ve acılı insanların dünyasına tuhaf bir biçimde gelip konmuş. Paris, eğlencenin karanlığın sefahat ve süslü mekanlar sergilerinin ortamı olabilir de, sanat işte tüm içselliğiyle, tekmelenmiş, yaralı, aç insanların kalbinde daha acı ama daha anlamlı yeşeriyor. Ben bu filmi yirmi yıl gecikmeli olarak izledim. Siz daha fazla geç kalmayın.
26