Bilmek istediğin her şeye ulaş

Yaşamı "din" ekseninde yaşamak bir "gereklilik" midir yoksa bireysel haklar çerçevesinde her insanın düşünce özgürlüğü kapsamına alınacak bir "davranış" mıdır? Hangisi olursa dünya daha çok huzurla dolar?

İlâhi olan herhangi bir şeyde zorlayıcılık, baskıcılık olamayacağından hareketle soruyu cevaplandırmaya çalışınız lütfen.Düzenle
Buraya bir "yanıta yorum" olarak yazdığım yazıyı doğru sadeleştirmeleri yaparak "konuya dair kendi fikirlerim" şeklinde bir yanıta çevirmek istedim. Yanıtını yorumladığım kişiyi tenzih ederek konuyu tartışmak ve genişletip açmak isteyen herkesin bilgisine sunarım.

"Yalnız konuyu daha iyi açıklamak için daha farklı bakış açılarına sahip cevaplara da ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim.

1. İnsan hakları kapsamına giren davranışlar, "hayatın kendisinin dışında unsurlar" olarak mı algılanmaktadır?
Bu çerçevede bakılırsa, bir fikir beyan etmek, bir "davranış" olarak "hayatın kendisinin dışında" bir unsur mudur?
Bir insan hakları mahkemesi önünde "fikriniz" dolayısıyla bir sorgulamaya tabi tutulacağımızı varsaysak "vallahi ben dinimin gereğini yaptım. " diyerek işin içinden çıkabilinir mi?
Esasında tüm yorumlar hukukî şeylerdir, buradan hukuk da yaşamın kendisidir diyemez miyiz? O zaman gerçek anlamıyla din=hukuk, denebilir. Zaten Yaradan'ın bir diğer ismi de Hakk'tır yanılmıyor isem.
Hukuk, yani haklar bütünü, hayatın dışında(!) olan davranışları bir yola koyucu ve düzenleyici oluyor bu bağlamda. Dilerim bu yanıtımı bir "hukuk bilgini" de incelesin. Hukuk kavramının kapsadığı alan hakkında ben de çıkarımlarda bulunduğum için böyle bir istekte bulunuyorum. Ben bir biyoloğum, hukukçu değil.

2. Dinin "lokal" yani "bölgesel" olduğunun açıklanması, "yaşamın bütünlüğünü savunan, yaşamın ta kendisi" olan, hatta dünya üstündeki yaşamın temeli olan suya benzetilen din hakkında, bölgesel bir plân olarak düşünülmesi anlamına gelmiyor mu? Tanrı (Allah, Rab, Yehova ne denilirse denilsin kişiye kalmış bir seçimdir, ve dini yaşayış biçimi sonucunda ele alınabilecek "davranışlar" arasında olduğu için bir "ifade hakkı" olarak insan hakları kapsamındadır.), "yaşamın ta kendisi" olan bir şeyi parçalara bölerek, farklı inanıştaki topluluklarla mı dünya ahlâkının düzenlenmesini sağlar?
Konuya açıklık getirmek, farklı görüşlerin paylaşılmasını sağlamak üzere iyi niyetle sorulmuş bir sorunun altına, yazarının düşüncesi kastedilerek "Materyalist kafa ve laisizm ekolünün icadını savunan bir ateist/inançsız" sınıfına dahil etmek ne derece etiktir? Böyle ayrıştırıcı, ötekileştirici bir şekilde davranılması, "yaşamın bütünü, kendisi" olan "din" olgusunu yaşayan insanların (olması gereken) düşünceleri ile çelişmemekte midir?

3. "Din ekseninde yaşamak" kelime öbeğinden ne anlaşıldığına gelince.
Burada bence açık olan şudur ki, din ekseninde yaşam diyerek insanların belli bir kalıba sokulmaya çalışılması, cami, kilise, sinagog ve çeşitli ibadethanelerin "herkesçe zorunlu olarak" kullanılması, kullanmayanların dışlanabildiği, "cemaat"ten sayılmayabildiği, Türkçe konuşulan topraklarımızda bir "merhaba", "iyi günler" yerine, "selamün aleyküm(? !)" ve "aleyküm selâm(? !)" denmesi, kadına yakıştırılan çeşitli muameleler, kız çocuklarının okutulmaması ve erkeğin "kulu kölesi" olması hususunda yine maalesef (ümitler kırılmasın!) "din" kitaplarının alenen kaynak gösterilebilmesi, burka, peçe, çarşaf giydirilerek, yine belli deyimlere göre "Allah'ın cennet konusunda verdiği bir garanti" ye ulaşma çabaları, bale, tiyatro, pandomim, modern dans, etnik dans gibi sanatsal ve kültürel faaliyetlerde "kadın" varlığına (rahatça gözlemlenebilir bir şekilde) dinî referansla yaşayan kesimlerde bir "tahammülsüzlük" olagelmesi gibi durumlar ve daha niceleri anlatılmaya çalışılmaktadır. Bu noktada bütün bu saydıklarıma ve daha nicelerine "insanların türettiği saçma ve gerçek dinden uzak anlayış ürünü davranışlar(? !)" denebilir mi? Eğer denebilirse, buna da iki sorum olur:
a) O zaman "Gerçek Din" nedir?
b) Bunlar gerçek dinin dışında, birer "insanî davranışlar" ise hukuken değerlendirilmesi gerekmez mi?

4. Hangi "kurallar" bizim tarafımızdan belirlenmiyor hayatta? Açık ve bilimsel yaklaşım adına cevaplanması rica olunur. Anne, baba, doğulan şehir, ait olunan ülke, maruz kalınan coğrafik hareketler, buzulların erimesi, kıtaların ayrılması, evrenin genişlemesi, ölüm?

5. İnsanlar "duygu ve akıl" yönünden en üstün canlılar mıdır? Din olgusunu yaşamak için tüm canlıların insanlarınki gibi duygu ve akla mı ihtiyacı vardır? Diğer canlılar insanlardan geri midir?

6. Yaşamın mucizesi kavramı herkesçe bilinir ve sık sık dile getirilir. Bir moleküler biyolog ünvanıyla buna yanıt verecek olursam, öncelikle biyoloji biliminin ulaştığı noktayı yakalamaya çalışmalı diyerek söze başlamak isterim. La Jolla San Diego'dan Craig Venter ve ekibi duyulmuş mudur acaba? Kendileri tamamen sentetik (yani laboratuvar ürünü) maddelerden yola çıkarak dünyadaki yaşamın temel taşları olan nükleik asitleri ( DNA için A, T, C, G; RNA için A, U, C, G) üreterek bir genom (bir organizmanın tek bir hücresindeki DNA materyalinin bütünü) oluşturdular, bu yeryüzündeki en küçük genomlardan birisi olan Mycoplasma genitalium'un genomunu oluşturup çekirdeği alınmış bir "bakteriyel hücre"ye aktardılar. Hücre içine aldığı bu genomu çalıştırmaya başladı. Sonuç laboratuvarda üretilmiş farklı bir canlı oldu. Yoktan var edildi demiyorum elbette. Ancak yaşamın ipuçları bilimsel olarak elde edilebiliyor bunu diyebilirim. İlgilenirseniz:
Kaynaklar:
Mycoplasma laboratorium
en.wikipedia.org/wiki/Mycoplasma_labora...
First self-replicating synthetic bacterial cell (Kendi kendini kopyalayan ilk sentetik bakteri hücresi)
jcvi.org/cms/research/projects/first-se...
Bu da Türkçe bir kaynak:
biyolojiegitim.yyu.edu.tr/bmk/sentetikg...

7. Son olarak, insanların tümden ortadan kaldırılması dünyaya nasıl bir huzur getirebilir? İnsanlar Tanrı tarafından bu kadar uyumsuz mu yaratılmışlardır? Çözüm bu kadar basit midir? !
İnsanın "eşref-i mahlûkât" olduğu konusunun savunulması halinde 5. Şıkkıma dönülmesini rica edeceğim. Ancak bunun yerine de, "İnsanlardır dünyaya kötülük salan! Huzuru bozan! " savı ortaya atılıyorsa bunda da kusra bakmayın mantıksal bazı eksikliklere dem vurmadan edemeyeceğim.
Şöyle, doğada (insan eli değmese bile) "huzur" yoktur. Bu huzurdan anlaşılan her canlının kendi yaşam sahasından çıkmadan asgari düzeyde yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayarak türünü devam ettirmesiyse, şu an bu yazıyı okurken geçirilen saniyeler içinde bile yok olan türlerin (yani yaşam mücadelesini verip başarılı olamayan canlılar) varlığı düşünülmelidir. Her canlı bir yaşam mücadelesi vermektedir ve doğa "vahşi"dir. "Canlılarda ve doğada huzur" kavramı o meşhur belgesellerde çekilen doğa görselleri ve videolarıyla açıklanıp, işte bu "Yaradan'ın doğası" denemez. O doğa içinde küçük bir sinekten, koca cüsseli bir aslana kadar HER CANLI BİR MÜCADELE İÇİNDEDİR. Sanırım insanoğlu kendisi yaşam telaşesi içinde çok koşturduğundan olsa gerek, belgesellerde hepimizin izlediği savanada boylu boyunca uzanmış yatan aslanlar ve hiç fabrikanın olmadığı çıplak doğa manzaraları bize "Huzurlu" gelmektedir. Buna da Yaradan'ın huzuru denmektedir. Oysa ki doğa "kaotik" bir yerdir.
Bugün insanoğlu, geldiği noktada kendini doğanın bir parçası olarak görmediği/göremediği için mağaralara/evlere çekilmiş ve aradığı "huzur"u yaşadığı kısır döngülerin dışında, "doğayı tahrip edern ikinci bir insan beyni" olmayan yerde aramaktadır. Ya da bunu dinen yapılan açıklamalarda da görebileceğimiz gibi lüks ve huzurlu yaşamın yeri olan CENNET'te aramaktadır.

Bu konuya da bir bakış açısı olarak Erich FROMM'un kitaplarından birisinde bahsettiği ve "Psikolojik ve Ahlâki bir Sorun olarak İtaatsizlik" başlığı altında yazdığı şu ifadelerine yer verelim:


"İbranî ve Yunan efsanelerine göre insanlık tarihi bir itaatsizlik eylemi ile başladı. Adem ile Havva, Aden cennetinde yaşadıkları sırada doğanın parçasıydılar; onunla uyum halindeydiler, ancak onu aşarak ötesine geçemediler. Onların doğanın içinde oluşları, ceninin ana rahminde oluşu gibiydi. İnsandılar, ama aynı zamanda henüz insan değildiler. Ne zamanki bir buyruğa karşı geldiler, herşey değişti. Toprak ve ana ile bağı koparıp, göbek bağını kesmekle, insan insanöncesi uyumdan sıyrıldı ve bağımsızlık ile özgürlüğe ilk adımı atabildi. Boyun eğmeme hareketi Adem'le Havva'yı özgür kıldı ve gözlerini açtı. Birbirlerini bir yabancı olarak ve kendileri dışındaki dünyayı da yabancı, hattâ düşman olarak algıladılar. İtaatsizlik eylemleri, doğa ile ilksel bağlarını kopardı ve onları ayrı bireyler haline getirdi. "İlk günah", insanı bozmak şöyle dursun, onu azat etti ve tarihin başlangıcı oldu. Kendi yeteneklerine güvenmek ve tümüyle insan olmayı öğrenmek için, insan Aden Cenneti'ni terketmek zorundaydı. "


Yazının tamamı için:
facebook.com/notes/%c3%a7eki%c3%a7li-fil...

İnsan "doğadan koparak" alet yapıp etrafını şekillendirmeye başladığında bir yandan kısmen kendi "CEHENNEM"ini yaratmaya da başladığını nereden bilebilirdi değil mi?
Fikirlerinizi beklerim. : )
  • Paylaş
Sonraki Soru
HESAP OLUŞTUR

İstatistikler

162 Görüntülenme7 Takipçi1 Yanıt