Bilmek istediğin her şeye ulaş

Solsoledo,

Akademisyen

"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım." GİORDANO BRUNO

Temmuz 2014

Solsoledo

PINTU TERLARANG aka. FORBIDDEN DOOR/ Yasak Kapı, Joko Anwar, Endonezya, 2009, Gerilim, Gizem

Gizemini finale kadar koruyan ve son on dakikasında ekranı kanla kırmızıya boyamasıyla tam Tarantino'luk film dedirten, sonunda ise Shyamalan'a rahmet okutacak derecede bize ters köşe yaptıran nevi şahsına münhasır bir Endonezya filmi var karşımızda. Konusu ve senaryosuyla neresinden tutsak elimizde kalacağından ve bir sürpriz bozan (spoiler) açık etmeden konuyu anlatamayacağımızdan en baştan sizi uyaralım. Ancak kesinlikle final sürprizine ilişkin bir ipucumuz olmayacak yazıda en azından onun garantisini verelim.
Gambir hamile kadın heykelleri yapan bir heykeltraştır. Yaptığı bu heykeller ilginç bir şekilde insanlar tarafından çok beğenilmekte ve hem kendisini hem de galericisini zengin etmektedir. Başta bu heykeller olmak üzere filmdeki her şeyin aslında bir sırrı var, ama en azından heykellerin sırrını öğrenmek için fazla beklemiyorsunuz. Asıl çözülmesi gereken sır, Gambir bu heykelleri yapmaya başlayıp Talyda ile evlendikten sonra ortaya çıkıyor. Düğünden sonra, planlarını Talyda'nın çizdiği ve Talyda'nın mimar babasının da inşa ettiği eve taşınan Gambir, bir gün çalan kapıya bakmaya gittiğinde kapıda hiç kimseyi bulamaz. Ama eşikte "Yardım Et" yazan bir yazı vardır. Bu andan sonra "Yardım Et" yazısı her yerde karşısına çıkmaya başlar Gambir'in. Önce tesadüf olabileceğini düşünse de sonradan bir de "Yardım Et" diye fısıldayan sekiz yaşındaki bir çocuğun görüntüsü musallat olur Gambir'e. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de evindeki atölyesinde çalışırken tesadüf eseri atölyesindeki büyük dolabın arkasına gizlenmiş, asma kilitli kırmızı bir kapı bulur Gambir. Tam kapıyı açmak için baltayla girişmek üzereyken Talyda gelir ve "Sakın açma Gambir" der, "O kapıyı sakın açma. ". Gambir onu dinler ve kapyı açmaktan vazgeçer; kapıyı da bu sefer önüne bir göz resmi asarak saklar ve filmin finaline kadar kapının varlığını unutur. Daha sonra kendisinden yardım isteyen çocuğu aramaya devam eder ve çevresinde görmeye devam ettiği "Yardım et" yazılarından birine eşlik eden "Herosase" yazısı onu aynı isimli çok özel ve gizli bir kulübe götürür. Bir arkadaşının aracılığı ile üye olduğu kulübün tek şartı vardır "Ne olursa olsun hiç soru sormamak. ". Çünkü bu kulüpte üyeler özel odalardaki TV'lerden şehirdeki evlere yerleştirilmiş gizli kameralar aracılığı ile bir nevi "reality şov" izlemektedirler. Kendilerine verilen menüden istedikleri kişiyi/konuyu seçerek onun kanalından her şeyi izlemektedirler. Gambir ise burada bir "tesadüf" sonucu kendisinden yardım isteyen çocuğun görüntülerini görür: Çocuğa anne ve babası tarafından baskı ve şiddet uygulanmaktadır görüntülerde...
Evet, bundan ötesi sürpriz bozanını açık etmek olacağından fazla detaya girmiyoruz konuyla ilgili, ama filmi izleyince göreceksiniz ki yönetmen/senarist Joko Anwar, senaryo olarak Shyamalan'a ve filmdeki "şifreler"le de ünlü dizi "Lost"un yapımcısı ve yaratıcısı J. J. Abrams'a rahmet okutacak nitelikte. Bu şifrelerle Joko Anwar yabancı forumlarda çoktan Yahudi/Siyonist damgasını yemiş bile. Biz de özellikle filmi seyredecekler için bunlardan bazılarını size gösterelim dedik:
hayatinizboyuncaseyretmenizgereken. Blogs...

26

Nisan 2014

Solsoledo

Sosyal Medya Kanallarımız

Bir süredir devam ettirdiğimiz, sosyal medyanın çeşitli alanlarına dahil olma çalışmalarımızı nihayet biz de tamamladık. Malum "var olma"nın ve "var olma şekillerimizin" nitelik değiştirdiği yeni yüzyılımızda, en-boy-derinlik-uzay-zaman'dan sonra altıncı bir boyuta dönüşen "sanal dünya"daki yerimizi biz de sağlama alalım dedik; en azından buradaki varoluş yarışında geri kalmayalım dedik! Bu nedenle önce, şimdiye kadar çeşitli bloglarda yayınladığımız sinema dışı yazılarımızı paylaştığımız "solsoledo" internet sitesini ve ardından bunun Facebook sayfasını oluşturduk. Hemen peşi sıra da "Hayatınız Boyunca Seyretmeniz Gereken Filmler" blogunun da Facebook sayfasını kurduk. Ayrıca internet sitemizde de aynı başlıkta bir sekmemiz bulunmakta ve burada yayınlanmış blog yazıları yavaş yavaş oraya taşınmaktadır. Twitter'da da @solsoledo olarak bir hesabımız önceden beri bulunmaktadır. Eğer bizleri buralardan da takip etmek isterseniz aşağıda sizlere adreslerini sunuyoruz:

"Hayatınız Boyunca Seyretmeniz Gereken Filmler" Facebook Sayfası
facebook.com/hayatinizboyuncaseyretmeniz...

17

"solsoledo" İnternet Sitesi (sitemiz herkese açıktır. Üye olarak kendi yazılarınızı paylaşabilir veya kendi forumlarınızı oluşturabilirsiniz.)
solsoledo.com/tr
17

"solsoledo" Facebook Sayfası
facebook.com/solsoledotr

17
Mart 2014

Solsoledo

Türkiye'nin Sorunu

Türkiye'nin asıl sorunu;
12 milyonluk bir işçi sınıfının olduğu ülkede İşçi Partisi'nin 1 milyon,
TKP'nin de 70.000 oy alabilmesidir ancak.
Böyle bir ortamda da fakirin sağcı, zenginin de solcu olması gayet normaldir.
Bunun sonucunda da bugün 'sosyal demokrasi' merkez sağa evrilmiş durumda ki, aslında hiçbir zaman sosyalizm olamamış bir ideolojik-o da şüpheli- tanımdır.
Sosyal demokrasi, sosyalizmin kapitalizm tarafından yumuşatılıp yeniden önümüze sürülmüş haliydi ve şimdi tam olarak aslına dönmüş durumdadır...
Sosyalizm ve komünizm işçi/çiftçi ve tüm emekçi sınıfının ideolojisi olması gerekirken 2. Dünya savaşından sonra ABD tarafından yaratılan komünizm korkusuyla, henüz gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde tam bir ucubeye dönüştürüldü. Daha sonra kurulan NATO ve BM ile bu korku pekiştirildi...
Sonuç: "Kapitalizmin serbest oyun alanı" oldu...
Aslında pratikte şuna bakmak gerekir; Erdoğan'ın o bahsettiği duble yolları, yolu yapan işçi kendi arabasıyla kullanabiliyor mu? Yoksa kendinden daha zengin kişiler pahalı arabalarıyla rahatça gezsin tozsun diye mi yapıyor? Eğer öyleyse bu ülkedeki sol partiler bunun için ne yapıyorlar?
Marx, işçinin kendi ürettiği bir nesneyi alamaması durumuna yabancılaşma diyordu. Ancak bugün, bizim toplumumuzda bu yabancılaşma en uç seviyelere kadar ilerlemiş durumdadır. Hatta öyle ki, Erdoğan mitinglerinde "ilkokul mezunu olmayı" bir aşağılama tanımı olarak kullanırken, karşısında kendisini alkışlayan binlerce kendi varoluşundan habersiz ilkokul mezunu olabiliyor. Keza, yapılan milyon dolarlık yolsuzlukların olmadığını açıklar/yamaz/ken, binlerce asgari ücretli aç vatandaş kendisini alkışlamaya devam ediyor. Ya da tam tersine ayda 20.000 tl. Maaş alıp yetmediğinden yakınan vekilin 800 tl.'ye çok rahat geçinilebileceğini söylemesi de bu yabancılaşmanın ters yönde de olduğunu gösteriyor (çünkü adam bunu inanarak söylüyor!)...
Tüm bunlardan sonra ülkedeki sol ideolojiler aslında karşımıza sadece birer "düzen yaması" olarak çıkıyorlar. Çünkü kapitalist sistemin demokratik bir düzen içinde var olduğunu göstermesi için, hiçbir zaman iktidar olamayacak sol partilere ihtiyacı vardır; bu aşamada da demokrasi kapitalizmin maşası olmaktan öteye gidememektedir...


solsoledo.com/tr/turkıyenın-asil-sorunu
Mart 2014

Solsoledo

Daha'sı...

Daha yüksek binalarımız var ama fakirler hep bodrum ya da giriş katlarda
oturuyor - yüksek binalar toplumdaki tabakalaşmanın sonucudur, çünkü üst
katlarda oturmak hep pahalıdır-...
Daha geniş oto yollarımız var ama o otoyollarda sürecek otomobilleri alacak paramız yok...
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama karşılığında günde sekiz en güzel saatimizden vaz geçmek zorunda kalıyoruz ve dolayısıyla yaşam kuracak vaktimiz olmuyor...

Daha çok harcıyoruz, daha çok şey satın alıyoruz, ama hepsi Çin malı ve en ucuzu... Her ay bu alışverişi aynı şekilde yenilemek gerekiyor...

Daha büyük evlerimiz var, çünkü kapitalist sistemde küçük ev yapmıyorlar artık, dolayısıyla "Küçük Ev" dizisindeki sıcaklığı/samimiyeti yok evlerimizin artık...
Daha çok eğitimimiz var ama o eğitimi de belirleyen (ve bizi yukarıdakilerine hazırlayan) bir sistemimiz var (ağaç yaşken eğilir, misali) ...
(İnternet çağında) daha çok bilgimiz var, ama hiçbiri güvenilir değil, mahalle
dedikodosu gibi; bize sunulan neyse sadece alıyoruz. Kendimiz düşünmüyoruz, keşfetmiyoruz. Herşeyi (sisteme hizmet eden) başkalarına bırakmışız. Dolayısıyla en bilgemiz bile bir aptaldan başka bir şey değil...
Uzayı fethettik evet, ama kendimizi bu fethin sarhoşluğunda kaybettik... Unuttuk, Babil Kulesi'nin yapan babillilerin başına ne geldiğini?
Tanıdıklar çoğaldı, ama güvenimiz azaldı, paranoyamız arttı!
Unuttuk tanrı misafirini...
Varlığımızı, varoluşumuzu sadece "mal"a bağladık!
Yok oluyoruz, o kadar…
Mart 2014

Solsoledo

Solsoledo'nun Web Sayfası

En kısa sürede işlev kazanacak olan web sayfamın linkini paylaşıyorum sizinle. Şu an sadece bağlantılara girerek, bloglarıma ve sosyal ağlara ulaşabiliyorsunuz, ama yapımı tamamlandığında hem kendi yazılarımı paylaşacağım bir blog, hem de üyelikle girilebilen bir forum alanı içerecek; edebiyat, sinema ve felsefe içerikli bir site olacak. Şimdiden bir köşeye not edip, bir bakın...
solsoledo.com
Mart 2014

Solsoledo

Philosophers aka. After The Dark/ Filozoflar aka. Karanlıktan Sonra

Hani bazı filmler vardır, filmi 90-100 dakika seyredersiniz ama sonunda izleyiciyi şaşırtıp "twist"li bir final yapmak adına 100 dakika boyunca seyrettiğiniz her şey ya baş karakterin gördüğü bir rüya ya da alt benliğiyle hesaplaşması çıkar veya her şey sanal alemde geçen bir oyun olur. İşte "Philosophers/ Filozoflar"da da ekranda ya da beyazperde de izlediğiniz her şey bir deney aslında, hatta bir sınıf içindeki 20 felsefe öğrencisinin öğretmenleriyle yaptıkları bir "seçimlerimiz ve sonuçları" tartışması. Ancak buradaki fark sizin bunu filmin başından beri biliyor olmanız. Yönetmen sonunda çıkıp, "aslında her şey bir oyundu" demiyor; veya film "Das Experiment/Deney"deki gibi gerçek bir deney üzerine kurgulanmıyor. Aksine 21 kişi sınıfta bu deneyi tartışırken size bu tartışmayı film halinde yansıtıyor yönetmen. Kah sınıfa geri dönüyorsunuz kah tartışmanın içine giriyorsunuz. Tabii bütün bunları yaparken de size bu tartışma canlandırması içinde küçük küçük sürprizler de yapmıyor değil film; bence en büyük özelliği de bu zaten filmin.
Devamını okumak için linke tıklayın, pişman olmazsınız:
hayatinizboyuncaseyretmenizgereken. Blog...

26
Şubat 2014

Solsoledo

Reform ve Rönesans/ İslam ve Türkler

Avrupa'da 15. Ve 17. Yüzyıllar arası çok önemlidir. Çünkü bu zamanlar reform ve rönesans hareketlerinin doğduğu dönemlerdir; yani bugün Avrupa'yı Avrupa yapan sanat, felsefe, fikir, siyaset ve diğer her şeyin doğduğu veya yeniden şekillendiği bir dönemdir. Bu aşamada özellikle reform hareketi çok önemlidir. Çünkü dinde gerçekleşen bu hareket Katolik Kilisesi'ne ve engizisyona karşı, protestan bir hareket olarak doğmuş (ve hatta Hıristiyanlık'daki Protestanlık böyle oluşmuştur) ve o zamana kadarki sert, katı, skolastik, sınıfsal-rahipler/Engizisyon, İncilci (İncil Latince'den başka bir dilde yazılıp okunamazdı -orjinali Latince olmadığı halde-, İngilizce veya başka bir dilde olması günahtı. Neden acaba?) tutuma karşı daha halkçı, daha özgür, her dilde ibadete inanan, katı Katolik kuralları hiçe sayan karşı bir tutum sergilemiştir Reform hareketi. Tabii dindeki bu özgürlük, inanç serbestisi fikirlere de etki etmiş ve fikirler de sanatın gelişmesine sebep -Rönesans- olmuştur (aynı zamanlara denk gelen Reform ve Rönesans'ı birbirinden ayrı veya ardıl-öncel şeklinde düşünmemek gerekir, bunlar farklı coğrafyalarda paralel gelişen ve birbirini tetikleyen etkenlerdir) ... Burada önemli olan bizim bugün okullarda, derslerde, ansiklopedilerde, kitaplarda en çok bu dönemin sanatçılarını ve eserlerini veya filozoflarının eserlerini okuyor ve görüyor olmamız. Oysa bu süreç sadece 200 yıl. Diğer taraftan bu dönemde çok önemli bir "aydınlanma" hareketi var, zirvesini yaşayan bir uygarlık var: Endülüs Emevileri. Yani İspanya'daki müslümanlar. Eğer bugün biz Platon'u, Aristo'yu, Sokrates'i ve diğer antik filozofları okuyabiliyorsak onların Avrupa'ya taşıdıkları Arapça kopyalar sayesindedir. Eğer Avrupa bir reform ve Rönesans yaşadıysa o Arapça kopyalar sayesindedir... Ancak İslam'ın zirvesi Endülüs'ken Hıristiyanlık'ın da çöktüğü (en kötü zamanlarını yaşadığı) yer de Avrupa'dır. Bu andan itibaren Avrupa ve Hıristiyanlık yükselişe geçerken, Endülüs de çöküşe geçmiştir (1600 başları) ve Endülüs'le birlikte İslam da bir anlamda o parlak, hümanist zamanlarını yitirmiştir. İslam bir tür engizisyon çağına girerken, Avrupa yeni bir uygarlık yaratmıştır -uygarlık lafını hemen çarpıtmayalım lafı uyuşturuculara, aile değerlerine vs'. E getirerek, kastımız öyle bir uygarlık değil.
Fazla uzatmayalım, geleceğim asıl nokta biz Avrupa'nın bu tarihini, sanatını ezberlerken neden hiç kendi tarihimizde böyle bir dönem yok veya Avrupa'nın derslerinde okuttuğu sanatçılar, düşünürler yok (vereceğiniz 3-5 örnek sayılmaz, biz Rönesans döneminden 3-5 örnekten daha fazlasını öğreniyoruz veya 1500'den önce vereceğiniz müslüman örnekler de sayılmaz, çünkü çöküş bundan sonra başladı.). Çünkü gerçekten yok. Çünkü hala Arapça'yı Allah'ın dili sananlar, hala Arapça her şeye tapanlar var. Hala Kur'an'ın Arapça'dan başka bir dile çevrilemeyeceğini söyleyenler var. Çünkü din hümanizmadan uzaklaştı. Atatürk Devrimleri de durumu değiştirmedi, Hasan Ali Yücel'in yaratmaya çalıştığı yapay Rönesans da bir işe yaramadı, çünkü yapaydı; insanlara zorla yaşatılmaya/aşılanmaya çalışıldı; kendiliğinden gelişmediği için toplum üzerinde sakil durdu. Belki biraz daha zamana ihtiyaç vardı bunun yapılabilmesi için. Savaş üzerine hemen yapılmamalıydı belki de, halk daha yavaş bir şekilde bilgilendirilmeliydi. Gerçi sonradan başa gelen ABD güdümlü hükümetler de buna engel oldu Köy Enstitüleri'ni kapatarak ama belki de yeni devletle birlikte her şeyin bu kadar hızlı yenilenmesine gerek yoktu! Şimdi ise bizim ihtiyacımız olan şey dini, toplumu bu Katolik/Sünni tekelden kurtaracak bir Reform hareketidir. Bu hareket olmadan bir Rönesans yaşanamaz veya tam tersi olamaz, Atatürk Devrimleri bunu göstermiştir. 100-200 yıllık bir süreçte değil, 20-30 yıllık bir süreçteolduğu için bu değişim bugün toplum hata sinyali vermektedir; ve bir değişim olsa da bilinçlenme olmamıştır... .
Ocak 2014

Solsoledo

UPSIDE DOWN/ Tepetaklak, Juan Solanas, Kanada-Fransa, 2012, Bilim-Kurgu, Aşk

“Evren. Harikalarla dolu dünya. Saatlerce uzanıp gökyüzünü izleyebilirim. Ne kadar çok yıldız, ne kadar çok gizem ama tek bir özel yıldız var. Ona bakarken özel bir insan aklıma geliyor. Size hikayemi anlatacağım. Zamanın başlangıcındaki karmaşadan ortaya bir olay çıktı. Evrenin en büyük gizemlerinden biri. Biliyor musunuz ben de bu inanılmaz yerlerde büyüdüm. Bizim güneş sistemimizi benzersiz yapan şey ikili yerçekimine ait olması. İkiz gezegenler tek güneşin etrafında dönüyorlar, fakat her biri kendi yer çekimine sahip. Bizim dünyamızda yukarı düşmek ve aşağı tırmanmak mümkün. Fakat benim hikayem aşk hakkında. Derler ki, aşıklar doğarken ikiye ayrılan bir ruhtur. Ve bu iki parça her zaman birbirini bulmaya çalışır. Hikayemi anlamak için, çift yer çekiminin üç kanununu öğrenmeniz gerekli. Bütün maddeler, her parça ait olduğu dünyanın yer çekim kuvvetine bağlıdır. Herhangi bir nesnenin çekimi diğer dünyadan gelen nesne ile dengelenebilir. Karşı etki. Ama sorun şu ki karşı madde ile temas ettikten bir kaç saat sonra nesne ısınıp yanmaya başlıyor. Bu kanunlar evrenin kendisi kadar eskiler. Onlar değişmez ve istinasız. Çekim gücü. Onun yenilmez olduğunu söylüyorlar. Ben ise buna katılmıyorum. Ya aşk, yer çekiminden daha güçlü ise? Benim hikayem, iki dünya arasındaki herhangi bir temasın son derece tehlikeli ve yasak olduğu o karanlık zamanlarda başladı. Üst Dünya zengin ve gelişmişti. Biz ise Alt Dünya'da yaşayanlar, hayati tehlikesi olsa da evlerimizi ısıtmak için karşı dünyanın maddelerini çalmak zorundaydık. Dünyalar arasındaki bağlantıyı kurma yetkisi sadece Transworld'e aitti. Üst Dünya'nın devasa şirketi. Şirket bizim petrolümüzü bedava almak ve elektriği imkanlarımızın el vermediği ücrete satmak amacıyla kuruldu. ”
Bizim evrenimizde geçmeyen "bir başka dünya" hikayesi "Upside Down/ Tepetaklak". Kaostan ortaya çıkan bir kozmik (kelimenin Yunanca kökü "cosmos", süs demektir bunu da ekleyelim hemen) olayın sonucu olarak, iki farklı gezegen birbirlerinin çekim gücü altında karşılıklı dengede durmaktadırlar. Birbirlerine teğet oldukları noktada öyle birbirlerine yakındırlar ki karşılıklı iki dağın zirvesindeki insanlar bağırarak anlaşabilmektedirler. Kahramanlarımız Adam ve Eden de daha birer çocukken bu şekilde tanışırlar ve birbirlerine aşık olurlar. Ancak Üst Dünya ve Alt Dünya olarak adlandırılan bu iki dünya arasında sınıfsal bir ayrım vardır ve Alt ve Üst Dünya insanlarının birbirlerinin dünyalarına geçmesi yasaktır. Fiziki olarak da iki dünyanın çekim gücü nedeniyle bu pek mümkün olmamaktadır zaten. Çünkü karşı dünyadan biri diğer dünyaya geçtiğinde bile kendi dünyasının çekim gücü etkisi altında olmaktadır. Yani eğer bir yere tutunmazsa kendi dünyasına, "yukarı" doğru düşmektedir. Dünyaların isimlendirilişinden de anlaşılacağı gibi, Üst Dünya Transworld isimli şirket aracılığıyla Alt Dünya'yı sömürmektedir. Üst Dünya'dakiler daha gelişmiş/modern ve sosyal bir yaşama sahipken, alt dünyadakiler tamamen onların artıklarıyla beslenen, geri kalmış, varoş bir dünyada yaşamaktadırlar. Özellikle petrol yatakları nedeniyle Alt Dünya'ya mecbur olan Üst Dünya, petrolü çıkarma, işleme ve satma hakkını Transworld ile kendi elinde tutmakta ve bundan elde ettiği elektriği de Alt Dünya'ya fahiş fiyatlara satmaktadır. Bir çeşit "kapitalist fırsatlar dünyası"dır Üst Dünya. Alttakiler de iş gücü sağladıkları sürece, öyle pek de umurlarında değillerdir. Ailesini de daha küçükken Transworld'ün petrol rafinerisindeki sızıntıda kaybeden Adam'la Eden'in ergenlik çağlarına kadar, kah Üst Dünya'da kah Alt Dünya'da beraber yaptıkları kaçamaklarla yaşadıkları aşkları bir gün Üst Dünya'dan olan Eden'in Alt Dünya'ya geçtiğinin anlaşılmasıyla yaşanan kovalamaca sonunda Eden'in Üst Dünya'ya düşerek başından yaralanmasıyla biter... O andan sonra bir daha Eden'den haber alamayan Adam, düşme sonucu ölmüş olabileceğini düşünse de ona olan aşkı hala devam etmektedir. Bu arada Alt Dünya'daki bir harap laboratuvarda kırışık giderici anti-çekim kremi (tahmin edersiniz, aynı krem karşı dünyada da yürümeyi/yaşamayı kolaylaştıracaktır) üzerinde çalışan ve deneyler yapan Adam, bir gün televizyonda Transworld'ün Alt Dünya'dakilere "Bizimle çalışın" diyen reklemında bir Transworld çalışanı olan Eden'i görür. Adam'ın elindeki gençleştirici krem taslağını kullanmak isteyen Transworld şirketi, Eden'e ulaşmak için şirketteki işe başvuran Adam'ı hemen işe alır. Bundan sonrası Adam'ın türlü yollarla Eden'e ulaşmaya çalışıp, ona kim olduğunu anlatması üzerine gelişir film. "Kim olduğunu anlatması" diyoruz çünkü baştaki düşme sonucu başından yaralanan Eden geçmişi hatırlamamaktadır, dolayısıyla Adam'ı da!
"Upside Down/ Tepetaklak" bir aşk filmi gibi başlayıp, öyle devam edip öyle bitse de, aslında arka fonda Transworld ve iki dünya gibi çok sağlam bir anti-ütopya yaratacak bilim-kurgusal fikri yeterince geliştiremiyor. Filmin afişinde de, iki dünyayı birleştiren yapı olarak gördüğümüz Transworld şirketi, bir muamma olarak başlayıp muamma olarak bitiyor. Hatta Adam'ın ve kreminin peşini bırakmalarının nedeni sadece tek bir cümleyle geçiştiriliyor. Yönetmenin tercihi olarak filmde bilim-kurgudan çok iki insanın aşkı öne çıkarılıyor ve işin bilim-kurgu kısmı filmin başında (ki bu kısmı biz deyazının başında verdik) ve sonunda anlatıcının ağzından veriliyor. Transworld'e ne olduğu gene muamma olarak kalıyor. Yine de filmde mükemmel bir "Alt ve Üst Dünya" atmosferi yaratıldığını da belirtelim. Hatta seyrederken beyninizin algısını değiştiren ve filme olan konsantrasyonunuzu bozan, başınızı döndüren başaşağı çekimler filme bir hayli hakim (sırf bu baş dönmesi yüzünden, filmi seyrederken 107 ekran LED TV'den bilgisayar ekrenına geçtiğimizi ekleyelim bu noktada!!!) . Özellikle Alt ve Üst Dünya'yı beraber gördüğümüz sahnelerde altta düz, yukarıda ise ters duran eşya, insanlar ve doğa ile iki dünya arasındaki fark ve sınır, ekranda doğal bir yatay çizgi oluşturacak şekilde belirtilmiş. Bu açıdan baktığımızda filmin çok iyi görüntülere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki genel olarak baktığımızda, aşk hikayesine verilen ağırlığın altında kaybolmuş güzel bir fikre sahip bir bilim-kurgu olarak çıkıyor karşımıza "Upside Down"...

hayatinizboyuncaseyretmenizgereken. blogs... .
Sinema

Aralık 2013

Solsoledo

Akbil Basmadan Turnikeden Atlamak

Metrodaki özel güvenliğin, parası olmadığı için akbili boş olan ve turnikeden atlayan gencin kafasını, elindeki metal dedektörüyle ona vurarak patlatması nedir? Hadi diyelim çocuk akbil basmadan geçti, suçlu(!) (oysa ki bu ülkede devleti 87 milyar euro dolandırmak bile suç sayılmazken, benim "boş akbili basmadan geçmeye" suç demeye dilim varmıyor!) ; özel güvenliğin görevi midir, üstüne vazife midir hemen orada onu yargılayıp, ceza vermek? Hele ki elindeki metal dedektörü bir ceza aracı mıdır, yoksa üst-baş tarama aracı mıdır?

Şimdi ne mi olacak? Genç iyileştikten sonra, görevliye mukavemetten (sonuçta kafa kırıldı, di mi, mukavemet etmiş ki kafaya darbeyi yemiş), akbil basmadan metroya binmekten(!) hakkında dava açılacak. Devlet ondan basmadığı o akbilin parasını faiziyle geri alacak...
Özel güvenlik kafa kırmaya devam edecek!
Sahi, Başbakan'ın Atatürk Havalimanı'ndaki mnitingine gidenler metroya binerken tekbir getirince, turnikelerin üzerinden atlamalarına izin veren güvenlik nerede şimdi? Tam da orada işte! Bunlar bakan ve başbakan çocukları devleti yesinler diye her şeyi yaparlar, ama cebinde beş kuruşu olmayan vatandaşa gelince aslan kesilirler... (Ulan düşündükçe kafayı yedirtecekler bunlar. Biri caretta carettanın ayağına parke taşı bağlar suya atar ölsün diye, biri de metroya binerken turnikeden atlayan parasız vatandaşın kafasını patlatır elindeki dedektörle... İşte bu ikisi hep akraba birbiriyle, ister Adem'den ister badem'den!)

Ha tabii bir de kendi çocukları için adaleti ateşe veren bakan ve başbakan çocukları varken Türkiye'de, vatandaşın parasız çocuğu akbil basmadan geçerken güvenlik onun kafasını kırmış, çok mu?
Kasım 2013

Solsoledo

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI

pal sokağı çocukları

İnsanlar ikiye ayrılır; birinci grup Pal Sokağı Çocukları’nı okuyanlar, ikinci grup ise Pal Sokağı Çocukları’nı henüz okumayanlar. Birinci gruptansanız sorun yok, eminim sizde benim gibi üç kere okumuşsunuzdur bu kitabı. Ama eğer ikinci gruptansanız şimdiye kadar boşuna yaşamışsınız demektir; ve dahası insan olma yolunda gelişiminiz yarım kalmış demektir; yarım bir insansınız demektir. Şimdi siz, bu kitap ne anlatıyor da bu kadar önemli kılıyor onu diyeceksiniz! Ama önemli olan bir kitabın ne anlattığı değil, bunu nasıl yaptığıdır; bunu yaparken size ne verdiğidir.

Kitap bizim dünyamızdan farklı bir şeyi anlatmıyor maalesef; son zamanlarda moda olan fantastik kitaplardan değil, ya da bir bilim kurgu kitabı! Kitap tam anlamıyla yaşadığımız dünyayı anlatıyor; tüm gerçekliği ve acımasızlığı ile. Aynılarını bizim de çocukluğumuzda yaşadığımız şeyleri anlatıyor!

Kitap iki farklı mahalle çocuklarının oyun oynadıkları arazi parçası için birbirleriyle savaşmalarını anlatıyor; yani bir “mahalle kavgasını” (size tanıdık geliyor mu?) ! Ama büyüklerinin yaptıkları savaşlar gibi, çocukların savaşı da trajik bir olaydır ve hangi şekilde biterse bitsin bir savaş ‘mutlu sonla’ bitmez! Kazandığımızı zannetsek de aslında kaybettiğimiz şeyler zaferimizi gölgede bırakır. Savaş alanında kazanan
da kaybeden de birdir; öyleyse savaşmak niye, sonunda uğruna savaştığımız toprak parçasından başkaları kazanç sağlayacaksa!

Pal Sokağı Çocukları, adından da anlaşılacağı gibi bir çocuk kitabı; ama çocuk kitabı deyip geçmeyin, yüzyılın en iyi çocuk kitabı! Sizi fantastik bir dünyaya değil, her şeyiyle gerçek bir dünyaya götürecek ve burada arkadaşlığın o gerçek ve sonsuz duygusunu yaşayacaksınız; kavgalara ve ihanetlere şahit olacaksınız; ölümü ve kaybetmeyi yaşayacaksınız ve sonunda göz yaşlarınıza hakim olamayacaksınız!

Yaşınız kaç olursa olsun, 10-20-30-50, eğer şimdiye kadar bu kitabı okumadıysanız hemen gidip alın! Yoksa yarım bir insan olarak mı kalmayı tercih edersiniz?
Kasım 2013

Solsoledo

HAYATIN TADI

Henüz küçük bir çocukken, ilkokul ya da ortaokula gittiğim zamanlarda, Yalova’nın pazarının kurulduğu cumartesi günleri annem pazara gider ve akşama doğru döndüğünde nefis bir kahvaltı yapardık. Nefis bir kahvaltı derken öyle büyük burjuvanın masasını süsleyen şeylerden bahsetmiyorum; o gün pazardan alınan taze soğan, salatalık, yeşillik, domates, zeytin ve peynir masaya konulur, yanına bir de çay yapardı annem. Daha sonra tüm aile üyeleri annem, babam, abim ve ben mutfaktaki masanın başına oturur ve bu güzel ikindi kahvaltısına konanları afiyetle yerdik.
Şimdi, uzun bir süredir hep bu kahvaltılar aklımda, tatları damağımda. Bazen aynı kahvaltıyı tek başıma evde yapmayı deniyorum, ama aynı tadı alamıyorum; ve bir daha asla o tadı alamayacağımı da biliyorum. Ve o tadı verenin ailem ve çocukluğum olduğunu düşünüyorum. Elbette o zamanlar bu tadın sadece yediklerimden geldiğini düşünüyordum, ancak insan ailesinden ayrıldığı zaman bu tadın asıl kaynağını keşfetmeye başlıyor; ve ailede evlilik, ölüm gibi sebeplerden çözülmeler başladığında aslında bize bu tadı verenin ailemiz olduğunu fark ediyoruz. Bu yüzden hayatın anlamını aramaya kurgulanmış yaşamlarımızda, kaybettiğimiz ve hayatımıza bu tadı katan aile yapısını kendimiz oluşturmak için evlenip yeni bir aile kuruyoruz. Hiç şüphesiz bizim çocuklarımızda, içine doğdukları bu aile yapısında yaptıkları kahvaltılarda bizim çocukken aldığımız tadı alacaklar ve onlar da bizim gibi düşünecekler: Bu tadın sadece yediklerinden geldiğini sanacaklar!
Belki de bu yüzden, belli bir yaşa kadar hayatımızda hiçbir şeyin tam olmadığını düşünüyoruz; belli bir yaştan sonra da hayatımızda hep bir şeylerin eksik olduğunu fark ediyoruz.
Ekim 2013

Solsoledo

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

Türk'üm, doğruyum, çalışkanım...

Hadi her fırsatta kapitalizme kazandırmak için10 güne uzattığınız 3-4 günlük tatillerle, 3 aylık yaz tatiliyle, maaş politikalarınızla, sözde iş olanaklarınız ve akademik kriterlerinizle, sözde sağla(yama) dığınız yaşam standartlarıyla "çalışkanlığımızı" yok ettiniz;
Kurtuluş Savaşı hiç olmadı, Atatürk İngiliz ajanıydı, hatta sözü "Vahdettin olmasa biz de olmazdık"a kadar getirerek "doğruluklarımızı" da yok ettiniz. Tamam belki binlerce yıllık tarihimizde (bakın 90 yıllık demiyorum, tüm Türk tarihinden bahsediyorum) hep doğru şeyler yapmadık, ama bizi bir arada tutan niteliklere ve unsurlara da ihanet etmedik hiçbir zaman...

Ama arkadaş, işi Türk diye bir ırk/ulus yok demeye kadar getirdiniz, sözde farklı etnik (ve nedense başka etnik grup yokmuş gibi hep Kürt, hep Kürt) gruplara haklarını vereceksiniz diye.

Ama işte ben buradayım;
her zaman doğru olmasam da, artık eskisi kadar çalışkan olmasam da,
binlerce yıldır TÜRK'ÜM. . .
Ekim 2013

Solsoledo

BİZDEN HABERLER: "SİYAH" Aylık Öykü Dergisi ve "SOFRA" Kültür, Sanat ve Düşünce Dergisi

Bir süredir, blog sayfamda (hayatinizboyuncaseyretmenizgereken. Blog... ) yayınladığım sinema yazılarımı e-dergi formatlı "Siyah" dergisinde de yayınlıyorum. Ayrıca kısa öykülerimle de Haziran-temmuz-ağustos periyodunda 2. Sayısını yayınlayan "SOFRA Kültür, Sanat ve Düşünce Dergisi"nde yer alıyorum. İlgilenenler linkten hem haberini okuyabilir, hem de e-dergi formatlı "Siyah" dergisine ulaşabilirler...
hayatinizboyuncaseyretmenizgereken. blog. . .
Ekim 2013

Solsoledo

Atatürkçü'den Ümmetçiye Tarih Anlayışı

Atatürkçü cumhuriyetçiler Osmanlıya, İslamcı ümmetçiler cumhuriyete bok atma derdinde; ama kimse orta asyadan cumhuriyete uzanan tarihimize bir bütün olarak sahip çıkma derdinde veya bakma derdinde değil. Yeri geldiğinde "1071" diye tutturanların sadece Osmanlıyı ecdad olarak bellemeleri, Osmanlı'dan öteye geçememeleri, beylikler dönemini, Selçukluları, Hunları vs. Yok saymaları elbette bir Türklük değil ümmet ve hilafet peşinde koşmalarındandır. Aynı şekilde yeni bir devlet teşkil etmeye çalışan Cumhuriyet de bizi Osmanlı'dan koparmıştır. Bugünse durum, kendilerini Assurlar'a bağlamaya çalışan Kürtler, Sümerler'e bağlamaya çalışan Türkler veya cumhuriyeti yıkmak için kendilerini islam ümmetine bağlamaya çalışanlar gibi, herkesin kendi tarihini yeniden yazmasına kadar gelmiştir. Oysa tarihimiz de, bu topraklarda yaşayan halklar gibi birdir; ve herkesin kendi tarihini yazmaya çalışması birliğin ve dirliğin bozulmasıdır. Aslında yazılmaya çalışılan tarihler, hepimizin ortak tarihinin bir aşamasıdır.
Elbette tarihi "resmi" ve "gayriresmi" tarih diye ayırabilirsiniz. Sonuçta tarihi yazmak ve yazmaya çalışmak onu resmileştirmenin asıl şeklidir.
Ekim 2013

Solsoledo

Isınan Evler, Soğuk Ruhlar

Ben küçükken evimiz aynen böyleydi işte; üniversiteye başlayana kadar o kütüphaneli divanda yattım ben. Babam henüz sağken, gecenin bir yarısı yer sofrası kurup odanın ortasına o sobanın üzerinde ekmek kızartıp üzerine kırmızı biber-tuz ekip yedik biz. Üzerinde çay demleyip, yemek ısıttı annem; kestane kızartıp yedik nice seneler. Yediğimiz portakalın, mandalinanın kabuğunu o sobanın üzerine koyup "doğal" oda spreyi yaptık biz.
Okuldan dönünce o sobanın önünde ısındık kış günleri, önüne bağdaş kurup radyo piyesleri dinledik.
Soba borusuna takılı askılarda çamaşır kuruttuk.
Çok soğuk gecelerde bütün aile kıvrıldık sobalı odaya.
Odun taşıdık 3 kat yukarıya kömürlükten, soba kovasını temizledik.
Öyle kapı aralığına tırmanan bir abim vardı, televizyonun karşısında gece boyunca uyuklayan bir babam ve örgüsü hiç bitmeyen bir annem vardı.
Arka odada böyle yaylı bir divan vardı, sağa sola dönerken gacırdayıp durur ve üzerinde yatılmadığı zaman bir kilim örtülü olurdu üzerinde.
Her yaz geldiğinde tekrar kaldırdık o sobayı, yeniden kurmak için gelecek kış...

Artık evler kaloriferli, doğal gazlı, vs. açıyorsun kombiyi ev ısınıyor...
Ama işte "sıcak" olmuyor artık...
Ruhlar buz gibi...
solsoledo: blog.milliyet.com.tr/solsoledo
Hayatın Anlamı
Ekim 2013

Solsoledo

İmkansız Kitaplar Projesi-1

İmkansız Kitaplar Projesi, okuduğumuz kitaplarda anlatılan ya da adı geçen ve varolması imkansız (!) kitapların kolleksiyonunu yani "Babil Kütüphanesi"nin kataloğunu oluşturmak üzere hazırlanmıştır. Burada benim şimdiye kadar okuduğum kitaplarda karşıma çıkan bir kaç "imkansız kitap" bulunmakta. Şüphesiz benim görmediğim ya da okumadığım kitaplarda da imkansız kitaplar bulunmaktadır, bu nedenle bu proje kollektif bir proje olarak düşünülmüştür. Sizlerde bana yazarak okuduğunuz kitaplarda gördüğünüz imkansız kitapları buraya ekleyebilirsiniz.

Kokular Kitabı; KOKU, Patrick Süskind, s. 130-131.
Her türlü kokunun yazılı olduğu kitap. Kitabı okumak demek oradaki kokuları koklamak demek.

Kara Kılıcın Tarihçesi; MELNİBONE’LU ELRİC, Michael Moorcock.
Gelmiş geçmiş bütün zamanları içeren sonsuz kitap. Dendiğine göre insan içinde tüm yazgısını okuyabilir.

Sayılardan oluşan bir kitap; MÜLKSÜZLER, Ursula K. Le Guin.
“Eğer yalnızca sayılardan oluşan bir kitap yazılabilseydi, doğru olurdu. ” Diyor.

İçinde herşey olan kitap; OBABAKOAK, Bernardo Atxaga.
“Bu kitabın içinde her şey vardır, kesinlikle her şey, bu kelimelerin gücü, inanın bana, sonsuzdur. ” Diyor.

Yüzüncü Adı saklayan kitap; YÜZÜNCÜ AD, Amin Maolouf.
“Bir denizkızıdır bu kitap ve şarkısını bir kez duyan, bir daha unutamaz. ” Diyor.

Profeties Grotesque; ZENON, Marguerite Duras.
Roman kahramanının kehanet kitabı.

Pnakotik El Yazmaları
Dzyan Kitabı
Eibon Kitabı
De Vermis Mysteriis (Solucan’ın Gizleri)
R’lyeh Metni
Alorri-Zrokros’un Yasak Kitabı
Bu kitapların hepsi Cthulhu Mitosu Öyküleri 3 ve 4’ de, ayrıca H. P. Lovecraft’ın bütün öykülerinde geçen lanetli kitaplardır; okuyanların ya da bir şekilde onları eline alanların sonu pek hayırlı olmamıştır.

Kitab-üş Şürûr; UYKUDA ÇOCUK ÖLÜMLERİ, Ali teoman.
Dünyayı değiştirecek olan kitaplar kitabı, ilk ve son kitap, alfa ve omega.

Kum Kitabı; KUM KİTABI, J. L. Borges.
Görünüşte ince bir kitap olmasına rağmen, sayfaları çevrildikçe sayfa sayısı artan ve hiç bitmeyen kitap.
Ekim 2013

Solsoledo

Yerli Malı Haftası

Sahi bir zamanlar "Yerli Malı Haftası" vardı değil mi? Bu da mı üzerimizde baskı ve korku yaratmak içindi? Evet, ilkokula giderken maruz kaldığımız şeylerin birazı (tek tip forma, askeri düzende sınıflara girme, saygı duruşu vs. ) askeri düzenin getirdiği şeylerdi, birazı kalabalık ortamda yaşayacak olmanın getirisi (tırnak, saç ve çanta kontrolleri vs. )... Hepsi için bir bahane/ sebep bulunabilir, ama şu bir gerçek ki artık bu şartlarda ya da bunları yaşayarak okumayan öğrenciler üniversiteye geldiklerinde hala ortaokul seviyesinde beyin yapısına ve bilgi düzeyine sahip oluyorlar (bunları şahit olan biri olarak yazıyorum).
Sahi ne oldu bizim şu "Yerli Malı Haftası"na? Hani 80'lerde bütün ülke hep beraber kutlardık, kermesler, panayırlar düzenlenirdi hem okullarda hem de mahallelerde! Pardon bunlar hep "ulusalcılık" oldu şimdi tabii; tu kaka oldu! Kapitalizmin ve emperyalizmin karşısında durmamızı sağlayacak şeylerdi bunlar. Ama kapitalizm küreselleşme, barış, kardeşlik, dünya devleti ayağına hepsini yok etmeye başladı Afrika ve Asya'daki sömürgelerini iyice tükettikten sonra. Ulusalcılık, Ulus Devlet kötü bir şey oldu; çünkü tamamen yerli malını kullanmayı gerektiriyordu... Solcular da barış, kardeşlik vs. adına ulus devletlerre karşı çıkmaya başladılar, bir Halkların Kardeşliği masalı tutturdular, oysa gelen/gelecek olan ne kardeşlik ne de barıştı! Kapitalizm ve savaştı... Biri söyleyebilir mi bana şimdi şu "Yerli Malı Haftası"na ne oldu?

(Bu yazıyı aşağıdaki linke yorum olarak yazmıştım. O yazıyı da bir okuyun isterseniz. )
facebook.com/photo.php? fbid=369165916548...

Ekim 2013

Solsoledo

BOP: Büyük Ortadoğu Projesi

BOP haritasını çizen Amerikalı asker Ralph Peter’s'ın haritayı yayınladığı ve nasıl oluşturulacağını açıkladığı makalesi. Mutlaka okuyun, okutun, okutturun. Getirilmek istendiğimiz noktayı ve hangi aşamasında olduğumuzu göstermesi açısından çok önemli:

erdalsarizeybek.com.tr/erdal-sarizeybek/...
Eylül 2013

Solsoledo

ÖZEL DOSYA: BİRİ BİZİ UYUTUYOR/ İnsan Tarlaları

Aslında dosyanın adını başta "Bizi Uyutan Filmler" olarak koyacaktık,
ama yanlış anlaşılmaya müsait bir başlık olduğu için bunu "Biri Bizi
Uyutuyor" olarak değiştirdik. Zira okuyucularımızın bu başlığın
seyrederken sıkıntıdan uyuyakaldığımız filmleri tanımladığını sanması
büyük bir ihtimaldi. Ancak bizim amacımız seyirciden çok "filmdeki
insanların sistem tarafından gerçekten uyutulduğu filmleri" burada size
listelemek. Bunu da daha çok "Truman Show"daki gibi sadece karakteri
"kurulu gerçeklikle" uyutulan/kandırılan değil, tüm toplumun uyutularak
farklı bir gerçekliğe bağımlı hale getirildiği filmler üzerinden yapmayı
tercih ettik. Çünkü bu filmlerin en büyük özelliği hepsinde insanların
uyutulduğu veya yetiştirildiği "İnsan Tarlaları/Human Fields"nın
olmasıdır. Şüphesiz "insan tarlaları" fikrinin oluşmasında "Matrix"in
payı büyüktür, ama son dönemde sıkça karşımıza çıkması da felsefi bir
teori olan "kavanozdaki beyin" teorisinin de doğruluğu hakkındaki şüphelerimizi arttırmaktadır!

İşte birilerinin bizi İnsan Tarlaları'nda uyuttuğu, yetiştirdiği veya
klonladığı ve daha sonra da hasat ettiği, ama bizim olan bitenden
bihaber olduğumuz filmler:
hayatinizboyuncaseyretmenizgereken. blog...
(Liste gelişmeye açıktır, benim atladığım, görmediğim filmler ve diziler varsa bilgilendirdiğiniz taktirde onları da ekleyebilirim.)
Kasım 2012

Solsoledo

AFİŞİNE GÖLGE DÜŞEN FİLMLER

Daha önce blogda hayatinizboyuncaseyretmenizgereken.blogspot.com/search/label/afi%c5%9fine%20g%c3%b6lge%20d%c3%bc%c5%9fen%20filmler sayfasında paylaştığım gönderiyi bu sefer biraz daha genişleterek onedio.com/haber/afisine-golge-dusen-filmler-49220 adresinde görücüye çıkardım. 2000 tıklamayla şimdilik epey ziyaret edilmiş görünüyor.

Daha fazla göster