Bilmek istediğin her şeye ulaş

Ahmet Caner Sönmez,

Moleküler Biyolog

Dixi et salvavi animam meam. Söyledim ve ruhumu kurtardım.

Mayıs 2015

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Okullarda zorunlu Osmanlıca dersinin getirilecek olmasının maksadı neler olabilir?

Padişah II. Bayezid'in Osmanlı tarihinin öğretimine dair bir sözü ile başlamak istiyorum:
"Havass ü avama nâfi-i âm olmağçün Türki mekalin minvali üzre rûşen ta’bir ve tahbir oluna! ”
Anlamı:
(Osmanlı tarihi)seçkinlere de, halka da tam anlamıyla yararlı olabilmesi için Türkçe söyleyişe uygun olarak açık seçik biçimde anlatılmalı(1)
İncelenebilmesi için özellikle yakın olması bakımından, 19. yy'ın sonlarında Osmanlı tebaasının okur-yazarlık yüzdelerine bakıldığında ulaşılan sonuçlar ortadadır. Zorunlu Osmanlıca öğrenimi yapıldığı zaman atalarının izini süreceğini düşünenler başlangıç olarak şunu bir okuyabilir:
"Düşünün, okuma yazma seferberliği Avrupa’da 17. Yüzyılda başlamıştır! Oysa Osmanlı’da yaprak kımıldamıyordu o tarihte: 19. Yüzyılda, yani “1800 yılında Osmanlı Devleti’nin hiçbir yerinde okur yazar oranı % 5’i geçmemekteydi ve ülke genelinde ortalama okur yazar oranı muhtemelen % 1’di… Tanzimat dönemi sonunda Ahmet Midhat Efendi okuma yazma bilmeyenlerin nüfusun % 90-95’i kadar olduğunu, bunların kalemsiz ve dilsiz olduklarını yazmaktaydı. (Prof. Dr. Muhteşem Kaynak, Gazi Üniversitesi)."(2)

Şimdi, Atatürk'ün biz gençliğe söylediği: "Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler başarmak için kendinde kuvvet bulacaktır. " sözüne göre ecdadını tanımak genellikle saray ve entellektüeller içine sıkıştırılmış Osmanlıca'dan mı geçer? Osmanlıca diye yaratılan Arapça ve Farsça'dan kırma saray ve entellektüel dilini, halkın %90-95'inin zaten okuyup yazamadığı sözleri mi inceleyerek tarihimize sahip çıkacağız? Atalarımızın tarihi bütünüyle Osmanlıca'da değil ki! Tarihçiler Osmanlıca, Arapça, Farsça, Antik Yunanca, Göktürkçe bilmek zorundadırlar araştırma yapabilmek için. Hangi lise öğrencisi bir tarihçi kadar kütüphanelere gidip tarih araştırabilir Osmanlıca, Uygurca, Göktürkçe vs. kaynak bulup okuyarak? Ben burada şahsen art niyet seziyorum.
Şurada yazılanlara da göz atmakta fayda var:
Türk tarihinde kullandığımız alfabelere bir bakış: bilgicik.com/yazi/turklerin-kullandikla...
Uygur alfabesi:tr.wikipedia.org/wiki/Uygur_alfabesi
Yunus Emre'nin kullandığı dil:yee.org.tr/Yunus/tr/yunus-emre/yunus-em...

Kaynaklar:
(1) .serenti.org/latin-alfabesine-neden-gect...
Mart 2015

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

İnsan domuz mutantının yapıldığı doğru mu?

Bu konu hakkında deneylerin yapıldığına ve insanda çeşitli iç organların yenilenmesi adına "transgenik domuz"dan faydalanılacağının standartları belirlenmekte diye bir duyum almıştım. Hatta laboratuvar üretimi olarak "yedek organ deposu domuzlar" hakkında bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Ancak tam emin değilim ne derece ilerlediğinden ve araştırmam lâzım. Araştırıp sonuca ulaştırabilirsem cevabı tekrar düzenler ve bilgiler veririm.. O yüzden şimdilik bu kadar. : )
Ek: Bazı kaynaklardan ulaşabildiğim kadarıyla bir ekleme yapmak istiyorum. Kaynaklardan bazılarını yazımın sonunda ekleyeceğim.
Bilimsel araştırmalarda domuz üzerinde insan genlerinin denendiğine dair bazı bilgiler mevcut. Bunu, "Xenotransplantation" denilen, farklı türler arası yapılan organ transferinde doku uyuşmazlığını ortadan kaldırmak için yapıyorlar. Görünüşe bakılırsa bunun domuzda denenmesi ciddi ciddi uzun zamandır düşünülmüş. *(2006)

Ksenotransplantasyonda insan modeli olarak babun ve donör olarak domuz kullanıldığı, ve bu çalışmaların da olumlu sonuçlandığı söyleniyor. (*A)

Donör olarak ilk başta şempanze düşünülse de, soyu tehlikede olan canlılar arasında olduğundan vazgeçilmiş. Domuzun halihazırda kalp damarlarının yerine konmasında kullanıldığı da belirtiliyor. Evrimsel açıdan şempanzeye kıyasla çok daha uzak bir ortak geçmişe sahip olduğumuzdan, domuzun organlarından bizlere yedek organ yapımı söz konusu olduğunda, yakın akrabamız şempanze ile organ alış-verişimizdekine kıyasla, daha düşük oranda hastalık geçirme riski taşımakta.(*B) (2012)

Bu ksenotransplantasyon işinde domuzların kullanımı ve uyumluluğu, 2014'ten bir makaleye (*C) göre önemli ölçüde ilerlemişe benziyor. Ancak yine de domuz ile insanın organlarında (örneğin kalp) iki tür üzerinde (en basitinden) yerçekimine maruz kalma farklılıklarından dolayı oluşan damar ve kas yapısı farklılıklarının xenotransplantasyonda ciddi engel oluşturduğu söyleniyor. Yani şu anda yeryüzünde domuz kalbinin insana aktarımı şeklinde bir uygulama mevcut değil görünüyor (rastladığım kadarıyla). Sadece domuz pankreatik adacıklarının, şeker hastaları için kseno transplantasyonu yapılmaktaymış. (*D)

Donör kısıtlılığı sebebiyle gerekli organların bulunamaması bu türden ksenotransplantasyon çalışmalarına hız vermiş gibi. 2014'te değerlendirilen bir başka çalışma da (*E) böbrek ksenotransplantasyonu hakkında bilgi veriyor. Donörün genetik modifikasyonunun gerekliliğini vurguluyor. Zira bu çalışmada da çok güçlü uyumsal-immün sorunlar yaşanmış.

Bu yüzden ksenotransplantasyona alternatif olarak kök hücrelerle rejenerasyon çalışmalarına da ağırlık veriliyormuş. (*F)

Neticede henüz bir insan-domuz mutantı oluşumuna baya bi uzak görünüyoruz. : ) Umarım bir gün bilimin ve tıbbın olanakları rejenerasyona imkân verir. Çünkü başka bir hayvanın insanların depo organ sağlayıcısı olarak anılmasına karşıyım. Laboratuvarda sentetik olarak üretilen mesane torbası da (*B) bu konuda umut veriyor. Bakalım göreceğiz.

* readcube.com/articles/10.1111%2Fj.1399-...
*A en.wikipedia.org/wiki/Xenotransplantati...
*B the-scientist.com/?articles.view/articl...
*C onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/joc...*D ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21805400
*E nature.com/ki/journal/v85/n2/full/ki201...
*F onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1...
Mart 2015

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Bir insana olan nefretimi ne geçirir?

Onun da, aynı senin gibi, zavallı, aciz ve bu hayatı yaşamaya mahkûm bir dünya canlısı olduğu gerçeğini kabullenmen nefretini geçirir.
Şubat 2015

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

İngilizce öğrenmenin temelinde ezberlemenin yeri nedir?

İlk önce ezberin tam anlamıyla ne olduğunu irdelemeli.
Ezber aslında tu kaka ilân edilmesini şu açıdan istemediğim bir şey. Çünkü iki çeşit olduğunu düşünüyorum. İlki "iyi yönlü ezber", ikincisi "kötü yönlü ezber".
Soruda ilkinin kastedilmediğini biliyorum ancak konuyu açmak istedim yalnızca.
İlk durum olan "iyi yönlü ezber" hakkında bir şeyler açıklayayım:
"Her öğrenci, ustasını taklit eder. " felsefesi malûmunuz. Bu yüzden ustaların taklit edilmesi "öğrenmeye azmetmek" için gerekli. Yani aslında doğanın kendisinde zaten kendinden öncekini "ezberlemek" diye bir şey var. İyi bir İngilizce hocasından, iyi bir müzisyenden ya da matematikçiden kullandığı söylemler, notalar şeklinde etkilenirsiniz. Her öğrenci etkilenir. Doğal olarak o "yöntemler" taklit edilir ve ilk başta ezberlenir. Her ustanın (öğretmen de desek olur) öğretiş biçimi de farklıdır bu arada elbette.
Önemli olan, öğrencinin ilk izlenim olarak hafızasına aldığı, yani ezberlediği bu tarzlardır. Öğrencinin daha sonra kendi başına tercih ettiği çalışma/tekrar etme yöntemleri ise bence tamamiyle eğitim sisteminin bir sorunudur. Yani yukarda bahsettiğim ikinci tür ezbere zemin hazırlar ya da hazırlamaz. Eğitim sistemleri, hangi branşta olursa olsun, öğrenciyi kendi kendisiyle başbaşa bıraktığında satır satır ezbere yönlendirmemeli, yaratıcı ve sevdirici çalışmalara yönlendirmelidir. Eğitimin esası budur.
Ancak bizim ülkemizde ve eğitimde bilimi kıstas edinmemiş diğer memleketlerde de olduğu gibi öğrenciler çoğunlukla sıkılmakta, ders yoğunluğu, öğreticinin kafa yapısı ve materyal eksikliğinden şikâyet etmekteler.

İngilizce

Ezber şöyle bir şey. Her öğretmen de birer öğrenci olduğu için, en başta eğitici-öğretici ezberle değil severek yapacak işini. Böylelikle öğrencisine vereceği ilk izlenim, yani tarzı "yaptığı işi, ustası olduğu dersi sevmesi"dir. Bunu yapan öğretici başta kendisi de öğrencilerle "öğrenmeye dayalı" bir diyalog kurar. Yani ezber anlatımdan olabildiğince uzaklaşır. Tabi ki örgün eğitimde belli bir ders işleme yolu-konu sırası izlenecektir ancak bu yola ve konu sırasına sadık kalmak ezbere yol açmamalı. Einstein'ın dediği gibi, "eğer bir şeyi yeterince sade ve açık anlatamıyorsanız siz de iyi anlamamışsınız demektir. "

Konuyu bağlıyorum, her eğitimin başında "iyi yönlü ezber" yani eğitici-öğreticiden etkilenmek, onun tarzını kopyalamak diye bir gerçek vardır. Bunun için kendisine "öğretmen, eğitmen, üniversite hocası" diyenler ilk önce kendilerini tartmalı, öğrencilere aktaracakları bilgiyi severek önce kendilerine anlatmalılar.
Kötü yönlü ezbere yol açan her türlü eğitim sistemi hatası da ezberci öğrenci yaratacaktır.
İngilizce örneğinde de elbette bazı ezberler vardır. Telâffuz gibi, bazı fiil öbekleri gibi.
Müzikte bir nota sırasını veya bir ritmi ezberlemeye (içselleştirmeye) benzer bana göre. İşte bundan gerisi ayrıntıdır ve severek çalışmaya dayalıdır. Kimi öğrenci yeteneklidir daha bir sever, kimisi yeteneksizdir istese de sevemez.İşte burada eğitim sistemine düşüyor görev. Sevmeyen, sevemeyen öğrenciye de asgari düzeyde br şeyler öğretebilmek.
Kendimden örnek verecek olursam, İngilizceme güvenmeme ve İngilizceyi severek çalışmama rağmen, şimdi sözlüğe rastgele yazdığım, daha önce (sanırım) rastlamadığım "put over" fiil öbeğinin (phrasal verb) "kandırmak", "demir atmak", yutturmak", "ötelemek" anlamlarına geldiğini öğrendim.
Burada kolay kolay bir mantık yürütemezsiniz, "put" ile "over" nasıl yanyana gelmiş de "kandırmak" anlamı çıkarmış ortaya diye. Eğer yürütmeye kalkarsanız iş uzar gider. İşte aksilik biraz da burada.
"İngilizce'nin önemli bir zorluğu keyfiyetinin yüksek oluşu. " demişti saygıdeğer bir hocam.
Bu keyfiyet, biraz dilin hâkimiyeti ile de alâkalı ve yeni kelimeler türetmekte yaratıcılık da sağlayabiliyor. Bir bakıma iyi bir şey. Ancak anadili olmayanlar için bu durum işi zorlaştırıyor. Önce az biraz ezberlemek var, tamam kabul. Amam asıl ve en önemli iş: Okuya okuya, yaza yaza, dinleye dinleye, konuşa konuşa, uygulaya uygulaya geliştirmek,çalışmak, çalışmak, çalışmak...
Yaratıcılığın, gerçek öğrenimin körükleyicisi, her öğrenim konusu için budur.
Şubat 2015

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

İnsanın sağlak ya da solak olmasını etkileyen faktörler nelerdir? Psikolojik mi yoksa genetik mi?

Bu soruda "psikolojik mi? " diye sormak, üzgünüm ama, yanlış olmuş. Çevresel etmenler genler üzerinde etkilidir elbette. Ancak psikolojik bir etmen (çocuğa ya da anne-babaya ait olması farketmez) mümkün değildir. "Nedir yani? Psikoloji de çevreden etkilenmez mi? " dediğinizi duyar gibiyim. Tabi etkilenir ancak bunun genomda bir anda etkili olması, yani anne-babanın eşey hücrelerini bir gecede etkilemesi mümkün değil. Kaldı ki çocuk doğunca sağ ya da sol eğilimli doğuyor, sonradan psikolojiyle şekillenen bir şey de değil, anlayacağınız.
Bu konuda (ingilizce ama) bir forumda karşılaştığım açıklayıcı bir cevabı daha paylaşacağım. Sağ ya da sol ellilerin sadece Mendel genetiğindeki prensiplere göre şekillenen bir yapıda olmadığını, yani anne ve babadan gelen genlerin yavruya aktarımında birçok farklı etkenin söz konusu olduğunu açıklıyor cevapta. Soran kişi anne ve babasının solak olduğunu ancak kendisinin sağ elini kullandığını aktarmış ve sormuş: " Bu nasıl mümkün olur? " diye. Cevap da yukarda dediğim gibi çeşitli çevresel etkenlerin de bazı genlerin aktarılmasında rol oynadığını anlatıyor. Örneğin yaşı ileri olduğu halde doğum yapan annelerin bebeklerinde solaklığın gelişkin olmasından tutun, ilk ve son doğumlardaki hormonal değişikliklere kadar... Yani psikoloji değil de, doğum sırası, yaş vb. etkenler söz konusu.
Soru ve cevap burada:
genetics.thetech.org/ask/ask124
Şubat 2015

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

İnsan beyninin sınırları çözmek için ne gibi çalışmalar yapılmaktadır?

Soruya klâsik bir giriş cümlesi ile başlayabilirim aslında. "İsviçreli bilim adamları" diyerek..
Dilimize "Mavi Beyin Projesi" adında çevrilebilecek olan bir projeyi İsviçre'nin Lozan'daki Politeknik okulundan çalışma grubu hayata geçirmiş bulunmakta ve önemli beklentiler var. Hedeflerden en önemlisi beyin işleyişi üzerinde tamamiyle kontrolü sağlamak. Bütün beyinden kaynaklı rahatsızlıkların sonunu getirebilmek adına yüksek getirisi olabilecek bir çalışma. Gerçek insan beyninin düşünme kapasitesine ulaşmak ve bu çitadan başlayarak yol almak da planlar dahilinde. Süper insan zekası mı hâkim olacak dünyaya?
Sitesi şuradadır:bluebrain.epfl.ch/
Açıp incelemek isteyen olursa buyursun. Bir haber sitemizde de orijinalinden çevirisi burada:forum.donanimhaber.com/m_39504507/tm.htm

Bilim bu denli yol alırken saygıdeğer "Türk bilim insanı"...
Sana, battığın akademik çamurun içerisinde üzüntüyle iyi çalışmalar dilerim. . .
Şubat 2015

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Hayvanlar neden düşünemez?

Şu videoları izleyin ve "hayvanlar düşünemez" şeklinde çıkarımlarda bulunduğunuz kendi düşüncelerinizi tekrar sorgulayın derim. Umarım biraz olsun hayvanların düşünüp planlar yapabildiğini, hareketlerini bulundukları ortama göre fazlasıyla başarılı bir şekilde uyumlayabildiklerini anlayabilir ve insanın "düşünerek etrafını değiştirmek" denilen yaptırım gücüne sahip değiller diye (ki bütün bu yaptırım gücü değil midir aynı zamanda dünyayı yaşanılmaz kılan, dünyayı sömüren insan değil midir?) akrabalarımızı, yani diğer hayvanları, aşağı görmek gafletinden biraz olsun kurtulabiliriz.

Maymunların alet yapımı üzerine:


Kargaların düşünmesi ve planlaması üzerine:


Ahtapotun bir kurtuluş planı kurması üzerine:


Plan yapan şempanzeler üzerine:


Yiyeceklere ulaşmak adına "iki ayak üstünde yürümeyi düşünebilen" goril Ambam:
Ocak 2015

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Ekolojik ayak izi nedir? Nasıl belirlenir?

Ekoloji konusunda çok kapsamlı bir geçmişim olmadığı için yanıtım kısa olacak. Çok tatmin edici olamayacağım için af buyurun.
İnternette küçük bir araştırma ile bulduğum bir bilgiyi paylaşayım. Ekolojik ayak izimizin sonuçlarına göre, dünyadaki tüm ülkeler Birleşik Arap Emirlikleri gibi hayat sürerse 5 dünya; Avrupa'daki bir ülke gibi hayat sürerse 3.5 dünyaya daha ihtiyacımız olacağı vurgulanmış.
Burada benim yorumum şöyle: Doğu-batı farketmiyor, genel anlamda tüm dünyadaki ülkeler şu anlık yaşayabileceğimiz tek yerimiz olan dünyamızın içine ediyor!
"Ekolojik ayak izi" kavramı ise bir bilimsel ölçüt olarak, tükettiğimiz kaynakların yerine konması bağlamında dünyanın yenilenme gücüne kıyasla bizim için gerekli olan hava, kara ve su kütleleri miktarı şeklinde geçiyor.
Yani, kirlenmiş olan 1metreküp havanın temizlenmesi için kaç ağaç gerekiyor gibi bir soruya karşılık, "yeryüzünde buna yetecek ağaç şu an var mı? Yeryüzünün kendi kendisini yenilemesi devam ediyor mu? " gibi sorularla cevap vermek oluyor.
Kaynak site şudur:
yedirenkyediiklim.org/ekolojik_okul/ind...

Konuyla ilgili derinlemesine bilgi sahibi olmak isteyenler için de güncel bir makale bulmak istedim. Geçen yıl Endüstriyel Ekoloji dergisinde yayınlanmış. Makalede "Yaşam döngüsüne etki değerlendirmesi"nde Ekolojik Ayakizi yönteminin kullanışlılığı anlatılıyor.
onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/jie. . .
Ocak 2015

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Beyinciği olmadan bile 24 yıl yaşamını sürdürebilen, insan beyninin sırları hakkında verebileceğiniz bilgiler nelerdir? Beyin, nöronların %50'sini barındıran beyincik açığını nasıl kapattı?

Bu bilgiden sizin sorunuz sayesinde haberdar oldum, öncelikle teşekkürler. Sanırım hastanın gerçek beyin tomografisi burada.
Tıp

Kaynak:iflscience.com/brain/24-year-old-woman-...

Haberden ve ilgili makaleden* okuduğum kadarıyla, bu kusurun ortaya çıkışı, beyin hücrelerinin, daha anne karnında gelişme aşamasındayken, doğru yerlere göç etmesini ve yerleşmesini sağlamakla ilgili genin mutasyona uğramasından kaynaklanıyor. Altı yaşına kadar konuşamama, yedi yaşına kadar yürüyememe, konuşmasında telâffuz sorunları ve desteksiz hareket edememe, koşamama, zıplayamama gibi rahatsızlıklar yaratması bakımından önemli bir eksiklik beyinciğinizin olmaması.
Beynin bu açığı nasıl kapattığı ile ilgili ayrıca bir bilgiye rastlayamadım çünkü ortada bir açık kapatma gibi bir durum gözükmüyor. Zaten kişi 20 yıldır sorunsuz bir hayat yaşamamış ve en sonunda baş dönmesi-kusma gibi şikâyetlerle hastaneye başvurmuş. Vücudun dengesini sağlayan tek yer beyincik değildir, iç kulaktaki yarım daire kanalları da denge görevini üstlenir. Yarım daire kanalları bildiğim kadarıyla beyin ile bağlantı kurarak, beyincikte ortaya çıkabilecek hasarlara karşı bir sigorta görevi görür. Yani, beyinciğiniz hasar görse bile, yarım daire kanalları dengeyi sağlamadaki yardımcı görevini beyinle bağlantılı bir şekilde yürüttüğü için beyinciğin yokluğunu hissettirmemeye çalışır.
Kişinin bu zamana kadar durumunun açığa çıkmaması belki de bu yüzdendir.
Beyincik, beynin hacminin %10'u kadar yer kaplarken, nöronların %50'sine sahip olduğu bilgisi var elimizde evet. Bu da işlevinin ne kadar önemli olduğunu destekliyor. Hiç beyinciği olmadan dünyaya gelen insanlar arasında dokuzuncu kişiymiş bu kadın ve yaşayan hiçbir insanda bu durumu gözlemleme şansına sahip olamamış bilim insanları. Genellikle otopsilerinde ortaya çıkmış beyinciklerinin yokluğu.
Bu "canlı örnek" durumu aynı zamanda bilim için önemli bir gelişme şansıdır.
Beynin nöronlarının, eksik olan uzvun çalışmasının yerine geçtiği bilinen bir gerçek ancak burada beyinciğin yerine geçen bir sinirsel bölge oluşmuş mudur bunu bilemeyeceğim.
Makalenin de tamamına kurum dışı (üniversite/araştırma enstitüsü vs.) ulaşımlar kısıtlandığı için daha ayrıntılı bir fikir edinemiyorum.
Umarım az da olsa yardımcı olabilmişimdir konunun bilimsel açıdan anlaşılması adına.
Saygılar.
*İlgili Makale: Brain dergisi, Oxford Journal of Neurology
brain.oxfordjournals.org/content/early/. . .
Aralık 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Sabahları yüzünüze güneş vurarak uyandığınızda, ne hissedersiniz?

Nedense bunu düşünür, hisseder ve koronun haykırdığı yerdeki tüm notaları iliklerime kadar yaşarım:
Aralık 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Dini bir inancınız, düşünceniz veya duruşunuz var mı?

"İnsanlık" olarak yeryüzündeki canlılara değer veren; "canlı" kalma uğraşlarını (diğer deyişle yaşam mücadelelerini) takdir eden; bizim birbirimizden ve canlıların tümünden aslında hiçbir farkımızın olmadığını, canlıları birer "hizmetçimiz" değil "aynı çağın içinde yaşamları birbirine bağlı arkadaşlar" olarak bilen/bildiren; gerçek "arayış"ın yeryüzünde tümüyle huzur içinde, mutlu ve "istisnasız her inanan için" sağlıklı bir yaşantı kurulması olduğunu bilen/bildiren, kötülüklerin insanın kendinden geldiğini bilen/bildiren; ceza mekanizması/ölüm emri olmayan; düşüncede, "ego" kavramını sadece varlık ve kimlik bilincinde ve yaşama uğraşında sergileyen; duruşta ise yaşama her yönden bağlı, şu anlık tek yaşam yerimiz olan dünyada toprak anadan geldiğimizin bilincinde olarak yaşamın paha biçilmez kutsallığını dünyadaki canlılığın oluşumuna atfeden; yukarlarda ya da aşağılardaki bir yerlerdeki ödül-ceza mekânları ile ilgili savlarıyla insanlığın zihnini bulandırmadan "yeryüzü herkes ve her şey için yaşanılırdır,dengeyi bozmayın! " diyen bir "ilâhi din" var ise, o dinin mensubuyum.
Aralık 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Türleşme diye tanımlanan, doğada canlı türlerinin kendiliğinden ortaya çıktığı görüşü ne kadar anlamlıdır?

Soruya şöyle bir başlangıçla yanıt yazacağım. "Canlı türlerinin kendiliğinden ortaya çıkışı" görüşü ve iddiası dinî bir söylemden köken almaktadır. Yani ".. Bütün canlıların yaratıcı bir üstün kuvveti vardır, o da Yaradan'dır, Rab'dir" söyleminin karşıtı olarak "bilimsel" anlatımlar konuluyor. Bu o kadar yanlış bir söylem ve içeriğinde (belki de bilmeden ama bence bilerek) sinsice ters yüz edilmiş gerçekler var ki. Belki şaşırılabilir, yalnız ortada böyle bir gerçek var, din olgusunu bilim olgusuyla karşıt gibi düşünenler üzülecek: Bilim, hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi 'kendiliğinden oluşmuş' olarak sınıflamaz.

Bilim, önce "madde"yi anlama uğraşıdır! "Temel öğeler (elementler) nelerdir? " diye sorarak maceraya atılır ve bunların kerte kerte "nasıl? " şekillere bürünerek, belirli bir noktaya gelmesiyle ilgilenir. Örneğin, temel öğeler, bir zamanlar, "ateş-hava-toprak-su" şeklinde ayrımlandırılırken, bugün bir "Periyodik Tablo"ya sahibiz. Hidrojenle başlayan ve Ununoctium ile biten, benim bilgim dahilinde olarak en son 118 adete ulaşmış element (yapay oluşturulanlar dışarda tutulabilir)sayabiliriz doğanın temelini oluşturan.
Hepimizin malûmu, karbon, azot, oksijen ve çeşitli kütledeki diğer bazı elementlerle şekillenmiştir dünyamız ve dünyamızın şu son halinde biz,hayvanlar âlemi içinde, "insanlık" türü olarak, bitkiler âlemi ile eş zamanlı bir şekilde vücuda geldik.

Bu temel öğelerden kademe kademe bir sonraki yaşam biçimine evrimleşen bir düzen için, "kendiliğinden oluşmak" diye bir söylem, zaten olmaz. İşte bu anlayış, dünya üzerinde bir kısım insana zor geliyor. Çünkü insanlar, bilim bunu deyince, "ne yani, şimdi biz yaratılmamış mıyız? Tanrı suretinden değil miyiz? " diye soruyor ve bilimi burada cevaplandırma lüksü bulunmayan bir soruyla muhatap kılıyor ve hatta bu sorunun devamında gelişen davranışlarla, bilimin çalışmasını engellemeye kadar varabiliyor tüm insanlık! Çok acı. Bilim müneccim de değildir, öcü de değildir.
Bilim, bir "nasıl"ı bulma uğraşıdır. Ve bu "nasıl"lar birike birike belki de günü gelince "neden" sorusuna cevap verebilecek. Belki de hiçbir zaman veremeyecek. "Neden? " sorusu bir ölçüde mistik bir sorudur. Muallâkta olan bir alana el atar. Belirsizlikler ve tanımlanamayan kavramların içinde mistisizm (gizemcilik) yatar. İnsanlar "neden? " diye sormayı çocukluklarından itibaren severler. Örneğin, "Neden buradayız? " , "Neden insanız? ", "Neden vücudumuz var? " vs. vs. gibi sorularla, aslında bilim ilgilenmez. Felsefe, din ve mitoloji ilgilenir. "Nasıl bu noktaya geldik? ", "Tarihsel uygarlıklar nasıl varlık bulmuş ve yok olmuştur? " , "Beynimiz nasıl bir yapıdadır ve nasıl oluşmuştur? ", "Vücudumuz nasıl bu şekli almış ve nasıl çalışmaktadır? ", "Türlerin kökenine biyolojik, fiziksel ve kimyasal açıdan nasıl ulaşabiliriz? " gibi sorularla ise bilim, doğrudan ilgilenir.
Yukarda özetlediğim "bilimsel ifade tarzı"na göre düşünürsek, zaten, bilimin bir "anlamlandırma" uğraşı olduğu ortaya çıkar. "Ne kadar anlamlıdır? " diye sorulursa, bilim dışlanmış olur. Canlılığın, kademe kademe oluşması kavramı bir "kendiliğinden oluşum" değildir. Bu da bilinirse, her şey daha iyi anlaşılır.
Kasım 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Evrimi anlamayan, teorisini kabul etmeyen yaradılışçılar en temel bilimi kabul etmedikleri halde teknolojinin, dolayısıyla müspet bilimin (ilmin değil) eseri olan cihazları kullanırken rahatsızlık duyarlar mı?

İlk önce gecikme için af diliyorum çünkü bu sıralarda internete sıklıkla girme ve sorulan soruları takip etme şansı bulamıyorum. İnploid'den ayrı kalmak üzüntü verici sonuçta.
Soruya vereceğim cevaba gelince:
Soruda "Evrime inanmayan" kısmını özellikle "Evrimi anlamayan" şeklinde güncelledim. "İnanmayan" diyerek evrimi inançlar kategorisine sokuyor ve bilmeden kör inançlıların ekmeğine yağ sürüyoruz. O yüzden "inanmak" kelimesi evrime uygun düşmüyor. Evrim okunup, anlaşılacak, bilinecek bir bilim uğraşı olduğu için inanç olarak betimlemeyelim. Tanrı'ya ve din olgusuna körü körüne inananlar (nam-ı diğer yobazlar) bu saf ve temiz bilimsel çabayı yanlış biçimde kullanamasınlar böylelikle.
Yaradılışa inanan, Tanrı'nın birliğini ve yüceliğini dillerinden düşürmeyen ve aşk, faiz, resim, heykel vb. haram diyenler elbette teknolojinin getirilerini kullanırken "bismillah" çekerek işe başladıklarından (!) rahatsızlık duymayabilirler. Ya da... Öyle midir acaba? Çoğu gerçekten dindar olan aile büyüklerimizin aklını çelmek için (vaktinde) haram diye niteledikleri matbaayı kullanıp, çatır çatır beyin uyuşturucu (sözde) dinî kitapçıklar, dergiler, broşürler yayınladıkları gibi, en son teknolojinin imkânlarını kullanırken de son derece rahat oldukları şüphe götürmez bir gerçektir. Hiçbir koyu dinci (ya da din olgusunu kötü niyetli, para, mevki, kadın vs. için kullanan) kimse zırhlı ve son donanımlı bir Mercedes Benz'e, Audi'ye binmekten kendini alıkoyamaz. Bu yüzden sermayedarlarla koyu dinciler dünyanın her yerinde tarih boyunca hep içli dışlı olmuşlardır.
İnsanlığın ulaştığı noktaya saygı duymayanlardan, nasıl geliştiğimizi "bilimsel" anlamda anlamaya çalışmayanlardan bir utanma, rahatsız olma hâli beklememek gerek.
Bu yüzden, "Hayır, rahatsız olmuyor aksine keyif duyuyorlar. Çeldikleri kafa sayısı kadar da cemaatleri tarafından sınırsızca nemalandırılıyorlar. "
Eylül 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Gözümüzün önünde ara sıra farkettiğimiz yüzen cisimcikler nelerdir?

Soruya dair af buyurursanız küçük bir düzeltme yaptım ve "şekilli organizmalar" yerine "cisimcikler" kelimesini getirdim. Çünkü gözümüzde gördüğümüz o şekilli "şey"ler organizma değiller. : ) Organizma, düzenli yapıda organlara ya da organcıklara ya da benzer işlevi sağlayan belli/belirsiz vücut kısımcıklarına sahip "canlı" varlıklara denir. O yüzden bu düzeltmeyi gerekli buldum. Soruya gelirsek, bu şeyler benim de çok kafamı kurcalıyordu ve kendim de gözümle ilgili bir sorunum mu var acaba diye kuşkulanıyordum vakti zamanında... Araştırdım ve genel bir durum olduğunu, yalnız dikkat edilmesi gereken noktaları da bulunduğunu gördüm. Öncelikle bunlar sayın Serkan Köse'nin de güzelce anlattığı gibi retinamız üzerine düşen birer gölgedir. Orijinal ismiyle "Floater", yüzücü, yüzer nokta gibi anlamlara gelir.
Daha derin ve düzenli bilgi için, ne tür durumlarda ortaya çıkabildikleriyle ilgili ve nelere dikkat edilmesiyle ilgili bu işin uzmanının açıklamalar yaptığı iyi bir kaynak buldum, aynen alıp paylaşıyorum:

Hazırlayan: Dr. Ahmet Karakurt
Ankara Numune Hastanesi Göz Kliniği

Bazen görme alanınızda küçük uçuşan noktalar veya karanlık alanlar görürsünüz. Bunlar genellikle boş bir duvar veya mavi gökyüzü gibi düz bir zemine bakarken belli olurlar. Uçuşan cisimler aslında, gözünüzün içini dolduran ve vitre ismi verilen saydam jel şeklindeki sıvıda bulunan hücrelerin küçük birikintileridir.

Bu nesneler sanki gözün önünde uçuşuyormuş gibi görünmesine rağmen aslında gözün içindedirler. Sizin gördükleriniz onların gözün sinir tabakası üzerine düşen gölgeleridir. Uçuşan cisimler farklı şekillerde olabilirler: Küçük noktalar, çemberler, çizgiler, bulutsu veya ağ şekiller veya tespih taneleri gibi.

Uçuşan cisimlerin sebepleri nelerdir?

İnsanlar orta yaşlara ulaştığında vitre kalınlaşmaya ve büzüşmeye başlar ve gözün içinde kümeleşmeler veya lifler oluşur. Vitre jeli gözün arka duvarından ayrılır. Böylece arka vitre dekolmanı oluşur. Bu durum, uçuşan cisimlerin sık görülen bir nedenidir.
Arka vitre dekolmanı aşağıdaki durumlarda daha sıktır:
· Miyopi;
· Göz yaralanması;
· Katarakt cerrahisi geçirilmiş olması;
· YAG lazer cerrahisi yapılmış olması;
· Göz içinde iltihap olması;
Uçuşan cisimler ani gelişirse uyarıcı bir belirti olabilir. 8-10 yaşından itibaren pek çok insanda görülebilir. 45 yaşın üzerindeyseniz ve aniden uçuşan cisimler görmeye başlamışsanız hemen göz doktoruna müracaat etmelisiniz.

Uçuşan cisimler ciddi bir durum olabilir mi?

Büzüşmekte olan vitre retinayı çekerse yırtık meydana gelebilir. O zaman göz içinde hafif bir kanama olur ve kan, yeni oluşan uçuşan cisimler olarak görünebilir.
Retina yırtılması daima ciddi bir problemdir, çünkü retina dekolmanına yol açabilir.
· Ani bir uçuşan cisim oluştuğunda;
· Ani ışık çakmaları olduğunda
hemen göz doktoruna müracaat ediniz.
Çevresel görme kaybı gibi ek belirtiler olduğunda da mutlaka göz doktoruna görünmelisiniz.

Uçuşan cisimler için ne yapılabilir?

Retinada yırtık oluşup oluşmadığını bilmeniz gerektiği için aniden uçuşan cisimler gördüğünüzde dotorunuza müracaat etmelisiniz.
Okumaya çalışırken göz önünde görünen cisimler oldukça rahatsız edicidir. Bu cisimleri gözün önünden uzaklaştırmak için yukarı aşağı bakabilirsiniz.
Bir kısım uçuşan cismin sebat edebilmesine rağmen çoğu zamanla kaybolur veya verdiği rahatsızlık azalır. Yıllardır uçuşan cisimler görüyorsanız fakat aniden yenileri oluşmuşsa yine hemen göz doktoruna müracaat etmeniz gerekir.

Işık çakmalarına ne sebep olur?

Vitre jeli retinaya sürtündüğü veya onu çektiği zaman şimşek çakar gibi ışıklar görürsünüz. Göze darbe alındığında da yıldızların uçuşması tarzında ışıklar görülür.
Işık çakmaları beş-on hafta veya ay boyunca tekrar tekrar olup kaybolabilir. Yaşınız ilerledikçe ışık çakmaları daha da artar. Ani ışık çakmaları gördüğünüzde retina yırtığı olabileceği için derhal göz doktoruna görünmeniz gerekir.

Migren


Bazı kimseler, ışık çakmalarını sıklıkla 10-20 dakika kadar süren zigzaglı veya dalgalı çizgiler halinde görebilirler. Bu tip ışık çakmaları genellikle beyindeki kan damarlarının spazmına bağlıdır ve migren denir.
Işık çakmalarını başağrısı izlerse buna migren başağrısı denir. Fakat başağrısı olmadan da zigzaglı veya dalgalı çizgiler görülebilir. Bu durumda ışık çakmalarına göz migreni veya başağrısız migren denilir.

Gözleriniz nasıl muayene edilir?

Önce damlalarla göz bebekleriniz genişletilir. Retina ve vitre dikkatle izlenir. Gözleriniz genişletildiği için bulanık görme meydana gelir. İlaçla gözbebeğinizin büyümesi geçicidir. 10-12 saat sonra göz bebeğiniz eski halini alır ve gözünüzde kalıcı bir zarar meydana gelmez. Bulanık görme nedeniyle arabanız varsa yanınızda onu sürecek birini getirmeniz gerekir. Yaşlandıkça uçuşan cisimler ve ışık çakmaları artmaya başlar. Tüm uçuşan cisimler ve ışık çakmaları ciddi olmamakla birlikte retinanızda bir hasar olup olmadığını anlamak için iyi bir göz muayenesinden geçirilmeniz şarttır.

Kaynak: 7gunsaglik.com/goz-sagligi-ucusan-cisim...
İleri Okuma Kaynakları (İng) :
Umarım bilgi verici olmuştur. İleri okuma kaynaklarının çevirisiyle şu an ilgilenemediğim için öylece koydum. İçerikleriyle ilgili soru sormak isterseniz çekinmeyin.

İlgilenen herkese iyi okumalar ve sağlıklı gözler dilerim. : )
ACS
Eylül 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Klasik müzik dinlemeyi seviyorum ama keman, piyano ve gitardan sıkıldım. Başka bir enstrüman çalan klasik müzik sanatçıları biliyor musunuz?

Müzisyenlerin hepsine isimleriyle yer veremeyeceğimi önceden belirteyim. Ama klâsik müzikte kullanılan çeşitli enstrümanlara değinmek istiyorum.

Fazıl Say'ın da Evren (Universe) Senfonisi'nde kullandığı bu inanılmaz aleti, Theremin'i, çalan müzisyenleri takip edebilirsiniz örneğin. İlk kez izleyip dinleyecek olanların ağızları açık kalacak eminim. Birisi burada:


Ksilofon ve piyano birlikteliğini de duymalısınız tabi ki.


Çello ve vibrafonun bu olağanüstü birleşimi de bilinmesi gereken müzikal birlikteliklerden...


Mikrotonal gitarımız da klâsik müzikseverlerin kulağına hoş gelecektir eminim. Üretimi ve dizaynı Tolgahan Çoğulu'ya aittir. Soruda her ne kadar gitardan da sıkıldığınızı belirtseniz de bu gitarı dinlemelisiniz daha önce hiç duymadıysanız.


Alessandro Marcello Obua'da dinlenebilecek müzisyendir. Obua'nın tınısına şahsen bayılırım.


Matthias Racz'tan Fagot dinlenebilir.


Valérie Milot, Arp için dinlenebilir. Güzelliğiyle yarıştırır notaları. : )


Bir Çello için yazılmış en etkileyici parçanın 8 Çello ile birden çalınması durumu da Çello severlerin hoşuna gidecektir sanırım. Piano Guys orijinal çalışmalarıyla biliniyor.


Bu da bu soruya verdiğim cevaplar sonunda bir çeşit ödül olsun. Ünlü fizikçi Richard Feynman'ın, benim de çok sevdiğim bongo davulunu böylesi çalışına hayran olunmaz mı? Hem fizikçi hem müzisyen olunmaz, doğulur. Einstein da keman çalarmış mesela.
Kısa bir kayıt ama iyi dinlemeler.
Eylül 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Melankolik şarkı tavsiyeleriniz nelerdir?

İsmini Alexander Pope'un sözlerinden alan, Türkçemize "Lekesiz Zihnin Sonsuz Gün Işığı" şeklinde çevrilecekken "Sil Baştan" şeklinde, konusuna göndermeli olarak, çevrilmiş filmin bu güzel müziği...


İlk duyduğumda bu nedir böyle dediğim ve hemen bütün alternatif yabancı rock müzikseverlerinin kulağına ilişmeyi başarmış, iliklerine kadar da aşk acısı ve özlem içeren ve kemanların da çok doğru yerde giriş yapması sonucu gözlerimi halen bile azcık : ) sulandıran şarkı.


Alter Bridge'den In Loving Memory dinlemediyseniz, sert ve umarsız görünen rock müzisyenlerinin de ne kadar duygusal olabileceğini tam anlamadınız demektir. Annesini kaybedişine bu kadar güzel söz ve ezgi yazan bir öncü (lead) gitarist (Mark Tremonti) başka görmedim, her şeyini borçlu olduğu annesini yitirişiyle yaşadıklarını anlatan, ona yaptıkları için teşekkür ederek başlayan bir şarkıdır, dinlerken gitaristin yüz ifadelerine dikkat edin, özellikle solist tüm dinleyenlerden 02.41'de eşlik etmelerini isteyince:


Piyanoyla, orkestranın elektro gitarla mükemmel buluşması olarak niteleyebileceğim bu Guns'n Roses parçasının da melankolik olmadığını kim iddia edebilir? Bu da düğün günü gelinin ölmesi sahnesiyle kafalarda yer etmiştir sanırım... Daha başından "Nothing lasts forever" demesi de manidardır.


Kelebek Etkisi filminin müziği olmakla beraber Oasis grubunun anlatım gücüyle bana melankolide tavan yaptırmış parçalardan birisidir. "Take what you need and be on your way" sözlerini, klipteki kız gibi benzin ve kibrit olarak algılamayın lütfen. : )


Hayata dair teşekkürlerini sunan, sevdiğini sadece " sadece birlikte nefes alalım, benimle kal. " demekle belirtecek kadar naif bir adam olan Eddie Vedder'ın aslında melankoliyle umudu ne güzel harmanladığını bu parçasında görebiliriz... Parçanın sonundaki,
"Hold me till I die, meet you on the other side. " sözleriyle de müthiş bir sonsuzluk vurgusu yapmıştır...


Ayrılık sonrası, dibe vurmak için belli bir süre de geçtiyse sanırım bu parça cuk oturuyor. Bir süredir yüzünü mumların ışıttığını göremiyorum, bir süredir aynada kendime direk bakamıyorum diyen Aaron Lewis de melankolik eserler vermekte devam ediyor! Hâlâ!


Ömrünüzün sonuna geldiğinizde, bir erkek olarak diyorum, eşiniz de öldüyse bu parçadan başka dert ortağı çıkmaz herhalde... İsterseniz çok zengin olun Johnny Cash gibi, bakın ne diyor: "You could have it all, my empire of dirt! ", susar oturursunuz sadece işte böyle... Vurucu piyanosuyla da kalbimi dağlar bu parça.


Burada bitireyim yoksa ben de melankolik bir yapıdayım fazlasıyla zaten... Aşırı doz iyi gelmiyor, herkese iyi dinlemeler dilerim...
Eylül 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Salvador Dali'nin en beğendiğiniz tablosu hangisidir?

Benim en beğendiğim resmi budur. İçindeki metaforik öğelere de değinmeden edemeyeceğim...
Öncelikle dünyanın üzerini nasıl durduğu anlaşılmayacak biçimde kaplayan gizemli ve sivri uçlarıyla dünyaya karşı bir tehdit unsuru gibi çizilmiş karanlık bir örtü var. Dünyanın bir yumurta gibi çizilmesi ve bu yumurtanın çatlayıp kanamasına ve üzerinde bulunduğu beyaz örtüye kanın bulaşmasına yol açan, Kuzey Amerika kıtasından doğarak bir eliyle İngiltere'yi kapatmış yüzü görünmeyen ama erkek olduğu vücut kaslarından anlaşılan kişinin çizimini çok etkileyici bulmuşumdur. Dünyanın masumiyetinin kirlendiği şeklinde bir şey düşündürtmüştür bana ve tabii ki Kuzey Amerika'dan çıkan ve bir kolu İngiltere olan devasa bir tehdidin (yani devlet olarak ABD ve Birleşik Krallık) varlığını betimlemiştir bana göre. Afrika kıtasının güneydoğusunda görülen dikine yarık ise o bölge insanlığın oluştuğu ve dünyaya yayıldığı yer olarak tahmin edildiğinden dolayı olsa gerek, bir vajinaya benzer çizilmiştir. Bunu bir başka yorumda da okumuşluğum var, yani sırf kendi gözlemim değil. Yine Afrika'nın Ümit Burnu'na, Güney Afrika'ya doğru dikkatli bakılırsa yaşlı bir adam yüzü var ve bu yüz kıtanın yaşlılığını simgeliyor. Sağ arkada, uzaklarda Washington Anıtı'na benzer bir obelisk göze çarpıyor ama ne olduğunu da anlamlandıramadım. Sol arkada ise kırmızı elbiseli bir kadınla smokin giydiğini düşündüğüm bir adam dans ediyor. Bu ikiliği de anlayamadım. Yardımcı olan çıkarsa sevinirim.

Ve resmin son ama en dokunaklı kısmı da karnı içine göçmüş, saçları süpürge olmuş, sağlıklı denebilecek vücüda sahip çocuğu bacaklarına dolalı ve önü incir yaprağıyla kapatılmış siyahi kadının üzgün bir baş hareketiyle dünyayı işaret etmesi... İşaret ettiği yer olarak perspektif bağlamında düşünürsek uzaktan adamı işaret ediyor, ancak tam dünya haritasının üzerine izdüşümü alınırsa Türkiye'nin kuzeydoğusunda, Hazar Denizi taraflarını işaret ediyor ki bana ilginç gelmiştir. Bu konuda da diyebileceğim pek bir şey yok.

Dediğim gibi, Dali'nin, tasvirini en beğendiğim tablosudur. Ancak diğer eserleri de takdire şayan tabi ki.
Sürrealizm
Eylül 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Gelecekte gen tedavi yönünde büyük adımlar atılacağı bir gerçek. Peki özel gen seçimi (bebeğin erkek-kız, göz renginin mavi olmasının istenmesi) konusunda öngörüleriniz nelerdir?

Konuya filmlerden giriş yapılmış, öyleyse ben de iki film önereyim, tartışmanın güçlenmesine bir katkı sunar belki diyerek:
Ada (The Island) ve Altıncı Gün (The 6th Day) ...

Genlerin tedavisi bir yana şekillendirilmesi hususunda maalesef insanlık biraz daha istekli gibi görünüyor. Zira Craig Venter Enstitüsü'nün (La Jolla, Kaliforniya) bu yöndeki çok yüksek derecedeki uğraşları, insanlardaki gen tedavisinden çok, doğanın daha da insan arzuları yönünde kullanılmasına doğru giden bir çalışma yolağını işaret ediyor.

Üstün enerji jeneratörleri ve besin üreticileri olarak çalışan biyoreaktör canlılar (şimdilik mikrobiyal düzeyde) üretilmiş vaziyette bile yukarda adı geçen enstitüde ve benzerlerinde. İnsanın örneği verilecekse eğer şu haberi de paylaşmak isterim okurlarla:
dailymail.co.uk/news/article-43767/Worl...

Bebeklerin 2 kadın ve 1 erkekten genetik köken alarak dünyaya gelmesini aktaran bir haber. Bu deneysel yöntemle 30 kadar bebeğin çalışılması gerçekleştirilmiş, iki tanesinin bu 3 ebeveynden genetik materyal aldığı belirlenmiş şeklinde devam ediyor. Genetik materyal (DNA) modifikasyonu (değiştirilmesi/yeniden düzenlenmesi) yapılmış kadının akli sorunları olan bir kadın olduğu, bebeklerin de bu genetik mirası almaması için yapılmış bulunan bir işlem olduğu anlaşılıyor. Ancak, etik mi? Bu tartışılır işte.

Bilim insanları bu işlemin, bu "değiştirme" gücünün ileride yeni insan ırkları yaratılması, üstün özellikli bir kesimin doğmasından endişe ediyorlarmış yazıya göre de. Benim naçizane endişem ve tartışmaya sunmak istediğim boyut da budur. Eğer bu "değiştirme, düzeltme, güzelleştirme(!)" deyin, ne derseniz deyin, bu yöntem ve teknoloji belli bir sınıfın eline geçerse, ki insanlığın gelişme çizgisine bakılırsa böyle bir şeyin olabileceği öngörülebilir, gerçekten çok büyük bir kutuplaşmaya gider insanoğlu.

Sadece insanoğlu değil, tüm canlılık değişir ve maddi çıkarlar söz konusu olduğunda belli bir kuvveti ele geçiren grubun diğerine ne kadar zalimce ve vurdumduymazca davranabileceği gün gibi aşikârdır. Bütün yeryüzü canlılarını kendisi gibi sınıflara ayırıp, kaliteli üretimleri kendisine, kalitesizleri diğer "sınıflara" ayıran bir üretim anlayışına geçilebilir tamamen. Bunu kısmen şu anda yaşadığımız yönünde gözlemlerim var.

Kısacası bebeğin erkek-kız, renkli göz, yüksek zekâ vs. istenmesinin ötesinde çok daha büyük kaygılar var. Aslında böyle "sipariş yoluyla üretilen" bebekler de çok yüksek boyutta bir eşitsizlik ve zulüm doğuracaktır kendileriyle beraber, buna inanıyorum.

İnsan hakları kavramını "doğaya müdahale eden insanın hakları" şeklinde ince ince, çok pencereli bir şekilde ele almadıkça insanlık olması gereken eşitlik durumuna ulaşamayacaktır. Hoş, bugün insan haklarını da istediği kadar ince elesin sık dokusun, insanlığın bütün o hakları gaspederek neler yapabileceğinin örnekleri veriliyor zaten!

Genetik canlılığın özü demek, büyük bir kaynak paylaşımı savaşı demek ve şu GATTACA filminin tanıtımının sonunda da değinildiği gibi "There is no gene for human spirit. " = İnsanın ruhundan sorumlu bir gen yoktur...

Öngörüm şudur: Çok acı ama ruhumuzu kaybediyoruz, bunun ötesinde de varolmak için sebepsiz kalmış yığınlara dönüşen bir insan kitlesi ile karşılaşacağız. Zenginler ve yoksullar arasında bir savaşa dönecek ve parası olan konuşacak, diğeri tamamen susturulacak diye korkuyorum...

Üzücü ama korkuyorum evet ve şu anda elimden hiçbir şey gelmiyor.
Dilerim vicdanlı insanlar vicdansızları yener bu savaşta.
Eylül 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Tez, proje, akademik makale vb. araştırmalar için önerilebilecek arama motorları nelerdir?

Umarım yardımcı olur, başarılar.
Eylül 2014

Ahmet Caner Sönmez bir yanıt verdi.

Bir felsefesi olduğunu düşündüğünüz müzik adamları/grupları kimlerdir?

Pink Floyd bir bütün olarak da, tek tek Roger Waters, David Gilmour ve ölmeseydi asıl kurucusu Syd Barrett ile de dünya gerçeklikleri üzerine şarkı sözleriyle tam bir felsefik, psikodelik müzik grubudur. Zaten ses mühendisi olan grup üyeleri bir müzik eserinde kullanılabilecek en umulmayan şeyleri kullanırlar. Yüksek dozda esriklik barındırır.

Led Zeppelin'in şiirsel felsefikliği de dillere destandır, adamların Kashmir parçasıyla mistikliğin ve düşlem gücünün doruklarında gezdikleri görülebilir. Stairway to Heaven'dan bahsetmeye bile gerek yok. Bir de Gallows Pole dinleyin bakalım. Dar ağacında cellatla muhabbet nasıl olurmuş diye.

REM grubu da solisti ve söz yazarı Michael Stipe ile çok değerli düşünsel parçalara, güzel metaforik anlatımlara yer verir. "Losing my Religion" ve "Everybody Hurts" gibi felsefe akan müzik eserleri, en sevilenler listesinde başa oynarlar ve melodik olarak da en ünlü rock eserlerindendir değil mi? Bunun yanında "Drive", "Electrolite", "Orange Crush" da dinlemelisiniz.

Son yıllarda Alter Bridge de parçalarındaki derin anlatımla (örn. Broken Wings, Open Your Eyes, In Loving Memory) ön plana çıkmıştır benim nezdimde. Gitar soloları muhteşemdir, hızlı, sert ama derindir.

King Crimson tabii ki. Parçaları son derece ütopik anlatımlarla bezeli, gerçeklerden de dem vuran değerli bir gruptur, "Starless", "Moonchild", "Epitaph" vs. dinlenilesi, felsefik ve insanı kendinden geçiren müzikal altyapısıyla sağlam parçalardır.

Bob Dylan felsefe yapan ve bunu dolaylı yoldan, metaforik anlatımlarla insanlara gizemli gizemli veren bir müsizyen olarak duayendir denebilir. Amerika'nın siyasi çalkantılarını, insanlığın ayıplarını, savaşların gereksizliğini, kadınların güzelliğini her yönüyle ele alan şarkılar yazmış ve beğenilme derdi olmadan yolunda yürüyerek tam bir düşün adamı olduğunu ispatlamıştır. "One more cup of coffee" ve "Knocking on Heaven's Door" en bilinenleri ancak "Tangled up in Blue" , "Mr. Tambourine Man", "Gotta Serve Somebody" gibi parçaları da bilinmelidir.

Johnny Cash, insan hakları (God's gonna cut you down, Redemption Day, Folsom Prison), emekçilerin çektikleri (Sixteen Tons), aşkın esrikliği (Ring of Fire, Solitary Man) gibi konularda dahiyane basitlikte ve müthiş müzikalitede country rock& blues tadındaki eserleriyle de düşünen/düşündüren müzisyenlik dalında ön saflardadır kesinlikle.

Yabancılardan en son ve kendi güncelimde en sevdiğim grup olarak öne çıkan bir grup var ki, o da Other Lives'tır. Belki pek çoğunuz henüz duymamış olabilir ama gerçekten açıp dinlemenizi, sözlerindeki derinliği anlamanızı, melankolik, düşüncelere daldıran, hayallerde gezindiren kaliteli müzikal altyapısını duymanızı dilerim. Özellikle resmi klibi dünyanın çeşitli yerlerinden insanların katıldığı yarışmayla belirlenmiş "Dust Bowl III" parçası, klibindeki muhteşem oyunculukla da modern insanın kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldığında ne halde olabileceğini, etrafına nasıl acımasız bir farkındalık geliştirebileceğini vurgular! Eserin sahibi Other Lives da, videoyu yapan yönetmen de, kalabalığın içindeki yalnızı oynayan o tek oyuncu da muhteşem vermektedirler bu duyguyu. Diğer parçalarından sözlerine ulaşamadığım ve sözlerini anlayamadığım "Take us Alive" sadece o vurucu müziğiyle bile baştan çıkarıyor algılarımı. "Desert" keza öyle. "Weather" parçası da 2 nota baz alınarak yapılan devasa bir eser, sözleriyle de dünyanın geçiciliğini, günlerimizin sayılı oluşunu, insanlığın bir değer kavramı çerçevesinde nelerle uğraştığını kulaklarımıza fısıldıyor resmen. Albüme adını veren "Tamer Animals" da ismiyle bile dikkat çekiyor: "Terbiye eden Hayvanlar". Bu biz insanlara sağlam bir çıkıştır. : ) Kısaca Other Lives, bilinesi, dinlenesi.

Vee geleyim ülkemize!

Türkiye'den, yani o kadar geri bırakılmışlığa terk edilmeye çalışılan ama her şekilde DİRENEN güzel ülkemizden çıkan güzel müzik grupları ve müzisyen kişilikler de vardır, örneğin:

Redd grubu tam anlamıyla karşılıyor ülkemiz Rock'ının felsefik aktarımını ve güzel cümlelerle derdini anlatmak yolunda çok sağlam melodik parçalar yazıp söylüyorlar. Örneğin,
"Hâlâ Aşk Var mı? " , "Mutlu Olmak için" , "Ellerini Kaldır" vs.

İntihar etmeyip şu sahnelerin daha çok kalitesiz insanla işgaline izin vermeseydi, müthiş yeteneğiyle güzel insan, sağlam Blues gitaristimiz Yavuz Çetin de insanlarımızı daha çok düşünmeye, hayatın yozluklarına başkaldırmaya davet etmeye devam ederdi! Son albümü "Satılık" 'tan kalan parçaları arasında özellikle "Yaşamak İstemem" adlı eserinde dünyanın ne menem bir hale geldiğini Yavuz Çetin öyle bir anlatmıştır ki! Şu üç mısralık sözleri bile nasıl derin bir insan olduğunu gösterir:
"Benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız?
Benden bir uyumsuz yaratmayı nasıl başardınız?
Benden 'sizden biri' yaratmayı nasıl başardınız? "

Evet bu sözlerin üstüne denecek şey yok... Işık içinde ol Yavuz Çetin, toprağın bol olsun...

Pentagram grubu iyi ki bir efsane olarak devam ediyor, grubun Aşık Veysel düzenlemesi "Gündüz Gece", "Bir" , "Şeytan Bunun Neresinde" gibi parçaları yaşadığımız dünyayı, inançlarımızı, yaşam biçimlerimizi en sağlam sorgulayan sözlere sahiptir.

Pentagram'dan ayrılan Ogün Sanlısoy da çok güzel düşündürücü eserler yaratmıştır:
"Hadi Beni Güldür", "Bilmece", "Büyüdük Aniden" vs...

Erkan Oğur üstadımız da ülkemizden çıkan en nadir sanat ve zanaat ustalarından. Yarattığı müthiş müzik aleti olan perdesiz gitarla çaldıklarını dinlememişseniz eğer, müziğin o alıp götüren, uçurucu, düşüncelere daldıran dünyasının önemli bir kısmından habersizsinizdir. "Divane Aşık gibi", "Ey Zahit Şaraba Eyle İhtiram", "Derdim Çoktur Hangisine Yanayım? " gibi parçaları daha isimleriyle bile insanda etki uyandırır...

Fikret Kızılok'u anmazsak da olmaz, onun hangi eserinin düşünsel özü yoktur ki? "Kalbim" parçasında "Bir dünya istedin kardeşçe, olamadı... " diyen, "İnişlerim Çıkışlarım" da bir insanın kendine bakışını ve kendi kendini yargılayışını en samimi dille yapabilen, toplumunun dertlerini kendine dert etmiş, büyük bir sevgiyle de Aşık Veysel'in çıraklığını yapmış bir adamdan bahsediyoruz. Nazım Hİkmet'in şiirleriyle ülkenin siyasi olarak en çalkantılı yıllarında albüm yapmış (Not Defterimden) bir adamdan bahsediyoruz, "Vurulduk Ey Halkım" diyen, "Mustafa Kemal: Bir Devrimcinin Güncesi" eserleriyle gericiliğin tepesine binen ve bilindik müzikal algıların çok ötesinde korkusuzca davranabilen, isterse bir başbakanı şarkısıyla direk karşısına alabilen bir müzisyenden bahsediyoruz (Süleyman hep başbakan) . Yurdum insanına da "Why High One Why" diyerek yaratıcılığın ve sorguculuğun en uç örneklerinden birisini sergilemiştir bu alçakgönüllü, deniz sevdalısı güzel insan. Ömrünün son zamanlarında da, o kötü kalp krizinden önce, çok sevdiği denizle arasına girmeyecek şekilde "Paslanmayan kadın arıyorum. " demesi ne kadar da ince ve güzel bir zekâsı olduğunu göstermez mi? İsmin daima yaşasın Fikret baba. Işıklar içinde olsun senin de ruhun.

Feridun Düzağaç için hayatı acısıyla tatlısıyla anlatan müzisyen/şair dersem yanlış olmaz kendimce. "Yürüdüm" parçasındaki sözlerin gidişatı koca bir hayatı (kendisininkini) özetler. Ölümle ilgili korkmadan konuşabilmesi de çok değerlidir kanımca, örneğin "Bir gün Ölürsem" parçasını dinlemelisiniz. "Yüzün" parçasında kişinin sevdiğine ayna tutmasını ele alır ve kadınına verdiği tavsiyeler değil her erkeğin harcı, istersen düşünür ol, zor edersin öyle bir tavsiyeyi kadınına! O sözleri parçanın içinde dinleyin derim, buraya yazmayacağım.
Bir şarkısında da "O kadar dolmuşum ki şu boşluğun içinde. " diyerek şarkı sözlerindeki düşünsel derinlik arayışımda çıtayı çok yükseltmiş bir düşünür/müzisyendir Feridun ağabey.
Rahmetli üstad Fikret Kızılok'un "Tek Başına" adlı eserini de yeniden yorumlayışı çok dokunaklıdır son albümüyle.
İyi ki var ve iyi ki şarkılarını söylemek için ortaya çıkmış dediğim müzik adamlarındandır kendisi.

Kesmeşeker grubunun "Ne zaman gitti tren? " parçası bana hayat üstüne düşünmeyi öğretmiştir şu sözüyle de: "Uzundur ömür, meraklanma. Mühimdir yalnızlık, telaşlanma. " Ağır gelebilir kimilerine ama öyledir işte.

Dilerim ülkemizde daha nice gruplar ve müzisyenler çıkacaktır. Tek tük de olsalar kıymetlidirler ve sevilmeye devam edileceklerdir. Daha burada ismini anmadığım/anamadığım nice müzik grubu ve müzisyen elbette var. Onları da diğer arkadaşlarıma bırakırsam ayıp etmem sanırım. Soru güzel, konu güzel, daha çok müzisyenden birbirimizi haberdar edelim ki ufkumuz genişlesin. : )
Daha fazla göster

En Beğenilen Yanıtları

Benzer Kişiler