Bilmek istediğin her şeye ulaş

Belgi Saygı,

Oyuncu

Birşey diyeceğim. .. Ee şey.. Neyse ben, sanırım sss... Ya boş ver ya.. Nasılsın? Herşey yolunda mı?

Ağustos 2014

Belgi Saygı

Şortlu Kız ve Bakkalın Önündeki Amcanın Hazin Hikayesi

image
Sevgili “bakkalın önündeki amca”,
Dün sokakta bakıştık biraz, bana gıcık oldun, hatırlıyor musun?
"Ne bakıyor lan bu herif?" diye düşündün hani.
Önünden geçen şortlu kız köşeyi dönene kadar kızın kıçını seyrettiğin için beni biraz geç farkettin ama olsun. Seninle o an konuşamadık, işim vardı. Bari bugün yazayım dedim.
Kadınlar hakkında bilmediğin bazı gerçekler var güzel kardeşim.
Seni üzeceğini bildiğim halde, sana biraz bunlardan bahsedeceğim.
İlgini çekeceğini düşünüyorum.
İlk üzücü haberim, kıyafetlerle ilgili.
Şort, mini etek ya da askılı elbise giyen kadınlar teşhirci değil. Sadece hava sıcak. Ağustos ayında hava genellikle sıcak oluyor.
Şortlu kadın gördüğünde havanın sıcak olduğunu hatırlaman, sakinleşmene yardımcı olacaktır.
Havanın sıcak olup olmadığını Twitter’dan öğrenebilirsin, sıcak olunca herkes “hoff hava çok sıcak” yazıyor.
Hayallerini kırmak istemem ama, başka bir üzücü haberim daha var:
Geçen hafta sana adres sorarken gülümseyen güzel kız, senin üzerine Nutella döküp yalamak istemiyordu, emin olabilirsin.
İnsanlar iletişim kurarken gülümserler, sen de dene, iyi geliyor güzel amcam.
Yeteri kadar kasmışsın zaten, artık kasma kendini.
Bazı geceler İstiklal’de gördüğün, kahkahalar atarak yürüyen sarhoş kızlar var ya hani. Şaşıracaksın ama, onlar da önlerine gelene “vermiyorlar”. Sadece kız kıza biraz içip, biraz eğlenip, rahatsız edilmeden, taciz edilmeden evlerine gitmek istiyorlar.
Sen Barınç’ı falan dinleme, siktir et.
Kahkaha atan kadının neşesini bozma be kardeşim.
Bırak, ayıptır, rahatsız etme.
Rahatsızlık demişken, sana rahatsız edici bir gerçekten daha bahsetmek istiyorum:
Rastladığın turist kadınlar, sadece bir “Türk erkeği” olduğun için sana hayran falan değiller. Narin kalbini kırdığım için beni affet fakat çocukluğundan beri gazetelerde okuduğun “Türk erkekleri kaplan gibi, aşırı emizlemek istiyorum” türünden röportajları gazeteciler (afedersin) götlerinden atarak yazıyordu.
Konuyla ilgili başka bir şok edici gerçek daha var:
Geçenlerde Ortaköy’de gördüğün o iki sarışın, uzun boylu Rus kız orospu değildi.
Tüm özgüveninle laf atmana rağmen “fak yu” diye cevap vermelerinden anlamalıydın. Bir dahaki sefere hatırla lütfen.
Söylediklerimden hoşlanmıyorsun, biliyorum.
Bir-iki şey daha ekleyip seni yalnız bırakmak istiyorum.
Mesela:
Yan apartmanda her gece evine başka bir erkek çağıran kız var ya, hani yalnız oturan. Evine gelen erkeklerin hepsiyle mutfak tezgahında tepinerek seviştiklerini düşünüyorsun belki, ama o durum da öyle değil güzel arkadaşım.
Kadınlar erkeklerle seks yapmadan sadece arkadaşlık edebiliyorlar. Sen de yapabilirsin, kadınların arkadaşlığı hayatını güzelleştirir.
Bir kadının memelerine bakmadan da onunla konuşabilirsin.
Yeter ki kendine inan.
Son bir noktaya daha parmak basıp konuyu kapatayım:
Kadınlara nasıl bakarsan, onlar da sana öyle bakarlar güzel kardeşim.
Sen, önünden geçen şortlu kıza bir insanmış gibi değil, sadece bir “göt”müş gibi bakıyordun.
Haberin olsun istedim.

merttunay.com
Mayıs 2014

Belgi Saygı

Futuristik Mobilyalar

Z. Island
Zaha . Hadid tasarımı mutfak adası. Modülde touchscreen kumanda paneli, ocak, ses algılayıcıları, koku giderici/vericiler, bir eğlence sistemi, LCD televizyon ve Apple mac mini bulunuyor.
4908

Concoon Bed
Bu bir yatak kozası. İçinde surround ses sistemi, terapi ışıkları, su yatağı sesi ve su yatağı mevcut.
4908

Innermost Asteroid Lamp
Bu lamba bir Koray Özgen tasarımı.
4908

Kure Family Dining Table
Fatih Can Sarıöz tasarımı açılır kapanır yemek masası. Ortada beyaz altta da mavi bir ışıklandırmaya sahip.
4908

Hi-Can High Fidelity Canopy
Edoardo Carlino tasarımı bu yatak ve kanopi bir multimedya eğlence sistemi, okuma lambası, ses sistemi, oyun konsolları, bir HD projektöre sahip. Tümünü hatta yatağın hareketlerini bile yattığınız yerden kumanda edebiliyorsunuz.
4908

EBB "Bathroom Furniture"
Minimalist bir banyo tasarımı.
4908

Nuab Sofa
Kanepenin metal görünümlü kısımları paslanmaz çelik.
4908

Cloud
David Koo ve Zheng Yawei tasarımı. Manyetik kuvvetle havada süzülen bu kanepe çok rahat.
4908

Ecotypic Bed
Arthur Xin tasarımı yatak. Yatağın kendi güç üretme ünitesi var, her hareketinizden enerji üretiyor ve beraberindeki ses sistemi, ışıklandırma, bitki LED'leri için kullanıyor. Bitkiler için muhtemelen saksı gibi bir yetiştirme ünitesi de mevcut.
4908



Melting Point TV Stand
Erhan Afşaroğlu tasarımı TV ünitesi.
4908

Toyo Isola S Kitchen Island
Toyo Kitchens tasarımı mutfak adası. Modüler Ying-Yang tasarımı. Dolaplar, lavabo, ocak ve tezgah.
4908

Exspoze Table
Nuvist tasarımı masa. Canlı organizmaların çizgilerinin kullanıldığı bu masa her yöne eğilip bükülebiliyor.
4908

Arc Shower System
David Koo tasarımı bu duş sistemi touch screen panelden yönetiliyor.
4908

Cruzador
Pedro Silva tasarımı bu sofa aşırı rahat. Fiberglas, deri ve krom kullanılmış.
4908

Affinity Chair
Alun-Jones’ tasarımı akrilik sandalyenin LED ışıkları insana tepki gösteriyor, yaklaştıkça yanıp sönüyorlar.
4908

I-Sopod
Bu bir küvet, LED ışıkları, kendi son teknoloji filtre sistemi ve bir mp3 çalıcısına sahip.
4908

Volna Floor-Mounted Table
Nuvist tasarımı yere monte masa.
4908

Brandt Aion Kitchen
Antoine Lebrun tasarımı mutfak adası aerospace endüstrisinin ürettiği filtre ve temizleme özelliklerine sahip bitkiler sayesinde her daim geri dönüştürülmüş temiz su ve sabuna sahip. Açılır kapanır ünitede bir ocak ve içine bulaşıkları koyduğunuzda onları yıkayan bir lavaboya sahip.
4908

Fiesta Lighted Bar
Vondom tasarımı modüler bar kendi ışıklandırmasına sahip, iç ve dış mekanlarda kullanıma uygun.
4908

Hold The Line
Bu multiple elastik 3B liflerden oluşmuş bank her yöne kıvrılarak istediğiniz her şekli alıyor ve Christian Precht imzalı.
4908

kaynak: hongkiat.com/blog/futuristic-home-furnit...
Mayıs 2014

Belgi Saygı

ODTÜ Maden Mühendisliği’nden Prof.Dr. Şebnem Düzgün’ün Soma hakkındaki yorumları...

Nihayet işi bilen biri konuştu...

13809

Olay gerçekten dünya madencilik facialarından biridir.
Konu hakkında fazla yazamamamızın nedeni ise neredeyse hiç bir teknik veriye ulaşamamış
olmamız. Herhangi bir yorum yapmak için ocak hakkında bilgiye sahip olmak
gerekiyor. Dünden beri sadece medyadan ve tanıdığımız meslektaşlarımızdan aldığımız
bilgiye göre olasılıklara dayalı senaryolar yazıyoruz. Dolayısı ile teknik açıdan
veriler olmadan yorum yapamıyoruz. Bu veriler olmadan da yapılan tüm yorumlar
bilgi kirliliği ve yanlış anlamalara neden oluyor. Ancak dünden beri krizin yönetimi
ile ilgili yorum yapmak ve çıkarımda bulunmak mümkün. Bunları şöyle özetleyebilirim:


1. Modern bir maden
isletmesinde ocakta herhangi bir t zamanında kimlerin madenin neresinde olduğu aşağı
yukarı bilinir. Bununla ilgili olarak en ilkel yöntemde madene girenlere tike (Fransızca
terim) check anlamına gelen bir metal pul verilir ve bu pulun kimde olduğu bir
deftere kaydedilir ve imza atılır. Madenin girişinde de tike tablosu olur ve ocağa
girerken tikenizi buraya koyar çıkınca da alıp imza atarsınız. Böylece madenin girişindeki
tike tablosunda kimlerin aşağıda olduğu bilinir. Bugün bu yöntemin daha gelişmişleri
var. RFID’ye dayalı sistemler de giderek yaygınlaşıyor. Bunlar bile olmasa her
vardiya basında isçilerin ocağın neresinde ne yapacağını belirleyen tertipler
olur ve bu tertiplere bağlı olarak da kimlerin nerede olduğu bilinir. Bu zamana
kadar aşağıda kaç kişi olduğunun bilinmemesi madencilik sistematiğine uygun bir
çalışma ortamının olmadığını gösteriyor. Bir yeraltı madeninde t zamanında kaç kişinin
olduğunun bilinmemesi kabul edilebilir bir şey değil. Bir alternatif de su olabilir.
Ocak yönetimi bunu biliyordu ancak üstlerindeki baskılar nedeni ile açıklamadılar.
Başbakanın seyahatlerini dun iptal etmesi facianın boyutunun dünden itibaren aşağı
yukarı bilindiğini ancak alıştıra alıştıra verilmesinin uygun görüldüğünü
gösteriyor olabilir.


2. Bu tur facialarda olması
gereken maden isletmesi yetkililerinin bir kamuoyu açıklaması yapmasıdır. Benim
kanaatim Enerji bakanı tek elden açıklama yapsın kararı alindi ve bu kişilerin açıklama
yapmasına izin verilmedi. Ortada farklı açıklamalar olmasın kimse eline yüzüne bulaştırmasın
biz nasıl istersek öyle yönlendirelim yaklaşımı olmuş olabilir.


3. Bir maden isletmesinde
herhangi bir kaza olduğunda (yangın, gocuk, grizu vb) ocağa tahlisiye (arama
kurtarma) ekipleri girer. Tahlisiye ekipleri her madende olur ve bu ekip madeni
en iyi tanıyanlardan oluşur. Akut’un ocağa arama kurtarma açısından girmesi ve
tahlisiye için girenlerin bir kimsinin yaralı olarak çıkması ocağın bu konuda neredeyse
amatör bir yaklaşım izlediğini gösteriyor. Akut tabii ki ülkemizdeki en önemli
STK’dir ancak yeraltı madenleri yıllarca madencilik yapsanız bile sadece ocağı
bilenlerce ve onların rehberliğinde girebileceğiniz yerlerdir. Bu yaklaşım AKUT
gibi kıymetli bir örgütün çalışanlarını da tehlikeye sokmuştur aslında.


4. Biraz önce yine NTV’de
sağ kurtulan bir isçiden öğrendiğim kadarı ile kirli hava çıkısından temiz hava
üflenmeye başlanınca yangındaki duman artmış ve yayılmış. Her ne kadar sağlıklı
bir bilgi olmasa da dun gece olayın trafo patlaması bugün ise ocakta aniden çıkan
bir yangından kaynaklandığını öğrenmemiz bile olayın acil durum yönetimi açısından
yeteri kadar irdelenmediğini gösteriyor. Alınan tedbirlerin de etkinliğini sorgulamamamıza
neden oluyor.


5. Dun geceden beri
hepimizin kafasındaki soru bir trafo patlaması nasıl olur idi? Bu tur
madenlerde explosion proof malzemelerin kullanılması gerekiyor. Bu kadar
denetlenen bir yerde ex-proof malzeme olmaması zaten kayıtlarda olması gereken
bir şey ise iki alternatif olabilir biri seyyar bir trafo kullanılıyor olması diğeri
de kazanın nedeninin başka bir şey olması. Gördüğünüz gibi yeteri kadar bilgi
sahibi olmadığımızdan ancak forensic investigation için hipotez üretebiliyoruz.
Dolayısı ile genel geçek birtakım yorumlar yapmadan önce konu hakkında bilgilenmek
en doğrusu. Ancak isletmenin bu konuda ketum olması gerçekten kabul edilebilir değildir.


6. Dünden beri tüm
bakanlar biz burayı çok sıkı denetliyorduk taşeron çalıştırmıyoruz sigortasız isçi
yok yönünde. Ancak unutulan en önemli şey su. Bir yeraltı madeninde gocuk de
olabilir yangın da çıkabilir. Ancak kayıpların bu kadar büyük olması kabul
edilebilir değildir. Bu durum su soruları akla getiriyor. Yangına müdahale için
alanın oksijensizleştirilmesi amacı ile bir baraj uygulaması yapılamaması
nedendir? Tecrübesizlikten mi? Olayın yanlış analizi mi? Ocaktaki herkesin CO
maskesi olması gerektiği ve bu maskelerin yaklaşık 1 saat dayanıyor olması
ocaktaki büyük çoğunluğun güvenli bir alana ulaşıp ocak dışına çıkmasını sağlayacağını
gösterirken bu kadar kişi maskeyi nasıl kullanamadı? Maskeler var miydi? 1 saat
dayanıyor muydu? Evet ise patlamanın olduğu yerde ve civarında 300 kişi nasıl yoğun
şekilde çalışıyordu? Kısaca kayıpların bu kadar fazla olması ya olaya müdahalenin
zamanında doğru ve etkin şekilde yapılamadığını ya da bu kadar isçi ve mühendisin
ocağın patlama ve yangın olan alanında konsantre olduğu ya da her ikisini işaret
ediyor hangi durum olursa olsun safety kültürünün bu ocakta yerleşmediğine dair
belirtiler veriyor. Ocakta çalışırken maske ağırlık yaptığından çalışanların
maskeleri her zaman yanında bulundurma alışkanlığının olmaması gibi birtakım
pratik sorunlar da olmuş olabilir. Ne olursa olsun tüm bu olasılıklar güvenlik kültürünün
hem denetlemede hem de uygulamada yeteri kadar oluşmamasındandır. Biraz önce başbakan
yine malum açıklaması vardı. Bu isin doğasında vardır sözü. Evet isin doğasında
kaza vardır. Ancak kazanın bu kadar kayıp vermesi isin doğasında yoktur. Eğer
isin doğası buysa (yani 300’e yakin can alacaksa bir isletme) zaten bu madenler
isletilmesin. Bu yüzyılda teknoloji odaklı mühendislik yapmadığınız taktirde
madencilik gibi bir sektörde kayıpların bu kadar çok olması kaçınılmazdır. Kısaca
olayın doğasında falan yoktur. Zaten bunlar yüzlerce kere bir çok ortamda dile
getirildi.Mevzuat açısından bir eksikliği yok o nedenle bu isin doğasında var kaçınılmazdı
argümanı kanımı dondurmaktadır. Mevzuat açısından hiç problemi olmayan bir
madende bu kadar kayıp oluyorsa ya mevzuat yeterli değildir ki (yasa çok
sikidir aslında) ya denetleyiciler mevzuatı farklı yorumlamıştır ki pek ihtimal
vermek istemiyorum ya da isletme beceriksizdir ki bu daha çok ihtimal verdiğim
bir seçenek. Türkiye’deki madenlerin rodevans ile isletilmesi sorunu en temel
sorundur. Rodevans devlete ait bir sahanın özel sektör tarafından belli yıllığına
kiralanarak isletilmesidir ki taşeronluk kadar problemleri olan bir yaklaşımdır.
Rodevans sorunu üstüne yazılacak çok şey var ancak daha fazla uzatmayacağım.
Bir önceki e-mailimde de belirttiğim gibi madencilik kendi içinde sistemsel bütünlüğü
olan bir istir. Taşeronluk sistemi ile sitemin integrity’si bozulmuştur ve bu da
hem üretimde kayıplara hem de bu tur sorunlara yol açmaktadır. Arabayı
kullanırken gazi birine debriyajı birine ve freni birine verirseniz nasıl etkin
kullanacağınız ortada ise madencilikte de benzer bir durum vardır. Buna
devletin en temel argümanı da sudur. Taşeronlar kar ediyoruz. Dünyanın hiç bir
yerinde küçük ölçekli madencilik büyük ölçekli ile yarışamaz. Küçük ölçekle kar
edilebilir ancak büyük ölçekle yapacağınız is kardan yediğinizden etkin
madencilik yapmıyorsunuz demektir. Bu noktada madenler hepimizin olduğundan
hatta gelecek nesillerimizin de olduğundan bir maden rezervi maksimum karla
isletilmek zorundadır. Eğer maksimum kar yapmıyorsanız ve sadece elde ettiğiniz
karla yetiniyorsanız gelecek nesillerin kaynağından çalışıyorsunuzdur. Bu
nedenle rezervi parçalara bölüp küçük küçük üretmek (rodevansla üretime vermek)
maksimum kar prensibi açısından ölçeği küçülteceğinden büyük bir ulusal kayıptır.
İste bizim dikkati çekmemiz gereken nokta budur. Ayrıca yasada taşeronluk için
kurumun kendi yapamayacağı isleri taşerona vermesi hükmü olmasına rağmen bu
konu göz ardı edilmektedir. Ülkemizdeki madenciliğin büyük bolumu sürdürülebilirlik
prensiplerinden çok uzaktır. Birkaç ay sonra bu kaza tavsar kayıpların yakınlarına
tazminatlar ödenir. Acılar düştüğü yerde
yıllanır.Ancak bu madenin aylarca hatta yıllarca kapanmasından ve rezervin belki de önemli
bir bölümünün üretilememesi tüm milletin kaybıdır. Benzer durum Afşin Elbistan'da
oldu.Su
anki kayıplarımız sadece buz dağının görünen
yüzüdür. Kaybımız çok daha büyüktür. Ayrıca kaybettiğimiz vatandaşlarımızın
geride bıraktığı yük, kurtulan ve is göremez olanların yasam kalitesinden düşüş
gibi konular da başka tabii.


7. Bizim yaptığımız
bilimsel çalışmalarda madenlerin bu şekilde parçalanması kazalara dair tutulan
istatistiklerin de bütünlüğünün bozulduğunu, daha önce çok riskli olan bazı ocakların
istatistiklerdeki veri bütünlüğünün bozulması nedeni ile çok güvenli gibi göründüğünü
gösteriyor. Acımız büyük, katlanmak çok zor. büyük pencereyi de gözden kaçırmamaya
çalısalım.



kaynak:bluesyemre.com/2014/05/15/odtu-maden-muh...
Mayıs 2014

Belgi Saygı

Dünyanın en öldürücü hayvanları.

Resimlerin altındaki sayılar yılda kaçar insan öldürdükleri.

2398
Aralık 2010

Belgi Saygı

Her sabah kalktığında aklına ilk ne gelir?

Her sabah bundan sonra aksam erken yatmalıyım düşüncesi...
Nisan 2012

Belgi Saygı

Pandomim

Pandomim (Pandomima) en basit anlatımıyla sözsüz tiyatro oyunudur. Gösteri sanatının dallarından biridir. Kısaca "mim" olarak ifade edilir.Pandomimde sanatçı, yüz mimiklerini, el-kol ve beden hareketlerini kullanarak temayı anlatmaya çalışır. Bir anlamda pandomim, evrensel bir tiyatro dili olarak kabul edilir. Milattan önceki dönemlerde Mim sanatının uygulandığı görülmüştür.Mim sözcüğü, "taklit etmek" veya "temsil etmek" anlamına gelir. Charlie Chaplin, Laurel ve Hardy, sessiz sinema döneminde bu türün ilk temsilcilerinden olmuşlardır.Örnek bazı pandomim ifadeleri;
  • Bir elin yürek üzerine konması "aşk" duygusunu ifade eder. 
  • Gözler üzerine yerleştirilen ellerin aşağıya dogru çekilmesi "gözyaşı" izlenimi verir. 
  • Sıkılmış yumrukların baş üzerinde sallanması "öfke"yi anlatır; kolların çapraz olarak aşağıda tutulması "arzu"yu dile getirir. 
  •  Ağzını ve gözünü kocaman açmak şaşkınlığı belirtir. 
Tiyatro

Mart 2014

Belgi Saygı

Türler Arası Sevgi





































Mart 2014

Belgi Saygı

Queen' in En İyi Şarkılarından Seçmeler

Fat Bottomed Girls



I Wanna To Break Free



Crazy Little Thing Called Love




Under Pressure



Who Wants To Live Forever



Dont Stop Me Now



Bohemian Rhapsody



We Will Rock You



The Show Must Go On



Somebody to Love




Another One Bites the Dust




Killer Queen


Mart 2014

Belgi Saygı

Psikoterapi nedir?

Psikoterapi nedir? sorusuna cevap arayarak TERAPİEVİ Blog'a (terapievi.com) geldi iseniz, öncelikle kendinize şu soruyu sormalısınız bence: Ben ne arıyorum? Bu soruya vereceğiniz cevap, büyük olasılıkla, psikoterapi nedir? Sorusunun cevabı ile ilintilidir.

Psikoterapi nedir? sorusu için literatüre uygun bir cevap vererek başlamam da mümkündü yazıya. Ancak terapievinin formatı daha çok okur odaklı olduğu için, literatür tanımlarını araya serpiştirmeyi düşünüyorum.

Psikoterapi nedir? ” ile “Ben ne arıyorum? ” sorularının ilişkisi

Terapievine yolunuz tesadüfen değil de bir arama / araştırma sonucu düştü ise, iki soru arasındaki ilişkiyi daha kolay kurabiliriz. İsterseniz meseleyi daha anlaşılır kılmak için madde madde gidelim:
  • Psikoterapi öncelikle bir arayışla ilgilidir; kişinin kendisine dönük bir arayış. İçinde bir merak taşır, içten içe bir umut. Bu arayış ve umut, dolayısıyla dapsikoterapi kişisel değişim ve kişisel gelişimle ilgilidir. Kişinin şu anda olduğundan daha iyi olma çabasıdır psikoterapi.
  • Psikoterapi, taraflar arasında gerçekleştirilen bir çabadır, bir etkileşimdir. Bir tarafta “yardım alan” vardır, bir tarafta “yardım sunan”. Yardım hizmetini sunan bazı etiketlere sahip olabilir; psikoterapist ve psikolojik danışman gibi. Bu etiketlerde, kişinin aldığı eğitimler belirleyici faktör olmaktadır. Yardım alan da danışan ve hasta gibi sıfatlara sahip olur. Bu sıfatların neden farklılık arz ettiği üzerine belki başka bir yazıda durabiliriz.
  • Kişisel gelişim çabasının en önemli belirleyicisi, yardım sunan ve yardım alan arasındaki iletişimdir. Yapılan bilimsel çalışmalar, değişimin sağlanmasındaki en önemli belirleyicinin söz konusu bu “terapötik ittifak” olduğunu göstermektedir.
  • Profesyonel bir etkileşimdir psikoterapi. Yani gelişigüzel değildir. Yardım sunan taraf olan psikoterapist belirli bir çerçeveden yaklaşır muhatabına. Bu çerçeve belirli bir kuramsal (psikodinamik kuram, davranışçı kuram, bilişsel kuram gibi) altyapıya sahiptir. Söz konusu kuramın, insanın psikolojik iyi oluşuyla, psikolojik sorunların oluşumuyla, kişilik gelişimiyle, psikolojik sorunların çözümüyle, insanın değişim dinamikleriyle ilgili birtakım kabulleri vardır.
  • Tek bir psikoterapi şekli / modeli yoktur. Hatta “Psikoterapist sayısınca psikoterapi vardır. ” gibi bir bakış açısına sahip olanlar da vardır. Yolcu sayısınca yol!
  • Psikoterapide değişime dönük çaba sarf edilirken, düşünce, duygu, davranış, bedensel duyum, rüya, anı, bilinçdışı, seçim, anlam gibi insani boyutlardan hareket edilir. Psikoterapi modelleri biraz da, önceledikleri boyutlardan hareketle diğerlerinden ayrılırlar. Mesela bazı psikoterapi modelleri değişimin merkezine düşünceleri koyarken bazıları duyguları koyar; bazıları bilinçli davranışlar üzerinde dururken bazıları bilinçdışı süreçlere vurgu yapar. Bütün bunları, gelişimin gerçekleşmesi için yürünen farklı yollar olarak düşünebilirsiniz.
  • Psikoterapide konuşma vardır ama, psikoterapi sadece konuşma değildir. Psikoterapide arkadaşlık ilişkisinden öte bir ilişki olabilir; ama terapist ve danışan sadece arkadaş değildir.

Psikoterapi nedir? ” sorusuna literatür ne diyor?

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, literatürde çok farklı tanımlamalara rastlamamız mümkün. Ben burada, birkaç farklı tanımı sizinle paylaşarak, meseleye hangi boyutlardan bakıldığını göstermeye çalışacağım.
Bülent Budak, Psikoloji Sözlüğü‘nde psikoterapiyi şöyle tarif ediyor:

En genel anlamıyla akıl hastalıklarının, ruhsal rahatsızlıkların, davranış bozukluklarının vb. Tedavisi veya semptomlarının hafifletilmesi amacıyla kullanılan her türlü bilişsel, davranışsal yöntem. Bu gün dünyada psikoterapi adı altında bazıları birbirine benzer, bazıları taban tabana zıt yüzlerce farklı terapi yöntemi uygulanmaktadır. Uygulayıcının kişisel eğilimlerine, yetiştiği ekole ve benimsediği yaklaşıma göre psikoterapi de farklı tanımlar, farklı içerikler kazanmaktadır.
Çok geniş çaplı ve ciddi bir çalışma olan Psikoterapi Sistemleri: Teoriler Ötesi Bir Çözümleme kitabında şu ifadeler yer alır:

…evrensel kabule ulaşmış tek bir terapi tanımı yoktur.
Psikoterapiyi uygulamak, onu açıklamak ya da tanımlamaktan çok daha kolay olabilir.
Psikoterapi, insanların davranış, biliş, duygu ve/ya diğer karakteristik özelliklerini kendi istedikleri yönde değiştirmek değiştirmelerine yardımcı olmak amacıyla, yerleşik psikolojik ilkelerden türetilmiş klinik yöntemlerin ve kişilerarası tutumların bilgilendirilmiş ve maksada yönelik şekilde uygulanmasıdır.
Kemal Sayar‘ın Terapi adlı kitabından bazı alıntılar şöyle:

Psikoterapi, özü itibari ile insan insana bir ilişkidir. Pek çok kuramcıya göre,
iyileştirici unsur ilişkinin ta kendisidir.
Psikoterapi nedir? Yunanca “therapeuein”, “iyileşmek” ya da “iyileştirmek” anlamlarına gelir, bu sebeple psikoterapi tam anlamıyla “ruh iyileştirmesi” demektir. Genel anlamda ise ötekinin psikolojik açıdan iyiliğinin amaçlandığı sosyal bir uygulama, bir uzman terapistin yardımıyla, hayatın zorluklarıyla baş edebilme yeteneğinin geliştirilmesidir.
Psikoterapi, ötekine içinde bulunduğu şartlara ilişkin çözüm üretmesinde ya da onlarla daha iyi başa çıkabilmesinde yardımcı olmayı amaçlayan sistemli diyalogların tamamıdır.
Tanımlamaların daha da çoğaltılabileceğini belirtmek isterim. Şu ana kadar yazılanlardan anladığınız üzere, “Psikoterapi nedir? ” sorusuna çerçevesi kesin sınırlarla çizilmiş tek bir cevap verilememektedir. Ancak ben bunu bir “sorun”dan ziyade bir “durum” olarak algılıyorum. Hangi meslek, iş ya da bilim dalı ha diye tanımlanabiliyor ki?

Bu yazıda mümkün mertebe, ”Psikoterapi nedir? ” sorusunun cevabını arayanlara yardımcı olmaya çalıştım. Siz de deneyimleriniz, düşünce ve görüşlerinizi, yazının yorum kısmında benimle paylaşırsanız memnun olurum. Yeni bir yazıda görüşmek üzere.
Aralık 2013

Belgi Saygı

Kişilik Bozuklukları Üzerine Bir Derleme -1-

İnsan ruhu ve psikolojisi yıllar boyu sayısız kişi tarafından incelenmiş ve büyük saygı duyduğum Freud amca tarafından da oldukça güzel tanımlamalarla -hele ki teknolojinin yetersiz kaldığı bu alanda ve o tarihlerde bile- bir harita haline getirilmesi başarılmıştır. Freud sonrası dönemde bir çok kuram ortaya atılmış olmasına rağmen, insanlık tarihi ilerledikçe eldeki vaka ve dataların çoğalması sayesinde daha temeli sağlam kuramlar varoldu. Bu yeni kuramlardan bazılarını okuma fırsatı buldum. Kişisel (amatör) meraklarımdan birisi de; insan psikolojisi ve psikanaliz. Bu yüzden bu alanda okuyabildiğim kadar kitap okumaya ve araştırma yapmaya çalışıyorum. Kişilik Bozuklukları ile ilgili olarak okuduğum son kitaplarda 1926 doğumlu James F. Masterson'ın bu konudaki çalışmalarını açıklayabilmek için yaptığı bazı tanımlamalar ilgimi çekti. Bu tanımlamalar çocukluk dönemini ve insanların hayatlarının sonraki dönemlerinde de bu küçüklük yıllarındaki edinimler ile kurdukları ilişkileri ve bu ilikişlerdeki problemleri gözler önüne sermeye çalışıyor. Yine Freud döneminde olduğu gibi eldeki yegane veriler, hayatlarında problem yaşayan insanlar ve anlattıkları. Masterson da kendi yaşamı boyunca edindiği tecrübeleri kitaplarında bazı haritalar çıkararak ve bu haritalar eşliğinde tedavi ettiği danışanlarının ona verdikleri bilgiler ile yazıya geçirmiş. Bu yazımda; ilgimi çeken ve insanlar tarafından bilinmesinin faydalı olacağını düşündüğüm bu modeli, özellikle önemli kişilik bozukluklarından sayılan Borderline (Sınırda Kişilik) ve Narsisizm üzerine nasıl açıkladığını anlatmak istiyorum. Uzmanlık alanım psikoloji ve psikiyatri değil ve bu konuda yazdıklarımın sadece okuduklarımdan çıkarımlarımın bir özeti olduğunu ve bu hassas konularda uzmanların daha bilgilendirici olacağını burada yeniden belirtmem gerek. Neden bu konuda bir yazı yazdığımı merak edenlere de, kişisel merakım ve araştırma özelliğim yanıtını vermiş olayım. Bu girizgahtan sonra yazıma fiilen başlıyorum.

İnsan bilinci anne karnında başlayan macerasına algısı tam açık olarak yıllarca devam eder ve beynin en önemli görevi, geri döndürülemeyen zaman kavramını desteklercesine bedenin/kişinin büyürken yola devam etmesini sağlamaktır. Yaşanan olaylar ne olursa olsun beyin temelden başlayarak binayı yıldan yıla yeni katlar çıkarak inşaa eder. Betonun sağlamlığını düşünmez ama bir şekilde bu inşaatın devam etmesi gereklidir. O yüzden yanlış giden bir şey varsa kişinin bunu tam anlamlandırmasına olanak vermeden derme çatma desteklerle (savunma mekanizmaları) de olsa işi yürütür. Amacı sadece bilinci ilerletmek ve yaşama devam etmektir. Bu yüzdendir ki, kişiliğin oluştuğu ve inşaatın temelinin atılığı çocukluk yılları çok önemlidir. Özellikle ilk 5-6 yıllık dönem bizlerin tüm hayatında kuracağı ilişkilerde sececeği yöntem ve yönelimleri belirleyen yıllardır. Bu yıllarda, süreler net olarak sabit olmamakla birlikte çocuk farklı dönemler geçirir ve bu dönemleri sağlıklı bir şekilde atlatırsa kişiliği ve kendiliği oluşacak olan çocuk; hayatının ilerleyen yıllarında da bu kendilik ve kişilik bilinci ile sağlıklı bir yaşam sürebilir (elbette ki mental sağlıktan bahsediyorum). Bu dönemleri ise şu şekilde özetleyebiliriz:
  1. Ortak Yaşam Evresi (Sembiyotik)
  2. Ayrılma-Bireyleşme Evresi (18-36. Ay arası)
  3. Ego Gelişimi
  4. Nesne Sürekliliği
Bu evrelerden ikincisi ise kendi içinde daha önemli 4 ayrı alt evreye ayrılmaktadır. Bu evre ve alt evreleri o kadar önemlidir ki, kişinin geleceğinde kuracağı tüm ilişkileri etkileyecektir. Bu alt evreler:
  1. Farklılaşma (Ayrılma-Bireyleşme evresinin 3. ve 8. ayları)
  2. Uygulama (Ayrılma-Bireyleşme evresinin 8. ve 15. ayları)
  3. Yeniden Yakınlaşma (Ayrılma-Bireyleşme evresinin 15. ve 22. ayları)
  4. Nesne Sürekliliğine Giriş
Peki bu önemli dönemi sağlıklı olarak atlatamayan bireye ne olur? Bir çok şey olabilir ve yaşamında sayısız problem, mutsuzluk yaşayacağı tepkiler/savunmalar geliştirir ama en önemli sorunlardan ikisi Borderline ve Narsisizm kişilik bozukluklarıdır. Mükemmel anne ve mükemmel çocuk olmadığından birçoğumuz aslında bu dönemden kaynaklı problemler yaşarız ancak bu problemlerin dereceleri vardır. En uç noktada ise Narsisizm ve Borderline bozuklukları gelişmektedir. Bunlar elbettte ki uzmanlık gerektiren konular ancak ben okuduklarımdan aklımda kalan çarpıcı bazı bilgileri aktarmak ve belki de bazılarınızda farkındalık yaratabilmek adına buraya not düşmek istedim.

Çocuk bu evrelerden Ayrılma-Bireyleşme alt evresinde emekleme ve yürümeye başlamanın da destekleyici etkisi ile yeni deneyimler yaşamaya istekli bir halde ara ara anneden uzaklaşarak ama annenin hep orada olduğunu da bilmek isteyerek bazı denemelerde bulunur. Emekleyen çocuğun biraz ilerleyip anneye bakması ya da düştüğünde veya canı yandığında benzer şekilde anneye dönmesi de bundandır (buradaki çok basit örnekler sadece olayı somutlaştırmak için verilmiştir, olay bunların çok daha ötesindedir). Bu küçük denemeler anne tarafından gerekli desteği görmez/göremez ise ve hele bir de üzerine annenin; çocuğun bireyleşme ve ayrılma çabalarına karşılık kendini geri çekerek, tehdit ederek, sözlü veya bedensel taciz ve şiddet ile yanıt verirse çocuk bu en önemli evreyi tamamlamaktan vazgeçecek ve hayatının bundan sonraki evresinde asla kendilik ve bireyleşmesini tamamlayamayacaktır. Kendiliğe veya bireyleşmeye dair attığı her adımda ise terk depresyonunu tadacak, bu depresyondan kaçmak için de savunmalarını dışavuracaktır. James amcamızın Kendilik Üçlüsü dediği şey tam da burada ortaya çıkar. Yani bu problemlerle boğuşan bireyler, kendiliklerini her aktive etmek istediklerinde, altta yatan Terk Depresyonu ortaya çıkacak ve bununla başedemeyen kişi savunma mekanizmaları ile kendiliğinden hızla uzaklaşarak bu döngüyü başa saracaktır.

Sınırdaki Kişilik Bozukluğu (Borderline)

Önemli not: Resimde en alttaki ok da sola bakıyor olmalıydı, yanlış çizmişim, özür dilerim.

Yine bu önemli oluşum evrelerinde çocuk, parça birimden tüm birime doğru bir nesne geçişi gösterir (kendisini parçadan tümlüğe doğru tanımlama). Ancak bu evredeki aksaklık, çocuğun nesne birimi olarak kendini parçalara ayırmasına ve tamamlanmamasına neden olur. Aynı dönemde, paralel olarak, egonun da iyi ve kötü olarak birleşip gelişmek yerine bölünmüş olarak kalması yüzünden de çocuğun egosu ve kendi parça birimleri arasında sağlıksız bir denge ve destek oluşur. Artık çocuk kendisini ikiye bölmüştür. Bir tarafı kendiliğini oluşturmak ve bireyleşmek isterken, bunu engelleyen anneye uymak için diğer tarafı; kendini engelleyen, söz dinleyen, pasif, boyun eğici, gerilemeyi destekleyen bir hal alır. Bu özet tanımı biraz daha açmam gerekirse, ego; Haz İlkesi ve Gerçeklik İlkesi ile ikiye bölünmüş halde kalırken, çocuğun bilinci de 2 adet Bölünmüş Nesne İlişkileri Birimi'nin etkisinde kalır. Bu 2 nesne birimi de farklı duygulardan beslenirler ve yönetilirler ancak birbirinin neredeyse aynı yapıdadırlar. Bunlardan GNİP (WORU) - Geri Çekilen Nesne İlişkileri Parça Birimi ve ÖNİP (RORU) - Ödüllendirici Nesne İlişkileri Parça Birimi olarak; parça kendilik temsili, parça nesne temsili ve bu ikisi arasındaki duygulanım aktarmaları ile ayakta kalırlar ve aşağıdaki özellikleri gösterirler.

Sınırdaki Kişilik Bozukluğu (Borderline)
Özellikle ÖNİP ile Patolojik Haz Egosu arasında bir ilişki vardır ve Patolojik Haz Egosu sürekli ÖNİP'i destekleyerek kişiyi bağımlı, pasif, boyun eğici kendilik içerisinde kalmaya zorlar. Sonuç olarak kişi ne zaman kendiliğini ortaya çıkarmak istese;
  • Kötü
  • Terk Edilmiş
hisseder. Bu duygunun karşısında da tahtıravellinin diğer tarafındaki
  • Gerçekliği İnkar Et
  • Kendine Zarar Ver (Savunma)
  • Bedel Öde ve İyi Hisset
duyguları ile gider-gelir. Çocuğun içindeki 2 fantezi imge bu durumu gerçeklemektedir. Kendilik iddiası olmayan, bundan dolayı sevilip ödüllendirilen çaresiz çocuk ve annenin geri çekilmesine yol açan, yetersiz, şeytani, kötü imge. Çocuk hem üzülen, hem cezalandıran olmuştur. Hayatı boyunca da tüm yakın ilişkilerinde bu iki uç arasında gidip gelecektir.

Yazı serimin ilkini burada tamamlıyorum. Ancak yazının daha anlaşılır hale gelmesi için yukarıdaki bazı terimleri daha anlaşılır halde aşağıya not düşüyorum.
  • Nesne, Nesne Sürekliliği, tam tanımını becemesem de, çocuğun kişilik, bireyleşme ve dünyayı ve kendini nesne olarak görebilme kapasitesi anlamında kullanılıyor diyebilirim.
  • Nesne İlişkileri Birimi derken, aslında çocuğun nesneleştirmek istediği konulardan bahsediyorum. Yani İç bilinçteki elemanlar, intrapsişik (içruhsal) aktivitelerdeki temsiller gibi nesneleştirilmek istenen şeyler için kullanılmakta.
  • Simbiyotik Evre, çocuğun annesi ile ortak bir bütün olarak yaşadığını sandığı, kendisini annenin bir parçası sandığı evreyi temsilen kullanılmakta.
  • ÖNİP (Ödüllendirici Nesne İlişkileri Parça Birimi): İçsel ödüllendirici tutumları temsil eden nesnelere ithafen kullanılıyor ancak burada Parça Birim denmesinin nedeni tüm nesne birimlerinin bir parçası olmasından (birbirine benzer ama farklı tepkiler veren 2 parça birim var ve kendi içinde de nesne ilişkilerini yönetiyorlar). ÖNİP'te ödüllendiren nesne ilişkileri söz konusu ama burada da durum elbette ki patolojik (hastalıklı).
  • GNİP (Geri Çekilen Nesne İlişkileri Parça Birimi): İçsel olarak çocuğu geri çeken tutumları temsil eden nesnelere ithafen kullanılıyor ancak burada Parça Birim denmesinin nedeni tüm nesne birimlerinin bir parçası olmasından (birbirine benzer ama farklı tepkiler veren 2 parça birim var ve kendi içinde de nesne ilişkilerini yönetiyorlar). GNİP'te çocuğun geri çekilmesini sağlayan nesne ilişkileri söz konusu ama burada da durum elbette ki patolojik (hastalıklı).
Daha fazla göster

Benzer Kişiler