Bilmek istediğin her şeye ulaş

Cem Turan,

Bilgisayar Mühendisi

Kainat ve içindekiler insanın algılayamayacağı kadar derin ve hepsi aslında bir insanın içine sığacak kadar da soyut. Biz mühendisler, büyük projeleri gerçeklemeden önce modelini yapıp üzerinde gerçeği hakkında düşünürüz. Köprüler, uçaklar, yazılımlar.. hep böyle oluşur. Bilgisayar ve enformatik bilimleri ise insanın beyni ve düşünce yapısını modelleyen özel bir kulvardır, aslında. Makalelerim: http://turancem.blogspot.com

Kasım 2015

Cem Turan bir yanıt verdi.

Matematiği en kolay nasıl anlarım?

Matematiği anlamanın yolu tarihi sevmektir aslında. Yanlış duymadınız, tarihi sevmek. Hiçbir alan, matematik kadar haksızlığa uğramamıştır sanırım. Ezberciliğe kurban ettiğimiz, öğrendiğimiz her teoreme sanki gökten zembille inmiş gibi muamele ettiğimiz, öğrenciliğimiz müddetince öğretmenimize "neden böyle, bunu kim, neden düşünmüş, yaşamın hangi sahnesi bu teoremin oluşmasını mümkün kılmış... ? " kabilinden, irdeleyici soruları sormadığımız bir derstir matematik. İrdelemeyince anlamaz, anlamayınca da sevmeyiz. Oysa neredeyse insanlık kadar eskidir matematik. Hiç olmazsa Babiller, Antik Yunan'dan başlayıp kitaplarımıza girmiş konuların nereden geldiği konusuna biraz eğilmek gerek. Gökyüzündeki büyülü dünyanın, astronomik gözlemalerin geometrinin, trigonometrinin gelişimine açtığı yolları bilmek gerekir. Felsefeye de biraz bakmak gerekir. Öklid'in, Pisagor'un biyografilerine bir göz atmak gerekir. Bilimin ilginç tarihi içinde matematik uğruna dönen entrikaların Holywood filmlerini aratmayacak ilginçlikteki heyecan verici hikayelerini öğrenmek bir matematik öğrencisine mutlaka çok şey katacaktır.

Matematik yaşamın modellenme aletidir, canlıdır ve her yerdedir. Bunu bilmek bile matematiği sevmek için yeter. Sevilen şeyin peşinden gidilir, zorluklarına göğüs gerilir, öğrenilmesinden keyif alınır. İşte o zaman anlaşılmaz şeyler anlaşılır.
Mayıs 2015

Cem Turan bir yanıt verdi.

Yandex, Google vs. arama motorları olmasaydı internet nasıl bir yer olurdu ve istediğimiz siteye nasıl ulaşırdık?

Bir nesneler kümesinin içinden aramayı kolaylaştırdığı düşünülen bir aletin kaldırılması nesnelerin gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla arama robotu kavramının bütünüyle ortadan kalkması bile veri bazlı bir şebeke olan internetin varlığı için bir tehdit oluşturmaz.

İnternet bir samanlık, arana bilgi iğne olsun: Siz iyi olduğun kabul ettiğiniz bir büyüteç kullanıyorsunuz. İşe de yarıyor, kolayca görebiliyor ve kısa denilebilecek sürede iğneyi veya iğnemsi şeyleri (!) bulabiliyorsunuz ama yine o samanlıkta arıyorsunuz.

Birisi büyütecinizi aldı elinizden, arama robotları yok artık. Oturup ağlamak olmaz elbette. Hatta belki de büyütecin varlığı, arama yapmak için daha inovatif fikirlerin yeşermesine mani idi. Çünkü radikal gelişimler için önce ihtiyaç halinin oluşması gerekir ama büyüteciniz iyi kötü iş görüyor diye, bu ihtiyaç gölgelenmişti şimdiye kadar.

Oysa belki de daha iyi bir alet, yöntem vardır samanlıktaki gerçek iğneleri şıp diye bulmak için.
Mesela... Samanlıkta mıknatısla iğne aramak! Olamaz mı? :)

Biraz farklı gözlerle bakmaktır, yaşama geliştiren ve bilimi, medeniyeti ilerleten güdü. Bilimsel olarak hiçbir şeyin son ve en iyi yöntem olduğu ispatlanamaz. Sadece bir süreliğine en iyi olduğu kabul edilir, ta ki birileri "kral çıplak, işte bu da elbise! " diye yeni bir ürün ortaya koyuncaya kadar.

Peki kimler mi diker kralın yeni elbisesini? Öncelikle ön yargılarını bırakıp krala alıcı gözle bakanlar :)
Mayıs 2015

Cem Turan bir yanıt verdi.

Nesne tabanlı programlamaya neden gerek duyulur?

Teknik insanların önemli bir kısmı bu gerçeği kaçırsa da bilgisayar bilimleri, pek çok yönü ile hayatın ve özellikle beynin düşünsel fonksiyonlarının, yaşamı algılayışının bir modelidir. Dolayısıyla; bilgisayar ile bir bilim olarak derinleşmek hayatı daha sistematik olarak değerlendirmek, analitiğini görebilmek fırsatını verir insana. Bu önermenin tersi de önemlidir: Bilgisayar bilimlerinin karmaşık gibi görünen dehlizlerle dolu yollarında, güncel yaşamdan örnekler alarak benzetimlerde bulunmak, çoğu kez sorunu çözücü, anlaşılmazı anlaşılır kılmaya yeter. Tıpkı nesneye yönelik tasarıma ve programlamaya nereden gelindiğini anlarken kullanacağımız yöntem gibi:

Yaşama biraz daha alıcı gözle baktığımızda, algı sınırlarımızla çevrelenmiş bu dünyanın, her biri kendince anlamlı, sayısız varlıktan oluşma bir yapboz olduğunu düşündürecek yeterince bulguya erişiriz. İşe başlıyoruz:

Coğrafi olarak söylersek; dünya, kıtalar, ülkeler, şehirler, ilçeler, mahalleler, sokaklar, binalar, daireler...
Biyolojik olarak söylersek; canlı, familya, cins, beden, organ, hücre...
Dikkat ederseniz; sağdan sola doğru gidildikçe bir bütün oluşuyor. O halde her maddenin atomdan oluştuğu gibi, her varlığın alt varlıklardan oluşması, akla yatkın gözüküyor.

Bir evi örnek alın ve isim tamlamaları türetin: evin penceresi, evin kapısının kulpu, evin ocağının bacasının dumanı...

Bu örneklerin akıl almaz kombinasyonlarla çoğaltabileceğimiz gerçeği, yaşamın ne denli zengin bir varlıklar (nesneler) kümesi olduğunu ortaya koyuyor. Ve biraz daha derin bir analizde şunun da farkına varmak mümkündürki; nesnelerin yaşam uzayı içindeki rolünü ve önemini belirleyen temel faktörlerden birisi de diğer nesnelerle kurduğu ilişkilerdir. Sosyal ağ kavramının da çıkış noktası burasıdır. Diğer bir ifadeyle karmakarışık bir ağın parçalarıyız, diğer tüm varlıklar gibi ve sürekli olarak diğer varlıklarla (nesnelerle) etkileşim halindeyiz ki yaşam bu demek.

Daha da teknik ifadeyle; kendimiz de dahil olmak üzere tüm canlı ve cansız hayat yapı taşları, hayat denen çizgenin (grafın) düğümleriyiz. Birbirimizle olan ilişkiyi gösteren, belki de sonsuz sayıda kenar ile birbirimize bağlıyız. Bu karman çorman ağın bir parçası olmaktır, yaşamak.

Bu kadar bilişim felsefesinden sonra, bir soru geliyor akla: Bir nesneyi diğerlerinden ayırmak, onunla iletişim kurmak ve onu yönetebilmek için bazı özel tanımlara ihtiyacımız yok mu? Elbette! Yaşamı iyi gözlemleyenler -ki iyi bilim insanı olmak, bu demektir- nesnelerlr ilgili bu tanımları üç kategoride toplamışlar:

1- Bu nesnenin nicel özellikleri (Boyu posu, rengi, tadı, ağırlığı, şekli şimali vb.) [özellik, attribute]
2- Her varlık gibi bu nesnenin de başına gelebilecek haller (kırılma, çarpma, düşme, yürüme, patlama, ölme vb.) [olay, event]
3- Bu nesneye iletişime geçilerek yaptırılabilecek eylemler (bağır, yaz, koş, göster, sus, ye, kapat, azalt vb.) [metod, method]

İşte bu tespit üzerine modellenmiş ve kurgulanmış bir yapıdır, nesneye yönelik tasarım ve programlama: Daha gerçeğe yakındır, bir orkestra şefi olduğu hissini verir tasarımcısına. Yine canlılar dünyasında olduğu gibi bazı özellikler kalıtsal olabilir yani; genetik yolla kendinden türeyen diğer canlılara geçebilir. [kalıtım, inheritance] Yine canlılar dünyasında olduğu gibi; kalıtım yoluyla geçen özelliklerden bazıları mutasyona uğrayarak değişebilir [çok biçimlilik, polymorphism] , atasında olmayan yeni özellikler kazanabilir [üzerine yazma, overriding]. Hatta bir bukalemunun renk değiştirerek kendini gizlemesi gibi bazı özelliklerin bazı kimselere görünür bazılarına görünür olmamasını tercih gibi güvenlik amaçlı davranışlar da olabilir canlılar dünyasında. [sarmalama, encapsulation] Ve nihayet soyut kavramlar da vardır yaşamın içinde; duyu organlarımızla algılayamayız belki ama var olduğunu biliriz. [soyut, abstract]...

Bir kapı:
Özellikleri var; rengi kırmızı, boyu 2 metre, cinsi tokmaklı, durumu açık...
Olayları var, başına gelen; açılır, kapanır, çalınır, kırılır...
Metodları var, yapmasını istediğimiz; açıl, kapan, dur, devril...

Bu kapıdan bir başka yavru doğabilir, o da kapı lakin bir özellik eklenerek mutasyona uğratılmış, o bir "camlı" kapı. Bir diğer çocuğu da "sürgülü kapı". İşte size çok biçimlilik.
Bu kapının kilidi var, öyle herkese açılmaz. Kimisine kilitli görünür kimisine açık. Sarılıp "sarmalanmıştır" bir güzel...

Ne kadar renkli bir yaşam değil mi? İşte o rengi kaçırmamak adına, insanoğlunun en iyi yaptığı iş yapılarak yaşam taklit edilmiş; kuşların kanatları uçaklara, köstebeğin tırnakları iş makinesinin kepçesine nasıl takıldıysa gerçek yaşamın nesneler analitiği de yazılım dünyasına kurgulanarak, "nesneye dayalılık" konsepti geliştirilmiştir. Önceki yaklaşım olan "yapısal programlama" gibi makine sistematiğine göre değil, nesnelere parçalanmış gerçek bir yaşamın düzenine göre davranır. Yazılımcının kendisini başrollerde çeşitli nesnelerin oynadığı bir filmin yönetmeniymiş gibi hissetmesi, bundandır ki doğaldır.

Bir başka önemli nokta: Burada anlatılanlar sanki meslektaşlarımla ve programcılarla ilgili gibi düşünülebilir ama aslında her meslek kesiminde karşılaşılan bir olgudur nesneler. Çünkü hayat o nesnelerin etkileşiminden ibarettir. Umuyorum farklı alandaki kişilere de nesnelerin sistematiği açısından fikir verir, yazdıklarım.

İşten Cemce bir nesne tabanlı yaşam tarifi. Onu lezzetli bir yemeğe dönüştürmek ise sizin maharetinizle mümkün.
Nisan 2015

Cem Turan bir yanıt verdi.

Üniversitemizde Sağlık ve Bilişim sektörünün bir arada olduğu bir etkinlik gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ülkemizde bu 2 sektörü de kapsayan, bu alanlarla ilgili çalışmalar yapan, ürün geliştirmiş ve konferans verebilecek olan şirketler var mıdır? Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Eğer bana ulaşırsanız katkı verebilirim. Bu etkinliğiniz ne zaman olacak bilmiyorum ancak mayıs ayı genellikle seminer takvimimin yoğun olduğu bir ay oluyor, üniversitelerden ötürü. Facebook/turancem adresinden yazabilirsiniz.
Nisan 2015

Cem Turan bir yanıt verdi.

Mobil uygulama yaptırmak amacıyla soruyorum. Bildiğiniz en iyi mobil uygulama geliştirme şirketi hangisidir?

En iyi diye birşey olduğunu düşünmüyorum. Önemli olan bir mobil uygulama değil, o mobil uygulama ile ne yapılacağıdır. Yani uygulama alanına göre çalışacak firmanın yetkinliği değerlendirilmelidir. Bu daha sağlıklı olacaktır. Projesini iyi yönetebilen firma en iyisidir, demek belki de şu aşamada verilecek en iyi yanıtım olabilir.
Kasım 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Türkiye'de Bilgisayar Mühendisliği mi yoksa Yazılım Mühendisliği mi daha geçerlidir?

Sorunuz gerçekten önemli ama kanayan bazı yaralara temas ettiği için de can atıcı korkarım.
Üniversiteler insanları bilimle tanıştırmak, bilimi yaşamlarına sokmak, bilimselliğin sorgulayan bakış açısını bireylere kazandırmak için var. Ancak giderek adeta meslek edindirme kursları gibi çalışıyorlar, özellikle ülkemizdekiler.
Hatta "piyasaya eleman" yetiştirmekle de övünüyor kimileri. Bu yüzden de mezunları ellerine CV'lerini aldıkları gibi oraya buraya kapak atma telaşına düşüyorlar.
Lafı fazla uzatmadan; sorunuzun yanıtı sizde: Bir bilim olarak bilgisayarı öğrenmek ve akademik olarak bu alanda gelişmek istiyorsanız bilgisayar mühendisliğini öneriyorum. O zaman meslektaş oluruz. Akademik olmaktan kastım ille de üniversitelerde kalmanız değil, onların içi de içler acısı, bilim hak getire. Eğer bilimi seviyorsanız özel alanda da üniversite ortamında da bunu üretebilirsiniz, suyun akışının tersine yüzmek yolu ile. Bilim her yerdedir, herkesindir, bize her gün bilim...

Yazılım ve benzeri çağrıştıran isimlerle üretilen mühendislik türleri bilgisayar bilimlerinin alt kesitlerinden türetilen biraz piyasa odaklı, arz-talep dengesi içinde şu sıralar pek revaçta olan alanlar. Ancak insanlık tarihine bakarsanız bilimdir esas olan, kalıcı olan. Dolayısı ile gönlüm bilgisayar bilimlerinden yana sizin için, eğer düşünmeyi, sorgulamayı seviyor ve ömrünüze mukabil ardınızda bir iz bırakmak düşüncesi sizi mutlu ediyorsa. Hayattan beklendiğiniz bir maaş karşılığı sağlığınızı, ömrünüzü bir yere kiraya vermek ise memuriyet ya da özel sektörde de olsa memuriyetten beter yaşam tarzları sizi bekliyor olacak....

Tekrarlı olmasın diye şu makalemi de bunun üzerine okumanız biraz daha belki netleştirir düşüncelerinizi:turancem.blogspot.com.tr/2014/11/muhend...

En azından bu soruyu bile sormanız bile güzel bir gösterge aslında. Çoğu maalesef sürüyü takip ediyor.
Kasım 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Piyasaya sürülen ilk Windows işletim sistemi hangi dille yazılmıştır?

Dönemin teknolojik imkanları çerçevesinde temel olarak C tabanlı olarak yazılmış ve Assembly modülleri de kullanılmıştır. İfade etmek gerekirse, sistem programlama katmanında o günden bugüne kullanılan aletler açısından fazla bir değişiklik olmamış, sistem kaynaklarına en yakın yüksek seviyeli diller halen kendi kulvarında geçerliliğini korumuşlardır. Halen Assembly'nin doğrudan donanım programlamaya yönelik masrafsız gücünün kullanıldığı uygulamalar üretilegelmektedir. Interrupt'lar donanım katmanı programlamada önemli birer uzuvdur. C ve Assembly etkin olarak resident (hafızada kalıcı) kodlarla kullanımlarını mümkün kılar. İşletim sistemleri doğrudan kaynaklar tarafından çalıştırılabilmelidir. Bu nedenle yorumlanabilirlik yerine derlenerek doğrudan çalışabilir teknolojiler pratikte tercih edilir.
Kasım 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Gerçekten yok olan bir şeyi gösterebilir misiniz ki, 'yok''u ispat edebilesiniz?

İspat kişinin doğrularının gerçeğe uygunluğunu test eder. Her doğru gerçek değildir çünkü doğru, gerçeğin algılanışı ile ilgilidir ve gerçekten sapma payı bir hayli yüksektir. Tarih, gerçek kabul edilen doğruların yanlışlıklarının ispatıyla, doğruların çöküşüne şahitlik etmiştir, çoğu zaman.

Bir doğrunun gerçekle uyumunu ispat etmek, elbette iddia makamına ait bir sorumluluktur. Algılanan doğru bir varlığı işaret edebileceği gibi yokluğu da söyleyebilir. Dolayısıyla; her durumda ispat gerekir.

Algılanan yokluk ispatlamaz demek, sadece topu taca atmak; insana özgü muhteşem bilişsel mekanizmayı kullanmamak demektir. İspatlayamıyorsanız sadece hikayedir ve kimileri hikayelere inanmayı sever ama değil gerçek, hiçbir dayanağı sunulmamakla bir doğru bile değildir. Sağlıklı bir bilinç, ispatlayamadığı şeye inanmaz.

Yokluk da ispatlanabilir eğer iddia ediliyorsa. İspatlanamayan bir yokluk algısına kanarak bir öznenin yok olduğunu mesnetsiz iddia etmek yerine "ben göremiyorum, algılayamıyorum" demek daha yerinde olur ki bir gerçeği inkâra düşmesin.

Bu değerlendirmelerin elbette aklı başında bireyler için geçerlidir. Meczuplar ve aklı zayi olmuşlar hariç tutulmuştur ki onların düşünsel bir sorumlulukları zaten olamaz.

Bakmak görmek değildir şüphesiz Bakamamanın da ille de görememeye neden teşkil etmesi beklenmemelidir. Çünkü görmek bir beyin ve idrak fonksiyonudur. Bakmak ise buna göre, ilkel veri toplama yöntemlerinden sadece biri.

O halde yanlış bir ifadedir, görme engellilik. Doğrusu bakma engellilik olmalıdır çünkü gözümüz görme değil, bakma organımızdır ve bakma engelliler de görür hem de daha konsantre görürler bakabilenlerden. Ve hiçbir zaman bakamadıklarını görülmez sanarak inkâra yeltenmezler.

Ben bu mantığı biraz daha bulandırabilirim. Düşünsel boyutun bilgisayar modellemesi: Yazılım üretiminde bilgiyi tanımlarken, bir bilgi tutucunun içine hiçbir ilk değer (initial default value) vermediğinizde o hiçtir, hiçliktir. Kimi mimariler "Null" olarak ifade eder bu durumu. Bilgisayara "hadi onu bana göster" dediğinizde zavallıcık ruhen çöker ve "hiç olanı gösteremem" kabilinden derdini ortaya koyar.

Oysa içinde bir değer olmamasını arzu ettiğimiz bir değişkene boşluk, sıfırlık ile değerce yokluk isnad ettiğinizde bilgisayar bu bilgiyi anlar ve ona göre yorumlar. Kısaca yokluk ve hiçlik aynı kavramlar değildir ve insan hiçlik uzayından bir nokta olmadığından, muhatap olacağı hiçbir konu da hiç olamaz. Olsa olsa yokluktur ki o da değersel bir anlamdır ve ispatlanabilir bir doğruluktur.

Yokluk bir nesnenin gerçekte yok olduğunu yani hiç olduğunu değil, yok olduğunu söyleyenin algısı içine giremediğinin bir göstergesidir her şeyden önce ve bu durum o nesnenin gerçekte de olmadığını, hiç olduğunu göstermez.
Kasım 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Muhalefetin herhangi bir teklifini kabul etmek iktidara zarar verir mi?

İktidarın her icraatına "tüh! Kaka! " dememenin, gerektiğinde alkışlamanın da muhalefete zarar vermeyeceği hatta yücelteceği gibi iktidarın da muhalefetin düşüncelerini dikkate alması zararlı değil bilakis kalkınmanın lokomotif olgunluklarından biridir. İkili ilişkilerde de görülen kibir duvarı ne hikmetse dışarıdan gelene pek işlemez ve modernlik adı altında hemen içeri alınır. Oysa fikrin yüceliği nereden geldiğinde değil, ne niyetle ve ne emekle üretildiğindedir. Su bulandırmak için de ortaya sürekli dezenformasyon yaymak da affedilir bir yanlış değildir. Ülkemizdeki muhalefet anlayışının tabanı maalesef gözü kapalı bir kötülemeye dayanır, oysa eleştiri alternatif fikri ile birlikte yapıldığında muteberdir. Bu kötü üslup bugünün sorunu olmayıp demokratik yaşamımız boyunca vuku bulan, ilerlememizin önünde topyekün olmaya en büyük engeldir.
Ekim 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Başarıya ulaşmak için önemli olan plan mıdır yoksa hayat felsefen midir?

En büyük toplumsal sıkıntılarımızdandır, bir aleti ya da yoldaki bir trafik levhasını amacından çıkarıp bir amaç haline getirmek. Başarı da bunlardan biridir maalesef ve bu yaygın algısal hata bizi ne derin uçurumlara sürüklemektedir, görmek için başımızı kaldırmamız gerekir.

Başarı bir hedef, yaşam amacı değildir. Başarı bir aracın gösterge panelindeki kadranında bir skala belirtecidir. Kadranda yazan bir değerdir sadece. Yaptığımız işlerin sonucunda okunabilecek değerler kümesinden bir elemandır. Asla amaç olamaz, olmamalıdır, sağlıklı ve değerler dünyasında bulunmak isteyen bir ruh için.

Başarıyı eylemin sonucunda göstergede okunan bir değer olmaktan çıkararak bir amaç haline getirmek şöyle trajikomik bir durum oluşturur: Siz bir otomobile bindiniz, kontak anahtarını çevirdiniz ve gaza bastınız. Yapmak istediğiniz tek şey var, 200 km/saat hızına erişmek. İşte budur başarı, paneldeki 200 km/saat yazan çizgidir. Bu araca neden bindiniz, nereye gitmek istiyorsunuz, nasıl bir yoldan gitmek istiyorsunuz... Bunların hiçbirinin sizin için önemi yok ve siz sadece ibreyi 200 km/saat hız gösterecek konuma getirmek istiyorsunuz. Mantığa aykırı, insanı var eden değerler manzumesi ile taban tabana zıt bir yönelimdir başarıyı bir amaç olarak veya yaşam felsefesi olarak görmek. Bizler araca bir yere ulaşmak için, bir hedefle bineriz ve hızımızı yol, hava ve trafik koşullarına göre ayarlarız. Hızlı gitmek değildir yegane amacımız. Ancak yolculuğun sonunda döner bakar, yolumuz ve harcadığımız zamana göre hızımızın tahminlerimizin neresinde olduğunu göreceyle ölçerek "hızlı gittim" veya "fazlaca oyalandım, yavaş geldim" deriz.

Dolayısıyla; hız tutkunu olarak yaşamak; amaçsız, idealsiz, hedefsiz, hayalsiz bir başarıya odaklanmak, diğer bir ifade ile başarıperest olmak, bugünün kişisel gelişimcileri ve öğretim sistemleri tarafından pompalanan bir değersizliktir, insanı insanlıktan çıkarıp mekanikleştirmeyi amaçlar.

Hiçbir öğrenci "ben yüz alacağım" diye bakmamalı sınavlarına. Ne sınavı olduğu, o sınavın kendisini neye hazırladığı, o sınava hazırlanırken neleri gözden geçirip eksiklerini kapattığı daha önemliyken, sırf bu agrasif, materyalist ve mekanik yaklaşım yüzünden sınavlar sadece geçilmesi gereken birer not bonusu olarak görülmemekte midir? Hanginiz, sınavdan 15 gün sonra sınav günü yüklenmiş olduğu bilgilerin tamamını hafızasında koruyor? Sınava konu bilgiye mi önem veriyor öğrenciler yoksa amaç olması gereken bilgiyi araçlaştırıp, motive edici bir araç olması gereken ama yegane amaç haline getirilen bir sonucu (ki bu başarı göstergesi olarak kabul ediliyor, olmamasına rağmen) elde etmek için kullanılırsa elbette ömrü kısa olur. Okulun son günü onca emeği ve bilgiyi üzerinde barındıran defterler, kitaplar, ders notları yırtılıp çöpü boylar. Neden? Çünkü amaç elde edilmiştir. Amaç sınıfı geçmektir yani güya başarılı olmaktır ve olmuştur. Artık bilgiye gerek yoktur.

Herkesin bilgece bilirmiş gibi yaptığı ama hakkında hiç de doğru fikre sahip olmadığımız, dolduruşa geldiğimiz, ön şartlandığımız bir konudur, başarı. Oysa gerçek başarı global çıktıları ile değerlendirilir: Konu öğrencilikse, ne öğrendiniz, o öğrendiklerinizle ne ürettiniz, nasıl bir aydınlanma sağladınız etrafınıza, çalıştığınız kurumlara, insanlığa... Bunlardır başarının değerlendirilme kıstasları. Hayatta başarı, mutlu olabilmektir ve mutlu edebilmek. Bu tanıma göre köylü bir nine ile dede yıllar süren mutluluk dolu, etraflarına yaşam enerjisi sağlayan hayatlarıyla bir profesörden, bir cumhurbaşkanından çok daha başarılı olabilmiştir belki de. Mutlu olmak ve mutlu edebilmek arasında da üretken olabilmek, hayata özgün bir lezzet, değer katabilmektir, başarıyı tamamlayan.

Hepimiz limitli bir ömrü yaşıyoruz, sanki hiç bitmeyecek gibi. Asıl başarı; bu yolculuğun sonlarında, dünya sahnesini terketmeden önce geriye dönüp baktığınızda "evet, bu ömre bedeldir. İyiki yaptım. " diyebileceğiniz bir iz bırakabilmektir.
Ekim 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Tarihten örnek alınacak insanlar kimlerdir? Neden?

Tarih yaşamın geride bıraktığı ayak izleridir. Gerek sosyal yaşam gerek bilimsel ya da mesleki boyut açısından bakıldığında, ayağını bir karınca yuvasının kenarına, tane tane taşınarak yığılmış toprak tepeciği gibi duran tarihi birimler yığınına sağlam bir şekilde basarak yön bulmalı insan. Gerçekten de tarih, medeniyet denilen, insanların ve nesillerin elele ve tek tek kum taneleri taşıyarak elde ettikleri harçla ördükleri bir duvarı inşa eder ve bugün elimizde tuttuklarımız, yaşam ve kazançlarımıza kaynaklık edenler, edinilmiş bu beşeri tecrübelerdir.

Dolayısıyla mesleğimizin de tarihini bilmek zorundayız. Bilim ve sanat bugünün konfor içinde adeta yüzen insanının tahmin ettiği rahatlıkta yol almamıştır. Giyotinin gölgesinde, can korkusuna rağmen sürdürmüştür insanoğlu medeniyete harç taşıma yolculuğunu. Bunları bilmek başta empati yeteneğini geliştirir ve daha da önemlisi had bilmeyi öğretir. Ben doğal olarak bilim cihetinden bakıyorum, siz ilgili olduğunuz diğer alanlar için, benzer şekilde yorumlamalarda bulunabilirsiniz: Bugünün ultra lüks şartları
nda bile kafa yormamak, üretmemek, düşünce geliştirmemek için en ufak aksaklığı bahane eden, başta akademisyenlerin, bilim adına yer işgal edenlerin ve özellikle öğrencilerin bu pervasızlıklarına yüzlerce yıl öncesinin yokluğunda ve vahşetinde ürettikleri harikulediklerle öyle bir şamar atar ki tarih, insanın klimalı odasında bir şeye daha söylenecek mecali olmaz, utancından başını önüne eğer.

Tarih

Canı düğünde oynamak istemeyen gelin gibidir, bugünün insanının ahvali: Önce yer darlığından şikayet eder. Masaları çekip yer açınca bu kez yeninin (kol boyunun) darlığından şikayet eder. Velhasıl bahanesi çoktur, uykuya yatmak için. Kapağı atmıştır bir kere akademisyense memuriyete, öğrenciyse iyi puanlı bir okula.

Öğretmenlerde de durum farklı değildir: Atamalar yapılmıyor diye gösteriler yapan öğretmen adayları, mesleğe adım atıp memuriyetin dayanılmaz hafifliğini hissettikten sonra birden daha çok maaş, daha çok hak için pankart açmaya başlar. Biri bir mikrofon uzatıp eğitimin sorunlarını sorsa, ilk numara istisnasız öğretmenlerin özlük hakları ve maaşlar, ek ders ücretleridir. Eğitimin ve ilmin aşkını yüreğinde duymadan, "hiç olmazsa öğretmen olayım" diye bir mesleğe girilirse başka ne ilgisini çekecekki bir insanın?

Eğer bir mecburiyet olarak ders geçme hatırına değil, şimdi bulunulan yolun geçmiş mimarlarıyla tanışmak dileği ve merakı ile okunursa tarih, o zaman müthiş derecede didaktik, yol gösterici ve islah edici olur. Sabrı öğretir, inancı öğretir, değerleri uğruna yaşamayı, insanlığı kendi insanlığından üstte tutmayı öğretir. İnanılan uğruna göze alınanlardan haberdar oldukça idealist bakmaya, zorluklar karşısında dirayetli olmaya başlar, insan.

Tarih, şu zamanda, şu, şurada, şunu yapmış demekten ibaret bir nicel öğreti değildir, bakmayın siz ezberci hafızlara ve eğitimcilikle ilgisi olmayan hatmettiricilere. Tarih, sebep-sonuç ilişkileri paydasında, ekseriyetle soyut uzayda geçen niteliksel bir eğitimdir, sentezleme egzersizidir. Bunu size sağlayabilecek yazar ve hocalardan tarihi takip etmek, bambaşka ufukları iç dünyanızda görünür kılacaktır.

Ne hazinki bilgisayarın son sekiz yüz yıllık tarihini anlatabilecek bilgisayar mühendisi yok gibidir. İnsanlık tarihiyle yaşıt hukuğun tarihini içine sindirememiş bir avukat, köksüz diş gibidir. Müthiş minyatürlerle bezeli bin yıllık tıp kitaplarının hiç olmazsa bir sayfasını internetten bile olsa incelememiş bir doktorun, kapısında kedi bekleyen ciğerciden farkı nedir? ...

Uzun lafın kısası, bizi geçmişten bugüne taşıyan silsilenin seyir defteridir, tarih ve tortusu değerler, kültürdür. Cebinizde değerleriniz yoksa, kartvizitinizde yazan ünvan ne denli yüksek olursa olsun, bizi yormasın çünkü geçmişteki değersizler gibi o da bedeninizin toprakta çürümesini bile beklemeden, unutulmak üzere tarihin geri dönüşmeyen çöpler kutusunu boylayacaktır.

Kimlerin hayatlarını okuyacağınız ise tümüyle gönül pusulanızla yanıtını bulacağınız bir sorudur. Mutlaka ilginizi çeken, kendinizle özdeşim kurduğunuz kişiliklere rastlayacaksınız tarih koridorlarında. Belki de çarpışacaksınız onlarla yol üzerinde ve bu hayatınızdaki bir dönüm noktası olabilecek yeni bir süreci tetikleyebilir, hayata bakışınızı kökünden değiştirebilir. İnovasyonu bugünde arayanları dumura uğratacak anahtarlarla dönebilirsiniz bu zaman yolculuğundan. Yeterki dileyin ve yeterki bakmak yerine görmeye çalışın.
Ekim 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Çalışkan bir insanla tembel bir insan arasındaki fark hangi faktörlerden kaynaklanıyor olabilir? Bu durumu değiştirmek için ne yapılabilir?

Davranış genetiğinde "damgalanmak" diye bir ifade var: Belki sizin de benzer bir tecrübeniz vardır. Kaz yavruları yumurtadan çıktıklarında anneleri gizlenir ve onun yerine belirli bir süre sizi görürlerse, muhtemelen sizi ebeveyn olarak kabul edecek ve peşinizden ayrılmayacaklardır. İşte bu durumun adıdır, damgalanmak. Özellikle gelişim çağlarında bireyin etrafında yer alan olgular, davranışlar üzerinde yoğun olarak etkilidir. Bunlar süreklilik arz ederse, "bir şeyi 40 kere söylersen olur" durumu oluşur ve kişi o hali iç aleminde normalleştirir ve benimser.

Pekçok kötü alışkanlığın üremesinde ve içselleştirilmesinde de bu gerçek yatar. Baştan anormal gibi görünen ne varsa, süreklilikle uygulanırsa zamanla normal olur. Kültürel değerlerin başkalarıyla ikame edilmesi, erozyonu da buna yakın bir etkiyle açıklanabilir.

Özetle; armut dibine düşer ve üzüm üzüme baka baka kararır. Dikkat etmenizi diliyorum; üzüm üzüme bakarak açılmıyor, kararıyor. Yani genellikle kötü olan etki, çevresel koşulların için sinmek yoluyla yayılmada daha başarılı oluyor. Yasaklar, yapılmaması gerekenler daha bir iştah ile karşılananlar oluyor, uygun şartlar altında.

Tembellik ya da çalışkanlık da bundan farklı şekillenen bir mizaç ürünü değil: Yetişmekte olan bir birey etrafında silikon vadileri, projeler, , novasyonun her türlüsünü görürse Steve Jobs olur, Bill Gates olur. Onaltıncı ve onyedinci yüzyıllarda Avrupa'da olduğu gibi bilim kiliselerin ta içine girdiyse elbette bu ibadethanelerin rahiplerinden, cemaatlerinden Galileo'lar, Mendel'ler çıkar.

Ama çocuk gözünü, insanların ömürlerini kahvehane köşelerinde ömür çürütürken, loto bayileri önünde kupon doldururken, pembe dizilerin bin türlüsünün karşısında uyuşurken, bir spor olarak değil bir fanatizm objesi olarak futbolla yatıp kalkarken, üretmeden kısa yoldan köşe dönenlerin, sözüm ona "sanatçı" diye değersiz ve topluma hiçbir değer katmayan şahsiyetlerin geçit töreni yaptığı bir ortamda açıyorsa elbette onlardan biri olması kuvvetle kaçınılmaz olur, Edison olup bir lamba uğruna, iki çubuk arasında denediği farklı türden binlerce teli üşenmeden değiştirecek kadar sabır ehli olacak değil ya.

Tembellerin ülkesinde işler genellikle rant üretimine dayalı sürer. Üretim, sanayi, kalkınma yerine usulsüz yollardan elde edilen ve zerre kadar elın teri içermeyen paralarla yeni rant öbeklerinin peşinde koşulur. Ranttan beslenen, nabız vuruşu bile değişmeyecek kadar kendini eforlu bir işe katmamış olanların sahip oldukları yaşam standartları genellikle kafasını patlatan bilim yolcularından, sanat ve zanaat ehlinden çok daha fazladır, böyle toplumlarda. Şüphesiz bu durumu da çok sık görünce, normal kabul etmeye başlar beynimiz, oysa alabildiğine anormal bir durumdur.

Ya siz? Ne kadar çalışkan olduğunuzu kaç kez söylesem, inanıp motive olur ve kendinize çalışkan muamelesi yapar, bir atom karıncaya dönüşürsünüz? Hayal değil, pekala olur, yeterki isteyin ve ortamınızı değiştirin.
Ekim 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Zamanında size çok kötülük yapmış nefret ettiğiniz bir insan zor durumda gelip sizden yardım istese yardım eder misiniz?

Zamanında sizi kızdırmış biri... Ve zamanında siz. Aradan geçen zaman içinde belki milyonlarca hücreniz öldü ve yerine başkaları geçti, belki de tüm vücudunuz ve beyniniz yeniden var oldu bu sürede ama siz zamanla hesaplaşmaktan ve zamanında birinin yapıp zamana gömüğü işin kinini tutmaya devam etmektesiniz, öyle mi? Eğer halen zamanın acımasızlığına rağmen belki de istenmeden yapılana, velevki istenerek olsun, öfkenizi canlı tutabiliyorsanız korkarım halen hayatın gerçeğini, ölümün nefesini ensenizde hissetmemişsiniz. Oysa hayat baştan sona unutmak üzere kurgulanmış bir tiyatro sahnesinde farksızdır: En son toprak alır, o bile çürütüp unutur.

Bir kimseye yapacağınız iyiliği egonuza danışarak yapmakta iseniz ona iyilik değil, karşılıklı çıkar ilişkisi denir. Karşılığında umulan iç huzur elbette bulunmaz. Asıl marifet ve insanı yücelten nefsine zor gelse de, gururu yok dese de bir iyiliği karşılık beklemeden, geçmişi düşünmeden yapabilmektir.

Eğer birine yardım ederken siz ilişkinizin geçmişine, duyduğunuz kine, size muhatabınızın ne bıraktığına bakarak hareket ediyorsanız onun adına iyilik denmez, çıkar alışverişi denir. İyilik muhasebeciye ihtiyaç duyulmadan yapılan karşılıksız bir insani dayanışmadır. Huzur ve rıza, iyiliğin hesapsız oluşundadır.
Ekim 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Programlama öğrenmenin bize yararları ne olabilir?

Programlama faaliyeti sanıldığı gibi; salt kodlamayı kapsamamaktadır. Programlama; analiz, tasarım ve kodlama hatta test süreçlerini kapsayan geniş bir ifadedir. Bir yazılım üretmenin en belirleyici ve stratejik aşaması analiz ve algoritmik çözümlerin ve kurguların geliştirildiği tasarım aşamalarıdır. Oysa pekçok kişinin aklına programlama dendiğinde en kolay evre olan kodlama gelmektedir. Bunun seminini hazırlayan bir neden, genellikle bireysel ve küçük ölçekli yazılımlarda analiz ve tasarımın ayrık ve profesyonelce yaşanmasına olanak verilmeksizin "kervan yolda düzülür" mantığıyla, klavye başında kod yazma esnasında kurgulama ve tasarımın hatta analizin bir böülümün yapılmasının daha yaygın olduğudur.

Şüphesiz doğru karar verme mekanizması, hayal gücü, sistematik düşünce geliştirme, empati, analitik modelleme gibi beyin için son derece önemli gelişimsel egzersizleri kapsar, programlamanın bütünü. Ancak sadece kodlama kastediliyorsa bir yazı yazma eyleminin beyne yaptığı katkı kadar bir faydadan söz edebiliriz.
Ekim 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Elektrik Elektronik Mühendisliğinde okuyan ve meslek hayatına başlamak için Elektronikten yana tercih yapan bir mühendis adayı hangi konularda uzmanlaşabilir?

Hemen her bilim alanındaki insanın yaptığı temel hata, hayata sadece kendi mesleki perspektifinden bakmak oluyor. Aslında aynı konuyu farklı uzaylarda çalışan insanlarız hepimiz ve ortak paydamız; iletişim, etkileşim ve enformatik.

Çalışma uzayımız mikro hatta nano ölçekten makro ölçeklere kadar uzanan geniş bir değişkenlik gösteriyor. Bir gök bilimci gezenler, göz cisimlerinin birbirleri ile olan etkileşimiyle ilgiliyken, bir nörolog vücudumuzdaki sinir sistemleriyle taşınan duyusal beyin sinyalleri ile ilgilenir. Bir sosyolog insanlar arası gidip gelen iletişim trafiğinin toplumsal izdüşünlerine odaklıyken, bir psikolog bu akışın bireyin kendi dünyasındaki izleri üzerine yoğunlaşır. Bir jeofizikçi yerkürenin oluştuğu bileşenler arasındaki etkileşimi, zaman zaman olan iletişimsel boşalmalar diyebileceğimiz depremleri incelerken bir siyaset bilimci toplum içerisinde üretilen sinyallerin yönetimsel bir güce dönüştürülerek kontrol altında kullanılmasıyla ilgilenir.

Hukuk iletişimin uçbirimleri olan bireyler arasındaki veri akışının, birbirlerinin tanımlı özgürlük alanlarına saldırmamasına duyarlı iken, edebiyat bu etkileşimin daha estetik, ruhu besleyen bir forma kavuşması, insanileşmesi için uğraşı verir. Tarih ise insanlar ve dolayısıyla toplumlar arasındaki akışlardan sonra kalanlarla ilgilenir, yaşananları not eder ve medeniyet yolculuğumuza etkilerini değerlendirir. Mikro biyoloji etkileşime hücre boyutunda bakarken ilahiyat bu etkileşimin kapsamını insanla Yaratıcı arasında tanımlayarak en geniş ölçeğe yerleştirir.

Aynı yere baksak bile mesleki ve sosyal olarak taktığımız gözlüklerle hayata bakıyoruz: Bir toprak parçasına, ziraat mühendisi ekilebilme durumunu değerlendirmek üzere yaklaşırken, inşaat mühendisinin bu toprak üzerinde yükselteceği görkemli binaları hayal etmesi normal karşılanmalıdır. Bir zoolog akan bir nehre, hayvan çeşitliliğini algılamak ve artırmak için bakarken bir elektrik mühendisi suyun debisinin elektrik üretimi için yeterli olup olmadığı konusuyla meşguldür...

Maddeler dünyasında iki maddenin birbiri üzerindeki etkisine kimyager maddelerin birbirine ikram ettikleri enerji, tepkime, birlikteliğin ortaya çıkardığı ısı nazarıyla bakarken bir fizikçi momentumları, kuvvetleri, torkları işin içine sokabilir pekala. Ve tüm bu katı bilimlerin hayatımıza yumuşak bir geçiş yapabilmeleri, hayatımızı mekanikleştirmeden yaşanabilir kılmaları için sosyal bilimlere muhtacız.

Bir de suni olarak üretilen bilgilerin etkileştiği durumlar söz konusudur ki özellikle bugünün teknoloji tanımının lokomotif aktörleridir: Üretilen elektrik ve radyo sinyalleri ile de dünyamızın dışına taşan yoğun bir etkileşim vardır günümüzde. Bu sinyalleri mikro ölçekte irdeleyen elektronik mühendisliği ve daha çok sayısal etiketlerle değerlendiren bilgisayar mühendisliği bu alanın yön verenlerinden sayılabilir. Bu meslekleri doya doya yaşamak isteyenlerin geniş bir resim profilinden mesleklerini görmelerini sağlamak için matematiksel meziyetlerinin yanında iyi birer mantık, felsefe hatta psikoanalizle ilgili olmalarının faydalı olacağını düşünüyorum.

Sayısal elektroniği, insanın düşünsel mantık yapısını taklit ettiği için zevkli ve derinlikleri olan bir uğraşı alanı olarak görüyorum. Diyotlardan transistörlere, kapılardan zavallı opamplara bu anlamları yükleyen, herhalde numune bir yaklaşım oldu benimkisi.

Özellikle teknik bilimlerin ve teknolojinin, yani sunu mekanizmalar ve teknolojinin insanla etkileşimini konu alan enformatik bilimler ise son yıllarda daha da önem kazanan bir alan haline geldi. Eğer sosyal yaşamda doğru konumlandıramıyor ve insanlara faydalı olacak halde kullanıma sokamıyorsanız, geliştirdiğiniz şey atomik zaman makinesi olsun, kimin umurunda?

Algılarımızdaki çevresel ve sosyal edinimlerimizle paralel gelişen seçiciliğimiz, birlikte bir medeniyeti yaşatma ve geliştirme gerekliliğinde birleşerek dengelenmelidir. Ne bir mimarın güdülerine kapılıp dünyayı betonlara boğmalı ne de bugünün insanını mağaralarda yaşatmalı.

Tüm bu cümlelerin bakiyesi şu ki; dünya bizim kesitimizle tümüyle kapsanamayacak kadar geniş ve hassas dengeler üzerine kurulu. Bu nedenle işimizi yaparken dünyanın sadece bize gözüktüğü haline aldanmadan tamamını görmeye çalışırsak, zarar verici olmadan dünyaya artılar üretebiliriz. Medeniyet el birliği ile gelişen bir süreç; bu sürece bir profesörün de kapımızın önünü her gün süpüren belediye çöpçüsünün de bir katkı sağladığı gerçektir, biri diğerine tercih edilemez.

Ne yaparsak yapalım, en iyisini yapmaya çalışalım. İnsanlığa fayda vermek için çalışalım. Okuduğumuz sıraları bize sunanlara, sınıflarında yer açanlara, bize nefes tüketenlere, ekmeğini, suyunu verip bize yaşam sağlayan dünyaya borçlu olduğumuzu unutmadan, sosyal yaşam içindeki sorumluluklarımızın bilinciyle ifa edilmesi gereken bir uğraşıdır, meslek. Bu inançla yapılan her iş çok değerli ve kutsaldır çünkü insanlığın bir açığını kapatmakta, ihtiyacını karşılamakta ve medeniyet duvarının inşasına harç ve tuğla sağlamaktadır.
Ekim 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Bilim gazeteciliği tabirini duymuş muydunuz? Ne demektir?

Genetikçiler uzun yıllar, insan davranışlarında genetik faktörlerin belirleyici olduğunu ispata kendilerini adeta vakfetmiş olsalar da geldikleri nokta; ezici bir çoğunlukla son sözü çevresel etkinin şekillendiriciliğinin söylediği idi ve buna epigenetik, dediler.

Ne güzel olurdu kimine göre; evimizin sigorta kutusunu açıp kapatmak gibi DNA kutusunun kapağını açıp gen sigortalarını indirip kaldırarak davranışları şekillendirmek ama iyiki öyle değil: Çevre çok önemli.

Bir ülke düşünün, popüler yenilikler, bilim insanlarının tartışmaları mahalle kahvelerinden gazetelerinin manşetlerine kadar yer buluyor. Tezlerin karşılıklı düellosu arenalardan inmiyor, futbol holiganlığı yerine ortaya atılan görüşlerden inandığını destekliyor insanlar ya da kendileri yenilerini ileri sürüyorlar... Söylemeden geçememki; en kötü fikir, fikirsizlikten bin kat daha yeğlenendir çünkü fikirler çarpıştırılarak bilenir.

Ve diğer ülke: Adına okuma salonu (kıraathane) dedikleri yerlerde duman altı olup, adeta pineklemenin adresi olmuş bu mekanlarda hayatlar çürüyor, gençlikler tüketilip içkiye, kumara, uyuşturucuya alıştırılıyor. En popüler konular, gazetelerinin üçüncü sayfalarından değil, daha ilk sayfalarından vıcık vıcık akan popstar, topstar, hopstar, hocastar, holiganizm, vandalizm, emeksiz sosyetik yaşam haberlerinden oluşuyor. Bunları yazanlar ve boğazlarına kadar insanları magazin delisi yapanlar, utanıp sıkılmadan bu rezillikleri halk istediği için yaptıklarını söylüyorlar. En popüler iş; otobüs duraklarından hiç inmeyen kağıtlara yazılmış vasıflı-vasıfsız overlokçu, reçmeci, son ütücü ilanları...

İşte bundan bilim gazeteciliği çok önemli bir toplum için. Aydınlanmanın, düşünce üretmenin, hayatı sorgular yaşamanın ritmcisi, metronomudur bilim üstüne içerik üretmek ve herşey bir ritm vuruşu ile başlar, muhteşem senfoniler böyle yankılanır orkestraların sahne aldığı salonlarda. Ritm olmazsa sessizliktir akıbet, çürümektir, tüketen bir pazar olmaktır, işten yegâne anladığı tüccar olmaktır.

Oysa öyle olmamalıdır: Toplumu meraka, irdelemeye, araştırmaya götüren bir orkestra şefi, fareli köyün kavalcısı olmalıdır, bilim yazarı. Halk diliyle kalem oynatmalı, en karmaşık konuları bile Cin Ali lisanıyla işleyebilmeli, düşünmeyi baldan tatlı resmedebilmelidir.

İşte o zaman, şimdilerde ağızlara sakız olan inovasyon kelimesi anlamını bulur. Teknolojik oyuncaklara çuvalla kaynak akıtıp evleri, işyerlerini, sınıfları, cepleri bunlarla doldurmak değilki gelişmişlik. Düşünce geliştirmekteki istekle yön bulan bir süreçtir, gelişmek.

Bir TÜBİTAK var son yıllarda bu konuda birşeyler yapmayı dert edinen: Eskiden bir Bilim ve Teknik Dergisi vardı, çocukluğumdan bu yana takip ettiğim. Son yıllarda okul öncesi çocuklar için "Meraklı Minik", İlkokul düzeyi için "Bilim Çocuk" ve şimdi de "Bilim Genç" dergileri ile karşımızda. Eleştireceğim yönleri de olsa, bunlar TÜBİTAK'ın bu hizmetinden duyduğum memnuniyet ve takdiri gölgeleyemeyecek kadar küçükler. Bu yayınlardaki amaç zaten herkesi topyekün profesyonel bilimadamı yapmak değil, iç dünyalarına merak tohumları serpmek, yüreğe aşk ve heves düşürmek. Çünkü herşeyin başı bu güdüler, günümüz insanları arasında en çok fukaralık çektiklerimiz de onlar.

TÜBİTAK bence bu seriye devam etmeli. Daha farklı kitlelere özelleşerek, farklı içerik ve üslupla girmeli kapılarından içeri: Örneğin "Bilim Çiftçi" tarım ve hayvancılık alanında yenilikçi düşünceler konusunda cesaretlendirmeli okurlarını, bu alandaki gelişmeleri bir köy lehçeşiyle vermeli, örnekler köyden olmalı; Hasan ve Ali Ağalar'ın güncel diyalogları ile işlenerek yakın durmalı çiftçiye.

Belki "Bilim Kobi", "Bilim Sanat", "Bilim Tarih", "Bilim Emekli" gibi farklı halkalar eklenmeli halk bilimciliği yayınlarına ve böylece beşikten mezara kadar bilime aşina, bilimi içselleştirerek bir yaşam tarzı, örf, gelenek haline getirmiş bir toplum üretebiliriz belki.

Aklıma tek kanallı TRT günleri geldi. Olayı çözüp, kazancı gören müteşebbis ruhun radyo televizyon yayıncılığındaki tekeli kırmak ve kendilerine kanuni bir koridor açabilmek için kullandıkları en önemli malzeme "yayın özgürlüğü ile sağlanacak demokrasi" idi.

Peki ya "bilim özgürlüğü ile sağlanacak gelişme, gerçek bağımsızlık, asıl gurur duyulası demokrasinin besin kaynağı refah" ? Pek ses yok. Ben duyamıyorum, ya siz? Demekki bilim yazım çizmekte gelir görmüyorlar. Belki sadece magazin yayınlarından oluşan dergiciliklerine "bu kadar da olmaz" dedirtmemek için olacak, birkaç uluslararası popüler bilim dergisinin Türkçe versiyonlarını basarak durumu idare ediyorlar. Belliki bilim yazamayacaklarından, özgün bir içerikle sürükleyici olamayacaklarından endişe ediyorlar.

Bir elin parmak sayısını bile bulmayan birkaç özel popüler bilim yayıncılığı girişimini söylememem hak yemek olur. Özellikle bildiğim birisi varki çok uzun yıllardır yayın hayatında. Lakin bilimi avama indirgeme hususunda havanda su dövüyor gibiler. Mükemmelliğiniz, karşınızdakinin sizi anladığı orandadır. Siz okuyan "yahu, bilim de ne menem şeymiş" deyip korkarak kaçmamalı.

Bunca paparazzi medyanın içinde halk diliyle popüler bilim yayıncılığına teveccüh edecek birisi olsa, önce ben gönüllü yazmak isterdim ama halen lüks bir rüya gibi, demlenmesi gereken bir düşünce hala, atı alan Üsküdar'ı çoktan geçse bile.

Umutvar olunmalı, umutlar korunmalı. İyi gelişmeler alkışlanmalı, yanlışlar eleştirilmeli. Bir de taşın altına el koyanlardan olup, topluma karşı sorumluluklarınızın bilinciyle hareket ettiniz mi gerisi kaymaklı ekmek kadayıfı gibi leziz olur.
Ekim 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Klavyeden girilen N adet sayının en büyüğünü bulan programın akış şemasını maddeler halinde yazar mısınız?

Basla

Olduğu sürece (Sen=Sen)
Yaz ("Sana ödev verileni sen yapmalısın, yoksa gelişemezsin")
Dön

Yaz ("Buraya geldiysen, öldün demektir. ")

Son
Ekim 2014

Cem Turan bir yanıt verdi.

Gerçekten mutlu musunuz?

Doğada saf altın, saf bakır hatta saf su olmadığı gibi saf mutluluk da yoktur. Mutluluk, olaylar karşısında elde edilen şartların karışım oranlarından duyulan memnuniyeti gösteren bir katsayıdır aslında. Dolayısıyla bu katsayının tavan yapmasını ummanın bizâtihi kendisi bir mutsuzluk nedenidir. Bizler mutlu olmak için yaşamayız, mutluluk yaşadıklarımızın bizde uyandırdığı akisdir, sonuçtur. Tarih salt mutluluk dolu ütopyaların peşinde koşma yolunda heba olmuş hayatlarla doludur.
...
Hayata farklı, özgün gözlüklerle bakarız hepimiz. Bu nedenle bazı okurların katılmasını ummadığım, farklı bir yorum getirmek istiyorum mutluluk adına:


İnsana dünyada en çok eşlik eden ruh hali mutluluktan çok hüzündür. Sabah akşam kahkahası eksik olmayan mizaç sahipleri vardır etrafınızda. Onlar saf mutluluk yaşadıkları için değil, hüzün kaynağını görmezden gelmelerine olanak veren maskeleme işini uygulayabildiklerinden katıla katıla hemen her konuda gülerler. Acıyı en derinden yaşayanlar, genellikle komedyenlerdir. Buhran ve acılarla dolu, ölümlerinden sonra duyulan hikayeleri şaşırtır insanları. Daha yenilerde Oscar ödülü sahibi Amerikalı bir komedyenin intiharı ile sarsıldı dünya. Çocukluğumun bayan kahkahası merhume Adile Naşit'ti. Komedi ve ortaoyunu piri Münir Özkul, merhumlar Gazanfer Özcan ve Nejat Uygur var daha sırada.

İşin aslı, hüzünle yaşamak insan için seçilmiş bir haldir. Çünkü hüzündür, insanı pişirip olgunlaştıran. Kuran bile hüzünle inmiştir, din hüzündür, kalbin pasını silen hüzün. Mutluluk budalası olmak yerine, sorunlarla başa çıkabilme dirayetini kazanmak için çaba göstermeli insan. Eğitimin bir ana amacı tam da bu olsa gerek.
Daha fazla göster

En Beğenilen Yanıtları

Benzer Kişiler