Bilmek istediğin her şeye ulaş

Cem Turan,

Bilgisayar Mühendisi

Kainat ve içindekiler insanın algılayamayacağı kadar derin ve hepsi aslında bir insanın içine sığacak kadar da soyut. Biz mühendisler, büyük projeleri gerçeklemeden önce modelini yapıp üzerinde gerçeği hakkında düşünürüz. Köprüler, uçaklar, yazılımlar.. hep böyle oluşur. Bilgisayar ve enformatik bilimleri ise insanın beyni ve düşünce yapısını modelleyen özel bir kulvardır, aslında. Makalelerim: http://turancem.blogspot.com

Mart 2015

Cem Turan

YAŞAR KEMAL'E YAŞAR KEMALCE BİR VEDA

İnsan deyince zihnimde ilk beliren obje bir sürahi oluyor. İnsana dolmak yakışıyor; bilgice ve erdemce. Böyle olması da önemle isteniyor, insanı var Kılan tarafından.
Ezici bir çoğunluk sürahiden bardaktan bihaber iken, kendinden beklentilere duyarsız kalır iken kimileri haznelerini dolduruyor, dolmakla kalmıyor taşıyor, taşmakla kalmıyor dibindeki bardakları dolduruyor hatta başkaca sürahiler üretiyor.

Yazmak, sürahiliğin taşkınlaştığı, birikmişliğin zirve yapmışlığının ulvi mertebesidir ve öyle herkesin harcı da değildir. Bakmayın siz bugünün "Kopyala-Yapıştır" fason yazanlarına. Yazmak, hele hele edebi yazmak; ufuksuzluktan sadece sıradan fonksiyonelliğe odaklananlar için dümdüz bir örtü parçası yeter görülürken, bir rafa örtüp köşesini aşağıya sarkıtmak için; inci ve yakut bezemeli emsalsiz bir oya, nakış, dantel ortaya koyma sanatıdır, böylesi yazmak. Rafa örtü olur yine ama ruha da zarafet yüklü bir gıda olur. Düşünceye zarafet öğretisi ne de güzeldir ve bir o kadar da "kısa kes" deyip işi parantezlerle anlaşmaya varacak kadar sulandıran, zamane anlayışına tezat. Öyle ya; pek kimsenin tahammülü yoktur, hatta güçlü düşünceyi düzgün kelam ile dosdoğru söylemeye "edebiyat yapmak" der, aşağılar kimilerimiz, değil mi?

Beynimizin zorlanmasından haz etmeyiz. Özellikle sağ beyin lobumuzun açlığını, öldürürcesine görmezden gelip köreltirken, test delisi ve dost olarak görmesi gerekirken akranları aklına geldiğinde tüyleri diken diken olup, ezilmesi gereken rakipler gözüyle bakan, mekanik düşünüp mekanik "projelendiren" ama düşünsel zarafet banyosundan geçmediklerinden hissedemeyen, farklılıkların olmamasının ne tür bir kabus olacağından habersiz, herkesi ve herşeyi düşünmeden tek kalıp isteyen bir nesli türetip gururla reklam edenler; muhtemelen bu cümlenin sonuna erişmek ve baştan sonuna kadar aktarmaya çalıştığı anlamı sentezlemek istemeyecekler.

İşte; düşünen adamlar, bunların dışındakilerinin beyinsel, erdemsel açlıklarını gidermek umuduyla yazarlar. Bakmayın siz onların, "sanat sanat içindir, kimse okumasa da yazarım" diyenlerine. Bal gibi de okunmak isterler; sürahilerinden taşanın başka sürahilere doluş sesini duymak isterler. Sahnenin alkışlarını hiçbir şeye değişmeyen yorumcuların, hayatının buluşu yolunda bir ömrü akıtan gerçek bilim insanlarının taşıdıkları ile aynı güdüdür bu; insanidir, ulvidir, çok saygındır ve takdire değerdir.

İnsan bir çiçek gibi şüphesiz; kah bir nehir kıyısında sulak çehreli kah bir çöl kumsalında kavruk benizli doğar ve yetişir. Hangi canlının doğduğu ortamı seçme şansı oluyorki? Dolayısıyla her çiçek coğrafyasına, aldığı suya, ışığa, toprağın ona sunduklarına göre renkleniyor, kokulanıyor, şekilleniyor. Hatta bunlar yüzyıllar içinde sürüp giden devir daimle kalıcı özelliklere dönüşüyor, genetik yapıya işleniyor ve öyle ha deyince söküp atılıp başka şeyle ikame edilemiyor.

Oysa yazarlık ve düşünce üreticisi olmak çiçek oluşa denk düşer: Hangi görünüm, tür, aromaya sahip olduğu önemli değil; çiçek olarak, farklılıklar sunarak hayata kattığı güzelliktir asıl olan. Ne hazindir ki; sürahisinin dibinde üç beş damla suyu dahi biriktirmek gibi bir dert edinmeyenler saplandıkları ideolojik bataklıklar ve fanatizm yüzünden kendi ezberinin dışında konuşanı bir çırpıda afaroz etmeye ne de gönüllü davranır.

Yazmak zordur, beynin tüm hücreleriyle seferberliğidir, düşüncenin doğumudur ki; verdiği sıkıntı gerçek doğumu aratmaz kimi zaman. İki satır sanatı kalem kılarak yazma tecrübesi edinmeden, o sancılarla belki ikiyüzbin satırı devirenlerin kıymetini anlamak olası bile değildir. Yazarlığın gerçeği, olsa olsa böyle tarif olunur.

Herkes kendi yazarlarını, kendi camialarını tutadursun ve gerisini yerden yere vursun, ben bu çiçeklere hayranım. Beni düşündürüp yaşadığımı hissettiren çiçek yazarlar, velev ki benim içinde doğmadığım toprakların, hayatın beni getirmediği görüşlerin, fotosentez ettiğim havanın, suyun, güneşin farklı türlüsü ile beslenmiş olsunlar, bunları savunsunlar; ne çıkar.

Düşünen beyin gibi, beynin ürettiği her fikir de kutsaldır, kadimdir, muteber ve saygındır. Bunu içine sindiremeyen toplumlar için demokrasi sadece minareye kılıf uydurularak oynanan bir oyundan ibarettir.

Ucuz yollu, boş ve dolu sürahilerin ardından, belki de dünyadan elini çekeni badem gözlü yapmak konusundaki abartılı eğilimimizden ötürü, bonkörce kullanageldiğimiz bir ifadeyi sıkça sarfeder, "Bir yıldız kaydı, yeri doldurulmaz" deriz. Oysa ben bu durumlarda biraz daha temkinli davranır, "çekilen bir diş gibi" geride kalan boşluğu değerlendiririm: Gerçekten yeri doldurulamaz bir gedik oluştu mu diye.

Yaşar Kemal'i kaybettik bugün ve tereddütsüz söyleyebilirim ki gerçekten bir yıldız kaydı ve kendi kulvarında ciddi bir gediktir bu. Çünkü örnekleri giderek seyrekleşen gerçek edebiyatçılar silsilesinin günümüze ulaşan çok önemli bir halkasıydı; rengi, kokusu ne olursa olsun, bir çiçekti ve her çiçek gibi dünyaya güzellik katma telaşıdır, yaşamının özeti.

Sanatı, düşünceyi öz ölçüleri yerine holiganlıkla değerlendirmek, cehaletin emaresidir. Bir kalemin gücü, bin devletin gücünü geride bırakabilir. Hiç kimse düşüncesini samimi olarak savunan kadar masum ve etkili değildir. Beyazın siyahtan daha çok betimleyeni yoktur.

Güçlü, erdemli ve dolu sürahili, ahlaklı, sahibinin sesi olmayan güçlü kalemlere tüm dünyanın büyük ihtiyacı var ve şüphesiz bizim de.

Bu yazıyı yazmama sebep, Yaşar Kemal'e Allah'tan rahmet diliyorum. Bir yıldız, işte şimdi gerçekten kaydı, tıpkı gelmiş geçmiş diğerleri gibi.

Saygıyla. . .

Cem TURAN
Mart 2015

Cem Turan

GÜNLÜK SÜTLER VE İNSANIN HIRSI

Malumunuz; çok uzun süredir mahrum kaldığımız günlük sütler, kamu yetkililerinin çağrısı ve teşviki ile bir zamandan beri yine market raflarında yerini aldılar. Ben gibi şehirlerde gözünü açanlar, geçmişte günlük sütün bakkal ve bugüne göre bakkal sayılabilecek ölçekteki marketlerine her sabah düzenli olarak, kasalarla bırakıldığını hatırlayacaklardır. İnsanın içinde bir yerlerde gizlediği limitsiz kazanç hırsı ve bunun için her şeyi mübah kılan göz dönmüşlüğünün henüz ayyuka çıkmadığı, o mesut günleri özlemle anan bir kişi İstanbullu olarak günlük süt kavramından da anladığım sadece buydu: Günübirlik gelen süt! Sütün bakkalımıza gelmesini beklediğim sabahları, daha dün gibi hatırlıyorum. Artık maalesef üretilmediği için rahatça söyleyebileceğim bir günlük süt markası da Gülüm Süt idi, örneğin.

Günlük süt döndü dönmesine ama ilk zamanlar hevesle almaya başladığım "günlük" sütlerin üzerinde yazan miyad; son kullanma tarihine kadar olan ömrüne baktığımda
üç dört günlük süreler dikkatimi çekti. "Olsun" deyip "günlük" niyetine alıverdik.

Depozitolu şişelerle uğraşmak yerine çoğu plastik veya plastik karışımlı kaplara konan "günlük" sütlerin geri dönüşünden bu yana geçen kısa süre sonrasında gelinen aşamasına yönelik geçen günlerdeki bir tespitim, tam bir sükut-u hayale uğrattı beni.

Gözünü sevdiğim, yurdumun sanayicisi daha fazla "günlük" oyununa mutedil çizgisinde devam edemeyerek, sanıyorum yine kadrolu gıda mühendislerinin ve kimyagerlerinin cadı kazanlarından çıkan kimyevi iksirlerle üzerinde halen "günlük" yazan sütlerinin kullanım sürelerine 10 günü aşırtmayı başarmışlardı. Siz de alıcı gözle, ilk market deneyiminizde kontrollerinizi yapın, bakalım hak verecek misiniz.

Daha uzun raf ömrü heyecan verici, kazanç için her yola girmekte engel görmeyen tacirler için. Toplum sağlığı, bebe çocuğa merhamet, hak getire. Eğer endişelerimde haklıysam, korkarım çok daha tehlikeli bir boyutun eşiğine gelinmiş olacak sütte. Kutu sütler hiç olmazsa bir miktar frigofrik ambalajların da etkisiyle korunurken ya da öyle olmasını saf saf umarken, saf plastik, cam, karton gibi ambalaj çeşitleri içinde süre uzatımını başarmak, oldukça maharetli kimya hokkabazlıkları istiyor olmalı. Kanser ve diğer hastalıkların hortlamış olması, kimin umurunda?

1012

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı​ ve Sağlık Bakanlığı​ yine henüz sükut etmedeler , gözlerinden para hırsı fışkıran, yavaş yavaş öldüren "gıdaşör" zümresi karşısında. Bunu yapmamalılar oysa. Ne zaman ki, tedavi giderleri SGK bütçesini zorlar, o zaman mı acaba aba altından sopanın ucunu gösterirler, tıpkı sigara örneğinde son yıllarda yapılanlar gibi.

Doğal beslenebilme, bir insanlık hakkıdır. Tıpki diğer kişisel haklar gibi; kamu yönetimleri için bu hakkı kullanabilecekleri bir çevre sunmak ve korumak, anayasal ve hayati bir görevdir. Bu görev hükümetler için bir opsiyonel şık değil, zorunluktur.
...
Bu konuların hakkından Yavuz Dizdar​ Hoca gelir ama ben yine de dikkat çekmek istiyorum. En temel gıda olan süt yerine beyaza boyanmış ucube sıvılar içirilmemeli bu toplumun miniklerine, büyüklerine. Gıda şifa olmalıdır, zehir değil. Gıda üreticisi Lokman gibi olmalıdır, katil gibi değil.

Cem Turan
Kasım 2014

Cem Turan

MÜHENDİSLİK MONŞERLERİNE GÖZ AÇTIRMA SEANSI

İlginç "öğrenmiş" ama "yetişmemiş" insanlar görüyorum ve beni eleştiriyorlar üslubum için. Onlara göre sayılara, formüllere boğulmamış bir yazı bilimsellikten uzaktır, sadece kendisinin anlayabileceği şeyler karalamak ise bilim dünyasının fenomenliği!

Eskiden şaşırıyordum hatta üzülüyordum böyle tepkilere, kendimi; beni ben yapan kodlarımı kontrol ediyordum ama doğruluğunu görünce iş daha da sarpa sarıyordu her insanın düşüncesine verdiğim önemden ötürü ama şimdilerde gülüp geçmek durumundayım, yola devam etmek ve doğru bildiğim şekilde bilim tarlasını işleyebilmek için.

Böcekgillerde olduğu varsayılan, tek boyutlu, siyah beyaz bir görüştür halbuki bu. At gözlüğü ile hayata bakmaktır, teknik bir insan; bir mühendis, kimyager, biyolog, matematikçi, fizikçi olup da hayatı bundan ibaret saymak ve muhteşem bir beyin taşıyorken onu mekanikleştirmek. Belli ki benden de onu istiyorlar, ettiğim her söz, yazdığım her makale ve yayın ucube sayıların havada uçuştuğu, duyguları bile Laplace dönüşümüne tabi tutulup, Fourier serilerine açmamdan mutlu olacaklar, belliki bazı meslektaşlarım.

990

Birkaç eğri büğrü çizmeye, isimlerini orada burada duyup "görüntü işleme", iki ile ikiyi toplatıp adına "yapay zeka" diyecekler mesela. Veya kod yazmayı mühendislik sanacaklar bu "monşerler". Cehalet başa bela! Geçen gün TÜBİTAK'tan bir arkadaşımla bunun üzerine sohbet ediyordum. O da bana kod yazmanın bilgisayar dünyasının ameleliği olduğunun kurumsal görüşleri olduğundan bahsetti. Gerçekten de öyle: Bilgisayar bilimleri bir şehir ise kod yazmak bir şantiyedeki bir binanın bilmem kaçıncı katında sıva yapma işinden farksızdır. Ama insan koca bir şehri; asıl bilimi göremiyorsa, sıvadığı odadan ibaret sanır dünyayı, bunu da bilimcilik sanır. İçime bu farkındalığı, analizin gücünü, en kalıcı eğitim yöntemi olan hal dilleri, davranışları ile koyan hocalarıma bir kez şükranlarımı sunuyorum, Allah beni civarlarından ayırmasın.

Beni dağılmakla suçlayan dar zihniyetli insanlara güzel örneklerim var:

Bizlerin teknik ve akademik dünyada yaptığımız laboratuvar çalışmaları ve araştırmalar, yemekler gibidir. Dolayısıyla biz de en leziz, sağlıklı, doyurucu, faydalı, keşfedilmemiş tatların peşinde, mutfaktan çıkmayan aşçılar. Ne kadar harikulade bir yemek ortaya koyarsak koyalım, mademki hayat denen lokantanın içindeyiz; mutfakla müşterilerin yani halkın aç bir şekilde, yemek bekledikleri salonu birbirinden ayıran duvarın diğer tarafını da düşünmek zorundayız. Çünkü yanlış servis yapıldıkça ya da içindekilerin faydası yeterince iyi anlatılmadığından kimse tarafından tercih edilmedikçe, yaptığımız yemeğin akıbetini çöp olmaktan kimse kurtaramaz. Bu olaydan meal şu ki; hayata ve insanlara dokunmadıkça kendin çalar kendin oynar olursun, sayın hendeseci! Mühendisliğin kelime anlamı olan hendese (hesap kitap) bilirlikten çok öteye gittiğini artık görmeliyiz. Sadece mühendislik için değil, tüm temel bilimler için aynı tespitim geçerlidir. "Kerrat" cetvelini hatim etmek, onu kullanıp ne anlattığı kendinden menkul yazılar üretmek, sizi iyi bir matematikçi yapmaz!

Hayatı bir ve sıfırlardan ibaret gösteren tek gözlükle görmeyi mesleğinin doruğu olarak kabul edenleri uyarmak istiyorum. Hayat, çok fazla sayıda kuvvetin dengelenmesi ile taşınan devasa boyut ve karmaşıklıkta bir manzumedir. Gerçek bilim yolcusu ise bunun farkında olmalı, ilgilenmeli ve kendi alanlarıyla ilgili olarak yaşama dair temas edilecek noktalar üretmelidir. Yoksa şimdiye kadar çokça örneği görüldüğü gibi bilim, yalıtılmış ortamlarda ütopik yaşamların sürüldüğü, hayattan kopuk, kimseye faydası olmayan, adı olan ama kendisi görülmeyen bir mevhum olarak kalmaya devam edecek ve bu nedenle anlamlı ve somut çıktı üretemediğinden, tariflediğim güdülerle hayata bakabilmeyi başarabilmiş insanların yaşadığı topraklardan bilgi, bilim, teknoloji ithal etmeye devam eder olacağız.

Yazarları bir söyleşide, panelde sıkıştırdığım en popüler sorumdur, "Sanatınız ne içindir, siz ne için yazıyorsunuz? " sorusu. Kimileri anlaşılmayı ve kitlelerce benimsenmeyi, onlara düşünsel bir anlamlı katkı vermeyi dert edindiklerini bana düşündürecek tutarlı yanıtlar verirken, bazı densiz, bana göre değersiz cevaplar üretenler de oluyor. Bunlar genellikle benim adını bilmediğim, muhtemelen "yeni yetme" yazarlar:
- Ben kendim için yazıyorum, kim okursa okusun!
- Hiç de umurumda değil, bir mesaj vermek!
- Kitabım satmıyorsa, bu ülkede gerçekten akıllı kimse yok!
- ...

Düpedüz yalan söylüyorlar ya da yazar olmaktan fersah fersah uzaklar. Eline kalem alarak yazmanın yazarlık olmadığını bilmekten yoksunlar. Tıpkı eline ünvan geçirip, anlamsız sayı oyunlarıyla, kodlarla, istatistiklerle yazılar yazmayı bilimsel yayıncılık olarak görenler gibi, vahim bir durum: Dağlar, tepeler oluşturan kağıt yığınları ama topluma belki zırnık kadar fayda! Sanat da bilim de şüphesiz insan ve diğer canlılar içindir.

Türkiye'de 180'in üzerinde üniversite var ve bu üniversitelerde onbinlerce araştırmacı, akademisyen. Bu çok önemli bir beyin stoğu. Hepsi bir kere hapşırsa ve birer damla "bilimsel" tükürük saçsalar etrafa, bu toplumun bir bilim selinde yüzmesi gerekirdi ama görünen o ki; bu aritmetik tutmuyor.

Cornell Üniversitesi'nde "Kuramsal ve Uygulamalı Mekanik" Bölümü ve "Uygulamalı Matematik Merkezi" profesörü, Amerika'nın en çok satan ders kitabı seçilen "Nonlinear Dynamics and Chaos" yazarı, Prof. Dr. Steven Strogatz'ın ifadesiyle; bazı insanlar, bütün hayatlarını ne yapmak istediklerini bilmeden geçiriyorlar. Bu yüzden hazır bir disiplinin, mesleğin içerisinde kaynayıp gitmeyi tercih ediyorlar. O mesleğe, alana kendilerinin getirdiği hiçbir yenilik yok! Hiç yaşamamış gibiler, adeta.

990

Daha evvelki yıllarda olduğu gibi; bundan birkaç gün önce televizyona yansıyan çok özel görüntüleri hayranlık içinde seyretmiştim. Samsun'un İlkadım ilçesi, Avdan Köyü semalarında bir sanat şaheseri tabloyu aratmayacak güzellikle toplu figürleri, ahenkli hareketlerin uyumuyla üreten sığırcık kuşlarıydı, haberin baş kahramanları. İzlemeye değer bu muhteşem görüntülerin bir başka örneği olarak ateş böceklerinin toplu ışık danslarını örnek veriyor Profesör Strogatz.

990

Gördüğü bu örnekler karşısında matematiği herkesin bildiği, özellikle bizde, iki ile ikinin neden dört ettiğini sorgulamayacak kadar şuursuzda öğrenilen ve öğretilen matematik olmaktan çıkarıp bambaşka bir alana taşıyor, tabiattaki canlılar dünyasının senkron hareketlerini, aldığı matematik eğitimiyle yorumlamaya başlıyor ve yepyeni "kuramsal ve uygulamalı" bir alt disiplinin öncülüğünü yapıyor. İşte budur, bilimi yeniden yazmak. Budur, dogmalar içinde çürümeyi reddederek kendi varlığının izlerini de bilime dahil etme çabası. Tıpkı benim gibi kanserin de tıbbi bir sorun olmaktan ziyade matematik bir sorun olduğunu düşünüyor ve son zamanlarda bunun üzerinde çalışıyor. Ben de kanserin enformatik tabanlı bir bilişimsel hastalık olduğunu düşünüyorum. İşte bu arayışlardır, kendi disiplinini hayata dokundurma çabasından kastım.

Kendini mecbur hissederek kısmen okuduğu kitaplar dışında okumaya kapalı da olsalar, eleştirdiğim bu tür görüş sahiplerine sürpriz bir haberim daha var, muhtemelen bilmiyorlardır: İlmini, hayata bakışını sorgulamak yerine acayip şekilde, yediden yetmişe beyninin yüzde kaçını kullandığına takılageldiğimiz, Yahudi asıllı, Alman fizikçi Albert Einstein'i pekçoğumuz kaba fizikle yatıp kalkan, bize gösterilen tahta başı resimlerinden ötürü, elektrik çarpmışa benzer saçlarla laboratuvar faresi gibi yaşayan bir insan olarak hayal ederiz. Bize göre tüm zamanların insan üstü insanı, sayıların dehasıdır. Hepsi bu!

Oysa biraz araştırır iseniz, Einstein'in din, sosyoloji, tarih, siyaset, toplum, felsefe, psikoloji gibi envai çeşit sosyal alanda sayısız makale, deneme ve kitap yazdığını görürsünüz. Özellikle son yıllarda bunların birer ikişer Türkçe olarak yayınevlerimizce basıldığını görmekten de çok mutluyum. Her ne kadar teveccüh görmeseler de (!)

990

Çünkü yine söylüyorum ki; gerçek bilim hayata dokunandır ve Einstein de bunun farkındaydı. İzafiyet kuramını bile sosyal yaşam üzerinden kitlelere açabilmek, hayatı o perspektiften okuyarak damıtabilmektir asıl dehalığının kaynağı, güya beyninin yüzde 10'unu kullanması değil!

Einstein'in Yahudi kökenli bir Alman olduğunu da kasten söyledim: İlimi insanlara fayda vermek üzere bir araç olarak görmeyenler, sosyal yaşamdan kopuk yalıtılmış kalelerde sayılara boğulmayı bilim yapmak olarak düşünenler, sayılarla ve algoritmalarla metodların, savların gerçeklemelerini yaparken bunların sosyal yaşamla kaynaşması ve hayatın gerçeklerini üzerinde barındırması için gayret edenleri hakir görenler, atıl tutarak işlemedikleri düşünsel kapasitelerini bilim yerine düşünceler yerine insanların inançları, kıyafetleri, renkleri gibi yönlerden çekiştirerek gündemlerine koymayı genellikle severler.

Uzun lafın kısası; ben odağımı dağıtmadım, sadece çok boyutlu üretmeye çalışıyorum ve bunu doğduğum günden beridir böyle yapıyorum. Bilimin de bu olduğuna inanıyorum. Siz dilerseniz, sonsuz döngü içinde sayıları toplamaya devam edin, "hendese" mühendisleri.

Matematiğin sayıları ve yazılımcının kodları konuşmanın sözcükleridir ama iletişim, konuşma yaratılmadan önce de vardı. Bilimin amacı ise sözcüklerin peşinde koşmak değil, onları birer araç kabul ederek hem anlamak hem geliştirmektir yaşamı, olabildiğince.

Cem TURAN

Makale orjinali:turancem.blogspot.com.tr/2014/11/muhendi. . .
Kasım 2014

Cem Turan

DUYARSIZ TOPLUMLARIN KANUNLARI ÇOK, AĞITLARI UZUN OLUR: İŞ GÜVENLİĞİ

Geçenlerde İETT'nin İkitelli yerleşkesindeydim. Oldukça büyük bir alana kurulu kampüsün "tehlikeli atıklar" tabelasının olduğu yerde çelik konstrüksiyondan yapılmakta olan inşaat dikkatimi çekti.
Yerden metrelerce yüksekte işçiler kaynak gibi tehlikeli bir iş yapıyorlardı: Baretsiz, kemersiz, özel kıyafetsiz... Çelik çubukların üzerinde ip cambazı gibi. Tarzan gibi diyesim geliyor ama onun bile daldan dala atlarken tutunduğu sarmaşıkları oluyordu.

Yer önemli bir belediye tesisi olan İETT, işveren İBB. Ama duyarsızlık hastalığı yine diz boyu.

Düşündüm; Allah korusun, işçilerden biri oralardan düşüp beton zemine çakılsa, ne olur diye?

Kameralar gelir, başta basın sonra kamu idareleri güya duyarlılık abidesi kesilirler. Ellerinde mızraklar, günah keçisi ararlar vurmak için.

Peki ama kimdir suçlu?

Örnek olması gerekirken, saldım çayıra Mevlam kayıra deyip işçilerin bu haline göz yuman İstanbul Büyükşehir Belediyesi mi?

Bunca yaşananlardan ibret almayan, halen "bana bişicik olmaz" takılan, güvenlik talep etmeyen, verileni kullanmayan işçiler mi?

Olaydan olaya kameralarla ortaya dökülen ama gerçekte benim gördüğümü umursamayan ve adına basın denen şovmenler mi? Hatırlarsanız, Avcılar'da yıkılan üst geçitte, inşaatta düşen asansörde de hemen bölgeyi mesken tutmuşlar ama sonra toplanıp bir başka fotojenik olayın peşine yelken açmışlardı.

Oysa kitle iletişim mekanizmasının bugünkü en önemli görevi sürekli bilgilendirme ve bilinçlendirme olmalı.

İnsan hayatı ucuz mu? Evet, işte bizde bu kadar ucuz. Bin tane iş güvenliği kanunu da çıkarılsa daha kamunun kendisinin hassasiyetinin samimi olarak bulunmadığı bir ortamda ne söylenebilir, kestirmek zor.

Trafikte, aracın kemerine dahi yolda polis görünce sarılan, geçince çıkaran, aparatlarla alarmını susturan, tümörleşmiş bir hastalıklı anlayış hakimken, inşaat ve maden işçilerinin kendilerinin de güvenlik ekipmanlarını birer zul, teferruat olarak görüp, kendi canını önemsemeyenleri varken elbette çok ucuzdur hatta sudan ucuz, sebildir insan hayatı bizde. Biri gider biri gelir, ocakların biri sönerse diğeri yanar çünkü ve biz buna erdemli, onurlu yaşam deriz, öyle mi?

Duyarsız toplumların kanunları uzun ve çok olur. Duyarlı olanların anayasaları bile bir avuç madde içerir.

Ağıt kültürü de gelişkindir böylesi toplumlarda. Kabir başlarında "getti! " diye ağlaşır, cinaslı ağıtlar yakarız. Oysa atın ölümünün arpadan olmasında bir engel görmeyen de acı patlıcana kırağı çaldırmayan da biz değil miyiz?


Bu ahvalin kurumsallaşmış hali değil midir, elinden taziye çelengi düşmeyen devlet erkanı? Ve klişeleşmiş sözler de bunun eseri değil midir: "Devlet yaralarınızı saracak", "hesabı sorulacak", "devlet baba yanınızda" ...

Deprem hazırlıkları deyince bile ilk aklımıza gelen yara sarma, ceset torbası stoğu bulundurma değil mi? Tedbir üretmekte neden bu kadar isteksiz davranıyoruz, hiç düşündünüz mü?

Bizde birşeyler var: Havamızda mı suyumuzda mı bilmem ama ayağı buralarda toprağa basanı yoldan çıkarıp azdıran, bilincini alıp adam sen de'ci kılan. Avrupa kurallarına kuzu kuzu uyan "Alamancı" vatandaşlarımızı Kapıkule'den geçtikten sonra azmanlaştırıp kural tanımaz trafik canavarı haline getiren bir güç belki.

Sinerjiyi önemle vurguluyorsam yazılarımda, inanın bunu kastetmiyorum. İnsan üzüm değil; birbirine bakarak kararmamalı bilakis baktıkça aydınlanmalı.

Cem TURAN
Kasım 2014

Cem Turan

ORDÜNARYÜS ÖĞRENCİ OLMAK

Hemen, size ne olduğunu anlama ve itiraz etme şansını vermeden, bir çırpıda ağzımdaki baklayı çıkarayım: Öğrencilik profesyonel bir iştir, uzmanlaşmak gerekir.

Nasıl olur, yok daha neler, olur mu canım! Hiç demeyin öyle, hem de bal gibi olur. Öğrenci olmak öyle gelişkin bir kariyer basamağıdır ki değme profesörlüğe, holding sahipliğine taş çıkarır. Çünkü öğrenim süreçlerinde asıl belirleyici olan öğrencinin ta kendisidir.

Düşünün bir kere; sizin okuduğunuz ya da çocuklarınızın okullarında karşılaşmış olabileceğiniz yaygın problemlerdendir, bir öğretmenin eksik olması veya dersin boş geçmesi. Hatta müdür dahi kimi zaman atanmamış olabilir bir okula... Fakat tüm bu eksiklikler öğretim faaliyetlerinin sürdürülmesine mani değildir, aksayabilir ama öğrencinin olduğu her mekanda öğretim devam etmeye muktedirdir.

698

Bir de tersten bakalım, dilerseniz. Koca koca ünvanlı hocaların dolup taştığı bir üniversite, A'dan Z'ye her türlü imkana ve öğretmen kadrosuna sahip bir ilkokulu ortaokul veya liseyi düşünelim. Kim okumak istemez böyle okullarda? Lakin öğrenciyi çekip alın içlerinden, hiç öğrenci bırakmayın. Ne kaldı geriye: Koskoca bir hiç! Tüm ihtişamıyla dikili fakülteler, kolejler, liseler, okullar... Hepsi anlamsız birer metruk bina hüviyetine bürünürler.

O halde öğretmenlerin, hocaların, okulların, YÖK'ün, Milli Eğitim Bakanlığı'nın varlığını da anlamlı kılan öğrencilerdir, dersem herhalde yadırgamazsınız bu değerlendirmemi. Öğrenci yoksa hiçbirinin varlık nedeni kalmaz. İşte bu kadar önemli bir unsurdur öğrenci, eğitim sisteminin içinde: Başrol oyuncusudur, vazgeçilmezdir.

698

Öğrencinin bu önemli yerini işaret etmekteki maksadım, öğrencilere bir böbürlenme vesilesi çıkarmak değil, elbette. Bilakis; öğrenci olmanın ne büyük bir sorumluluk olduğunun altını çizmektir, muradım. Kimsenin değil, öğrencinin borusu öter okullarda sanki tam tersi bir durum varmış gibi görünse de ama öğrencinin içinde olduğu algılayış yanılsamalarıdır biraz da eğitim sorunlarımızın sorumlusu.

Abarttığımı düşünmeyin: Bir okul bir marka olmuşsa, sebebi öğrencidir. Bir okul adeta bir viraneyi andırıyorsa, eğitim dışında her şeye rastlanan bir adres ise sebebi yine öğrencileridir. Bir üniversite uluslararası akademik endekslerde zirveye koşuyorsa da bir tabela üniversitesi olmaya mahkum edildiyse de müsebbibi hep öğrencidir, başkasını aramak zaman kaybı.

Bilime yön veren insanların biyografilerini okumaktan büyük bir zevk alırım. Bilim tarihi, kahramanları ve toplumlara etkisini sentezlemek yıllar yılı üzerinde araştırma yapmaya devam ettiğim keyifli ve ibretlik bir uğraşıdır benim için. Biyografileri okudukça, kendime göre altı çizilmesi gereken, bilimsel kişiliğin oluşumuna zeminlik yapan ne varsa not eder, başka isimlerin hayat hikayeleri ile karşılaştırırım. Bilim insanlarının hayatını şekillendiren aileden okula, zamandan kültüre çevresel ortak paydaları belirginleştirmeye çalışırım kendimce. Bu çalışmalardan elde ettiğim çarpıcı sonuçlardan bir kısmını paylaşmak istiyorum:

Büyük bilim adamları, büyük paralarla gidilen kolejlerde okumadılar. Hatta çoğu kez yokluk ve yoksunluklar içinde geçmiş hikayeler var. Çünkü ihtiyaç duymaktır her gelişmenin tetikleyicisi. Bunu hemen adapte edelim bizim gerçeklerimize: Diyeceğim o ki; belki de kapısında insanların kuyruğa girdiği, kayıt olmak için can attığı, bildiğiniz üniversiteler yerine bilimin en temel hammaddesi olan siz ve doğayı doya doya dinleyebileceğiniz, sakin bir Anadolu köşesindeki bir üniversite çok daha büyük bir koridoru önünüze açabilir. Biliyorum epeyce rahat bağımlısı, imajı her şeyin üzerinde tutan geniş bir kitle buna şiddetle itiraz edecek ama gerçek şu ki; bir eli yağda bir eli balda, gereğinden fazla lüks ders ve araştırma ortamlarında insan beyninin bir derde derman olmak üzere kendisini motive etmesini beklemek, büyük yanılgı olur. Fazlaca şatafatlı, alet edevat dolu, özellikle son yıllarda adeta birer teknoloji çöplüğüne dönmüş okullarda bir çözüme odaklanmanın doğal zorluklarını da görmek gerekir.

698

Bilim için insanın kendisini dinlemesi ve keşfe giden bir yolculuğa çıkması bir şart. Bu sürecin kariyer endişesi, sosyoekonomik beklentilerle gölgelenmesi, gerçek bilimin içine düşmektense akademik ünvanlarla avunan, bilim üretiyormuş gibi yapan kitleler üretiyor gibi. Bakın etrafınıza ve buna siz karar verin, yanılıyor muyum?

Bu biyografilerde şu noktanın ortaklığı da en fazla dikkatimi çeken oldu: Hocalarını zorlayan kişilikler genellikle bilimin önde gidenleri. Bitmek tükenmek bilmeyen sorularla, meraklarını damıtarak öğretmenlerini araştırmaya ve yeni bir şeyler getirmeye mecbur bırakan bir kırbaç olarak kullanıyorlar. Öğretmenini yeni limanlara sürüklemeyen öğrencilerin öğretmenlerinin yetersizliğinden, ilgisizliğinden şikayet etme hakkı da olamaz. Uzun bir dönem ben de kısmi olarak öğreten tarafında görev yapmış birisi olarak, öğretmenliğin en büyük girdabının kendini yenilemeksizin yinelemek olduğunu düşünüyorum. Bu kimilerini rahatsız etmiyor, 20 sene önce verdiği dersi satırı satırına aynen vermeye devam ediyor. Nasıl olsa öğrenciler değişiyor, diye düşünüyor olmalılar ama beni ziyadesiyle rahatsız etti bu durum. Öğrenciliğini terk etmiş bir öğretmenin gerçek bir öğretmen olamayacağı düşüncesinin katıksız savunucularındanım.

Yazılarımda çok vurguladığım büyülü rüzgardır, sinerji: Sinerjiyi üretmek ve hocaları da dahil, girmek isteyen herkesin bu melteme kapılmasını sağlamak da öğrencinin yapabileceklerindendir. Genellikle öğrenciler okullarını eksik donanımlarıyla, hocalarının beklentilerinin altındaki tutumlarıyla, düzenle ilgili olarak eleştirip dururlar. Oysa şikayetçi olunan sorunları düzletmek için gayret etmek, bunlardan arınmış bir eğitim ortamının yaşamasını temin etmek de öğrenciliğin gücü kapsamında olmasına karşın nedense, ısrarla her şeyi hazır bekler, bulamazsa okul değiştirmeyi tercih eder pek çoğu. Bu ise eğitiminin asıl ana fikri olan sorun çözücülüğüne dair önemli bir pratiği yapmaktan kendisini men eden, bir basitçiliğe kaçıştan başka bir şey olmasa gerek.

Özetle; eğitim her şeyin öğrencinin merkezinde olduğu bir sistemdedir. Öğrenci bir seyirci, uzaktan eleştiri üretmekten ibaret bir muhalif olmaktan çok öte, okulların varlık nedenidir, temel dinamiğidir. Bu ise öğrenciyi karşılaşılan sorunları çözüm konusunda sorumlu kılar. Bir sorunlar ve sorgular yumağı olan hayata hazırlanmayı uman insanların okullarındaki sorunları çözmek konusundaki isteksizliği hayata karşı da mağlubiyetlerinin bir işareti olabilir.

Mütevazi mekanlar, yalın ve doğal çevreler düşünce üretimi için çok daha avantajlı olabilir. Başkalarının gözüyle değerlendirmek, başkalarının ezber şablonlarına göre okul ve üniversite okumaya çalışmak yerine varlık ve üretkenlik gösterilebilecek eğitim kurumlarının bir ferdi olmak daha da anlamlıdır. Başarılılık görecelidir; popüler okullarda kendini ifade imkanı bulamayan ve bu yüzden silik karakter olarak anımsanan bir öğrenci bir Anadolu üniversitesinin en inovatif, sıradışı, mucize öğrencisi olabilir.

Uzun sözün bam teli; öğrenci eğer öğrenciliğinin farkına varırsa eğitim istenen amacına ulaşabilir. Okullara hazırlanmak, giriş sınavları için yemekten içmekten kesilmek yerine öğrenci olmaya hazırlanmak gerekir çünkü öğrencilik tam anlamıyla dinamizmin öbeği olan profesyonel bir mertebedir ve gerçek başarının sırrı oradadır.
Cem TURAN

Makale orjinali:turancem.blogspot.com.tr/2014/09/orduna. . .
Kasım 2014

Cem Turan

TOPLUMSAL İNOVASYON, ÇEVRESEL ŞEKİLLENDİRİCİLİK VE ÖĞRETMENİN ROLÜ

İnsan şüphesiz sosyal bir canlı. Bunun sonucu olarak; çevresi ile doğrudan ve dolaylı etkileşim halinde olup, bu ilişkiler sonucundaki edinimlerin tezahürü olarak kişiliklerin şekillendiği görülür.

1953 Yılındaki DNA keşfinden sonra, uzun yıllar genetik bilimciler, insanın davranış, zeka ve yeteneklerinin şekillenmesinde genetik kodların izini takip ettiler. Diğer pozitif bilimlerden aşina olunduğu haliyle; insana mekanik bir kolaycılık atfetmeye eğilimli bilim insanları, DNA'nın milyarlarca şalteri barındıran bir elektrik panosu olduğuna, eğer uygun şalter bulunup konumu değiştirilirse bir insanın zeki, yetenekli, güçlü hafızalı, dahi, ahlaklı gibi arzu edilen tüm meziyetlerle donatılabileceğine inandılar. Hatta kanser gibi hastalıklara neden olan genleri bulup sigortalarını kapatarak bu hastalıktan da kurtulabileceklerini umdular. Oysa sonuç hiç de onların umduğu gibi olmadı: Canlılar dünyasının müthiş tasarım mühendisliği içinde insanın sahip olduğu karmaşık dünya, bilim insanın halen insan hakkındaki bilgisinin çok sığ olduğunu bir kez daha ispatladı. İnsan genetik faktörlerden çok çevrenin bir ürünüdür.

9413

Çevresel şekillenme süreçlerinin en önemli zeminini şüphesiz, öğretim ve eğitim faaliyetleri oluşturmaktadır. Bu faaliyet sanki okullarla sınırlı tutulan bir zaman kesitini ifade ediyormuş gibi algılansa da aslında tüm yaşam döngüsünü içine alan, ilk nefesten son nefese kadar içinde olunan, hayati bir süreçtir.

Bu gerçekten yola çıkarak, örgün öğretim ve eğitim faaliyetlerinin temel dinamikleri asli olarak, bireye ömür boyu kullanabileceği öğrenme, yorumlama, tasarlama ve gerçekleme meziyetlerini kazandırabilmelidir. Bunun için soyut malzemelerle egzersizler stratejik önem taşımaktadır. Çünkü bunlar toplumsal bir kimliğin, aydınlanmacılık ve gelişimcilik yönünde harekete geçebilmesi için yegane anahtar rolüne sahip yaşamsal bileşenlerdir.

Dünya tarihine bakıldığında; sıcak savaşların yanı sıra, eğitim faaliyetlerinin bölgesel ortak bilinçaltı oluşturmada yoğun olarak kullanıldığı görülür. Örneğin; adeta bir kitlesel silah gibi; sessiz ve derinden, sabırla yürütülen eğitim tabanlı stratejiler günümüz dünyasının bir bölümünü üretenler, bir bölümünü de üretenlerin ürettiklerini tüketen, bağımlı pazarlar olarak şekillendirmiştir. Tüketenler ligindeki coğrafyalarda, süreklilik arz eden eğitim stratejileri sonucu ideallerinden vazgeçmiş, üretmek gibi bir düşü olmayan, ideal beslemeyen ve bunlara mukabil eğlence, futbol fanatizmi, şans oyunları, diziler ve televizyon programları, vasatlaştıran mahalle çevreleri gibi kavramlar toplum genetiğine işlenerek kalıcılaştırılmıştır.

Sanayi devrimi sonrası aranan yeni pazarlar yeni bağımlılıklar üretmiş, bu coğrafyalardaki insanlar üretenler grubundaki ülkelerin markalarını taşıyan ürünlere sahip olmayı birer sosyal statü ifadesi olarak kullanmaya başlamışlardır.

Kurulmuş bulunan bu denklemde bir bozulma istenmemektedir: Tüketenler liginde iken "ben de yapabilirim" idealini dile getirmek umulan bir eğilim olmadığı gibi, pazar kaybetme endişesi taşıyan üretenler ligi oyuncularını kızdırmaktadır.

9413

Bu uğurda öğretim ve eğitim terminolojisi bile karıştırılmaktadır. Bilgi yığınları altında ezercesine, kısa süre içinde unutulacağı bilinmesine rağmen, genç bireylerin zihinlerini doldurmanın eğitimle de özdeş olduğu gibi bir yanılgıya düşülmektedir. Oysa eğitim, yanında hiç erzak olmayan bir bireyin dahi hayatta kalabilme, bir medeniyet kurabilme ve yaşatabilme becerisini kazandırmalı, idealist ve hedefli bir yaşam öngördürmeli, hayal gücünü ve öz inancı, güveni beslemelidir.

Sınıf içerisinde öğrencilerin, hatta bir bilimsel toplantıda bile katılımcıların konuşmacıya soru sormalarının önünde bir engel teşkil eden ve toplumsal bilince yer etmiş, genetiğine işlemiş "acaba fikrimi paylaşırsam ayıplarlar mı? " düşüncesi bile entellektüel özgüven kodunun bozulmuşluğu ile ilgilidir.

Günümüzün popüler teknoloji ürünlerine, bir kültür getiren sanal paylaşım imparatorluklarına bakıldığında, hiçbirinin geliştiricisinin dahi diyebileceğimiz vasıflarda olmadıklarını görmekteyiz. Hemen hepsi sıradan, ortalama insanlardır aslında. Ancak kendilerini aşmaya sevk etmek üzere tasarlanmış sosyal çevreleri, mahalli yaşamları kendilerini başarıya götürerek, bugün devlet başkanları gibi ağırlanan teknoloji dünyasının temsilcileri durumuna getirmiştir onları. Toplumsal genetik faktörler yine iş başındadır.

Bir toplumun aydınlanmacı dönüşümü genç insanlarından başlamalıdır. Geçmişin kodlanan toplumsal genetik urları birer birer giderilmeli ve yerine inanç, kararlılık, merak, insan ve canlı sevgisi, idealizm ve hayal gücü konulmalıdır ve bu dönüşüm ancak öğretmenler eliyle mümkündür. O halde önce öğretmenliği yeniden tanımlamak ve mensuplarını motive etmek gerekir.

Bilim bir yoktan yaratış eylemi değil, yaratılmış olanlardan esinlenerek modellemelerde bulunma, yaratılmışları kopyalama yoluyla, farklı kombinasyonlarda kombine ederek türetme çabasıdır. Bu nedenle; kuşların kanatları halen uçaklarda, vahşi hayvanların kazıcı pençeleri iş makinelerinin kepçelerinde yer alır. Bu düşünceden hareketle; insanın düşünsel ve beyinsel modeli olan bilgisayar da insan vücudundaki düşünsel ve sinir sistemine yönelik hemen her uzvun amatör birer kopyasını içermekte olduğundan, bilgisayar bilimlerinin insan beyin algısının izlenmesi ve geliştirilmesi konusunda da yadsınamaz bir ilgisi bulunmaktadır.

Gelin görün ki; eğitim ve bilgisayarlar bir araya geldiğinde genellikle algılanan teknolojik ürünler dağlarını sınıflara yığmaktır: Projeksiyonlar, tabletler, bilgisayarlar, Wi-Fi ağları, akıllı tahtalar... Bu son derece hatalı bir yaklaşım ve bu yanlış yaklaşımın sancılarını Fatih projesinde fazlasıyla görmekteyiz, örneğin. Eğitimin modernizasyonu alet edevatlardan önce içerik ve felsefesinin doğru kurgulanması ile sağlanabilir. Sınıfları akıllı tahtalar ile donatmak ve çocuklara tablet dağıtmak keşke yeterli olabilseydi ama değil....

Bir düşünsel faaliyet, bir duyu organında algılanan sinyallerin sinir sistemince taşınarak beyinin nöronları tarafından etkileşimler kurularak değerlendirilmesi, bütünüyle organize bir eylemdir. Bir tek beyin hücresinin mükemmel çalışmasının hiçbir anlamı yoktur çünkü nöroenformatik (beyin aktivitesine dayalı bilgi işleme süreçleri) eylemler çok sayıda hücreden oluşan bir sistemin koordinasyonu ile mümkündür. Bu demektir ki; bir tek insanın mükemmel yetişmesi, bilime ve aydınlanmaya aşk ile bağlanmasının toplum için hiçbir getirisi yoktur. İnovasyon denilen yenilik yönünde değişim harekete, bilimsel gelişim, fikirsel aydınlanma ancak bir sinerjik çevrenin sözkonusu olduğu coğrafyalarda yeşerebilir; sonuç verebilir.

İnsanı aile, okul, arkadaş, mahalli mizaç gibi çevresel faktörler şekillendirir, tabletler değil. Bir öğrenciye neden ve nasılını bir ufuk eşliğinde vermedikçe, özgüven ve hayal gücü aşılamadıkça, entellektüel üreticilik cesaretini elinden aldıkça eğitmişlik şöyle dursun, sadece mekanik bilgi kapasitörleri üretmiş olacağımız, aşikar durumumuz olacaktır. Bundan kurtulma ülküsünün yegane kahramanları varsa, onlar öğretmenliğinin farkında olan ve bilgiden önce bilgiye karşı tutku ve idealleri öğrencilerine katabilen öğretmenlerdir.

Cem TURAN

Makale orjinali:turancem.blogspot.com.tr/2014/11/toplum. . .
Kasım 2014

Cem Turan

SOSYOENFORMATİK: KANSER KENARDAN BAŞLAR

Belediye otobüslerinin klasik tescilli diyaloglarındandır:

- Arkaya ilerleyelim beyler!
- Abla niye duruyorsun orada, geçiver arkaya; otobüsün arkası da aynı yere gidiyor!
- Yer varsa gel de sen dur. Balık istifi gibi tıklım tıkış!
- Beğenmiyorsan in de taksiye bin, bir kişi azalır hiç değilse...

Güzel hikayeler çıkacak, kimi zaman tebessüm kimi zaman gerginlik yaşatan konuşmalardır bunlar. Sık sık aralarına karışmaktan büyük keyif alırım bu kalabalığın. Çünkü zeka parıltısı yeni ifadeler, güncel yaşama dair felsefeler, binmekle inmek arasında geçen sürede vatan memleket kurtaran veciz nutuklar... Hepsi kulak misafiri olduğum, damıtarak yazılarımda ve anlatılarımda kullandığım çok önemli kültürel kaynaklardır, benim için.

Fakat konum, otobüslerde anlatılanlar değil, bu kez: Yolcuların genel yerleşim eğilimlerine baktığınızda, genellikle kapı önlerini çok sever insanlar. Bu yüzden sık sık otobüs şoföründen papara yeseler de bir türlü vazgeçmezler öbek öbek kapılara yığılmaktan.



Benzer şekilde; metro ve tramvayda da kapı önleri gözde mekanlardır, koridorlar tenha. Şehir hatları vapurlarında da mümkünse, tercihimiz geminin iki yanından baştan başa sıralı bulunan oturaklardır, martılara simit atsak da atmasak da ya da en azından cam kenarını kapabilmektir, fevrice. Hatta kimimiz inişin binişin olduğu halatçının makamını kutsal mekan gibi terk etmek istemez bir türlü, çakılıverir oraya. Uçakta, trende, şehirlerarası otobüslerde de durum pek değişmez: Cam kenarı olsun lütfen!

Yeni bir eve taşınacakken de benzer bir güdüyle hareket ederiz: Koca şehri bırakıp, anakaranın kenarlarına mümkün olduğunca yakın olmayı isteriz. Kıyılar bir rant oluşturur bu yüzden, şehrin adı ne olursa olsun.

Bir böceği küçük bir kağıtla aldığınızda ortalara değil kenarlara yönelir hemen. Kağıdın kenarı boyunca ileri geri gidip durur. Umudu kenardadır çünkü ve kenarın kenar olduğunun farkında...

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Biliyor musunuz, kanser de kenardan başlar. Tümörün varlığının devamını sağlayabilmesi için bir yüzeyde oluşması gerekir. Çünkü oksijen oradadır ve oksijen bu denli hızlı büyümeyi uman bir organizma için hayatidir. Bu nedenle kanser ya mide çeperinde, ya ciğerin yüzeyinde, ya ciltte... nerede olursa olsun, bulunduğu organın dış dünya ile temas noktasında başlar.



Eğer yüzeyde yeterli oksijen ve ortamı bulabilirse, tümör çok kısa sürede olgunlaşır, büyür ve yapısına göre oldukça hacimli bir damar sistemi ile bu saldırgan ve iştahlı büyümesini iç dokulara da genişleyerek taşır. Hatta vücudun ana dolaşım sistemleri ile başka organların yüzeyine de sirayet ederek metastaz denilen olguyla karşılaşılır.

İnsanın aklına şu soru geliyor hemen: O halde keşke organlarımızın yüzeyini koruyabilsek de hiç kanser olmasa. Organ yüzeylerinde oksitlenmelerin, paslanmaların önüne geçmek için antioksidanlar teorik olarak kurtarıcı gibi gözükse de pratikte vücudun yeterince korunamadığını, önümüzdeki kanser gerçeklerine bakarak söylememiz sanırım yanlış olmaz.

Bozulmuş bir yemekte, ekmekte, meyvede, süresi geçmiş bir yoğurt ya da ayranda da bakteriler önce kenar ve yüzeylerde ürer, yüzey boyunca yayılır ve sonra derinliklere uç uca eklenerek nüfuz ederler.

Bu yazımın konusu tıbbi bir irdeleme de olmadığından, bu şablonu şimdi de sosyal yaşama adapte ederek sormak istiyorum:

Ya toplumun kenarı neresidir? Toplum hastalıklarını neresinden kapar? Sosyal bilinçaltına virüsler nasıl girer ve orada yerleşerek koca bir sosyal ur doğurur?



Nasıl düşünmez olur bir toplum, nasıl üretmez olur? Nasıl imajlar yok satarken ilmin talibi çıkmaz olur? Nasıl hayata bir dirhem katkı telaşı yokken hayattan hep alınacakların peşinde koşularak yaşanır?...

Siyaseten bir toplum; ülke düşünüldüğünde, onun kenarı neresidir? Kenarlar, kapılar bu kadar önemli olmasına rağmen başkentler ta ortadadır, örneğin. Şehir merkezleri de elit ve varlıklı kesimler için hep ikamet adresleri olagelmiştir. Oysa bisküvi de kenarından ısırılır. Soğuklar bile Balkanlar üzerinden gelip ülkemizin batı kenarından girmez mi içeri? Keskin bir virajdan geçen aracı bile, merkezkaç denen gizli bir el dışarı savurmak istemez mi?

Diyeceğim o ki; merkezdekiler mevcut düzenlerinin, durumlarının (status, statüko) muhafazası ile o denli yoğun yaşar ve tek doğrunun bu olduğuna kendilerini o kadar alıştırırlarki dünyanın deviniminin doğasında olan yenilenme süreçlerine kapalı kaldıklarını fark edemezler çoğu zaman. Sonucunda halk hareketleri de ülkelerin kenarlarından başlar, isyanlar ve hatta aydınlığın yönü taşradan merkeze doğrudur büyük çoğunlukla.

Merkezde şatafatlı, devasa boyutlu üniversiteler, araştırma laboratuvarları inşa edilip içlerinde nice araştırmacı ve akademik unvanlı insan bulunsa da dünyanın gelişim çizgisinin belini kırarcasına inovatif ve sıradışı fikirlerin, buluşların membağı neden ahırdan bozma kuytuluklarda, dağ başlarında, amatör ruha sahip ama değil bir bilimsel ünvan, üzerinde adı yazan bir kapısı dahi olmayan kişiler olmaktadır?

Doğudur, dünyanın kenarı: Onca medenileşmiş dünya halen, geçmişi binlerce yıla varan doğu öğretisinin gizemini çözebilmiş değildir, aslında. Kültürün de son derece mistik ve derin bir kaynağıdır, diğer yandan.
...
Merkezi boş olan kenar, simit gibi olur ve anlamlıdır, lezizdir. Lakin kenarı olmayan bir merkez düşünülemez. Hocası olmayan, eksik olan nice okullar olmuştur ve fakat bir şekilde öğrenim devam eder ancak; öğrencisiz; kenarsız bir okul hayal dahi edilemez.

Francalı ekmeğin de kenarı vardır, hem de çıtır çıtır. Genellikle biz onu da severiz ama her sevdiğimiz gibi bunca kenarı korumak için de elbet yapılması gerekenler var. Merkezde oturanın kenarı unutması yok oluş, onu bir esin kaynağı olarak kullanması yeniliğin ve gelişimin nedenidir.

Ve had bilmez, beylik bir sözle bitsin bu yazı: Aslında eğitim diye bildiğimiz süreç, merkezdekilere kenar olmanın erdemlerini taşıma sürecidir, bir anlamda.

Cem TURAN

Makale orjinali ve diğer makalelerim: turancem.blogspot.com.tr/2014/11/sosyoen. . .
Kasım 2014

Cem Turan

KAMU VE BELEDİYE VANDALİZMİ

Böyle bir başlık atmak istemezdim ama gerçek bu. Kimi zaman yüz yüze konuşmama, kimi zaman üşenmeden mektuplar yazmama, kimi zaman da orada burada makalelerle dikkat çekmeme rağmen vahşice ve mekanikleşmiş bakışından halen taviz vermiyor kimileri.

177
Son yıllarda hızla, medeniyeti betondan legolar inşa etmekle bir tutan bir anlayış hakim oldu genelimizde: Ne kadar beton o kadar inkişaf etmiş sayanlar var kendini. Özellikle inşaat sektöründe yer alan ve dolayısı ile kamu ve belediyelerde de hakim olan görüş gereği, boş bir arsa gördü mü, iştahı kabarıp ağzından sular saçarak saldırıyor bazı meslektaşlarım.

Hangi arazinin boş olduğu da sakat bir konu. Boş arazi demek, "üzerinde insan olmayan" demek onlar için. Şehir kuracağız diye zorla ellerinden topraklarını aldığımız hiçbir canlıya en ufak bir saygımız yok.

177
Bu sahneleri genişleyen İstanbul alanlarında ve "şehirleşmenin betonlaşma olduğunu batı şehirlerinden kurs alan yeni iştahlı" Anadolu şehirlerimizde sıkça görüyorum. Daha bir iki yıl önce, Toplu Konut İdaresi tarafından ilk etapları yapılıp teslim edilen ve bir milyon insanın yaşaması öngörülen "Yeni İstanbul'un çekirdeği" projesini görmeye gittiğimde yoluma bir tilki ve tavşan çıkmış, ne yapacağını bilmez halde evleri olmaktan hafriyat alanına dönüşmüş toprak tepelerinin arasında yitip gitmişlerdi.

Bu konuyu, her biri farklı açıdan olmak üzere farklı yazılarda yeniden ele alacağım. Çünkü bu değil yaşam, bu değil medeniyet ve erdemli insan olmak. İnsanlık, iş makinelerinin azman dişleriyle hayatlar karartıp, kendinden başkasını görmeyecek kadar bencil ve bunu da rant için yapan bir yok edici yaratık olmak hiç değil. Hiç şüpheniz olmasın, eğer para veren hayvan ya da bitki familyasından birileri olsa, inşaat sektörümüz onları da birden düşünmeye başlar; bugün gazeteleri, bilboard'ları doldurup taşıran ve cennet gibi bir yaşam vaad eden inşaat projeleri onlar için de gerçekleştirilirdi. Maalesef para veremiyorlar ve bundandır, rant dünyasının değil öznesi, belirtili ya da belirtisiz, nesnesi bile olamıyorlar.

177
Resimlediğim bir örnek ile huzurunuzdayım: İstanbul-Edirne otoyolunun, Mahmutbey gişelerinden sayılı dakika mesafe sonrası. İBB (İstanbul Büyükşehir Belediyesi) tarafından ihale edilmiş küçük bir kavşak düzenleme çalışması. Fotoğrafları belirli bir mantığa göre derlemeye çalıştım. Sırasıyla baktığınızda göreceğiniz gibi, daha önce de İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLIĞI tarafından dikilen gencecik fidanlarla donanmış yol kenarları. Bundan dolayı belediyeyi çok takdir ediyorum, gerçekten yeşil alan üretimi konusunda duygulandıran, takdire değer bir irade ortaya koydu. Bunu mutlaka siz de etrafınızda yoğun olarak hissetmişsinizdir, son yıllarda. Bu hislerime rağmen, birilerinin objektif olması gerekir ve mesleki olarak bu benim boynumun borcu, analiz edip sonucunu söyleyeceğim:

Resimlere baktığınızda, daha yeni yeni kendini bulan, bulundukları yerin birer parçası olan genç fidanların yüzlercesinin, bir yol genişletmesi sırasında nasıl "katledildiğini" görmenizi istiyorum. Birkaç günlük çalışma sonrasında devasa boyutta hafriyat kamyonlarının hayata henüz tutunmuş, bizim göremeyeceğimiz on yıllar sonrasında bile nefes vermeye hazırlanan bu körpecik fidanların üzerine nasıl moloz yağdırdığını, diri diri toprağa gömdüğünü anlatsın size bu resimler.

Ben bu resimleri çekerken tesadüfen yolun karşı kıyısındaki bodur yeşillikler arasında belki on tane sincap yavrusunu, oynaşırken gördüm. Karbon monoksit oranı ve gürültü kirliliği yüksek olan, yol kenarındaki küçük bir çalılık alan içine sıkışmış da olsalar, mutluydular. Ta ki, "herşeyi çok iyi bilen", dinamikten fiziğe, akışkanlara ve mekaniğe kadar fakültelerinde konuları yalayıp yutmuş ama "canlıya saygı", "insan olma hakikati", "çevresel emanetler", "etik ve varoluş" gibi derslere müfredatlarında hiç yer verilmemiş mühendis abileri veya ablaları, onları sıradan bir tuğla gibi birer meta olarak görüp Azrail'leri oluncaya kadar.

177
Kaç saat alırdı, daha kök salmamış, bel hizasına ancak gelen belki yüz fidanı edeplice, insani erdemlere yaraşır şekilde toplatmanız, bir başka yere aktarmanız? Trilyonluk bütçenin içinde çekirdek parası eder miydi, bunun maliyeti, söyleyin! Fakat ölçülemeyecek kadar büyük bir değere sahip olurdu "eşref yaratılmış insan" olarak eğer civata ile nefes olan fidanı, börtü böceği bir tutmasaydınız ama olmadı...

Medeniyet, betonlara mahkum etmek değildir, kendini.
Medeniyet, hayatı bir kendinden ibaret sayacak kadar bencillik de hiç değil.
Medeniyet, cetvelle, makinelerle, CAD programları ile kurulacak bir olgu da değil, üzgünüm.
Medeniyet farkında olmaktır önce kendinin ve sonra hayattaki yerinin. Kendi uğruna kasdetmemektir sebinin, bihaber masumun, senden çok zikredenin hayatına.
Medeniyetin lokomotifi, beton külçeler gibi her an yıkılıp yerine başkası dikileceklerle uğraşmak değil yıkılmayacak kadar sağlam düşünceler, değerler üzerinde büyüyebilmektir.

Ve medeniyet, "Emin" olabilmektir, cümle varlık için. Tıpkı kelamda, tabi olduğunu söylediğin, vahşetin içinde insanlığı öğreten Rehberin gibi. Oysa sen şimdi nelere imza atıyorsun, nelere sebep oluyorsun, bir gör.

Cem TURAN
Kasım 2014

Cem Turan

ŞEBEKLİK YAPMAKTAN "OKU!"MAYA FIRSAT BULAMIYORUZ

Mangalda kül bırakmayız, iş lafa gelince. Duyanlar "yahu, adam ne de güzel sindirmiş içine dini, hayatın sırrına ne de vakıf" diye gıpta ile bakıp dururlar.

Bazen ilim havuzunda bir balık olmaya gerek bile yoktur, umumun hayranlığını kazanmak için. Çünkü halk zaten gönüllüdür genellikle, birilerini göğe uçurmak, yeni "kurtarıcı" ilan etmek için. Hani derler ya; "hocanın kendi değil, tebaası uçurur", diye. Hah, işte tam da öyle.

193

Eğer bu işlere niyetiniz varsa siz de, Peygamber Efendimiz'in hayatını konu alan bir Siyer kitabını ezberleyin, biraz bağlantı kullanıp geçin kamera karşısına. Acınaklı bir ses tonu ile gösterin performansınızı. İsterseniz belediyede memur olun hiç önemli değil, kısa süre sonra kadrolu hoca olacağınızı garanti ederim. Sözde tevazuyu anlatırken, birden şoförlü makam araçlarıyla çocuğunuzu okula bırakmaya başlayacaksınız. Şanınız öyle yürüyecekki, memur olduğunuz belediye gibi belediyelerden birinde başkan danışmanı bile olabilirsiniz, örnekleri vardır.

İşletmenizi devredip daha karlı bir kulvara geçecek, "Diriliş hareketi" organizasyonları yapıp kitaplar basacaksınız peşisıra, medya sizi keşfedecek ve programlar yapmaya başlayacaksınız.

Rivayet oki; bir hoca bir Ramazan ayı boyunca yapacağı program için 600 bin TL almış. Neye mukabil, hangi malzemeye?

"Gözyaşı geceleri" diye bir laf uydurup "Ağlamayana parası iade" diyecek, salonlarda bir tür yeni titan gösterileri yapacaksınız. Hatta işi abartıp bir organizasyon firması olacak, sükseli otobüslerle ulusal arenada sahne gösterilerine döndüreceksiniz.

Kendinizden olanlarla güç birliği yapıp televizyonlarınızı, radyolarınızı, yayınevlerinizi kuracak ve işletecek, "körler sağırlar birbirini ağırlar" misali; nöbetleşe programlarınıza sizden olanları davet edeceksiniz.

Bir besmeleyi onlarca çeşit, anlamsız müzikal lakırdıya dönüştürenler, kulak tırmalayan ve pop şarkılarından daha beter ve değersiz, tasavvufun ritmik iç aleme zerkedişinden fersah fersah uzak, ıhlamalı tıslamalı güya ilahiler ile dolu ortalık. Eğer bunlar ilahi ise Amir Ateş, merhum İsmail Biçer, merhum Kani Karaca, merhum İsmail Bülbül ve diğer güzidelerin, her bir nağmesi içte bir yeri titretircesine söyledikleri ne idi?

Ritm ve müzik deyip yabana atmamalı: Süleymaniye'nin hemen yanındaki şifahanelerde musiki ile psikolojik hastalıklara derman aranırdı, örneğin. Tasavvuf müziği, verilmesi gereken ruha şifa mesajın, bir iğne deliği kadar küçük bir hazneden insana doğru tınıyla verilmesine çok özel bir ilim kulvarıdır. Herkesin harcı olduğunu düşünmek mahveder işte böyle. Bir kültürü, bir tarzı yer ile yeksan edip bırakır.

Bir de "şiir icracılarımız" çıktı uzun zamandır. Bir iki tamam ama baktı ki "bu işte para var", benim müteşebbis ruhlu insanım durur mu, koca bir şiir okuyanlar ordusu türedi. Ekranlarda, radyolarda dinlememek, müzik marketlerden albümünü almamak kötü işlerden sayılıyor.

Velhasıl çok ayıp bir iş oluyor çok uzun zamandır: Din ve dini semboller, ticari birer meta olarak kullanılıyor. Daha çok kazanmak ve tanınmak için herşeyi mübah görüyor insan ve bu uğurda üzerine lanet almaktan dahi çekinmiyor.

Çocukluğumdan bu yana farkında olduğum Eyüp Sultan'ın uhreviyetine, civarındaki dükkanlardan yükselerek boğan, çığlık çığlığa bağıran türlü sesleri çıkarıp ne çok zarar veriyor bu kirli çöpler.

Artık yazarsız, fabrikasyon kitaplar çıkarıyor bu yayınevlerinden. Çocuk eğitimi adı altında bir sürü tuhaf, sahipsiz, yayınevinin kadroluları tarafından kaleme alınıp birbirini tekrar eden ama şatafatlı, renkli resimli bir sürü kitap.

Birileri telefonla arayıp bayağı satıcılar gibi, "Kuran" pazarlıyor. Oysa birkaç on yıl öncesinin basımı olan Kuran-ı Kerim'lere baktığınızda edepten üstüne fiyatının yazılmadığını görürsünüz. Çok çok "Hediyesi" derlerdi, o bile şaibeli.

Bu ahval içinde dini ve insani değer adına ne varsa yozlaştıranlardan dinin sahibinin hesabı soracağı güne kadar, en azından şunu söylemeli: Tüm bu hengamede "Oku! " diyenin bu ilk emrini es geçiyoruz. Sadece biz değil, görünen o ki; neredeyse müslüman olduğunu iddia eden bütün coğrafyalar bu önemli emre itaat edip itibar göstermediklerinden, bugün tüketen, sömürülen, kolayca manipüle edilen, alt üst edilip taş üstünde taş bırakılmayan, ilimden ve fenden nasiplenmeyen, teknolojik olmayı "parasını bastırıp almak" sayan toplumlar olmaktan ileri gidemiyorlar.

Bakın etrafınıza, komşularımıza ve bize... Yaptıklarımıza, içine düştüklerimize, holdingleşmiş cemaatlere, fukaralık içinde ezilen insanlara. "Okumak" bunların neresinde, siz karar verin.

Kitap okumak değildir, "okumak", özel okullar kurmak da hiç durmamacasına kitaplar, dergiler, gazeteler basan yayınevleri kurmak da değil: Çok farklı ve maalesef halen bizde anlaşılamadı.

Yusuf İslam adını alan Cat Stevens'ın şu sözü çok manidardır: "Ben İslam'ı, önce Kuran'dan öğrendiğim için müslüman oldum. Kuran'dan önce müslümanlarla tanışsaydım ve onlardan öğrenseydim, müslüman olmazdım. "

İslam tembelliğin, miskinliğin, terörizmin, asalaklığın, soygunculuğun, sömürünün, Allah'ın sözünü pazara çıkarmanın ve onun sırtından paralar kazanmanın, bu sayede sırça köşklerde oturmanın ve dibindeki sıkıntı çekenlerden lafta muzdarip olsa da aslen bihaber olmanın adı değildir. İslam markalaşmak değildir, fırkalara bölünmek, diğerlerini kötülemek, dışlamak hiç değildir.

Zamane fotojenik hocaları ne derlerse desinler, bir gerçek kaşımızda: Kim olursa olsun, "okuyabilendir" gerçekten yaşayan İslam'ı, hayatı, varoluş amacına uygun bir çizgiyi.

Cem Turan
Kasım 2014

Cem Turan

SELEN'E ÇAĞRI: BAŞIMI UTANÇLA ÖNE EĞDİREN, ROBOTLARDAN RUHSUZ İNSANLAR

Bazen düşünüyorum, çok mu tenkit ediyorum bugünün insanını, fazlaca muhafazakar bakıp çağın dışına mı çıkarıyorum kendimi diye. Acaba nostaljik bir kuvvetin etkisiyle mi insanların değerlerini her geçen gün yitirdiğini, insan olma erdemlerini, şuurlarını rafa kaldırdıklarını çok sık vurguluyor, üstlerine çok mu gidiyorum diye öz eleştiri yapıyorum sık sık. Ancak daha sonra karşılaştıklarım bana haykırıyor, tıpkı bugün okuduğum bir kahredici haber gibi:

Hayır, az bile söylüyorum. Yerden yere vursam hak ediyor, bu insanlıktan geçerek robotizme varış. Herkesin teknoloji hayranlığını başka bir boyuta taşıdığı, yenilik adı altında ne görse ayakta alkışladığı, sorgusuz içeri buyur ettiği yeni trendde, "hayır, önce insan... " diye bayrak açmış bir Don Kişot olmaya razıyım, doğru bildiğim davada.

Bugünün insanı, kalbini ve beyninin soyut anlam işleyen sağ yarısını öldürüp onun yerine dokunmatik ekranlarda maharetlerini sergileyen parmaklarını geliştirmeye, sanal jargonların birer silik karakteri olmak konusunda bilinçsizce devam ettikçe daha vahşi, daha ruhsuz, daha gaddar, daha bencil bir insanımsı ırk olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Buyurun, insanlığımdan utandıracak bir sahne daha: Kendileri zerre kadar erdem taşımayan insanların çocuklarını gönderdikleri yerin adı mıdır, okul? O çocuklarını elbette erdemli bir insan olarak yetişmeleri için değil, matematik, fen cengaveri olup testkolik limitlerini aşarak kariyerperest gerilla yetiştirmek için gönderen zavallılar zümresi. Bencil ve kendine tapan, mental yönden uçuk ve fakat ruhen, manen çökük, donuk bakışlı, mekanik android'ler üretmek için gönderiyorlar şüphesiz okula. Okuyup "büyük adam" olunca eşe dosta caka satmak için.

Basına yansıyan haber şöyle:

14963



"Antalya'da %30 bedensel engeli bulunan ve özel eğitim verilmesi gereken Piri Reis İlkokulu 2'nci sınıf öğrencisi Selen Sargın, Engeli nedeniyle okuldan uzaklaştırılmak istenilince Selen'e okulu ve sınıf öğretmeni sahip çıkarken veliler utanç verici bir eyleme imza atarak çocuklarını okula göndermedi... "

Yazıklar olsun demekten daha ilerisi yok, benim için. Yahu en iyi okul, en temel medrese, en gerçek inovasyon ve gelişim koçu ailedir, anne ve babadır. Aileyi bu kadar yerle yeksan edip, iskeletsiz beden gibi ortalarda adı var, kendi yok hale getirmeye kimin ne hakkı var? Üniversiteye girerken değil, evlenirken sınavlar yapılmalı insanlara. Yeni bir filiz vermeye hazır olgunluğa erişmeden, bu evlilikten çıkacak filizlere doğru yeşerme şansını verecek erdemlere haiz olmadan kimseler nikah memurunun karşısına oturamamalı bile. Evlilik, bu kesimin bağımlılık hastalığına düştükleri televizyon dizilerinde enjekte edildiği gibi bir oyun değil, aksine; tüm insanlık dokusunun üreyeceği çok değerli bir kök hücrenin inşasıdır.

Boşanmalardaki artış zaten vahim boyutlarda ama boşanmadan kısırlaşmış insanlık ve değersizlikle, hiç kabahatleri yokken özürlü, sorunlu, buhranlı, bencil, miskin, idealsiz, gayretsiz, paylaşımsız, inançsız yavruları saldım çayıra mevlam kayıra usulü büyütüp topluma verenlere ne demeli?

Bu haberdeki anne baba zoruyla, kendi takdiri dışında kendisine sınav olarak verilmiş fiziki bir engeli olan yavrucağı yalnız bırakmak densizliği için okula gönderilmemiş çocuklar yarın büyüyünce ne yapacak, hayata hangi gözlükle bakacak? Bunu tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Sık sık yazıp söylemekten artık usandığım gibi:

Armut elbet dibine düşecek!
Maalesef üzüm üzüme baka baka kararacak!
Kötü olan pekçok hastalık gibi toplum içinde süratle yayılacak, kötü huylu bir ur gibi hızla toplumun her uzvunu saracak ve toplum böyle çürüyor ve çürümüş olacak.

Anne baba olmak, dünyanın hiçbir işiyle mukayese edilemeyecek kadar zor, ulvi, sorumluluk yüklü, cezası ve mükafatı sınırsız özel mertebedir. Şaşıyorum; direksiyon başına geçmek için dahi türlü kurslara gidip sınavlara girenlerin, candan can doğuracak ve geliştirecek, toplumu şekillendirecek bir kurumun başına elini kolunu sallayarak geçebilmelerine. Anneliğin ve babalığın en önemli fonksiyonlarından biri; geçmişin kötü alışkanlıklarından, hastalıklarından gelecek neslin korunarak yetişmesini sağlamak olmamalı mı? Bu bir mükellefiyettir, görevdir. Biz kendi yetişmemizdeki yanlış uygulamaların faturasını, bizde bıraktıklarını bizden sonrakilere tahakkuk ettiremeyiz.

Yazıklar olsun bu yavruyu sınıfında yapayalnız bırakanlara. Yazıklar olsun, onun küçücük ruh dünyasını alaşağı edip, boğazına düğüm düğüm takılan engelinden dolayı suçluluk hissi yaşatanlara.

Bu denli ruhsuzluk inanınki bilgisayarlarda bile yok. Onlar bile, kendini oluşturan dinamikler çerçevesinde beklenen sonuçları üretiyor. Böylesi kıymetsiz çıktılar üretse şüphesiz yerleri çöplük olurdu.

Utanması gerekenler var aramızda: Makineden daha makine, çamaşır makinesinden daha mekanik, bilgisayardan daha katı yaşayıp, insanın 0 ve 1; iyilik ve kötülük, doğum ve ölüm arasında yaşattığı tüm duygu güzelliğini toprağa gömecek kadar aşağılaşmış canlılar var.

Konuyu bir süredir takip ediyorum ve bir vakıa, yani asparagas olmadığına kaniyim. Kaldıki bu ilk de değil; okumak isteyene müşkülat çıkarmak. Bazen yöneticiler bazen diğer velilerden geliyor bu engelleme. Oysa içinde öğretmenin öğretme, öğrencinin öğrenme aşkı ile mamur okullar öyle harikulade mekanlardırki, içinde bulunmak bile insana şifadır.

Eğer diğer öğrenciler için gerçekten bir kayıp ya da tehdit oluşturacaksa bunu da uzmanların yönlendirmesine müracaat ile değerlendirmeli. Zaten öğrencilerin ellerinden geleceği şekillendirecek tüm hayal gücünü, ideal bakışı alarak yerine ham bilgi ve kabullenişler koymak konusunda istekli olan bir öğretim sistemi varken bir de engelli olmanın hassas psikolojisinin okul yöneticileri, öğretmenler ve veliler tarafından anlaşılmaması sonucu hayattan kopmalara neden olunmamalı ve malzemesi insan olan eğitim ve öğretimin hatasının insanların ve toplumların yaşamında kalıcı olumsuz izler bırakacağı unutulmamalı.

İşte bundan dolayı, yegane öğretimin yeteceğini düşünen, hafızalara bilgi yüklemeyi her derde deva zanneden, eğitimle öğretimi ayırt etmekten yoksun bir bakış taşıyan ve güya eğitimcilik adına yapılanlara yoğun itirazım var. Biz öğretebiliriz ama eğitmedikçe adeta kendi mezarımızı kazıyoruz.

Bu örnek olayda; koca bir sınıfın içinde yalnız bırakılan Selen dışında herkes suçludur: Diğer öğrencilerin velileri gibi okul yönetimi ve Selen'in ebeveynleri de Selen'in ruh dünyasını gözetmeden, kendisine ortada kalmışlık hissi veren şartları oluşturmalarından ötürü kusurludurlar. Hiçbir minik kalp bu kadar ağır bir zulmü hak etmez.

Sen oku Selen, herşeye rağmen oku. Tüm bu insanımsı canlıların senin ruh dünyanı çökerten, kendini çok kötü hissettiren dışlamalarına rağmen oku ki sen bize lazımsın. Sen oku ve eğer ilgi alanına girerse, üniversitenle birlikte bizimle çalışmanı çok isteriz.

Bırak başkaları karanlıklarında boğulsun, sen de aydınlığa uçan kelebeklerden biri ol ve ar-ge ekibimize katılarak nöroenformatik projeler üret bizimle. Sırf insanlığa hediye olsun diye, senden sonra gelecekler güya eksik olan yönlerini teknolojiyle kapatsınlar diye.

Sana bu zulmü reva görenlerin kırık dökük bir mezar taşları ya olur ya olmaz lakin kimse hatırlamaz. Oysa insanlığa vereceğine inandığım fayda ve insanlara olan sevgin unutulmaz kılacak seni, tıpkı Edison gibi, Madam Curie gibi, İbn-i Sina gibi...

Bırak, onlar bir nefes kadar kısa ömürlerinde aklın ve kalbin gücünü keşfetmeden, bilekleriyle ya da hatim ettikleriyle çok kazanıp çok sefa sürsünler. Zaten tek bakiyeleri onlar olacak hayatlarının ama sen ilminle, ideallerinle, hayalinle bir abide olabilirsin.

Sabret; bilki okulunda sınıfın büyüdükçe sana sorulan soruların zorluk derecesi de artacak: Sana yaşatacakları sıkıntılar yaşınla birlikte artacak. Bunların tamamını ilahi bir sınav olarak gör ve sabret. Sabrın sonunun selamet olduğunu bil.

Ayrıca senden özür diliyorum DNA yapım benzeşik olanların yaptıklarından ötürü. Bu arada maymunlarla aramızdaki genetik fark da sadece yüzde birbuçuk. Belki de böyle kolay ayağımızın kayması bundandır, şuursuzluğa.

Seni bekliyoruz Selen ve diğerlerini. Fiziksel değil ilim ve erdemli duruş yoksunluğudur, asıl engellilik. Yerin hazır aramızda, biz senin fiziğine değil kalbinin ve aklının ürettiklerine talibiz.

Cem TURAN

Makale orjinali: turancem.blogspot.com.tr/2014/11/selene-...
Ekim 2014

Cem Turan

SAHİ, NEDİR BU BAŞARI?

En büyük toplumsal sıkıntılarımızdandır, bir aleti ya da yoldaki bir trafik levhasını amacından çıkarıp bir amaç haline getirmek. Başarı da bunlardan biridir maalesef ve bu yaygın algısal hata bizi ne derin uçurumlara sürüklemektedir, görmek için başımızı kaldırmamız gerekir.

Başarı bir hedef, yaşam amacı değildir. Başarı bir aracın gösterge panelindeki kadranında bir skala belirtecidir. Kadranda yazan bir değerdir sadece. Yaptığımız işlerin sonucunda okunabilecek değerler kümesinden bir elemandır. Asla amaç olamaz, olmamalıdır, sağlıklı ve değerler dünyasında bulunmak isteyen bir ruh için.

1916

Başarıyı eylemin sonucunda göstergede okunan bir değer olmaktan çıkararak bir amaç haline getirmek şöyle trajikomik bir durum oluşturur: Siz bir otomobile bindiniz, kontak anahtarını çevirdiniz ve gaza bastınız. Yapmak istediğiniz tek şey var, 200 km/saat hızına erişmek. İşte budur başarı, paneldeki 200 km/saat yazan çizgidir. Bu araca neden bindiniz, nereye gitmek istiyorsunuz, nasıl bir yoldan gitmek istiyorsunuz... Bunların hiçbirinin sizin için önemi yok ve siz sadece ibreyi 200 km/saat hız gösterecek konuma getirmek istiyorsunuz. Mantığa aykırı, insanı var eden değerler manzumesi ile taban tabana zıt bir yönelimdir başarıyı bir amaç olarak veya yaşam felsefesi olarak görmek. Bizler araca bir yere ulaşmak için, bir hedefle bineriz ve hızımızı yol, hava ve trafik koşullarına göre ayarlarız. Hızlı gitmek değildir yegane amacımız. Ancak yolculuğun sonunda döner bakar, yolumuz ve harcadığımız zamana göre hızımızın tahminlerimizin neresinde olduğunu göreceyle ölçerek "hızlı gittim" veya "fazlaca oyalandım, yavaş geldim" deriz.

Dolayısıyla; hız tutkunu olarak yaşamak; amaçsız, idealsiz, hedefsiz, hayalsiz bir başarıya odaklanmak, diğer bir ifade ile başarıperest olmak, bugünün kişisel gelişimcileri ve öğretim sistemleri tarafından pompalanan bir değersizliktir, insanı insanlıktan çıkarıp mekanikleştirmeyi amaçlar.

Hiçbir öğrenci "ben yüz alacağım" diye bakmamalı sınavlarına. Ne sınavı olduğu, o sınavın kendisini neye hazırladığı, o sınava hazırlanırken neleri gözden geçirip eksiklerini kapattığı daha önemliyken, sırf bu agrasif, materyalist ve mekanik yaklaşım yüzünden sınavlar sadece geçilmesi gereken birer not bonusu olarak görülmemekte midir? Hanginiz, sınavdan 15 gün sonra sınav günü yüklenmiş olduğu bilgilerin tamamını hafızasında koruyor? Sınava konu bilgiye mi önem veriyor öğrenciler yoksa amaç olması gereken bilgiyi araçlaştırıp, motive edici bir araç olması gereken ama yegane amaç haline getirilen bir sonucu (ki bu başarı göstergesi olarak kabul ediliyor, olmamasına rağmen) elde etmek için kullanılırsa elbette ömrü kısa olur. Okulun son günü onca emeği ve bilgiyi üzerinde barındıran defterler, kitaplar, ders notları yırtılıp çöpü boylar. Neden? Çünkü amaç elde edilmiştir. Amaç sınıfı geçmektir yani güya başarılı olmaktır ve olmuştur. Artık bilgiye gerek yoktur.

1916

Herkesin bilgece bilirmiş gibi yaptığı ama hakkında hiç de doğru fikre sahip olmadığımız, dolduruşa geldiğimiz, ön şartlandığımız bir konudur, başarı. Oysa gerçek başarı global çıktıları ile değerlendirilir: Konu öğrencilikse, ne öğrendiniz, o öğrendiklerinizle ne ürettiniz, nasıl bir aydınlanma sağladınız etrafınıza, çalıştığınız kurumlara, insanlığa... Bunlardır başarının değerlendirilme kıstasları. Hayatta başarı, mutlu olabilmektir ve mutlu edebilmek. Bu tanıma göre köylü bir nine ile dede yıllar süren mutluluk dolu, etraflarına yaşam enerjisi sağlayan hayatlarıyla bir profesörden, bir cumhurbaşkanından çok daha başarılı olabilmiştir belki de. Mutlu olmak ve mutlu edebilmek arasında da üretken olabilmek, hayata özgün bir lezzet, değer katabilmektir, başarıyı tamamlayan.

Hepimiz limitli bir ömrü yaşıyoruz, sanki hiç bitmeyecek gibi. Asıl başarı; bu yolculuğun sonlarında, dünya sahnesini terk etmeden önce geriye dönüp baktığınızda "evet, bu ömre bedeldir. İyiki yaptım. " diyebileceğiniz bir iz bırakabilmektir.

Keskin sirke küpüne zarar, der atalarımızın sözleri. Oysa sosyal birlikteliği ahenkli bir şekilde sağlamak ve birlikte ortak bir amaca motive olabilmektir, başarı. Hırsla, rakiplerini sürekli ezilmesi ve yok edilmesi gereken olarak görmenin değil, rakiplerinin varlığının kendisi için ne kadar önemli olduğunu düşünmelidir, insan. Rakibiniz sizi var kılandır, anlamlı kılandır. Bilinçaltımıza kazınan başarı olgusuna kanıp, onun uğruna arkadaşlarının kuyusunu kazandan olmamalı. Bu size ne kadar da tanıdık geldi, değil mi?

Cem TURAN
Ekim 2014

Cem Turan

BAKANA DA GÖRENE DE BAYRAM MAKALESİ

Mustafa Kemal'i anlamak, bir faniyi putlaştırmak, boş lakırdılarla kendini avutmak, "sen kalk ben yatayım" deyip ağustos böceğinden farksız yaşam sürmek değil, sadece kendini kalkındırmanın hesaplarını yapmak kadar hainlik ve gaflet içinde olmak, hak etmediğini almak, kendini maaşa bağlatmak, eğitimi, bilimi yapıyormuş gibi yapmak ve ömrünü malayani ile çürütmek hiç değil...

İlericilik; adam gibi miskinliğe savaş açmakla, bu toplumun yeni filizlerinin doğru yeşermesi için, mahalle bakkalı olunsa yine de dert edinmekle, gayret etmekle, el vermekle olur, omuzlarına bastırıp gelenleri yüceltmekle olur, yüzünü aydınlığa doğru düzgün dönüp, şairin dediği gibi; rakı şişesinde değil ama ilim şişesinde balık olmakla olur.
2072

Atatürkçülük; çocuğunun cebine hırs, ihtiras, bencillik koyup sevmediği ve topluma fayda üretemeyeceği mesleklere, kariyer, statü, çok gelir uğruna iteleyip kakalayarak sokmakla, sınavperest kurs kuşu yapmakla değil, cebine idealler, fikirler, insan ve toplum sevgisi, canlı ve evren ilgisi, önce kendine ve sonra diğerlerine inanç, özgüven, ortak ideal bağı koyarak özgür iradesiyle toplum makinasında üreten bir dişli olmasını sağlamakla baki olur. Kötü alışkanlıklara aşinalıktan onu korumak, önce örnek olma erdemini göstermekle samimi olur.

Kimi âlim olur, kimi ilim yolcusu. Kiminin mecali yoktur, ilim heveslisi olur. Kimi dinleyicisi olur. Kimi ilme doğru adım atanları çok seven. Kimi gider, kapısını süpürür bir irfan yuvasının, kimi eşiğinde paspas olur. Kimi başını sıvazlar bir öğrencinin kimi kalem olur, silgi olur. Hepsi efdaldir, muteber. Yeterki gelişme davası, bayramdan bayrama törenlerde acıklı şiirler okuyup, çocuklara ve gençlere zorla kuleler yaptırmaktan ibaret sayılmasın.

Evirip çevirmemeli lafı. Eğitimin iki amacı var, üçüncüsünü söyleyen çarpılsın: Biri gerçeğe yaklaşmayı sağlamak, onu kavramak ve ona göre bendeliği şekillendirmek. İkincisi ise insanlığa ve dahi tüm canlılara fayda üretmek. İşte bu bakıştır medeniyetin "muassır" sırrı.
2072

Tarihi, okumayı sevmeyen insanlardan olmasına rağmen bir mite yapışıp onun gölgesinde, sonuna -çı, -çü takısı koyarak avareliğine, idealsizliğine kılıf üretmemektir, Atatürk akılcılığı. Kimi gerçek devlet eliyle üretilmiş, uydurma kahramanlık hikayeleriyle yatıp kalkmak değildir, zaman kaybetmek, kendini darı ambarında görmek değildir. Yüzünü ileriye, inovasyona, gelecek için tüm dünyaya verebileceklerine dönmektir. Kendini ve koca bir toplumu kandırmamaktır...

Devrimcilik; önce içi boş söylenceleri bayrak edip umarsızca sallayıp durmak değildir, elbet. Ha bire üretenlere, eski köye yeni adet çıkaranlara, bilimi rehber edip geliştiren ve sonra da teknoloji üretip yedi düvele satanlara sadece sömürülecek bir pazar olmaktan aklıyla, fikriyle, idealizmiyle kurtulabilmek, bu alandaki bağımlılık zincirini koparabilmektir, inkılapçılık. İlkel çöllerde gerçekleşen, kanla beslenen toprak savaşlarından kendini kurtarıp bir saksı kadar toprakta, teknolojisiyle yön verenleri görebilmektir.

Bir Kemal olmak; başarının tanımını doğru yapmakla olur, işine gelmediği ve kendi civarından bile geçmediği için neslinden, çocuğundan ve hatta kendinden gizleyip anlamını çarptırarak değil: Başarı mutlu olduğu, hakkını verip içini doldurduğu ve dolayısıyla mutlu ettiği bir yaşamı arzulamak, kurgulamak ve yaşayabilmektir. Hayata değer katmak, ışık saçmak, haline bakıldığında; asra yemin edilerek hüsranda olduğu vurgulanan insanlığa yılmamacasına gayret dolu sabrı ve hakikati çağrıştıran bir suret ve kalbe sahip olmaktır. İnsanlığa fayda katıp, bir derde derman olup, hayırla anılmak üzere hayat denen tiyatro sahnesinden ayrılabilmektir. Başarı asla kazanılan para, pul, geçici mevki ile ölçülecek bir mevhum değildir.

Mustafa Kemal'i anlamak için 10 Kasım'larda düdük çalmaktan çok daha fazlasına ihtiyaç var. Aslanlı yolda yürüyüp mozoloye çelenk bırakanların yanlarındaki çıkınlarında medeniyet duvarına kendi ürettikleri, insanlığa hediyeleri yok ise, bu şekilciliğin dibine vurmak değil midir? Tıpkı dini bir karış sakalla dolaşmaktan ibaret sayıp, dini kendi ticaretlerine malzeme yapıp, daha ilk emri olan "Oku"dan bihaber yaşayan ve gereğini yapmayan tembel, cahil cühelalar gibi.

İyi veya kötü, kırık dökük veya gıcır gıcır, bu memleketin sırasında, sınıfında yer bulup okuduğunu, ekmeğini yiyerek suyunu içtiğini unutup hiç borcu olmadığı aymazlığı ile bilmem hangi nedenle, soluğu yurtdışında almak ya da yurtiçinde olup bilmem kimlerin "wolrdwide" imparatorluklarının kapı kulluğunu yapmak değildirki Ata'yı sevmek. Daha da vahimi; yurtdışından, bırakıp gittiği memleketi karıştırmaya, yönetmeye, yeni imparatorluklara oyuncak olsun diye çalışmak, hiç değildir.

Odasının ışıklarını, istisnasız mesaisi bittiği an söndürüp ilmi, üretmeyi, araştırmayı yarım bırakan olmak da değildir, şüphesiz. Projesi bitmeden, odasının kapısını kilitleyip evde mışıl mışıl uyumak da hayata sormadan, sorgulamadan bakmak da değildir, mutlaka. Gözlerinden çakmak çakmak öğrenmenin aşkını çıkaramayan, bilgiden önce aşk veremeyen, en kötüsü; böyle bir derdi olmayan öğretmen olmak, memur olsa bile ruhen de memuriyete bulanıp o gözle yaşamak da olmamalı Alpaslan'dan Atatürk'e layık evlat olmak.

... Ne de çok kandırmacaların içinde uyuşmuşuz, meğer. Oysa sorulunca, mangalda kül bırakmıyor, bez parçalarında saç sakal şekillerinde arıyoruz ilericiliği. Bir diğeri de kitlesi var diye, dini ticarete alet etmekten çekinmiyor, sırça kulelerde gazeteler çıkarıp, pop rock ilahi albümleri yayımlıyor.
2072

Kısaca çoğumuz geçmişteki bir lideri, tarihi kişiliği, fikrini alıp kalkındırmak, geliştirmek için değil; adının sonuna -çı takısı takıp ürettiğimiz sanal kulübe üye olarak başta kendimize anlam bulmak için seviyor. Bu ahval, su götürmez bir vakıa: Takım tutar gibi; Fenerbahçeli, Beşiktaşlı olmak gibi, onda bile ayıplanması gereken bir taassup içinde fanatizmle bayraklaştırılıyor birileri.

Halbuki şu da bir gerçek ki; kulübüne dahil olunan düşüncenin zerre kadar gereğini yapana, savunduğu fikirler ışığında dünyaya bir yenilik katana da aşkolsun. Ağızlarda bir sakız, çiğnenip duruluyor ve olan, bunlarla ömürleri çürütülen, zihinleri uyuşturulmaktan dolayı üretmekten, araştırmaktan alıkonulmuş nesillere ve koca bir toplumun bekasına oluyor.

Yeni atalar da putlaştıracağız endişelenmeyin; bizde bu eğilim varken. Türkiye siyasetinde 10 yıldan fazla hüküm süren her kişilik, öldükten sonra putlaştırılmaya adaydır. Çünkü onun da -çı'ları ürer etrafında, markalaşırlar ve kararlılıkla beslendikleri bu birlikteliği korumaya çalışırlar. Onun kaybolması halinde, varlıklarının bir anlamı olmayacağından korkarlar. Çünkü hayatta gerçekten de bireysel olarak bir değer üretmeye hiç yatırım yapmamış çok insan görürsünüz. Bunların ya bir kulüp ya da bir fanatik hareket içinde olmalarıyla kendilerini tatmin etmeleri, bu nedenle anlaşılabilirdir.

Oysa kendimizden ve bilmesek de sorumluluğunu taşıdığımız toplumdan sonra en büyük zararı, artık bir dünya sakini olmayan, her insan gibi ölümlü olan o mevtaların ruhaniyetlerine veririz. Kabirlerini daraltır, kemiklerini sızlatır, ruhlarını ızdıraba sevk ederiz. Hiçbir fani putlaştırılmak kadar büyük bir eziyeti hak etmez. Kendimize inanmayıp, yapabileceklerimizi görmeyip bilmem kimin ruhunun koruyuculuğuyla yaşamaya devam etmek ne de kolaycı bir miskinlik ama bunun faturasını, artık dünyada olmayan ve artık berzah (ruhlar) aleminin sakini olmuşlara çıkarmanın, onları mütessir etmenin sonuçları hazindir.

Geçmişi ve onu yazan büyüklerimizi saygı ile anıyorum. Hatalarıyla doğrularıyla birlikte bir bütündür tarih ve aslında hatalar, insanlar ve toplumlar için öğretici, geliştiricidir. İyiki vardır hatalar, çok şey borçluyuz onlara. Bu erdemle tarihi okumak gerek, gerçekleri yalanlamak, kendi uydurma tarihlerimizi üretip onlara inanarak kendimizi kandırmamız olmuştur, "muassır medeniyet" çizgisinden bizi koparan. Bundandır, gerçek bilim ve sanatın bizi terk etmişliği. Sanatçık ve bilimciklerle idare edişimiz ve bir türlü yaşamımızın tam ortasına, bir yaşam şekli olarak getirememiş olmamız.

Çocuklarımıza öncelikle inovasyonu doya doya yaşayacakları çevreler sunmamız gerek. Geçmişin mirasyediliği ile kendimize anlam yüklemeyi bırakıp yeni efsanevi başarılar için toplumun kadranını ayarlamak, bakışını düzeltmek zorundayız. Çünkü vaktiyle oluşturulan ve her körpecik çocuğumuzu, beynini öğretim adı altında kodlayarak içine yuvarladığımız hikayeler denizinde hayalleri, öz düşünce üretkenliği elinden alınmış ve hep geçmişle övünür bir halde yüzmekten kurtarmak durumundayız ve bu sanıldığı kadar kolay bir iş değil: Toplumların alışkanlıklarından sıyrılması, her yeri gökdelenlerle donatmaktan daha güçtür.

Halen devam eden, tanımlanmış öğretim motorumuz; devlete bağlı vatandaş ve orduya asker üretme amacıyla çalışmaya devam ediyor. Gözümüze takılan bu zahiri gözlüğü çıkardığımızda, her Türk'ün alında asker doğmadığını, askerleştirilmeye çalışıldığını anlıyoruz. Devlet güdüsü halen düşünmeyen ve sadece tabi olan vatandaş en iyi vatandaştır, kurgusu üzerinden hareket ediyor. Devlet için de kötü alışkanlıklarından vazgeçmek kolay değil. Artık bir şeylerden, kendini korumak için zamanında oluşturduğu suni hayal motorunun varlığından artık rahatsızlık duyduğunun işaretlerini veriyor ancak bundan kurtulmak konusundaki samimiyet testinde zaman zaman tökezlediği oluyor.

"Türk, övün, çalış, güven" hedefi ile geçtik son iki nesli. Ne oldu? TÜRKlüğü kan meselesine döndürdük, ÖVÜNmekten ve geçmişe methiyeler dizmekten başka bir iş yapmadık, "Türk gibi kuvvetli" gibi uydurmalarla böbürlenip "Türk gibi akıllı ve ÇALIŞkan" olamadık, üretmedik, üretir gibi yaptık, montajı endüstriyel üretim sandık. İstatistikler gösteriyorki patentli buluş derdimiz olmadı ama uluslararası markaların kara listeye aldıkları taklit sanayimizle GÜVENİLMEZ olduk. Atatürkçüyüz diye diye biz Atatürk felsefesinden, küllerden bir efsane doğuran, bilmem kaç etnik ve kültürel toplumu bir araya getiren güçte ve kahramanca çıkan ruhtan ayrıldık. Çünkü bu değerli felsefe, yol haritası bir statükoyu korumak ve birilerinin çıkarlarına alet etme pahasına bozuk para gibi harcandı lakin artık dönme zamanı.

İnsanların onlarca belki yüzyıllar içinde kazandığı bu miskinlik batağından çıkmak, köprüler, tüneller, toplu konutlar yapmak kadar kolay bir iş değil ama ancak bu yatırım ve kararlılık bizi, çıktığımız raya yeniden sokar, yeniden tarihi ve kültürel köklerimizden gelen gerçek inovatif ve atılımcı ruha taşır.

Bu düşüncelerle bayramımızı tebrik ederim. Şimdi yeni bayramlar üretmek için yeni liderler yetiştirme, yeni inovatif projeler üretme, dünyaya yenilik adına getireceklerimizle "biz döndük" deme vakti: Geçmişi rahmetle yâd edip üstümüzdeki ölü toprağını atarak geleceğe katılma, medeniyet duvarına bir kürek harç bir adet tuğla olabilmek için gayret göstermenin tam saati.

İbn-i Sina söylesin son sözü: İlim ve sanat, takdir görmedikleri ve himaye edilmedikleri toprakları terk ederler. Etrafınıza bakın; hangileri imitasyon hangileri gerçek siz karar verin. Peki ya siz, gerçek misiniz, bunun neresindesiniz?

Cem TURAN
Ekim 2014

Cem Turan

SİZ HİÇ TARİHİN ŞAMARINI YEDİNİZ Mİ?

10422

Tarih yaşamın geride bıraktığı ayak izleridir. Gerek sosyal yaşam gerek bilimsel ya da mesleki boyut açısından bakıldığında, ayağını bir karınca yuvasının kenarına, tane tane taşınarak yığılmış toprak tepeciği gibi duran tarihi tecrübeler yığınına sağlam bir şekilde basarak yön bulmalı insan. Gerçekten de tarih, medeniyet denilen, insanların ve nesillerin el ele ve tek tek kum taneleri taşıyarak elde ettikleri harçla ördükleri bir duvarı inşa eder ve bugün elimizde tuttuklarımız, yaşam ve kazançlarımıza kaynaklık edenler, edinilmiş bu beşeri tecrübelerdir.

Dolayısıyla mesleğimizin de tarihini bilmek zorundayız. Bilim ve sanat bugünün konfor içinde adeta yüzen insanının tahmin ettiği rahatlıkta yol almamıştır. Giyotinin gölgesinde, can korkusuna rağmen sürdürmüştür insanoğlu medeniyete harç taşıma yolculuğunu. Bunları bilmek başta empati yeteneğini geliştirir ve daha da önemlisi had bilmeyi öğretir. Ben doğal olarak bilim cihetinden bakıyorum, siz ilgili olduğunuz diğer alanlar için, benzer şekilde yorumlamalarda bulunabilirsiniz: Bugünün ultra lüks şartlarında bile kafa yormamak, üretmemek, düşünce geliştirmemek için en ufak aksaklığı bahane eden, başta akademisyenlerin, bilim adına yer işgal edenlerin ve özellikle öğrencilerin bu pervasızlıklarına yüzlerce yıl öncesinin yokluğunda ve vahşetinde ürettikleri harikulediklerle öyle bir şamar atar ki tarih, insanın klimalı odasında bir şeye daha söylenecek mecali olmaz, utancından başını önüne eğer.

10422

Canı düğünde oynamak istemeyen gelin gibidir, bugünün insanının ahvali: Önce yer darlığından şikayet eder. Masaları çekip yer açınca bu kez yeninin (kol boyunun) darlığından şikayet eder. Velhasıl bahanesi çoktur, uykuya yatmak için. Kapağı atmıştır bir kere akademisyense memuriyete, öğrenciyse iyi puanlı bir okula.

Öğretmenlerde de durum farklı değildir: Atamalar yapılmıyor diye gösteriler yapan öğretmen adayları, mesleğe adım atıp memuriyetin dayanılmaz hafifliğini hissettikten sonra birden daha çok maaş, daha çok hak için pankart açmaya başlar. Biri bir mikrofon uzatıp eğitimin sorunlarını sorsa, ilk numara istisnasız öğretmenlerin özlük hakları ve maaşlar, ek ders ücretleridir. Eğitimin ve ilmin aşkını yüreğinde duymadan, "hiç olmazsa öğretmen olayım" diye bir mesleğe girilirse başka ne ilgisini çekecekki bir insanın?

Eğer bir mecburiyet olarak ders geçme hatırına değil, şimdi bulunulan yolun geçmiş mimarlarıyla tanışmak dileği ve merakı ile okunursa tarih, o zaman müthiş derecede didaktik, yol gösterici ve islah edici olur. Sabrı öğretir, inancı öğretir, değerleri uğruna yaşamayı, insanlığı kendi insanlığından üstte tutmayı öğretir. İnanılan uğruna göze alınanlardan haberdar oldukça idealist bakmaya, zorluklar karşısında dirayetli olmaya başlar, insan.

Tarih; şu zamanda, şu kimseler, şurada, şunu yapmış demekten ibaret bir nicel öğreti değildir, bakmayın siz ezberci hafızlara ve eğitimcilikle ilgisi olmayan hatmettiricilere. Tarih, sebep-sonuç ilişkileri paydasında, ekseriyetle soyut uzayda geçen niteliksel bir eğitimdir, sentezleme egzersizidir. Bunu size sağlayabilecek yazar ve hocalardan tarihi takip etmek, bambaşka ufukları iç dünyanızda görünür kılacaktır.

Ne hazinki bilgisayarın son sekiz yüz yıllık tarihini anlatabilecek bilgisayar mühendisi yok gibidir. İnsanlık tarihiyle yaşıt hukuğun tarihini içine sindirememiş bir avukat, köksüz diş gibidir. Müthiş minyatürlerle bezeli bin yıllık tıp kitaplarının hiç olmazsa bir sayfasını internetten bile olsa incelememiş bir doktorun, kapısında kedi bekleyen ciğerciden farkı nedir? ...

Uzun lafın kısası, bizi geçmişten bugüne taşıyan silsilenin seyir defteridir, tarih ve tortusu değerler, kültürdür. Cebinizde değerleriniz yoksa, kartvizitinizde yazan ünvan ne denli yüksek olursa olsun, bizi yormasın çünkü geçmişteki değersizler gibi o da bedeninizin toprakta çürümesini bile beklemeden, unutulmak üzere tarihin geri dönüşmeyen çöpler kutusunu boylayacaktır.

Kimlerin hayatlarını okuyacağınız ise tümüyle gönül pusulanızla yanıtını bulacağınız bir sorudur. Mutlaka ilginizi çeken, kendinizle özdeşim kurduğunuz kişiliklere rastlayacaksınız tarih koridorlarında. Belki de çarpışacaksınız onlarla yol üzerinde ve bu hayatınızdaki bir dönüm noktası olabilecek yeni bir süreci tetikleyebilir, hayata bakışınızı kökünden değiştirebilir. İnovasyonu bugünde arayanları dumura uğratacak anahtarlarla dönebilirsiniz bu zaman yolculuğundan. Yeterki dileyin ve yeterki bakmak yerine görmeye çalışın.

Cem TURAN

Makale orjinali: turancem.blogspot.com.tr/2014/10/siz-hic. . .
Ekim 2014

Cem Turan

YARIM DOKTOR CANDAN, YARIM İMAM İMANDAN EDER. YA YARIM BİLİŞİMCİ?

Size hiç üç ayaklı bir masa sattılar mı? Ya da kapısı olmayan bir buzdolabı? Penceresi olmayan bir ev? Lastiği olmayan araba? ...

Ya hasta çocuğunuzu, biraz daha ucuz olur diye mahalle "üfürükçüsüne" götürmeyi düşündünüz mü hiç?

Tüm bunlar yazılım dünyasında çok sık karşılaşılan olaylardır ve bilgilerinizin güvenliğini tehdit ettiği gibi, yaşanan sorunlardan ötürü müşteriniz gözündeki imajınızı yerle bir etme potansiyeline sahiptir.

Bu gibi örnekleri belki siz de yaşadınız; yazılımcınızın size vaad ettiklerini binbir gece hikayeleri gibi dinleyip, sonunda bedeninize uymayan elbiseyi zorla size satan hınzır tüccar gibi, size verilene razı olmak durumunda kaldığınız, olmayınca da katlandığınız onca maddi ve zaman külfetini çöpe atıp sil baştan yaptırmayı denediğiniz olmuştur, belki de. Belki de artık tövbeler edip, yeniden kağıt kaleme dönme kararı bile almış olabilirsiniz.

24

Lütfen biraz daha dikkat! Berberler odasından onaylı sertifika ve ustalık belgesi olmayan, eli makaslı berberin koltuğuna nasıl oturmak istemezseniz, sattığı şüpheli bir bakkaldan nasıl alışveriş yapmak istemezseniz, dijital varlığınızı emanet edeceğiniz, projelerinizi yaptıracağınız kişi ve kuruluşları seçerken de aynı hassasiyeti gösterin.

Çünkü bilginiz, kurumsal mahremiyetinizdir ve herkese emanet edilemez. Çünkü büyümenizin yolu, doğru tasarlanmış bilişim projelerine sahip olmanızdan geçer.

Bakmayın köşede bucakta mantar gibi açılan, denetimsiz bilgisayar dükkanlarına, mağazalarına. Daha birkaç yıl öncesine kadar Ticaret Odası'nda "nalbur" olarak geçen, halen ülkemiz için yeni bir sektördür, bilişim ve halen denetimsizdir. İnsanımız ise malum; biraz fazlaca müteşebbis ruhludur. Bu şartları fırsat bilerek manav dükkanını önce internet kafeye çevirir sonra ufak ufak "Format Atılır" yazılarına başlar camekanında.

Ölüyorum "Format atılır" yazısına: Ahvale tıbbiyeye döndürerek bir daha bakalım. Herhalde şöyle bir şey olurdu, bu şuursuz yazının izdüşümü: "Karnınız kesilir, dalağınız alınır". "Yahu niye kesip, niye alıyorsun? " diye soran yok ya, koşturur Mamçakoğlu edasıyla çakma yeniçeriler. Oysa bilseler, gereksiz ve yanlış sistem sıfırlamaların zararlarını. Alanın satanın çifte cehaletinin ucuz beklenti paydasında buluşmuşluğudur, bu durum.

Eee, su bayisinden dönme bilişimcilere yapılsın diye emanet edilen cihazların başına gelenlerden oluşan hikayeler elbette ciltler dolduracak romanlar olur. Kutsal damacanalardan ne bekliyordunuz, tabiki "abi bunları fazladan koymuşlar" deyip bir avuç ekipmanı iade edecek ya da nezle için gelip yoğun bakımdan ruhuna fatihalar okunacak hasta durumuna düşecek bilgisayarınız, kim bilir.

Arızalı bilgisayarınızı emanet edeceğiniz servisinizden, bir klavye alacağınız sağlayıcınıza, yazılımcınıza kadar her noktada güvenebileceğiniz liyakati sorgulayın. Bilişim, ticarete konu olmaktan çok öte bir alandır: Uzmanlık ve vasıflı birikim gerektirir, bir bilimi vardır.

Bu vahim tablo, tarafımca ne zaman bir yerlerde gündeme getirilse birileri "teşebbüs özgürlüğü" hikayelerine başlıyor. Düpedüz, çalınan minareye kılıf uydurma çabası. Teşebbüs özgürlüğü diye buyrun ordu kurun ya da muayenehane, eczane açın. Olmadı berber dükkanı ya da hiç olmazsa bakkal açın... Ne mümkün! Yapamazsınız, eğer liyakatiniz, ruhsatınız, ehliyetiniz yoksa ama ne hikmetse halen elini kolu sallayan her fırsatçının "bu işte para var" yanılgısıyla atlayıp, debelendikçe battıkları ve batırdıkları, canlar yaktıkları bir sektördür, bilişim sektörü. Halen sahipsiz, kuralsız, azılı kovboyların at koşturmasına müsait açıklıkta bir meydandır.

Ondan da çok güven telkin etmez halen bilişim sektörü. Bir banka yöneticisiyle sohbetim halen hatırımda: "Bilişim sektöründeyse birkaç kez düşünmek zorundayız kredi ya da POS cihazı bile verirken. Çünkü sirkülasyonun çok olduğu, hergün birilerinin işyeri açıp kapattığı, tabelaların inip kalktığı bir sektör... "

Tüm bu korsanların kirlettiklerini temizlemek de işimizin bir parçası oldu, korkarım. Müşterilerle ilk temasta "siz de onlardan mısınız, sözünde durmayıp, yapamayıp iki gün sonra kaybolacaklardan? " önyargısıyla bakan gözler görmeye bundandır, çok aşinayız. Neyseki birkaç ay sonra, bizi tanıdıkça endişelerinin yerini tümüyle güven alıyor.

Neden böyle kirli bir denizde yüzen balıklardan olalım? Bu soruyu, bu ülkenin üniversitelerinde okuyan, her an içiçe olduğum, mühendisliğinden programcılığına, robotik, bilişim ve bilgisayar bölümlerinde okuyan, pırıl pırıl gençlerine verdiğim söze binaen soruyorum. Onlara ufuk vermek, çalışacakları yerleri açmak, hayal güçlerini sonuna kadar desteklemek zorundayız. Bunlar da ancak talep makamının destekleriyle mümkün olabilecek ülkülerdir.

Aslı dururken emitasyonuna teveccüh ederek belki de şikayetçi olduğunuz durumların oluşmasında baş aktör sizlersiniz. Sağlıklı, aklı başında toplum elindeki satınalma gücünü bir destek aracı olarak kullanır, gelişigüzel sallayıp durmaz, sivrisinek gibi ucuz ve kokuşmuş şeyleri alarak heba etmez kaynaklarını. Asli sektöre de satınalmasıyla bir kaynak aktarır, güç verir bilişimin ülkemizde kök salması ve standartlarının gelişmesi için.

Aramızda kalsın, ülkemizdeki ar-ge desteği alan projelerin yüzde sekseninin çöpe gittiğini söylüyor, istatistikler. Neden? Çünkü bir kısmımız hala bilişimi bilmiyor, bilimi arzulamıyor ve tüy bitmemiş yetimin hakkının kamu eliyle dönüştürülerek verilen desteği, suistimal edilecek bir deniz olarak görüyor da ondan...

Siz desteklemezseniz, biz desteklemezsek kim kalkındıracak bilim ruhunu, bilişim tabanlı teknoloji üretimini bu ülkede? Nasıl adam gibi bağımsız olacak bu ülke, eğer bilimsel, teknolojik bağımsızlığını elde etmezse? Kurumsal olarak, 25 yıldır aldığımız ve verdiğimiz her solukta bu dava var ama aynı zamanda gördüğümüz duyarsızlık. Oysa her köşede "bu memleket adam olmaz" diye lafa başlayıp ayak üstü milliyetçilik, vatan ve Sakarya hikayelerini peşi sıra sıralayanımız; laf ile filolar dolusu peynir gemisi yürütenimiz çoktur bizim.

Yarım doktor candan, yarım imam imandan ederken yarım bilişimci sizi kayden bitirebilir, tanımsız yapabilir, ticari arenadan silebilir, itibarınızı yok edebilir, yanlış yöne sevk ederek iflasın eşiğine giterebilir, mahrem bilgilerinizi güvenliksiz bir şekilde herkesin eline geçer hale getirebilir... Sizi formatlayabilir!

Unutmayın, her geçen gün sanallaşıyoruz: Bugün yirmi yıl öncesine göre daha az evrak dolabı var şirketlerde ve resmi dairelerde. E-devlet projelerimizi yeşertmeye çalışıyoruz. E-şirket, e-kurum olmaya çalışıyoruz. Bilgilerimizi gözle göremediğimiz, elle tutamadığımız, algılaması güç olan sanal ortamlara ve teknolojilere havale ediyoruz. Güvenliğimiz için güvenilir insanlarla çalışmamız gerekiyor, ehliyetli güvenilir insanların ve çalıştıkları kurumların yetişmesi için de onları desteklememiz.

Her şeyin her an iyi gideceği düşüncesine kapılma yanılgısına düşüyoruz, genellikle. Oysa bir mikrobun heybetli bir vücudu tuş etmesinin mümkün olduğu gibi, bir sanal virüsün, casusun, güvenlik açığının, hatalı tasarımın küçük bir e-saldırı durumunda vereceği zararı, yok ediciliği düşünün. Toplu tüfekli, tanklı savaşlar dünyanın ilkel gözle bakan bir kesiminde devam ediyor sadece. "Muassır" denilen diğerleri çoktan dijital savaş hazırlıklarını yaptılar bile. Sanayi casusluğu sıradan bir vaka gibi yaşanıyor dijital dünyada. Böyle bir saldırı karşısında başı "E-" ile başlayan, ister bir şirket ister bir devlet olun, varlığınızı nasıl koruyabilirsiniz?

Lütfen dikkat: Yazılım ve bilişim projeleri uzmanların işidir, "üfürükçülerin" değil.
Cem TURAN

Makale orjinali: turancem.blogspot.com.tr/2014/10/yarim-. . .
Daha fazla göster