Bilmek istediğin her şeye ulaş

Emel Gerçek,

Arkeolog

herşey mümkündür!

Şubat 2015

Emel Gerçek

Yaşar Kemal'in ardından...

“Bir; benim kitaplarımı okuyan katil olamasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar. ” Yaşar Kemal
Haziran 2014

Emel Gerçek

Gezi Raporu

967

GEZİ PARKI OLAYLARI HAKKINDA EN KAPSAMLI RAPOR AÇIKLANDI



Türkiye’nin en köklü araştırma şirketlerinden Konda, Gezi Parkı Araştırma Raporu’nu yayınladı. Sokağa çıkanlar kimlerdi?
Geçtiğimiz sene hepimiz bir anda sokağa çıkmak istedik. Kim olduğumuz önemli değildi. Aile babasıydık, öğrenciydik, çocuktuk, beyaz yakalıydık, işçiydik. Bir anda polis terörü ile tanıştık. Bizi koruduğuna senelerce inandığımız polis, bizim canımıza kast ediyordu. Bir anda senelerdir her dediğine inandığımız medyanın kimlerin elinde olduğunu gördük. Son bir sene içinde çok şey yaşadık ve kayıplar verdik.
Yakın tarihimizin en önemli olaylarından biri olan Gezi Parkı Olayları’nı masaya yatıran Konda, bu zamana kadar yapılmış en kapsamlı araştırma raporunu yayınladı.

İstanbul’un her yerinden akın edilen Gezi Parkı’na insanlar nerelerden geldi?
967
Gezi Parkı Olayları’na katılanlar herhangi bir partiye üye mi?
967
Bu insanlar ne zaman sokağa çıkmaya karar verdi?
967
Gezi Parkı Olayları sosyal medyada nasıl yayıldı?
967
Olaylara katılanlar hatalı mıydı?
967
İnsanlar Gezi Parkı Olayları’nı ilk olarak nerede duydular?
967
İnsanlar olaylar hakkında ne düşünüyor?
967
Mayıs 2014

Emel Gerçek

Yeşil Pasaporta Vize İstemeyen Ülkeler

Afrika

  • Botsvana
  • Cezayir (90 güne kadar)
  • Cibuti
  • Gana (60 güne kadar)
  • Kenya (90 güne kadar)
  • Mısır
  • Moritanya (90 güne kadar)
  • Tanzanya
  • Yeşil Burun Adaları

Amerika
  • Aruba
  • Curaçao (30 güne kadar)
  • Grenada
  • Hollanda Antilleri
  • Küba
  • Sint Maarten (30 güne kadar)

Asya
  • Bahreyn (90 güne kadar)
  • Bangladeş
  • Birleşik Arap Emirlikleri (90 güne kadar)
  • Çin (30 güne kadar)
  • Endonezya (14 güne kadar)
  • İsrail (90 güne kadar)
  • Kamboçya (90 güne kadar)
  • Katar
  • Kuveyt
  • Pakistan
  • Tacikistan (60 güne kadar)
  • Türkmenistan
  • Umman
  • Vietnam (90 güne kadar)
  • Yemen

Avrupa
  • Almanya (90 güne kadar)
  • Andorra (90 güne kadar)
  • Avusturya (90 güne kadar)
  • Azerbaycan (90 güne kadar)
  • Belçika (90 güne kadar)
  • Beyaz Rusya (90 güne kadar)
  • Bulgaristan (90 güne kadar)
  • Çek Cumhuriyeti (90 güne kadar)
  • Danimarka (90 güne kadar)
  • Estonya (90 güne kadar)
  • Finlandiya (90 güne kadar)
  • Fransa (90 güne kadar)
  • Hollanda (90 güne kadar)
  • Hırvatistan (90 güne kadar)
  • İspanya (90 güne kadar)
  • İsveç (90 güne kadar)
  • İsviçre (90 güne kadar)
  • İtalya (90 güne kadar)
  • İzlanda (90 güne kadar)
  • Letonya (90 güne kadar)
  • Lihtenştayn
  • Litvanya
  • Lüksemburg (90 güne kadar)
  • Macaristan (30 güne kadar)
  • Malta
  • Moldova
  • Monako (90 güne kadar)
  • Norveç (90 güne kadar)
  • Polonya
  • Portekiz (90 güne kadar)
  • Romanya (90 güne kadar)
  • San Marino (90 güne kadar)
  • Slovakya
  • Slovenya
  • Vatikan
  • Yunanistan

Okyanusya
  • Yeni Kaledonya
Nisan 2014

Emel Gerçek

Bir tiyatro sanatçısından, Başbakana mektup!

814

“Sevgili Başbakanım,

Ben Veda Yurtsever, Bingöllüyüm. Doktor yokluğundan sık sık Diyarbakır’da yaşayan sağlıkçı ablamın yanına gelir, onun ev temizlerken ortalıkta olmayalım diye bize verdiği 2-3 lirayla evlerinin hemen yanındaki Devlet Tiyatrosu’na gider oyun izlerdik. Kapıda sanatçıları, her zamanki gibi bize gülümsesinler diye titreye titreye beklerdik. Kültür Sarayı’nda az önce bizim oturduğumuz sandalyede çay içişlerine, birazdan kalkıp minibüse binip Dağkapı’ya gidişlerine dalar, onların da bizler gibi olduklarına şaşırarak bakardık.

19 yaşıma geldiğimde oyuncu olmak istediğimi ve gidip konservatuvar sınavına gireceğimi aileme açıkladığımda annem kalp krizi geçiriyordu. Hiç bilmediği okuma-yazması ve az Türkçesiyle beni ancak ‘postanede şef’ olarak hayal edebilen annem, ne olmak istediğimi kavrayamadığından ha bire vazgeçeyim diye yaptırdığı muskalardan içirir, sözüm ona çaktırmadan üstünden atlatırdı. Siz kader deyin ben hayatın sihri diyeyim cebimdeki son parayla aldığım çeyrek bilete vuran ikramiyeyle girdiğim konservatuvar sınavını kazandım. Devlet Tiyatrosu sanatçısı Celal Kadri bakmıştı sınav oyunlarıma. Ailemin de desteğiyle 4 sene Eskişehir’de doğudan gelmenin eksiklerini gidermek için arkadaşlarımdan iki kat fazla çalışarak iyi bir ortalamayla mezun oldum. Sonra da “büyülü” sahnem Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nu kazandım. Çocukları o hassas dönemde Diyarbakır’ kazandığı için ailesi halay çeken ender oyunculardan biriyim.

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda 20’ye yakın oyunda oynadım. Devlet Tiyatrosu’nu temsil ettiğimi düşündüğümden davranışlarıma hep dikkat ettim. O toprağın çocuğu olarak maçlara da gittim. Rahmetli Gaffar Okkan bir yanımda, tatlıcı Şehmususta öbür yanımda ‘Kırmızıııı Yeşiiiiiil’ diye bağırdım statta. Maç sırasında arkamda oturan çocukla sur dibinde ciğer yedim. Sonra o çocuk büyüdü, konservatuvar okumak istedi, çalıştırdım ve bitirdi Mimar Sinan Üniversitesi’ni. Geçen yıl Altın Portakalaldı Erkan çocuk. Arkadaşı vardı Ferit, şimdi aranan bir oyuncu Türk sinemasında. Uğur var, tanısaydım annesini belki bebekliğini bilirdim, şimdi oyuncu Devlet Tiyatrosu’nda şahane yeteneğiyle. Özgür’ümüz var dünya güzeli, Şehir Tiyatrosu’nda şimdi, evlendirdik onu Diyarbakır’da bir oyuncu arkadaşımızla teliyle duvağıyla; zorlu bir annelik geçirdi, iyi şimdi çocuğu çok şükür.

Koca gözleriyle Güldestan var, hem Devlet Tiyatrosu’nda hem de TRT’de çalışıyor yıllardır. Sabri’miz var bir de, turne uçağı henüz aprondayken ‘bu acil kapıları gerçekten açılıyor mu’ diye deneyip THY’nin bizim için sağladığı indirimimizi kestiren canımız yazarımız, geldi çalıştı Diyarbakır’da sonra. Hâlâ okuyan, hâlâ okumaya çalışan hâlâ bizi takip eden çocuklarımız var. Oyuncu olamadılarsa da, farkındalıkları yüksek insan oldu çocuklarımız, aydınlık yüzleri oldu

Diyarbakır’ın...

Batman’a, Şırnak’a, Bingöl’e, Tunceli’ye, Urfa’ya, Antep’e, Hakkari’ye, Siirt’e, Van’a, Adana’ya, Adıyaman’a, Elazığ’a, (dönüşünde ölümcül bir kaza atlattığımız) Malatya’ya turneler yaptık. Hayatında ilk kez tiyatro izleyen binlerce insana ulaştık. Büyük Anadolu Turneleri’mizi saymıyorum bile. Her yeni açılan bölgede devletin sanat politikasına hayranlık duyduk, çocuklarımızın geleceği için umutla dolduk. Her meslekte olduğu gibi zaaflı sanatçılarımız, idarecilerimiz de oldu. Onlar için iki kat fazla çalıştık. Ama kaldırılmamız gerektiğini hiç düşünmedik. Bu bakış açısıyla ne siyasetçi ne eğitimci ne polis ne de kabzımal kalırdı bu topraklarda.

Diyarbakır’da bir gence sanatçı ismi sorduğunuzda paparazilerde gördüklerini değil bizim ismimizi verecektir, iyi eğitim almış, dünyaya duyarlı, düşünebilen, utanacağı bir tarihi olmayan kendisine hizmet getiren bizleri...

Bizim bütçemizin çokluğu oyunlara yapılan harcamadan çok turneler, yeni açılan bölgeler ve salonlardandır. Ayrıca bizler biraz daha pahalı biletlere oynayabilirdik, bunu hiç denemedik bile. Allah aşkına savunma sanayiine harcadığımız paranın yanında tiyatro bütçesinin zararı nedir ki ülkeme. Siz ‘Açılım’dan söz ettiğinizde en çok benim çocuklarım inandı size, çünkü ‘Barış’a en çok ihtiyacı olanlar onlardı.

Devlet Tiyatroları’nda elbette bir iyileştirmeye gidilmelidir, inanın buna en çok biz seviniriz, yapısındaki haksızlıklar en çok bölge oyuncularının canını yakıyor. Bunu çözmek de sizin elinizde; kestirip atmak yerine Devlet Tiyatroları’ndan gelecek 5 temsilciyle yapacağınız bir kahvaltıya bakar her şey...

Beni kaygılandıran şey, aksi halde bölgelerde belki hiç tiyatro yapılmayacak olması ya da ortalıkta eğitimsiz oyuncularla, gişe kaygılı içi boş oyunları koyan paragöz adamlar için boş bir alan oluşmasıdır. Çocuklarımızın yazmayı denedikleri senaryolarını, şiirlerini, oyunlarını okutacak ablalar abiler bulamamasıdır.

Bizim çoktur hikâyelerimiz, derin izler de taşırız, yüzeysel kaygılarımız da olur herkes gibi, herkes kadar. Doğru dürüst Türkçe bilmeyen annelerimiz kendi bağırlarından çıkan biz sanatçı çocuklarıyla gurur duyarlar Sayın Başbakanım, biz bu toprağın evlatlarıyız.

Saygılarımla,

Not: 1971 büyük Bingöl depreminden sonra yapılan konutlarda oturan 84 yaşındaki annem size yazdığımı öğrenince ‘hele bi sor bu TOKİ ne zaman bizim evleri değiştirecek, daha çok varsa ben Mersin’e ablana gideyim’ dememi istedi, zeval olmaz herhalde... ”

* Mektup 2012'de yayınlanmış aslında, fakat günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte, paylaşmak istedim bu sebepten. Ayrıca şunu da hatırlatmakta fayda var; Veda Hanım İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncusudur, hatta şu sıralar Çehov'un eseri olan "Üç Kız Kardeş" oyununda görev almaktadır.
Nisan 2014

Emel Gerçek

Koruyucu Katkı Maddeleri ***

KORUYUCU KATKI MADDELERİ
E200

Sorbik asit

Koruyucu olarak kullanılır. Bitkisel kökenlidir. Ciltte kaşıntıya sebep olabilir

E201

Sodyum sorbat

Koruyucu olarak kullanılır.

E202

Potasyum sorbat

Koruyucu olarak kullanılır.

E203

Kalsiyum sorbat

Koruyucu olarak kullanılır.

E210

Benzoik asit

Koruyucu olarak kullanılır. Fırın mamulleri, peynir, çiklet, çeşni, dondurulmuş mandıra ürünleri, yumuşak tatlı gibi gıda ürünlerinde, kozmetik ürünlerde, eczacılıkta öksürüğe karşı antiseptik ve mantara karşı merhem yapımında kullanılır. Astıma , sinirsel bozukluğa, ve çocuklarda hiperaktiviteye neden olabilir.

E211
Sodyum benzoat

Koruyucu olarak kullanılır. Süt ve et ürünleri, çeşniler, fırınlı mamuller ve şekerlemelerde, ağız yoluyla alınan bir çok ilaçta kullanılır; kurdeşene neden olduğu ve astımı ağırlaştırabilir.


E212
Potasyum benzoat

Bakınız: 211


E213
Calsiyum benzoat


E214
Etil p-hidroksibenzoat
Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı

E215
Sodyum etil p-hidroksibenzoat
Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı.

E216
Propil p-hidroksibenzoat

Koruyucu olarak kullanılır. Alerjik reaksiyonlara sebep olabilir.

E217
Sodyum propil p-hidroksibenzoat
Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı

E218
Metil p-hidroksibenzoat

Koruyucu olarak kullanılır. Alerjik reaksiyonlara sebep olabilir.

E219
Sodyum metil p-hidroksibenzoat
Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı.

E220

Sulfur dioksit

Koruyucu olarak kullanılır. Kömür katranından elde edilir. Tüm sülfürlü ilaçlar zehirlidir ve kullanımı sınırlandırılmıştır (Amerika'da, FDA¹ çiğ meyve ve sebzelerde kullanımını yasaklamıştır) ; astım nöbetlerini azdırdığı ve böbrek fonksiyonları zayıflamış olanlarda metabolizmayı zorladığı, 'B1 vitamini'ni yok ettiği bilinmektedir; içecekler, kurutulmuş meyveler, meyve suyu, sirke ve patates ürünlerinde kullanılır.

E221

Sodyum sulfit

Bakınız: 220

E222

Sodyum hidrojen sulfit

Bakınız: 220

E223

Sodyum metabisulfit

Bakınız: 220

E224

Potasyum metabisulfit

Bakınız: 220

E225

Potasyum sulfit

Bakınız: 220

E226

Kalsiyum sulfit

Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı.

E227

Kalsiyum hidrojen sulfit

Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı.

E228

Potasyum bi sulfit

Bakınız: 220

E230
Bifenil, Difenil

Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı.

E231
2-Hidroksi bi fenol

Koruyucu olarak kullanılır.

Bazı ülkelerde yasaklandı

E232
Sodyum ortofenil fenol

Bakınız: 231

E233
Tiabendazol

Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı.

E234*

Nisin

Koruyucu olarak kullanılır.

E235

Natamisin

Koruyucu olarak kullanılır. Bulantı, kusma, ishal ve cilt kaşıntısına neden olur; et ve peynir ürünlerinde kullanılır.

E236

Formik asit

Koruyucu olarak kullan. Bazı ülkelerde yasaklandı.

E237

Sodyum format

Koruyucu olarak kullanılır.
Bazı ülkelerde yasaklandı

E238

Kalsiyum format

Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı.

E239

Hexamin

Koruyucu olarak kullanılır. Bazı ülkelerde yasaklandı.

E242

Dimetil dikarbonat

Koruyucu olarak kullanılır. Meyve sularına ilave edilen ve içindeki mikroplar ile mücadele eden bir antimikrobiyel, FDA¹nın veritabanında gıda ile ilişkisi kabul edilen bir madde olarak listelenmiştir

E249
Potasyum nitrit

Koruyucu olarak kullanılır. Et ürünlerinde kullanılır. Nitritler nefes daralması, baş dönmesi ve baş ağrısı ile sonuçlanabilecek rahatsızlıklara sebep olduğu gibi potansiyel kanserojendir; bebek ve küçük çocukların gıdalarında kullanılması kesinlikle yasaktır.

E250
Sodyum nitrit
Koruyucu olarak kullanılır. Hiperaktiviteye ve diğer yan etkilere neden olabilir, potansiyel kanserojendir, bir çok ülkede sınırlandırılmıştır,
HACSG² sakınılmasını öneriyor

E251
Sodyum nitrat

Bakınız: 250

E252
Potasyum nitrat

Koruyucu olarak kullanılır. Hayvan artıklarından veya bitkilerdenelde edilir. Gübre üretiminde ve etin korunmasında kullanılır; hiperaktiviteye ve diğer yan etkilere sebep olabilir, potansiyel kanserojendir, bir çok ülkede sınırlandırılmıştır (Bakınız: 249)

E260

Asetik asit

Koruyucu olarak kullanılır. Sirkenin ana maddesidir; ağaç liflerinden sentetik olarak üretilir; turşu ve soslarda kullanılır

E261

Potasyum asetat

Koruyucu olarak kullanılır. Böbrek fonksiyonları zayıf insanlar

sakınmalıdır; sos ve turşularda kullanılır.

E262

Sodyum asetat, Sodyum diasetat

Koruyucu olarak kullanılır. Asitliği düzenleyicidir; bilinen yan etkisi yok

E263

Kalsiyum asetat

Koruyucu olarak kullanılır. Asitliği düzenleyicidir.

E264

Amonyum asetat

Koruyucu olarak kullanılır. Bulantı ve kusmaya neden olabilir

E270
Laktik asit

Koruyucu olarak kullanılır. Asitliği düzenleyicidir; bebeklerin sindirimi zordur; tatlılar, salata sosu, bebe maması ve şekerlemelerde kullanılır

E280

Propiyonik asit

Koruyucu olarak kullanılır. Migren ağrılarına sebep olabilir; doğal olarak mayalanmış gıdalarda, insan teri ve geviş getirenlerin sindirim organlarında bulunur, ayrıca suni olarak etilen, karbon monoksit, propiyonaldehit, doğal gaz, mayalanmış kağıt hamuru veya çürümüş lif bakterisinden elde edilir; yaygın olarak ekmek ve un mamullerinde kullanılır

E281

Sodyum propiyonat

Koruyucu olarak kullanılır. Migren ağrılarına sebep olabilir; unlu mamullerde kullanılır.

E282

Kalsiyum propiyonat

Bakınız: 281

E283

Potasyum propiyonat

Bakınız: 281

E290

Karbon dioksit

Koruyucu olarak kullanılır.

E296

Malik asit

Koruyucu olarak kullanılır. Doğal (meyvelerden) veya sentetik yoldan elde edilir; bebekler ve küçük çocuklar sakınmalıdır.

E297

Fumarik asit

Koruyucu ve anti oksidan olarak kullanılır. Keklerde kullanılır.



Kaynak: "animal-ingredients.hypermart.net", "www.foodag.com" ve "www.muslimconsumergroup.com", HACSG (Hiperaktif çocukları destekleme grubu), "www.ifanca.org", "www.ehalalfood.com", "www.eathalal.com", "www.whatisinit.com", "www.halalpak.com" internet sayfalarından faydalanılmıştır.
Nisan 2014

Emel Gerçek

Şaibe rekoru

Biri Princeton diğeri Cornell’den mezun iki Türk genci, okyanus
ötesinden Türkiye’deki sandık sayım sürecine el attı. YSK’nin hâlâ
açıklamadığı sonuçlardaki çelişkileri tespit etti.


Robert Koleji’nde tanıştılar, Princeton ve Cornell üniversitelerinden
mezun oldular. Şimdi biri Dubai’de, biri de New York’ta çalışıyor.
Pazar günü yerel seçim sonuçlarının açıklanmasıyla başlayan şaibe
iddiaları üzerine harekete geçtiler. İlk çağrı Dubai’de çalışan Eren
Yanık’tan twitter üzerinden geldi. Sadece CHP’nin sitesinde açıkladığı
ancak uzun zaman alan sandık sonuçları için Yanık, program geliştirecek
arkadaş aradı. New York’ta bulunan Burak Bekdemir, bu sonuçları topluca
indirmek için bilgisayar programı yazdı, Yanık da grafiğe yansıttı.
Programa yüklenen veriler, kısa sürede Ankara için çarpıcı sonuçları da
verdi.

İki gencin internet üzerinden Twitter aracılığıyla başlayan
iletişiminin sonucuna göre Ankara ve İstanbul verilerinde farklılık göze
çarpıyor. Yanık ve Bekdemir’in çalışmasına göre Ankara ve İstanbul’da
sandık sandık tespitler şöyle:

Hile kuşkusunu güçlendiren veriler

- Ankara’da, 3 milyon 606 bin 816 kayıtlı seçmen var. Oy kullanan ise
3 milyon 283 bin 852. Yani katılım oranı yüzde 91. 2009’da bu oran
yüzde 85. Ankara’daki katılım oranında yüzde 6’lık bir yükseliş var.

- Ankara’da 27 sandıkta CHP 0 oy alırken, AKP’nin 0 oy aldığı sandık sadece 8.

- Altındağ 1316 numaralı sandıkta LDP 69 oy almış, CHP ise 0. Liberal
bir partinin aldığı oy oranı karşısında CHP’nin 0 oy alması dikkat
çekiyor.

- Çankaya’da 10 sandıkta AKP, CHP’den yüzde 40 daha fazla oy almış görünüyor.

Fazla oylar AKP’ye mi?

- Ankara’da 180 sandıkta yüzde yüzden fazla oy kullanıldı. Bekdemir
ve Yanık bunun nedeninin görevli olan polislerin oy kullanmasından
kaynakladığına işaret ediyor. Bu 180 sandıktaki kayıtlı seçmen sayısı 14
bin. Bunun partilere göre dağılımı ise AKP 7 bin 500, CHP 4 bin 200,
MHP 1400. Fazla oy kullanılan 180 sandığın sadece 2’si Çankaya’da.
Sandıkların çoğunluğu ise Çubuk ve Kızılcahamam’da. Bu 180 sandığın
148’inde AKP kazanmış.

- Çankaya’da 2 bin 206 sandık var; CHP bu sandıkların 65’inde seçimi
kaybetmiş. Bu 65 sandık 32 farklı okula dağılmış. Ama bu sandıkların
11’i Aziz Altınpınar Ticaret Meslek Lisesi’nde kaybedilmiş. Yani
Çankaya’da yüzde 3 sandık kaybeden CHP, sadece bir okulda yüzde 100
kaybetmiş görünüyor.

- Ankara’da geçerli oyun, partilerin toplam oyundan en az 5 fazla olduğu 39 sandık var.

- Çankaya’daki 10 sandıkta AKP, CHP’den yüzde 40 daha fazla oy almış gözüküyor.

- Yenimahalle’de AKP’nin CHP’den yüzde 50’den fazla oy aldığı 68 sandık var.

- Ankara’da 27 sandıkta CHP’ye 0 oy yazılmış. CHP’nin 0 oy aldığı
Ankara Ayaş’taki 1046 no’lu sandıkta BBP’nin 167, Hak ve Eşitlik
Partisi’nin 96 oyu var.

- Ankara’da CHP’ye 5’ten az oy yazılmış 152 sandık var. 38’i Kızılcahamam, 26’si Çubuk, 16’sı Çamlıdere’de.

- 3186 no’lu sandıkta CHP’nin tüm oyları HDP’ye yazılmış gibi (CHP 0 oy, HDP 164 oy) .

- HDP’nin 50 veya daha fazla oy aldığı 18 sandık var, bunların 6’sında CHP’nin oyu 0 veya 1.

- HEPAR’ın 96, 153 ve 111 oy aldığı 3 sandığın toplamından CHP’ye çıkan oy sayısı sadece 1.

AKP sandıklarında geçersiz oy patlaması

- 5 sandıkta geçerli oy sayısı, kayıtlı seçmen sayısından fazla.

- Kâğıthane’deki 2208 no’lu sandıkta 42 fazla oy kullanılmış.

- İstanbul’da 32 bin sandıktan 38’inde yüzde 100’den fazla katılım olmuş . Bu oran yüzde yüzde 0.1.


- İstanbul’da, yüzde 100’den fazla oy kullanılan bu sandıklarda AKP’nin kesin üstünlüğü var diyemeyiz. AKP bu 38 sandıktan 23’ünü alırken, CHP 15’ini almış.

- 26 sandıkta CHP 0 oy almış. AKP’nin bu sandıklarda topladığı oy ise 3 bin 132.


- 157 sandıkta CHP yüzde 5’in altında kalmış (1281 oy) . AKP bu sandıklarda 28 bin 245 oy toplamış.

- 371 sandıkta AKP (80441) oyla
CHP’nin (6851) yüzde 70 önünde oy almış. Oy farkı 73 bin 590. Bunlar
içinde en dikkat çekici iki yer Sultangazi ve Sultanbeyli. AKP CHP’ye
Sultangazi’de 24 bin 836, Sultanbeyli’de ise 21 bin 793 fark atmış.


- İstanbul’daki 39 ilçenin 14’ünü CHP, 25’ini AKP kazanmış. CHP’nin önde olduğu 14 ilçede geçersiz oy sayısı 93 bin 804. AKP’nin önde olduğu 25 ilçede ise geçersiz oy
sayısı 293 bin 640’a çıkıyor.
*Cumhuriyet Gazetesi



Mart 2014

Emel Gerçek

Bir kadının hikayesi...

O gün ölmediğim için bugün yazıyorum...


10610
Fulsen Türker’in Kendi Portresi
Merhaba, ben Fulsen. 32 yaşında bir kadınım. 14 yıldır tam zamanlı çalışan, emekçi bir kadınım. Sağ olsun “Pizzacı” bile bugüne özel 5 TL’lik kalp şeklinde pizza promosyonu ile Dünya Kadınlar Günümü kutladı. Bilenler bilir, ben kadın kimliğimi 21 yaşıma kadar reddettim. Sıfatlarımın arasında cinsiyetimin yer almasını gereksiz bulup, eş dost sohbetlerinde östrojenime su katıldığını iddia ettim. Kadın olmayı sevmem ise 30+ yaşlarımı buldu.
1998 yazı. Çok sıcak bir yazdı. Ben her yaz olduğu gibi, Istanbul’un sayfiyesi sayılan bir beldede tatil günlerimi geçiriyordum. 16 yaşında sorunlu bir ergendim. Büyük isyanlarım vardı, her ergen gibi. Şimdi hayranı olduğum pek çok yazarı henüz okumamış, kendimi bulduğum o filmleri henüz izlememiştim. Yine de hayata dair sorulacak pek çok soruyu sorduğuma ve kati yanıtlarını bulduğuma emindim. Bir ay sonra lise son olacaktım, sonra üniversite sınavına girip Istanbul’u kazanacaktım.
Bir de erkek arkadaşım vardı, o yaz. Yaz aşkı dediklerinden. Aşık mıydım, değil miydim, bilemiyorum; o zamanlar aşkın ne olduğundan habersizdim. Ama adı yaz aşkıydı işte, dinlediğimiz şarkılardan öyle öğrenmiştik. Ben, benim yaşlarımdaki kuzenim ve ikimizin
‘bir yazlık’ erkek arkadaşları ile aslında pek de fena sayılmayacak bir yaz geçiriyorduk. Denize giriyorduk, saatlerce sahil boyunca yürüyorduk, bir yandan hayallerimizi konuşuyor bir yandan kimsenin bizi anlamamasına isyan ediyorduk ve gizli saklı yerlerde öpüşüyorduk. İkisinden biri babasının arabasının anahtarını çaldı mı, çok uzaklaşmadan hava kararana kadar arabayla geziyorduk. Arabayla gezmek çok fiyakalıydı o zamanlar ama bizim hava kararmadan eve girmemiz gerekirdi ve kimseler görmesin diye aşağı mahallede veda ederdik birbirimize.

Çok sıcak bir yazdı. Yine bir öğleden sonra, beldenin yaslandığı dağın üzerindeki piknik alanına gitmiştik araba ile. Doğan görünümlü Şahin’in motoru eve dönerken su kaynattı. Kuzenimle erkek arkadaşı motoru soğutmak için su bulmaya gittiler. Biz de arabanın arka koltuğunda oturmuş onları bekliyorduk ve tabii ki öpüşüyorduk. Cinsellikten anladığımız tek şeyin öpüşmek olduğu yıllardı. Pazar gecesi sinema kuşağında ailecek film izlerken, bir öpüşme sahnesi gördüğümüzde utanan, yanakları kızaran, elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen bir nesildik biz. Bir erkek arkadaşımız olunca, sevgili değildi o zamanlar adı, merakla, heyecanla, tutkuyla saatlerce öpüşürdük. Hani şimdilerde
‘liseli aşıklar gibi saatlerce öpüştük’ deriz ya, o öpüşmelerden işte. Yanımızdan geçen iki arabanın sesiyle irkilip birbirimizden ayrıldık, koltuğun iki ucuna kaçtık. Sonra anlam veremediğimiz bir şekilde arabaların geri geri gelişini izledik. O birkaç saniyede arabadan tanıdık biri inerse, bizi görmüşse, ne derim diye telaşlanmaya başladım. Tam önümüzde durdular.

Beldenin yerlilerinden iki arabaya tıka basa doluşmuş insanlar arabalarından inip bizim arabayı çevirdi. Dağ yolunun ortasındaydık. Bağırsam sesimi duyacak kimse yoktu, korkuyordum. O iki araba dolusu insan açık camlardan içeri girip bizi dövmeye başladılar. Bir yumruk daha fazla atmak için neredeyse birbirlerini eziyorlardı. Bağırsam sesimi duyacak kimse yoktu, ben dudaklarımı ısırıp sesimi çıkaramadan içime ağlıyordum. Çok sıcak bir yazdı, üzerimize çullanmış insanların ter kokusu midemi bulandırıyordu. Cenin gibi arka koltuğun ortasında kıvılmıştım, beni korumaya çalışan erkek arkadaşım üzerime kapanmıştı. Onun kapatamadığı yerlerimden yakalayanlar etlerimi buruyordu. Neden bize bunu yapıyorlardı? Neyin hıncını bizden alıyorlardı? Onlar hiç öpüşmemiş miydi? Ne zaman bitecekti bu işkence? Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum ama sonunda hırslarını alıp yanımızdan ayrılırken üstümüzün başımızın paramparça olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Biz sadece öpüşüyorduk ama o iki araba dolusu insan bize o öğleden sonra tecavüz etti.
Kuzenim ne zaman döndü, o halde nasıl dağdan indik, paramparça üstümüz başımız eve nasıl yürüdük, kime ne dedik içeri girerken, hafızamda hala kocaman bir boşluk. Kendimi arkadaki küçük odaya kilitledikten sonra kapıyı zorlayan kuzenimin sesini ve sonrasını hatırlıyorum. Birkaç dakika sonra, kendimi beşinci kattaki evin camından aşağı attım. O gün ölmediğim için bugün yaşıyorum. O gün ölmediğim için bugün yazıyorum.
Çok yakınınızdan birini kaybettiyseniz eğer bilirsiniz,
‘yetti artık’ dediğiniz anda gidecek bir yeriniz vardır: onların yanı. Gidip de dönen, dönüp de anlatan yoktu, benimse ne cennete ne de cehenneme inancım vardı ama camdan atlarsam, halı silkelerken balkondan düşüp ölen annem ve iki aylık hamile olduğu cinsiyeti bile belli olmayan kardeşimin yanına gideceğime inandım. İki saniye sürmüyor beşinci kattan aşağıya düşmek ve hayatın film şeridi gibi gözlerinin önünden de geçmiyor. Artık üniversite sınavına girip Istanbul’u kazanmak anlamsız oluyor. 18 yaşını doldurup, kimliğini göstere göstere bara gitme hayallerin şaçmalık oluyor. Yatağını istediğin zaman toplayacağın, duvarları kırmızıya boyayacağın, yıllarca izin verilmeyen kedini besleyeceğin kendi evini tutma planların manasız oluyor. Bugün bunları yazan Fulsen, on altı yaşındaki Fulsen’in karşısına çıksa
‘bak ne güzel bir kadın oldum’ dese, yine de
‘istemem kalsın’ dediğin andır o iki saniye. Nereye gittiğinin bilgisine haiz olmasan da her yer buradan daha iyidir dediğin andır o iki saniye.

Ölemedim. Beni hastaneye yetiştiren ambulanstaki görevliler geleceğim için ölüm ya da kısmi felç öngörmüş olsalar da ben vücudumda bir kırık bile olmadan iki gün sonra taburcu edildim. Herkese ‘Ben yaramaz bir çocuktum’ diye yalan söylediğim tüm dikiş izlerim o günden hatıradır, oysa ben hiçbir zaman yaramaz bir çocuk olmadım. Yalan söyledim hepinizden özür dilerim. Ama oyun oynarken kayalardan düştüğüm yalanına o kadar inanmıştım ki, on altı yaşımda intihar ettiğimi ben bile hatırlamıyordum.
Hastane yatağında ateş nöbetlerinde hezeyanlar geçirirken, saçlarımı okşayan kimse yoktu yanımda. Utanç nesnesiydim. Taburcu olup, on altı yaşında bir genç kız olarak camından atladığım eve, on altı yaşında bir
‘kadın’ olarak döndüm. Türkçede yaygın kullanım haliyle, ilk sevişme sonrasındaki kızlıktan kadınlığa geçiş değildi bu. O yıllarda evlenmemiş bir kadına, yanlışlıkla
‘kadın’ denilse, hemen utanılıp
‘kız’ diye düzeltilirdi. Babamın bakire olup olmadığım sorusuna iki gün boyunca cevap vermeyi reddettiğimde suratımda patlayan tokatla kadın oldum ben. Babaannemin bana itimadı tamdı. Ben hastaneden çıkmadan tüm beldeye yayılan dedikoduların önünü kesmek, namusumuzu kurtarmak ve kendi inancının ispatı için mahallenin ebesini çağırıp kızlık kontrolü yaptırmaya teşebbüs ettiğinde ben kadın oldum. Daha bir erkeğin mahrem yerlerine dokunmamışken, yeni yetme memelerimi daha kimse ellememişken kadın oldum. Babamın, dedemi arayıp
‘Gelip alın bunu’ dediği gün kadın oldum. Dedem gelip beni alana kadar evden değil, arkadaki küçük odadan bile çıkmam yasaklandığında kadın oldum ben.

Dedem geldi, beni evimize götürdü. Yolda açıklama yapacak oldum, susturdu.
‘Hiçbir şey sormayacağım sana. Yarın sabah bu otobüsten indiğimizde yeni bir sayfa açacağız ve baştan başlayacağız’ dedi. Biz de öyle yaptık. Konuşmazsak herkes unutacaktı çünkü, hiç yaşanmamış olacaktı. Yavaş yavaş silindi hafızalardan. Bugüne kadar aile içi sohbetlerde çok az da olsa intiharım anıldı da iki araba insanın beni linç ettiği neden hiç konuşulmadı? Herkes gerçekten unuttu mu? Hafızam böyle bir anı, on yıl boyunca benden bile nasıl sakladı? Bana bile nasıl unutturdu? Neden kimse o insanların karşısına çıkıp hesap sormadı da benim intiharım utanılacak, unutulacak bir hikaye oldu?

Ben mi? O günden sonra artık yaşamıyor olabilirdim. Yaşadım. Bir daha hiçbir adamı öpemeyebilirdim. Öptüm. Gecenin bir vakti boş bir sokaktan yalnız, hatta sevgilimle bile geçemeyebilirdim. Geçtim. Torun oldum, yeğen oldum, abla oldum, iyi arkadaş, sağlam dost oldum, çok güzel bir şey oldum da bir türlü kadın olamadım. Kadın olduğum gün canım o kadar yandı ki kadın olmayı reddettim. Ben mi? İki üniversite mezunu eğitimli(!), kültürlü(!), çalışkan bir kadın(!) olarak, on altı yaşında sadece öpüştüğüm için darp edildiğimi, on altı yaşında intihar ettiğimi utanarak unutmuş bir kadın olarak aranızda dolaştım.
Bu akşam unuttuklarımı hatırlayarak, kadınlığımla barışıyorum. Bu satırları yazan parmaklarımın ucuna sürülü 321 numaralı ojenin kırmızısında kadınlığımı seviyorum. Sevgili Pizzacı, lütfen bana ücreti mukabilinde kalp şeklinde bir pizza getir. Hatta bir kadın tanıyorum, adı bende kalsın, her gece cinsel istismara uğrarken şu bu ne der diye yıllarca evliliğini sürdürmüş bir kadın; birazdan yönetim kurulu toplantısından çıkacaktır, onun için de bir tane getir. Bir genç kadın bilirim, ayrılmak istediği için sevgilisi tarafından hanesine tecavüz edilmiş, sokak ortasında şiddet uygulanmış, yatakta neler yaşadıklarını annesine anlatma tehdidinin altında ezilmiş, aylarca sesi çıkamamış; vizeleri var bu hafta, onun için de alayım. Ayrılmak istediği için kocası tarafından bunun bir hastalık olduğuna kanaat getirilmiş, tedavi adı altında yine kocası tarafından günlerce rehin alınmış bir kadın var, onun için de bir tane ekle. On yıldır tanıdığı ve kırk gündür kocası olan adamın falanca belediyenin vermiş olduğu yetkiye dayanarak boğazına yapıştığı bir kadın var, onun için de yap bir tane. Şimdi hepsini saydırma bana, benim bilmediklerimi de ekle. Sonuçta bizim günümüz değil mi, tüm gün çalıştık yorulduk, parası neyse verelim. Yeter ki kadınlığımız bizde kalsın.
Şubat 2014

Emel Gerçek

'Zaten hükümet yanlısı yayın yapıyoruz' NTV Genel Müdürü’nden inanılmaz sözler…

NTV’ni eski Genel Müdürü Cem Aydın’ın 2008 yılında Başbakan’ın danışmanı olan Akif Beki tarafından arandığında şunu söylediği ortaya çıktı: “Zaten hükümet yanlısı yayın yapıyoruz, artık neredeyse babam bile izlemiyor bizi. Sadece tarafsız görünmeye çalışıyoruz. Tarafsız görünmemiz sizin daha çok işinize yarar. N’olur bunu anlayın. ”
Medya’daki kirlenme ve Fatih Saraç vakası ile ilgili yeni iddiaları işsiz gazeteci Mustafa Alp Dağıstanlı dile getirdi. Taraf’tan Tuğba Tekerek Mustafa Alp Dağıstanlı’yla 5 Ne? 1 Kim? isimli kitabı üzerine konuştu. İşte o çarpıcı söyleşi:
Mustafa Alp Dağıstanlı’nın 5 Ne? 1 Kim? İsimli kitabı geçen ay yayımlandı. O zamanlar henüz “Alo Fatih”le tanışmamıştık. Ama Dağıstanlı kitabında Habertürk’e Gezi protestolarının başında getirilen bir Fatih Saraç’tan bahsediyordu. Ve bununla beraber medyada çalışanlarla görüşerek ortaya çıkardığı pek çok sansür-otosansür hikâyesinden... Başbakan’ın öfkesi altında medyanın gittikçe boğulduğu şu günlerde Dağıstanlı’ya bu hikâyeleri sorduk. 1985’te başladığı gazetecilik hayatında Güneş, Cumhuriyet, Kanal D gibi pek çok kurumda çalışmış olan Dağıstanlı 2002’den 2011’e kadar NTV’deydi. Bir dönem Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde de dersler veren Dağıstanlı şu anda işsiz gazeteci.
AK Parti’nin medyaya baskısı ne zaman başladı?
Önce şunu söyleyeyim. Bu işte siyasi iktidarlar tabii ki kabahatli. Ama kabahatin büyüğünü kendimizde aramalıyız. Benim gazeteciliğin AKP’yle ilk imtihanı diye hatırladığım olay şu: Başbakan 2004 yılbaşında Zonguldak’a gidiyor. Önce Çocuk Esirgeme Kurumu’ndaki çocukları Başbakan gelecek diye gece 11’de kaldırıyorlar. Sonra da Huzur Evi’ndeki yaşlıları... Vatan muhabiri Nuri Sefa Erdem Başbakan’a “Belki haberiniz yok, bu insanları uykudan kaldırdılar” diyor. Başbakan “Ağzın leş gibi kokuyor” deyip fırçalıyor Nuri Sefa’yı. “İçmişsin” demek istiyor.
Bu sınavı nasıl veriyor medya?
Çakıyor. Nuri Sefa’nın gazetesi Vatan bayağı korkak yayın yapıyor. Haberin sonunu değiştiriyor. Sonra, Nuri Sefa’yla Milliyet röportaj yapmış, kendi gazetesinde olmayanı orada görüyoruz. Gazetecilik örgütlerinden mırın kırın ses çıkıyor. Bir tek Milliyet iyi iş yapmış orada. Oysa tüm medya ayağa kalkmalıydı. Ama öyle olmadı sonra da böyle gitti.
AKP’den önce de vardı baskı. AKP dönemini farklı kılan ne?
AKP çok güçlü bir tek parti iktidarı olarak geldi. Emekleme döneminden sonra paldır küldür yürüdü. Bütün sermaye yapısını değiştirdi medyanın. Eskiden koalisyon hükümetleri oluyordu ya da tek parti olsa bile, “o gidecek, bu gelecek” denip, gazeteler farklı dengelere oynuyordu. Ama şimdi halı gibi bir şey var, tüm medyanın üstünü örtüyor.
Merkez medyada bir yönetici AKP’ye direnirse ne gelir başına?
(Doğuş Yayın Grubu CEO’su) Cem Aydın buna iyi bir örnek. O da aşağı yukarı Fatih Saraç’ın yaptığı işi yapıyordu NTV’de, yapmak zorundaydı. Başka türlü orada duramazdı. Duramadı zaten. Gezi’de önce çalışanlardan özür diledi, sonra da patrona “Ben daha fazla eğilemiyorum” deyip istifa etti.
NTV’de Fatih Saraç gibi yerleştirilmiş biri var mıydı?
Gezi protestoları sırasında öyle bir baskı gelmiş, “ ‘Akif Beki gibi birilerini verelim’ demişler, ” NTV ona direnmiş . Fakat şöyle bir şey oldu. Nermin Yurteri Ankara’da başbakanlık muhabiriydi. İstanbul’a yayın yönetmeni olarak gelmesiyle NTV sansür ve otosansürde turbo takmış oldu. Nermin Yurteri’nin oraya gelişi imkansızdı ama oldu. Bu hükümete yakınlığıyla alâkalıydı.
Fatih Saraç, Habertürk’te gazeteciliği nasıl değiştirdi?
Gazetecilik ilkesi diye bir şey yok zaten. “Üç ilkem var” diyor ilk toplantıda, “Turgay Bey’in parası, din, vatan. ” Turgay Bey’in parası, Başbakan’ı kollamak demek zaten.
Kanalda kadroyu değiştirdi mi?
Bana bunu 2-3 kişi anlattı. Tv Net, Kanal 7 gibi kanallardan çokça adam alıyorlar. O çocukları da akşam biri arıyor, “Yarın Kanal 7’ye değil Habertürk’e gideceksin” diyor. Merkezi bir şey olduğu anlaşılıyor buradan. Çünkü bu insanların Habertürk’e gideceği, Kanal 7’yi yöneten insana da söylenmiş olmalı.
Fatih Saraç işleyişe ne kadar müdahale ediyor?
Tüm yayın akışını o belirliyor.
Konuklara müdahale ediyor mu?
Tabii, bir gün bir toplantı sırasında telefondan arıyorlar, “Kim var televizyonda? ” diye soruyor. Süheyl Batum! “Onu niye çıkarıyorsunuz? ” diyor. Belli ki böyle kara listeler var. O listeler oynuyor. Hiçbirimizin yeri garanti değil. Mesela, bir dönem gözde oluyorsun, ama sonra bir hata yapıyorsun, Tam Orwell’in 1984’ü gibi sen bilmiyorsun, fakat o beyinde bir yere yerleşiyor. Sonra kesiliyorsun, gömüyorlar seni. Bir süre sonra tekrar zuhur edebiliyorsun.
Başbakan gazete yöneticilerini ararken üslubunda ne kadar fütursuz olabiliyor?
Ayşenur’un (Aslan) anlattığı Mehmet Emin Karamehmet’le ilgili bir hikaye var. Başbakan Karamehmet’i gecenin birinde falan arıyor. Akşam’da bir haber çıkmış, “Ne bu! ” diyor. Karamehmet de “Okumadım” diyor. “Sen gazetende çıkan haberleri okumuyor musun” diye fırçalıyor. Karamehmet bunu ertesi gün bir toplantıda anlatıyor “Düşünebiliyor musun, gecenin birinde ikisinde başbakan arıyor, yatağından kalkıyorsun. Lütfen bana böyle telefonlar getirtmeyin” diyor.
TALİMATLARI VEREN HÜSEYİN ÇELİK
İktidardan kim takip ediyor özellikle medyayı?
Aslında herkes bir şekilde uğraşıyor. Ama benim birçok kişiden duyduğum bakanlığı da bıraktıktan sonra son bir iki yılda en çok Hüseyin Çelik uğraşıyor. Asıl talimatları veren o. Başbakan’ın basın danışmanıyken Akif Beki de arıyordu. Şimdi o görevdeki Lütfullah Göktaş arıyormuş. Ben NTV’de dış haber editörüyken, o Roma muhabiriydi. Edebiyata meraklı, mizah duygusu olan bir adam. Şimdi işi Başbakan’ın baskısını olduğu gibi medyaya iletmek.
O baskı konuşmalarına tanıklık ettiniz mi hiç?
Sanırım 2008’di. Bir gün Cem’le (Aydın) odasında muhabbet ediyoruz, Akif Beki arıyor. Beki’nin ne dediğini bilmiyorum ama Cem şunu söylüyordu: “Zaten hükümet yanlısı yayın yapıyoruz, artık neredeyse babam bile izlemiyor bizi. Sadece tarafsız görünmeye çalışıyoruz. Tarafsız görünmemiz sizin daha çok işinize yarar. N’olur bunu anlayın. ”
Hükümet bu kadar avucunun içine aldığı medyayı istediği gibi kullanıyor herhalde, değil mi?
Tabii, mesela Egemen Bağış “İstanbul’dayım hayatım” diyor, Nermin’e (Yurteri), “Bir kamera gönder. ” “Hayır” deme şansın yok. Bakanlar istedikleri gibi istedikleri programa çıkıyorlar ama onlara istemedikleri sorular sorulmuyor! Fatih Saraç’ın Habertürk’te ikinci toplantısında söylediklerinden biri “Biz anlamaya çalışacağız, sorgulayıcı olmayacağız. ” Bir örneğini Suat Yeğen anlatmıştı. Suat o dönem Can Dündar’ın sunduğu Canlı Gaste’nin yapımcısı. 2009’da Adli Tıp’la ilgili program için Bakan Nimet Çubukçu’yu çağırıyorlar ve konuyla ilgili soru soruyorlar. Nermin telefon açıyor Suat’a, “Nasıl sorarsınız? ” diyor.
Neden sormayacaklar?
“İsterse o girer o konuya, sen niye soruyorsun! ” O zaman işte gazeteci ayaklı mikrofondan başka bir şey olmuyor. Gidiyoruz, mikrofonu tutuyoruz, bir girizgah, bir ilk soru soruyoruz, sonra gerisini o istediği gibi getiriyor.
YOLSUZLUK YAZMAK MÜMKÜN DEĞİLDİ
Yolsuzluk iddialarına halk çok şaşırdı. Medya bunu bilip de yazmıyor muydu?
AKP iktidarının daha birinci yılında, Başbakan’ın, Maliye Bakanı’nın mal varlıkları konuşulur olmuştu. O zaman Hürriyet, Milliyet uğraştı bu meseleyle. Fakat sonra gündemden çıktı bunlar. Cem Aydın bir gün bana “Elimizde haber yapacak sağlam malzeme var fakat (Doğuş grubuna ait) bankanın kaderi bakanın iki dudağı arasında” demişti. Yolsuzlukla ilgili merkez medyada haber çıkması düşünülemezdi. “Altyazıyı oradan alın” diyen adamdan bahsediyoruz. İpe çekerlerdi.
DOĞAN’I ELEŞTİRİYORUZ, TRT’Yİ ELEŞTİRMİYORUZ
TRT nasıl değişti AKP’den sonra ?
TRT her zaman hükümetlerin borazanıydı. Hangi parti gelse genel müdürü değiştirir, o da haber dairesi başkanını değiştirirdi. Ama alt kadrolara inen büyük çaplı değişim olmazdı. Ama özellikle İbrahim Şahin’in gelişiyle büyük bir kadrolaşma operasyonu yapılıyor TRT’de. 6-7 bin kişiden bahsediyoruz. Eskileri emekliliğe zorluyorlar yerine yenileri alıyorlar. İbrahim Şahin’in köyünden 6-7 kişi geliyor mesela. Bir CHP’li vekil kalburüstü yöneticilerle ilgili döküm yapılmış. 20-25 kişilik liste. Hepsi Zaman, Aksiyon, Kanal 7 gibi kurumlardan. Buralardan da iyi gazeteci yetişmiş olabilir. Fakat hiç mi solcu iyi gazeteci yok memlekette?
Kaynakları nasıl harcıyor TRT?
Dış yapımların oranı gittikçe kabarıyor. Haber dışarı yaptırılacak, taşerona verilecek bir şey mi? Bu da oldu memlekette! Bu programların dışarda kimlere verildiği hiç denetlenebilir değil. Soru önergelerine “ticari sır” diye cevap veriyorlar. Biz Aydın Doğan’ı Dinç Bilgin’i eleştiriyoruz. Eleştirmemiz gerekir. Fakat her ay bizden aldıkları vergilerle, elektrikten kestikleri paylarla döndürüyorlar TRT’yi, yayınları ülkenin yüzde 98’ine ulaşıyor. Bununla ilgili kimse bir şey tartışmıyor.
AA’daki kadrolaşma ne durumda?
Orada da dış haberler müdür yardımcısı Eyüphan Kılıç bu göreve getirildiğinde hiçbir yabancı dil bilmiyor mesela. Ya da Ukrayna’ya yabancı dil bilmeyen adam gönderiyorlar. Mısır’da 50 kişiyle çalışılıyor. Oralardan ne geliyor peki? Bunların denetimi gerekir. Yoksa arpalık gibi kullanılır tabii.
YASSI KADAYIF OLDUK
Siz kitapta hep baskılardan bahsediyorsunuz. Baskı varsa direnç de yok mudur? Tablo bu kadar mı karanlık?
İzmit depreminde bazı binalar direnç gösterdi ama bazıları da yassı kadayıf oldu ve hiçbir hayat çıkmadı oradan. Roboski’nin, Gezi protestolarının verilemediği bir deprem bence sağ çıkılamayan bir depremdir. Medyanın yassı kadayıf olduğu bir depremdir. İçinde kımıl zararlıları var, hayatiyet belirtileri var tabii ama...
Ne tür dirençler var mesela? CNN Türk, Habertürk ve NTV’dekilere “Gezi sürecinde oradaki halet-i ruhiye neydi” diye özellikle sordum. Bir arkadaş “Sıkmaktan dişlerim ağrıyordu, ” diğeri “Ekrana bakıp küfrediyorduk” diyordu. Buralarda direnç var, bunları önemsiz bulmuyorum ama çok geri bir nokta. Büyük bir baraj kuramıyoruz maalesef ve bu dirençler yassı kadayıfı önlemeye yetmiyor.

*demokrathaber.net
Şubat 2014

Emel Gerçek

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü basın özgürlüğü raporunu yayınladı

Paris merkezli Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), 2014 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi yayınlandı. Rapora göre Türkiye 180 ülke arasında 154. sırada.

Afganistan, Ürdün ve Irak gibi ülkelerin gerisinde kalan Türkiye’den raporda, "problem ülke" olarak bahsedilirken Gezi Parkı eylemlerinde 153 gazetecinin yaralandığı, 39'unun gözaltına alındığı hatırlatıldı. Ve şu ifadeler kullanıldı:

"Bölgesel emellerine rağmen, 154. sıradaki Türkiye'de basın özgürlüğü konusunda
hiçbir gelişme görülmedi. Türkiye 'en büyük gazeteci hapishanelerinden' biri olarak tanımlanmaya devam ediyor. Gezi Parkı isyanı, güvenlik güçlerinin baskıcı yöntemlerini, otosansürdeki artışı, Başbakan'ın popülist söylemlerinin tehlikelerinin fark edilmesini sağladı. Yaklaşan seçimler, barış sürecindeki belirsizlik nedeniyle 2014'ün Türkiye'deki sivil hakların geleceği açısında belirleyici bir yıl olması muhtemel.
"


ABD 13 SIRA GERİLEDİ
Raporda ABD gibi demokratik ülkelerde de basın özgürlüğünün artan bir tehditle karşı karşıya olduğu belirtildi. Paris merkezli kuruluş, ulusal güvenlik nedenleriyle yapılan dinlemelerin "dünya çapında bir tehdit" oluşturduğuna dikkat çekildi. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanan Edward Snowden vakası, Wikileaks'e bilgi sızdıran Bradley Manning'i mahkum etmesi ve Associated Press ajansının telefon kayıtlarının ele geçirilmesi gibi olaylar ülkenin 13 sıra birden
gerilemesine neden oldu. Bu, 'şimdiye kadar görülen en hızlı düşüş' olarak kayıtlara geçerken ABD 46'ıncı sıraya yerleşti.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ LİSTESİ
1. Finlandiya
2. Hollanda
3. Norveç
4. Lüksemburg
5. Andorra
6. Lihtenştayn
7. Danimarka
8. İzlanda
9. Yeni Zelanda
10. İsveç
...
...
128. Afganistan
132. Endonezya
133. Tunus
134. Umman
135. Zimbabve
136. Fas
137. Libya
138. Filistin
139. Çad
140. Hindistan
141. Ürdün
142. Burundi
143. Etiyopya
144. Kamboçya
145. Myanmar
146. Bangladeş
147. Malezya
148. Rusya
149. Filipinler
150. Singapur
151. Meksika
152. Kongo
153. Irak
--------------------
154. Türkiye
--------------------
155. Gambiya
156. Svaziland
157. Belarus
158. Pakistan
159. Mısır
160. Azerbaycan
161. Kazakistan
162. Ruanda
163. Bahreyn
164. Suudi Arabistan
165. Sri Lanka
166. Özbekistan
167. Yemen
168. Ekvator Ginesi
169. Cibuti
170. Küba
171. Laos
172. Sudan
173. İran
174. Vietnam
175. Çin
176. Somali
177. Suriye
178. Türkmenistan
179. Kuzey Kore
180. Eritre
Ocak 2014

Emel Gerçek

Finlandiya'da Eğitim...

  • Düşük maliyetler, kısa okul saatleri, ile yüksek akademik başarıyı;
    bireyselliğe, bağımsızlığa önem veren, öğrencilerine kendi eğitim
    programını kendi düzenleme sorumluğunu yükleyen eğitim anlayışıyla bol
    boş zamanı, eğlenerek öğrenmeyi birleştiren Fin eğitim sistemi hala
    eğitimin rüya ülkesi olmaya devam ediyor.
İşte size Fin eğitim sistemiyle ilgili 9 şaşırtıcı gerçek.

  • Finlandiya’da zorunlu okula başlama yaşı 7.
    Yaşları ne olursa olsun, çocuklar okula kendileri yürüyerek ya da bisikletle gidiyor. Fin kültürü çocukların bağımsız yetişmesini önemsiyor. Çocuklarını
    okula getirip götüren, ders çalıştıran ebeveynler diye bir şey yok.
  • Fin eğitim müfredatı basit ve genel bir çerçeve tanımlamaktan ibaret. Öğrenciler, kendi ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda kendi
    eğitim-öğretim programlarını şekillendirme haklarına sahipler.
    Öğretmenler de öyle.
  • Finli öğrencilere eğitim hayatlarının ilk altı yılında hiçbir şekilde
    not verilmiyor. Sekizinci sınıfın sonuna kadar not verme zorunluluğu
    yok ve öğrenciler standardize edilmiş bir sınav sistemine tabi değiller.
    Sadece 16 yaşlarındayken ülke genelinde bir sınava giriyorlar.
  • Öğretmenler gün boyu sınıfta ortalama dört saat ders veriyor. Haftada
    iki saati ise mesleki gelişimleri için eğitimlere katılmak için
    ayırıyorlar. İlk okulda öğrencilerin ders dışı/teneffüs olarak geçirdikleri zaman
    toplam 75 dakika. Amerika’da bu oran 27 dakikaya kadar düşüyor.
    Türkiye’de ise ortalama 45 dakika.
  • Tüm öğretmenlerin en az master derecesi var ve üniversite başarısı en
    yüksek %10'luk dilim arasından seçiliyorlar. Öğretmenlik toplum gözünde
    statüsü en yüksek mesleklerden biri. Finlandiya öğretmenleri başarılı-başarısız olarak yargılamayan bir kültüre sahip. Eksikleri bulunan öğretmenlerin, yeni eğitim-öğretim programlarıyla kendilerini geliştirmesinin önü açılıyor. Hiçbir
    öğretmenin performans nedeniyle işten atılma korkusu yok.

  • Öğrencilere ödev verilmiyor çünkü öğrenmenin yeri okuldur. Her çocuğa bir birey olarak değer veriliyor. Çocuklardan biri yeterince iyi öğrenemiyorsa öğretmenleri bunu hemen fark ediyor ve çocuğun öğrenme programını onun bireysel ihtiyaçlarına göre düzenliyor. Aynı şey, okula uyum göstermeyen, sıkılan ya da öğrenim durumu programın ilerisinde olan çocuklar için de geçerli.
  • Öğretmenlerin yüksek eğitim düzeyi, çocukların her türlü gelişimini
    gözlemleyebilmelerini ve esnek çözümler yaratabilmelerinin en önemli
    nedeni. İstatistiklere göre çocukların ortalama %30’u eğitim
    hayatlarının ilk dokuz yılında özel programlarla destekleniyor. Fin okullarında spora bol bol yer var ama spor karşılaşmaları yapacak
    takımlar yok. Rekabet, üstünlük kazanmak Fin kültüründe değer verilen
    bir şey değil.
  • Finlandiya’da özel okul yok ve eğitim harcamalarının tümü devlet tarafından destekleniyor. Finlandiya’da okullar birbirleriyle rekabet etmiyor, aksine
    dayanışıyor. Okulların hemen hemen tümünün başarı düzeyi aynı. Bu yüzden
    okulun bir diğerine göre ayrıcalığı yok.
    Eğitim “herkes için eşit imkanlar sağlamak” demek. Eşitlik kavramına
    olağanüstü değer veriliyor. Tüm çocuklar zeka ve becerileri ne olursa
    olsun aynı sınıflarda okuyor.
  • Pek çok Avrupa ülkesi ve Amerika’yla karşılaştırıldığında
    Finlandiya’da eğitime ayrılan bütçenin daha fazlası sınıf ortamına
    yansıyor. Çünkü öğretmenler de, yöneticiler de hemen hemen aynı maaşı
    alıyor. Bu yüzden Finlandiya’da eğitim maliyetleri çok daha düşük. Ancak 15 yıllık kıdemli bir öğretmen ortalama bir üniversite mezunundan daha iyi kazanıyor.

*Alıntıdır.
Aralık 2013

Emel Gerçek

Nefis Bitki Çayı

Nefis Bitki Çayı (3-4 Demlik)

18 adet tarçın çubuğu, 2 çorba kaşığı kakule, 1 çorba kaşığı dört renk biber, 2 çorba kaşığı karanfili havanda dövün ve dövdüğünüz bu karışımdan 2 çorba kaşığı kadar demliğinize koyun ve 3-4 dilim taze zencefil ekleyin. En az 15 dakika kadar demleyin ama ne kadar uzun demlenirse tatlar o kadar açılacaktır. Hatta daha da şenliklendirmek veya farklı bir tat elde etmek isterseniz süt ekleyip kahve lezzettinde bir çay haline de getirebilirsiniz. Keyifle için.

Malzemeler
2 çorba kaşığı kakule
2 çorba kaşığı karanfil
1 çorba kaşığı dört renk karabiber
18 adet tarçın çubuğu
Ceviz büyüklüğünde zencefil
Refika'dan...
Aralık 2013

Emel Gerçek

Aralık 2013

Emel Gerçek

Amerika’nın ünlü ekonomi dergisi Forbes, ABD’de tedavisi en pahalı 10 hastalığın listesini yayımladı.

Michigan’daki Altarum Enstitü-sü’nde görevli sağlık ekonomisti Charles Roehrig’in hazırladığı listede tedavisi en pahalı hastalık olarak ruhsal bozukluklar gösterildi. Charles Roehrig’in hazırladığı listede ruhsal bozuklukların liste başı olmasına gerekçe olarak bu hastalıkların tedavisinin uzun sürmesi ve ilaçlarının da aşırı pahalı olması gösterildi. Listede ikinci sırayı kalp rahatsızlıkları ve kanser takip ediyor.

1 – Ruh sağlığı bozuklukları

SağlıkHükümet, bu hastalığın tedavisine yaklaşık 142, 2 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı ise yüzde 6. Alzheimer ve Parkinson hastalığı, depresyon, bunalım ve şizofreni gibi hastalıklar ruh sağlığı bozuklukları arasında yer alıyor. Psikiyatrik bozukluklar için maliyet artışı, faydası sınırlı olmasına rağmen yeni çıkan pahalı ilaçlar ile yükseliyor.
2- Kalp hastalıkları
Hükümet, bu hastalığın tedavisine yaklaşık 123, 1 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 5. Kalp krizleri halen ülkelerin bir numaralı ölüm nedeni. Ancak, bu hastalığın masrafları düşen bir ortalamada ilerliyor. Çünkü, daha az insan sigara içiyor. Sigara kalp krizi için büyük bir risk faktörü. Kolesterol düşürücü ilaçlar da kalp krizlerini önleyebilir.
3 -Travma (Zihin sarsıntısı)
Bu hastalığın tedavisine yaklaşık 100, 2 milyar dolar harcanıyor. Arabalar artık daha güvenli olmasına rağmen, travma maliyetleri artmaya devam ediyor. Çünkü, her vakayı tedavi etmek için daha fazla para gerekiyor. Bilgisayarlı tomografi taramaları ve diğer teşhis amaçlı testler çok fazla paraya mal oluyor.
4 -Kanser
SağlıkHükümet, bu hastalığın tedavisine yaklaşık 99, 4 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 7. 1996 yılından 2005 yılına kadar tüm tıp maliyetlerinin artmasıyla tüm kanser tedavilerinin maliyeti de artış gösterdi. Ancak, kolon, göğüs ve prostat kanserlerinin tedavi maliyetleri iki haneli oranlarda arttı.
5 -Göğüs hastalıkları
Bu hastalığın tedavisine harcanan miktar 64, 6 milyar dolar iken, yıllık artan harcama oranı yüzde 6. Akciğer hastalıklarının bu kategorisinde astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) bulunuyor. KOAH’ın maliyetleri, sigara içme oranlarında azalma ve birkaç iyi tedavinin varlığından dolayı yavaş yavaş artıyor.
6 – Hipertansiyon
SağlıkHükümet bu hastalığın tedavisine yaklaşık 50, 2 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 9. Yüksek kan basıncı üzerindeki maliyetler sürekli yukarı doğru tırmanıyor. Çünkü, doktorlar hastaları çoklu ilaçlarla daha saldırganca tedavi ediyor. Bu zaman periyodu boyunca, Norvacs gibi popüler birçok pahalı markalı kan basıncı ilacı bulunuyor. Eğer doktorlar, daha ucuz muadil ilaçlara geçerse, bu maliyetler gelecekte düşebilir.
7 – Osteoartrit
Hükümet, bu hastalığın tedavisine yaklaşık 48 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 8. Kambur bel çizgisi artritlerin niçin maliyetinin arttığının bir sebebi olabilir. Obezite de artritler için büyük bir risk faktörü. Vioxx ve Celebrex gibi pahalı ilaçların ise 2000 yıllarında tedaviye eklenmesiyle masraflar daha da arttı. Vioxx isimli ilaç, 2004 yılında kalp krizi riskini artırdığına dair bağlantı ortaya çıkınca piyasadan toplatıldı. Pfizer tarafından satılan Celebrex ise toplatılan ilaç kadar popüler değil.
8 – Sırt problemleri
Hükümet sırt problemlerinin tedavisine yaklaşık 40, 1 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 9. Maliyetin büyük çoğunluğunu omurilik ameliyatları oluşturuyor. Bir nedeni ise sırt ameliyatlarının giderek daha karmaşık ve pahalı olması. Sırt ağrısını tedavi etmek için narkotik ilaçlar daha fazla popüler oluyor. American Medical Association dergisinde yayınlanan bir çalışma, tüm harcamaların insanların daha iyi hissetmesine yardımcı olmadığını göstermiş.
9 – Böbrek hastalığı
SağlıkHükümetin böbrek hastalığının tedavisi için ödediği miktar ise yaklaşık 35, 9 milyar dolar. Yıllık artan harcama oranı yüzde 13. Diyalizin icadı böbrek yetmezliği tedavisinin biçimini değiştirdi. Böbrek hastalığı için diğer pahalı tedavi ise eritropoietin hormonu (EPO) , böbrek hastalarındaki kansızlığın tedavisi için Amgen firması tarafından geliştirilmiş bir ilaçtır.
10 – Şeker hastalığı
Hükümet, şeker hastalığının tedavisine yılda yaklaşık 35, 8 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 8 civarında. Yaklaşık 24 milyon Amerikalı şeker hastası varken, Türkiye’de ise bu rakam tahminen 3 milyon 200 bin. Ancak, bu sayı obezitenin yayılmasıyla her geçen yıl daha da artıyor. Maliyetlerin daha yüksek olmamasının nedeni ise şeker hastalığı ölümlerinin birçoğunun kalp hastalığından kaynaklanıyor olması. Bunun maliyeti de ayrı olarak değerlendiriliyor.
Eylül 2012

Emel Gerçek

30 Eylül saat 14:00'de !

Hayvanseverlik

Hayvanlarla ilgili köklü değişiklikler getirecek yeni yasaya yönelik tepkiler bu hafta sonu sokağa taşıyor.

Sokak hayvanlarının toplanarak "Doğal Hayat Parkları"na götürülmesini bazı
durumlarda "uyutma" tedbirini öngören tasarıya karşı çıkan
hayvanseverlerler imza kampanyasının ardından bu kez de eylem kararı
aldı.

TBMM'ye sunulan "5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu
Değişiklik Teklifi"ne karşı 30 Eylül 2012 saat 14:00'de Türkiye
genelinde eş zamanlı eylemler düzenlenecek.

"Ölüm Yasasına Hayır” eylemi ile sokakta yaşayan hayvanlara "yaşam hakkı" tanınması istenecek.

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'daki Değişikli Teklifi ile ilgili
yapılan kampanyalara sivil toplum kuruluşları ve sanatçılar da destek
veriyor...


Çok sayıda kişinin katılması beklenen eylemler şu noktalarda yapılacak:
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Taksim Meydanı (İstanbul)
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Konak Ykm Önü (İzmir)
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Şarampol Kapalı Yol Halk Bankası Önü (Antalya)
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Kent Meydanı(Bursa)
7 Ekim Pazar Saat 14:00 Sakarya Cad. Meydanı(Ankara)
30 Eylül Saat 14:00 Belediye Önü (Bodrum)
30 Eylül Saat 14:00 Adalar Migros Önü(Eskişehir)
30 Eylül Saat 14:00 Atapark Kent Meydanı (Giresun)
30 Eylül Saat 14:00 Tuğlalı Park (Tekirdağ)
30 Eylül Saat 14:00 Zafer Meydanı(Aydın)
30 Eylül Saat 13.00 İstasyon Meydanı (Adana)



Eylül 2012

Emel Gerçek

Kings of Convenience konseri



Grubun "Know-How" şarkısında Feist'ın söylediği bölümlere yapılan vokal, memleket
konserler tarihinin en unutulmaz, en güzel anlarından biriymiş anlaşılan.
Daha fazla göster