Bilmek istediğin her şeye ulaş

Serhat Demir, 

Siyasal Analist

Bugün yaşam adına yaşama ihanet ediyorsa insanlık, ilk başta yapmamız gereken kendimizi bu ihanet durumundan kurtarmaktır. Yanlış hayat doğru yaşanmıyorsa, doğru yaşam tanımına ulaşmak, özgür yaşamanın başlangıcını oluşturacaktır.

Mayıs 2013

Serhat Demir bir yanıt verdi.

Türkiye her şeyi özgürce konuşabileceğimiz bir ülke olabilecek midir?

Türkiye'de milliyetçi-şovenist anlayış aşılmadan ve birbirini ötekileştirmeyen diğer farklılıkları bir zenginlik olarak gören anlayış oturmadıgı sürece sadece bir ütopya kalır dediğiniz
Mayıs 2013

Serhat Demir bir yanıt verdi.

Kapitalizm hakkında insanların vardığı yanlış kanılar nelerdir?

Kapitalizm hakkında insanların vardığı yanlış kanı onun bir kurtuluş ve modernite oldugududur aslında o modern bir leviathan ve virüstür.
Mayıs 2013

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

NASIL BİR BARIŞ?

Türkiye'de belli bir süredir barış süreci etrafında hararetli bir çatışma söz konusu ama nasıl bir barış arıyoruz sorusuda cevaplanması gereken bir sorudur, bir birini ötekileştirmeden tüm toplumsal kesimleri kucaklıyacak, din, dil, etnisite, cinsel tercih, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin yapılacak toplumsal bir barış Türkiye'yi küresel bir güç olmada ileriye taşıyacaktır, salt bir etnisite'ye yönelik olan bir barış girişimi ise sağlıksız bir temeli olan bir toplumsal inşaayı beraberinde getirecektir. Şu bir gerçektir ki bu barış sürecine toplumun diğer farklı etnisiteleri müdahil olmadığı müddetçe bu süreç başarıya ulaşamayacaktır ve bunun yanında asimilasyon politikaları (kültürel, fiziki, siyasi, ekonomik, hukuksal) bırakılmadığı ve geçmişle yüzleşme anlamında hakikatleri araştırma komisyonu kurulmadığı müddetçe bu toplumsal sorunlar kendini yeniden güncelliyecektir,bunların yanında nefret suçları yasası,kadın hakları,çevre ve ekoloji sorunları yasalaşmalı caydırıcı önlemlerde alınmalı, milliyetçi, şovenist, anti-semitist, anti-ekoloji gibi doktrinler Türkiye'yi geliştirmez aksine sistemi çözülüşe götürür bunların tarhte birçok örneğini görmekte mümkündür. Bir diğer önemli konuda barış sürecinde medya'nın rolüdür medya toplumu bir psikolojik harekat masası gibi kışkırtmamalı ve üslubu çok önemli bir çok yayın organında bunu görmek mümkündür bazı etnisite'ler hedef konumuna dönüştürülüyor ve linç havası yaratılıyor, medya toplumun bir kesiminin hassasiyetlerini gözetip diğer kesimin hassasiyetlerini hiçe saydıgı sürece toplumsal bir barış süreci mümkün degildir,diger bir nokta ise din faktörüdür bunu şöyle ifade edeyim bir kesim salt etnik kimligi yüzünden hedef oluyor diğer bir kesim ise hem etnik kimliği hem de dinsel kimliği yüzünden hedef oluyor bunun için en iyi örnek ermeni'ler, ve yahudiler'dir,farklı dinsel inançlar bir toplum için tehlike degil bir kazanımdır, anti-semitik anlayışlar toplumları uçurumun eşiğine götürür ve hastalıklı bir toplum olmaktan öteye götürmez,diğer bir nokta ise türkiye'de lgbt bireylerin ugradıgı saldırılar bir insan sırf cinsel tercihi yüzünden toplum dışına itilemez çünkü transeksüel,gay,lezbiyen tercihler bir hastalık degil bir tercihtir ve lgbt bireylerde bu sürece müdahil olmalıdır,kısaca toparlamak gerekirse hep söylenen bir slogan var"kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz"bu süreçteki şiar bu olmalı Türkiye toplumunun tüm kesimleri bu sürece müdahil olmalıdır ve aktif rol üstlenmelidir Türkiye yahudi cemaati'nden tutalım, BDP, lgbt,aleviler,ermeniler ve diğer kesimler söz hakkı verilmeli görüş ve önerileri alınmalı bunlar üzerinden toplumsal bir antlaşma znlamı taşıyan bir anayasa yapılmalıdır ve böyle bir barış antlaşmasıyla barış bu ülkede bir erkek ismi olmaktan çıkıp gerçek anlamına kavuşacaktır.
serhat demir
27.05.2013
Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

ZİHNİYETTEN ÖTESi-I

Her şeyin canlı olduğuna, bir ruhu bulunduğuna inanmaktadır. Kendisini bu âlemin bir parçası olarak görmekte, dolayısıyla bunlarla ilişkilerini bu temelde kurmakta, kutsallık derecesinde yaklaşmaktadır.

Felsefe

Zekâ/bilinç, yani kendi üzerine düşünerek sonuçlara ulaşma, bulunduğumuz evrende sadece insana özgü bir özellik olarak yaşanıyor. Bilebildiğimiz kadarıyla böyle. İnsan zekâsı evrendeki zekânın özelleşmiş ve en gelişmiş formu olarak tanımlanıyor. Ancak ilginç bir paradoks olarak insanın gücü kadar güçsüzlüğü, özgürlüğü kadar köleliği bu özelliğini nasıl kullandığıyla belirleniyor.

İnsandaki zekânın/bilincin gelişimi iklim, uygun coğrafik koşullar ve mekânlar başta olmak üzere birçok hususa bağlı olarak yaşanmıştır. Dünya üzerinde yaşama uygun coğrafik alanların oluşması, beslenme, korunma ve üremeye dönük olanakların artması, evrim sonucu gözlerin, ellerin, gırtlak yapısının gelişim göstermesi bilincin oluşumu ve gelişimi için gerekli altyapıyı oluşturdu. Tabi grup halindeki yaşamın giderek toplumsallığa evrilmesiyle tüm bunların harmanlanıp düşünceyi geliştireceği zemin gelişti ve insan düşünme gücüne ulaştı.

Zekâ pratik ve kurumsal sorunlar üzerine esnek ve etkin biçimde düşünme, bunları kavrayıp yargılama yetisidir. Bu temelde ulaştığımız sonuçları pratik, edebi, sanatsal, matematiksel vb. yollarla ortaya koyarız. Zekâ yeteneği insanın organsal gelişimiyle ilişkili olmakla birlikte tam olarak böyle değildir. Diğer bir deyişle “zekâ” diye bir organımız yoktur. Ancak duyu organlarımızdan elde ettiğimiz verileri işleme, aralarında bağlantı kurma, karşılaştırma, daha önce edindiğimiz deneyimler temelinde düzenleme, farklarını görme gibi yeteneklere sahibiz. Zekâ anlama gücü ve yeteneği olarak da tanımlanıyor.

Evrenin İnsanda Dile Gelmesi…

Zekâ insanın toplumsal gelişimiyle doğrudan bağlantılıdır. İnsan zekâsının gerçekleştirdiği kavrama, genelleştirme, soyutlama, yargılama gibi zihinsel işlevlerden hiçbiri toplum-üstü veya toplum-dışı değildir. Zekâsı gelişmiş insan toplumsal insandır. Tek başına kalmış, toplumsal bağlarından kopmuş insan; kavrama, genelleştirme, soyutlama, yargılama gibi yetenekleri geliştiremez. Dolayısıyla bunların oluşturduğu zekâya da ulaşamaz.

Önder APO “Toplumsallığın kendisi zekânın potansiyel olmaktan çıkıp aktifleşme sürecine etkince girmesidir. Topluluk sürekli düşünceyi gerektirir.” demektedir. Toplumsallık, zekânın gelişimi anlamına gelir. Beslenme, çoğalma, güvenlik gibi toplumsallığın temeli olan etkinlikler, toplumsal bir zekânın yardımıyla sağlanabilir. Topluluğun ihtiyaçlarını karşılayabilen, birden fazla insan veya grubun ortak taleplerine yoğunlaşabilen, kuran, yürüten, organize eden, paylaşan, uzlaştıran, aşırılıkları törpüleyen ve toplumun ihtiyaçlarını gözeten bir zekâ oluşmalıdır ki toplum var olabilsin.

Toplumsallıkta ifadesini bulan zekâ, evrendeki zekânın tezahürü gibidir. Doğadaki zekâ tüm varlıklardaki, özelde de canlılardaki zekâdır. Bu zekâ korunma, üreme ve çeşitlenme, diğer canlılarla bir denge oluşturma yine uyum sağlama, farklılaşma ve seçim yapma, etkileşime girme gibi özelliklerle kendini gösterir. Doğadaki her canlı varlıkta gözlediğimiz bu süreçleri zekâdan yoksun süreçler olarak değerlendiremeyiz. Doğadaki zekâ insanda özelleşerek yeni ve daha üst bir zekâ türüne dönüşmüştür. Doğadaki zekâyı da içeren ancak daha üst özellikler gösteren bu zekâsıyla insan, doğada en ileri ve karmaşık zekâya sahip canlı olarak adeta canlılığın yaşadığı tüm gelişimin özetini ve zirvesini temsil etmektedir.

İnsan, zekâsının ayırt edici özellikleriyle diğer canlılardan ayrılmaktadır. Ancak bu insanın içgüdülerden ve hislerden kopuk olduğu anlamına gelmez. Aynı biçimde ‘canlı-cansız’ diye tanımlanan hiçbir varlıkta da zekânın olmadığından söz edilemez. İnsan zihni dikkat, heyecan, merak, öykünme, bellek, hayal gücü, sağduyu, alet kullanımı, soyutlama, inanç ve dil yardımıyla gelişip evrilmiştir. Toplumsallığa yol açan ve toplumsallık içinde gelişen insan zekâsı, “Analitik Zekâ” ve “Duygusal Zekâ” olarak ayrılmaktadır.

Analitik mi? Duygusal mı?

Günümüzde canlı evren anlayışı artık genel kabul gören bir görüştür. Buna göre doğadaki tüm varlıkların canlılık özelliği bulunmaktadır. Bu aynı zamanda evrendeki tüm varlıkların bir zekâya sahip olduğu anlamına da gelmektedir. İşte evrendeki tüm varlıklarda bulunduğuna inanılan en eski ve temel zekâya duygusal zekâ denilmektedir. Gelişkin halini genelde canlılarda özelde de insanda gözlemlediğimiz duygusal zekâ, içgüdülerin ve reflekslerin yaşamı korumak üzere düzenlenmesi ve yönetilmesi biçiminde tanımlanabilir. Temel işlevi yaşamı korumak, sürdürmek ve çeşitlendirmektir. Duygusal zekâdan yoksunluk yaşamı koruma refleksinden yoksunluk demektir. Bir insanda veya toplumda yaşamı koruma, yaşama anlam ve değer verme duygusu, sevgi ve empati ne kadar gelişkinse duygusal zekânın o kadar gelişkin olduğunu söyleyebiliriz.

Analitik zekâ ise duygusal zekânın insandaki evrime paralel yaşadığı bir farklılaşmaya işaret eder. Kaynağını duygusal zekâdan almaktadır. Ancak insanın özellikle grup yaşamından klana yani toplumsallığa adım atmasıyla birlikte kendini gösteren bir zekâ türü olarak ele alınmaktadır. Kıyaslama, kurgulama, yorumlama yeteneğimiz, sağduyu olarak değerlendirilen yanımız analitik zekâmızın özellikleridir. Analitik zekâ yorumlayarak duygusal zekâya yeni yönler, davranış biçimleri gösterir ve gelişkin insan türüne aittir. İnsan türünün toplumsal yaşama adım atması analitik zekânın gelişmesiyle mümkün olabilmiştir. Toplumsal gelişmeyi sağlayan analitik zekâdır. Ancak burada toplumsal yaşamın korunması ve geliştirilmesi kaygısıyla yüklü duygusal zekânın güçlü denetimi ve sınırlayıcılığı altındadır ve bu kesinlikle gereklidir. Bu noktada bir zayıflama yaşandığında, denetim ve kontrol mekanizmaları olarak ahlakın, vicdanın, toplumsal kaygı yüklü inanç biçimlerinin etkisizleştiği, zayıfladığı durumlarda sapmaya ve toplumsal yaşam aleyhine olumsuz sonuçlar yaratmaya açıktır.

Toplumsallaşan insan zekâsı giderek kolektif yaşamın korunması ve onun için ayakta kalmaya odaklanmıştır. Toplumsallaşarak kolektifleşen zekâ, tüm toplum için yaşam standartlarının iyileştirilmesine odaklıdır. Tasarım, plan, yorum, kurgu geliştirirken esas aldığı komünalitedir. İnsanda bu anlamıyla duygusal ve analitik zekânın büyük uyumu yaşanmaktadır. Bu uyum temelinde; aidiyet, empati, dayanışma, ortak değerler etrafında birleşme, korunma-koruma gibi toplumsal özellikler edinen insan, bir canlı türü olarak kendini sadece yaşatmakla kalmamış doğanın en yetkin canlısı haline getirmiştir.

“Toplum, zihniyet düzeyi gelişkin, esnek bir yapıdır…”

Toplum doğadaki zekanın en yoğunlaştığı, en sistematize olduğu, kompleks bir yapıya ulaşarak işlevsellik kazandığı bir gerçekliktir. Bu anlamıyla toplum zekâ düzeyini gerektirmiştir. İnsan sürüden ve sürü yaşamından farklı olarak, ilk toplumsal formu oluşturduğunda yeni bir zihniyet formunu oluşturmuş demektir. İnsanın zekâ düzeyi toplumsallığını belirlemiştir. Toplumsallığı da bu zekâ düzeyini zihniyet halinde çalışmaya ve gelişmeye zorlamıştır. İnsan paylaşarak, dayanışma içine girerek, birbirini tamamlayarak, bu anlamıyla kendini büyüterek bu yeni yaşam formu içinde yepyeni bir canlıya dönüşmüştür. O artık doğadaki herhangi bir canlı gibi değildir. Toplumsal bir canlıdır. Ait olduğu hayvanlar kümesinden toplumsallığıyla farklılaşan bir türdür. Toplum olarak yaşamanın, yaratmanın, korunmanın büyük geliştiriciliğini an be an yaşamaktadır ve buna kutsallık derecesinde değer vermektedir. Analitik ve duygusal zekânın uyumlu birlikteliğinin oluşturduğu toplumsal zekâ harikalar yaratmaktadır.

Barınma, korunma, beslenme, giyim, alet yapımı, toprağı işleme ve hayvanları evcilleştirme, sanat, inanç gibi temel toplumsal yaratımların tümünün duygusal ve analitik zekânın dengede olduğu, hiyerarşik ve iktidarcı yapıların henüz ortaya çıkmadığı, komünalitenin özellikle kadın öncülüğünde devrimsel adımlar attığı bu dönemde gerçekleştirilmiş olması; insan zekâsının bütünlüğünü koruduğunda, toplumsal zekânın toplum yararına çalıştığında yani doğru işlediğinde nelere kadir olduğunu göstermektedir. Bu dönemde ortaya konulan yaratımların ve yaratıcılığın ancak 18. yüzyıldan sonra aşılabilmesi; ‘insanın zihniyeti kadar insan’ olduğuna en açık kanıttır. Bu anlamda diyebiliriz ki neolitiğin insanı toplumsal aklını doğru işletmesiyle, bunun sonucunda ulaştığı üretkenlik ve yaratıcılıkla, adalet ve hakkaniyetle, oluşturduğu ahlaki ve politik ilkelerle daha fazla insandır. Çünkü zekâsını toplumsallaşarak büyüten ve farkını esasta buradan aldığı güçle ortaya koyan insan, zekâsını oluşturma, işletme ve geliştirme tarzıyla yaşam biçimini de oluşturmaktadır. Yaşama rengini veren toplumsal aklın kullanım biçimi olmaktadır. Toplumsal aklın oluşturulması, işletilmesi ve geliştirilmesi -ki buna zihniyet diyoruz- tüm gelişmeleri belirlemekte, toplumsal esenliğin, güvenliğin, üretkenliğin, yaratıcılığın düzeyini ortaya koymaktadır.

Konuya bu perspektifle yaklaşırsak -ki yaklaşmalıyız- bir toplumu oluşturan çeşitli kimliklerin (dinsel, sınıfsal, cinsel, kültürel, etnik) aralarındaki ilişkilere, üretim ve paylaşımın nasıl gerçekleştirildiğine, toplumu ilgilendiren kararların nasıl alındığına, yönetimin nasıl işletildiğine toplumsal eşitlik ve adaletin nasıl tesis edildiğine, doğaya nasıl yaklaşıldığına bakarak toplumsal zekânın doğru işleyip işlemediğini anlayabiliriz.

Toplumsal zekâ, duygusal ve analitik zekânın bileşimiyle oluşur. Tarihten beslendiği kadar, geçmiş-bugün-gelecek arasında bağlantı kurarak zihinsel akışı sağlar. Toplumun sağlıklı bir biçimde yaşamasını amaçlayan her kural, tedbir ve uygulama aynı zamanda bireyin de yaşamasına hizmet eder. Zekâ toplumu ve bireyini empati, dayanışma, acıma gibi özelliklerle korurken, hırs, saldırganlık, şehvet, ihtiras gibi özelliklere karşı da savunur. İnsan zekâsı esas olarak bu toplumsal refleksler sayesinde gelişebilmiştir.

Çünkü toplumsallık, kurallara bağlanmış belirli davranış biçimlerini gerektirir ki bunlar toplumsal bir zekânın ürünüdür. Tarihsel bilince sahip bireyler bu temelde kendilerini kontrol edebilir, toplumsal kabul ölçülerine uygun davranabilir, ait olunan toplumun yararlı, uyumlu ve üretken bir mensubu olabilirler. Bunun getirdiği saygınlık, değer görme, sevilme gibi sonuçları yaşayabilirler. Bunun ötesine geçerek toplumdaki davranışları, sınırları, yasaları, teşvik ve yasakları toplumsal ihtiyaca göre yeniden oluşturabilir, toplumdaki ret-kabul, iyilik-kötülük, tarih-şimdi, özgürlük-kölelik, doğru-yanlış gibi temel ölçü ve kuralları, yaşama yön veren toplumsal aklın yasalarını, kutsallarını, ilkelerini ve yöntemlerini değiştirebilirler. İnsan zekâsı akışkanlığı toplumsallığı, sürekli devinim içinde olması nedeniyle esnek ve yeniden yapılandırılabilir özelliktedir.

Toplum, zihniyet düzeyi gelişkin ve esnek bir yapıdır. İnsanın sahip olduğu içgüdüler toplumsaldır; korunma, barınma, üreme, çevreyle uyum vb. tek başına karşılanamazlar. İnsan varlığını sürdürmek için toplumsal yaşamak zorundadır. Bu nedenle toplumsal zekâ, toplumu oluşturan bireylerin tek tek zihinsel yeteneklerinin toplamından daha fazla bir şeydir. Toplumsal zekâ canlı bir organizma gibidir ve bu organizmayı oluşturan duygusal ve analitik zekâ arasına keskin sınırlar konulamaz. Durağan değildir. Toplumsal zekâ, analitik ve duygusal yanlarının dengede olduğu koşullarda toplumun sürekli olarak var olma ve kendisini var kılma mücadelesinde ona en uygun yaşam koşullarını bulan, organize eden ve uygulayan bireysel ve toplumsal tutumların, yaklaşımların, davranışların kaynağını oluşturur.

Dengenin önemi ve kopuş…

Yaşamsal ihtiyaçlara cevap veren duygusal ve analitik zekâ arasındaki denge durumudur. Kötü ve zararlı olanı ayıklayıp, iyi ve yararlı olanı toplumun kazanımlarına dâhil eden de bu birleşik zekâdır. Ahlak dediğimiz kurallar dizgesini yaratan, toplumu kontrol altında tutan, uygun üretim ilişkisi ve tarzını oluşturan, toplumsal ilişkileri düzenleyen, toplumun kolektif aklı olan ve çağlar boyunca süzülüp ilerleyen bu zekâdır. Bu sayede toplumsal çıkarlara uygun olanın kalıp, zararlı olanın ayıklanmasında yüz binlerce yıl başarı sağlanabilmiştir. Toplumsal her davranış, özünde bu kolektif zekânın ürünü olarak şekillenmiştir.

İnsan evrenin bir parçasıdır ve bu evren içinde oluşmuştur. O halde sezgisellik, seçim yapma, farklılaşma ve özgürlük eğilimi evrende olduğu gibi insanda da vardır ve bu farklılaşma her zaman iyiden ve güzelden yana işlememektedir. İşte bu nedenledir ki insan aklı zamanın bir yerinde evrensel akıldan kopmuş, evren aklını ve yasalarını hiçe sayan, çiğneyen bir yola girmiştir. Bunu Önder APO, “sapma” ve “kanserleşme” kavramlarıyla değerlendirmekte ve toplumsal problemlerin temel nedeni olarak ele almaktadır. Bu sapma temelinde evrenin aklı hiçe sayılmış ve sapkın bir zihniyet yaratılarak toplumsal zekâ sakatlanmış, ele geçirilmiş ve tahrip edilmiştir. Bu sapkın zihniyet yapısı tarih içinde geçirdiği dönüşümlerle doğayı, toplumu ve bireyi çelişkiler ve çatışmalara boğmuş, sorunlara çözüm olmak bir yana yaşamı cehenneme çevirerek insanlığı günümüzde uçurumun kenarına getirmiştir.

Şüphesiz insan aklının gelişimi, zihin kapasitesinin yüksekliği, esnekliği ve kendini yenileme gücü önemli bir gelişme aşamasıdır. Ancak unutulmamalıdır ki insan zihninin bu esnekliği, sınır tanımayan hareket potansiyeli ve kendini yenileme gücü toplumsallıktan kopulduğunda ya da baskının ve duyguların istismarının yoğun olarak yaşandığı anlarda sapmaya da alabildiğine açıktır. İnsan (özellikle erkek insan) neolitik dönemin sonlarına doğru artan bilinç gücünün farklılığını toplumsallaşmayı güçlendirmenin, yaşamı zenginleştirmenin ve güzelleştirmenin değil, kendini önce kadından giderek tüm canlı-cansız varlıklardan üstün görerek onları nesneleştirmenin aracı olarak kullanmış, erkek egemenlikli bir zihniyeti geliştirmiştir. Bu zihniyet yapılanması toplumsal sistem inşasının kadın-erkek, hayvan-insan, özne-nesne, canlı-cansız, akıl-duygu, metafizik-diyalektik vb. ikilemler üzerinden gelişmesine zemin yaratmış; hiyerarşik ilişkilere, oradan iktidara ve onun kurumlaşmış biçimi olarak devlete ulaşmak zor olmamıştır.

İnsanlaşmanın başlangıcı…

Oysaki insanlığın ilk oluşturduğu zihniyet yapılanması doğayı gözleyerek ve adeta bir bebeğin annesinden öğrenmesi gibi doğadan öğrenerek oluşturduğu animizmdir. Çevresinde hareket halindeki her şey dikkatini çekmektedir. Her şeyin canlı olduğuna, bir ruhu bulunduğuna inanmaktadır. Kendisini bu âlemin bir parçası olarak görmekte, dolayısıyla bunlarla ilişkilerini bu temelde kurmakta, kutsallık derecesinde yaklaşmaktadır. Şimdi bize uzak bir zamanda küçük insan topluluklarının zihniyeti olarak görünen bu zihniyet insanlığın en uzun süre yaşadığı zihniyet yapısı olmuştur. Eşitsizliğe, sömürüye, zulme, yalana, çıkarcılığa kapalıdır. Bu zihniyetin şekillendirdiği klan toplumsallığı doğaya saygılı olduğu gibi kendi içinde dayanışmacıdır. İnsan toplumsallığının bu en saf, en temiz hali animist zihniyetin etrafında şekillenmiştir. Sonraki tüm zihniyet yapıları animizmin yarattığı zemin üzerinde yükselmişlerdir. Totemizme ve bunun etrafında geliştirilen toplumsallığa animist zihniyet üzerinden varılmıştır. Bunlar devrimsel gelişmelerdir.

Toprağı işleme ve yerleşik yaşama geçişin sağlandığı neolitik devrim sürecinin zihniyeti de animizme dayalı olarak gelişmiştir. Doğurganlık, analık, yaratıcılık özellikleriyle doğaya benzediği için kadının kutsandığı ve esas alındığı bu zihniyet şekillenmesinde toplumsal yaşam için önem taşıyan her şeyin tanrılaştırıldığı bir insan-tanrı zihniyet yapısı gelişmiştir. Ana tanrıça kültü etrafında gelişen bu zihniyet ve inanç yapısında ana tanrıçaya kutsallık ve tanrısal sıfatlar yüklenmekte ve göklerde yaşayan ölümsüz bir varlık olarak tanımlanmaktadır. İnsan zekâsının soyutlama özelliğinin kendini en yetkin ortaya koyduğu bir düzey yaşanmaktadır.

Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

Redhack Masumlarının Yargılanması Öncesi Basın Açıklamasına Çağrı!

Redhack adı altında yürütülen soruşturmanın sonucunda ortaya çıkan davanın ilk duruşması yarın saat 10:00'da Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi 'nde görülecek.

3'ü tutuklu 10 genç insanın yargılandığı dava "masumların yargılanması" olarak tanımlanmakta. Sadece internete girdikleri ve sosyal paylaşım sitelerinde paylaşım yaptıkları için yargılanan gençlerin davası öncesinde bir basın açıklaması yapılacak.Ankara Adliyesi yan kapısında saat 9:45'de düzenlenecek olan basın açıklamasına "masumların yargılanmasına" karşı çıkan herkes davetli.

BASINA VE KAMUOYUNA

Halkımıza ve bütün devrimci, demokrat, yurtsever kurumlara çağrımızdır!

Son on yıldır tutuklama teröründen hız kesmeyen AKP tüm muhalif sesleri susturmanın yolunu tecrit politikasıyla sürdürmeye devam ediyor.

Cezaevlerinin tutsaklara dar geldiği bir ülkede tüm yatırımını halkı sindirmek için kullanan ve halk üzerindeki şiddeti, baskıyı, tecriti "terör" gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Beğenmediği her sese teröristler diyen ve sadece kendisi gibi olanı, ülkesini, bayrağını, dilini, dinini sevenler diyerek toplumda ayrımcılığı körükleyen politikalarını yürüten AKP toplumsal kutuplaşmayı son raddeye getirme çabasındadır.

Yarın saat 10'da Ankara Adliyesi, 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek olan RedHack Davası da bir hukuk terörünün ve AKP'nin tahammülsüzlüğünün bir parçasıdır. Sadece beynini, fikirlerini, ellerini klavye ve mause aracılığıyla kullanan gençlere "Silahlı Terör Örgütü Kurmak ve Terör Propagandası Yapmak" şeklinde bir suçlama ile 24 yıl hapis istemini reva görenler bir hukuk soykırımının daha altına imza attılar. Hepimiz biliyoruz ki içeride tutuklu bulunan gençler masum, Redhack de hack yaptığı gerekçesiyle bu davayla muhattap olmamıştır. Susturulmak istenen "Halk için Hack" diyen ve eylemlerini halktan aldığı güçle yapan irade ve sosyalizm fikridir. Yani bir ideoloji ve bu ideolojinin temel dayanağı işçiler, emekçiler, köylüler, memurlar emekçi halk yargılanmaktadır. Bu da AKP yargısının traji komik "İleri Demokrasi"sidir. (!)

Bu anlamda AKP'nin masumlar üzerinde uyguladığı hukuk terörüne dur demek için tüm halkımızı, devrimci, demokrat ve yurtsever kurumları davaya müdahil olmaya çağırıyoruz. Mahkemeden önce bütün kitle örgütlerinin ve halkımızın katılacağı bir basın açıklaması yapılacaktır.

Basın açıklaması saat 09:45 de Ankara Adliyesi'nde yan kapıda yapılacaktır.

Redhack Halktır, bir halkı yargılayamazsınız!Redhack Tutsaklarıyla Dayanışmaya

Haberin Tamamı İçin:kizilyildiz.org/2012/11/redhack-masumla
Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

ARAYI ARAYI

Arayı arayı benim bulduğum yar yar
Seni seven senden nasıl ayrılır yar yar
Hayallerin beni hasta eyledi yar yar
Hayallerim senden nasıl ayrılır yar yar

Senin ile aht-ı peyman mı olur yar yar

Gönül geçen güne pişman mı olur yar yar

Eskiden dost olan düşman mı olur yar yar

Gönül sevdiğinden nasıl ayrılır yar yar

Aşığı der benim şah-ı cihanım yar yar Sensiz kuru candır cesette canım yar yar Ben kuluyum ali benim sultanım yar yarKul olan sultandan nasıl ayrılır yar yar

Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

Kürkçü: Türkiye sınırlarını çetelerin geçişine açıyor

BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, Meclis'te alınmış bir karar olmamasına rağmen El-Kaide, El Nusra ve ÖSO'ya Türkiye ve Suriye sınırından her türlü geçişin sağlandığına dikkat çekerek, "En son 21 Kasım 2012'de Özgür Suriye Ordusu ve bazı çetelerin 7 tank ve 50 askeri araçla Türkiye tarafından Serêkaniyê'ye geçtikleri ve Kürtlerle çatışmalarının ardından geri çekilerek yeniden Türkiye tarafına döndükleri haber verilmektedir" dedi.

BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, Serêkaniyê'de çetelerin Kürtlere yönelik yaptığı saldırılara ilişkin Meclis'te basın toplantısı düzenledi. Kürkçü, "Ceylanpınar ve Suriye tarafında Serêkaniyê (Resuleyn) arasında kalan kesimde son günlerde El-Kaide'ye bağlı gruplarla, özerklik için mücadele eden Kürt güçleri arasında meydana gelen çatışmaların yol açması muhtemel olumsuz sonuçlara Halkların Demokratik Kongresi adına dikkat çekmek istiyoruz" diyerek, çatışmaların Türkiye'yi Suriye'deki iç savaşın aktif tarafı haline getirme riski taşıdığını söyledi. Savaşın, Türkiye'nin içine taşındığını ve Türkiye'deki Kürt sorununa ilişkin anlaşmazlıkların Suriye'ye ihraç edildiğini belirten Kürkçü, "Bunun da ötesinde Türkiye'nin, Suriye'de adil, demokratik, çoğulcu ve laik bir yönetim için çaba gösterdiği iddialarına yönelik kuşkuları da kuvvetlendiriyor" dedi.

'Her türlü geçiş sağlanıyor'

Kürkçü, Meclis'te alınmış bir karar olmamasına rağmen El-Kaide, El Nusra ve ÖSO'ya Türkiye ve Suriye sınırından her türlü geçisin sağlandığına dikkat çekerek, "En son 21 Kasım 2012'de Özgür Suriye Ordusu ve bazı çetelerin 7 tank ve 50 askeri araçla Türkiye tarafından Serêkaniyê'ye geçtikleri ve Kürtlerle çatışmalarının ardından geri çekilerek, yeniden Türkiye tarafına döndükleri haber verilmektedir. Öte yandan çatışmalardan kaçarak Türkiye'ye sığınmak üzere sınıra yığılan Serêkaniyêli 3 bin Kürt sınırda bekletilirken, yaralı ÖSO muhariplerinin tedavileri için Ceylanpınar'daki sağlık kuruluşları seferber edilmiştir" diye belirtti.

'Hükümet faaliyetlere son vermelidir'

Kürkçü, AKP hükümetinin sınırdaki faaliyetlere son verilmesi için önlemler almasını isteyerek, şunları belirtti: "Bu çete faaliyetleri yalnızca Suriye'de canlanan çoğulculuk özlemlerini, yeni hayat arayışlarını, Esad diktatörlüğüne Kürt halkının verdiği yanıtı kanla bastırmaya yöneldikleri için sorun oluşturmuyor. Devleti kuşatan her türlü çete faaliyeti, aynı zamanda Türkiye'nin bütün yurttaşlarını başına buyruk, yasa tanımaz bir şiddet örgütüyle de baş başa bırakıyor. Dahası bu sınır aşan saldırganlığa, Türkiye'nin sınır bölgelerinde yaşayan halklar açısından bir demografik mühendislik operasyonu da eşlik ediyor. Cilvegözü, Kilis, Ceylanpınar ve Akçakale sınır kapılarının karşısındaki tümüyle Selefi gruplarla El-Kaide'nin elindeki Suriye sınır kapıları Türkiye tarafına savaşçı grupların yığılması ve bölgenin Alevi ve Kürt nüfusunun taciz edilerek, sınır bölgelerinden uzaklaştırılması için bir geçit olarak kullanılmaktadır."Siyaset (Türkiye)

Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

açlık grevi

Açlık grevleri sona erdi; ancak sağlık riskleri devam ediyor.

acileylem.org/eylem-detay.php?q=160

Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

İdris Naim Şahin Kimdir?

TC devletinin adeta cisimleşmiş hali olarak tanımlanabilecek İçişleri bakanı İdris Naim Şahin, 1956 yılında Ordu’nun Ünye ilçesinde doğdu.

TC devletinin adeta cisimleşmiş hali olarak tanımlanabilecek İçişleri bakanı İdris Naim Şahin, 1956 yılında Ordu’nun Ünye ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1976 yılında mezun olan Şahin, 1980’li askeri darbe yıllarında, içerisinde Kürdistan’dan Eleşkirt ve Cizre’nin de olduğu birçok ilçede kaymakamlık yaptı. Sonrasında İçişleri bakanlığında başmüfettişlik görevinde bulundu. 1994 yılında Tayyip Erdoğan’a yakınlaştı ve sonrasında İstanbul Büyükşehir Belediyesinde çeşitli görevlere getirildi. Bu görevlerin içerisinde “başkanlık danışmanlığı” da yer aldı. Şahin, yanı sıra birçok faşist derneğin faaliyetlerinde de bulundu. AKP’nin kurucu kadrosunda yer alan Şahin, yıllarca perde gerisinde kaldı. 2007 Genel seçimlerinde milletvekili seçilerek meclise girdi. Mevcut durumda AKP’nin başta gelen yönetim kademelerinde de yer alıyor.

İdris Naim Şahin İçişleri bakanı olup da ekranlarda sıkça göründüğünden beri gündemden hiç düşmedi. Fakat yetenekli, karizmatik ve etkili olduğundan dolayı değil. Bu saydığımız özelliklerin tam tersi ve bunların birkaç katından dolayı böyle oldu. Cisimleşecek kadar yoğunlaşmış bir aşağılık kompleksinin yönlendirdiği vücut dili, mimikleri (daha doğrusu mimiksizliği) ve yüz ifadesi; üst üste yığdığı ve sonradan altından çıkamayıp facia bir biçimde sonlandırdığı cümleleri ve mantık-izan namına “katliam” denebilecek tarzda kullandığı ifadelerle bir garabet-i mahlûkat olarak “ün”lendi. Karanlık ve karışık dehlizlerle dolu beyin ve ruh dünyasını oluşturan faşist garez kâh hakaret, kâh küfür, kâh da saldırganlık olarak kendisini dışa vuruyor. Hele ki konu Kürtler oldu mu, Şahin iyice tuhaflaşmakta ve sara nöbetine tutulmuş gibi olmaktadır.

TC devletinin memurluk kademelerinde geçen ömründen dolayı iyice fakirleşmiş ve yerlerde sürünen iç dünyası, ruhunun derinliklerinde yaşadığı derin özgüven sorunu, gelişmeye son derece muhtaç (fakat artık çok geç) zekâsı ve bunun tam aksi bir biçimde hormonlu fiziğiyle devletleşmiş (TC’leşmiş) bir “tür” durumundadır. Veyahut girişte de belirttiğimiz gibi TC’nin cisimleşmiş hali gibidir.

Adı “Gaf İşleri Bakanı”na çıkan İdris Naim son olarak geçen gün Erzurum’da kendisini karşılayan ve “sevgisi”ni ileten bir vatandaştan bunu ispatlamasını istedi! Üstelik de “takla atarak”! Neyse ki geç de olsa “insafa gelip” takla yerine oynamasını buyurdu! Hazır duran davulcu ve zurnacının başlamasıyla yaşlı amca da oynamaya başladı. Böylece sayısız “meziyet”lerine “vatandaş oynatıcılığı”nı da eklemiş oldu.

Hakkında daha önce düzenlenen mahkeme fezlekesinde, "zimmet, kamu biletlerinde kalpazanlık, resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, ihaleye fesat karıştırmak" yazan ama “Deniz Feneri” davasında olduğu gibi “Cemaat ve AKP yargısı”nın kenarından dahi geçmediği “bakan” İdris Naim, AKP adlı oluşumun da özeti gibidir. Tayyip Erdoğan bu yüzden onu ısrarla koltukta tutmaktadır. Ama aslına bakılırsa İdris Naim bazı başka işleri “daha iyi” yapabilir. Mesela AKP’nin lağım “gazete”si “Akit” de “köşe” yazarlığı yapabilir. Ne de olsa o “gazete” kendi “türdeş”leriyle dolu. Böylece o köşesinde yazarken vatandaşlar da “gülmek” işkencesinden rahat bir nefes almış olurdu!

İdris Naim’in nasıl bir köşe yazarı profili çizeceğini kestirmek için de çeşitli zamanlarda yaşanan olaylarla ilgili ve yaptığı ziyaretlerde sarf ettiği “inci”lere bakmakta fayda var:

Silvan çatışması: “Yangın, ya ateşle çıkar, ya bombayla çıkar, ya roketle çıkar, ya benzinle çıkar. Netice itibariyle yanmıştır, yakılmıştır. Sebebini araştırmak, sebebini söylemek bir şey ifade etmiyor” Kızılay’daki patlama: “Ankara Savcılığının, intikal eden ön bilgilere göre, 3 adet maalesef vatandaşımızın patlamadan dolayı can kaybına maruz kaldığı bilgisi var elimizde. Hedefi tabi eylemi yapan en iyi bilir. Ama bu eylemi yapanların hedefini ancak şimdilik tahmin edebiliyoruz(…) Hedef gözetmeden yapılan bir hedeftir. Kara Harekâtı: “Görevlilerimiz sürekli karada hareket halindeler. Kara harekâtından kasıt, sınır ötesi bir kara harekâtı ise o tabii ki ayrı bir konu. Onun değerlendirmesi devam ediyor. Ama bizim kendi sınırlarımız dâhilinde kara harekâtımız, karadan kontrol, karadan suç ve suçlularla mücadelemiz devam ediyor. Sınır ötesi harekât da havadan olduğu gibi karadan da sınır komşumuz ülkeyle yapılan görüşmelere bağlı olarak her an yapılabilir.” (Şahin’in bu açıklamasını Erdoğan sürç-i lisan etmiş diyerek “düzeltti”) “Türkiye Muharip Gaziler Derneği Ordu Şubesi” ziyaretinde: ”Bedel ağır ödendi. Bu bedeli yok sayamayız. Bu bedel çocuk oyuncağı değil. Bu işin şakası olmaz. Bu işin ciddisi de olamaz, hiçbir şeyi olamaz” Van depremi: Şahin, çadırkenti gezerken bir depremzedenin “Tatlı da geldi bugün” sözleri üzerine, “Ne tatlısı” diye sordu. Şahin, “Tulumba, baklava, bülbülyuvası” cevabı üzerine Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’e dönerek “Sayın Başkanım yani biz de bir çadırla burada bir mekân tutalım” dedi. Şahin, bir başka çadırın önünde de ”Koskocaman sarayda oturuyorsunuz hiç gel dediğiniz yok” ifadelerini kullandı.

Siyasi soykırım operasyonları: “Büşra hanım Türkiye’deki binlerce profesörden bir profesördür. Bu ülkede bütün profesörler tutuklanmış olsa merak eder sorabiliriz ama binlerce profesörden bir profesör tutuklanmış olabilir. Binlerce kaymakamdan bir tanesi tutuklanmış olabilir, binlerce esnaftan bir tanesi tutuklanmış olabilir.” Kürt sorunu: “Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, maalesef uzaktan Çankaya’dan, Nişantaşı’dan, Etiler’den boğaza bakarak, denizi seyrederek, yeşilliklere bakarak, gökyüzüne bakarak kâğıdı kalemi eline almış, muhtemelen de saatine göre içeceğini yudumlayarak yazı yazan birileri benim yaşadığım gerçeği, benim gördüğüm Hakkâri’yi, Muş’u oradaki gerçeği farklı yazıyorlar. Kürt sorunu diyorlar. Sorun sorun diyorlar. Sorun ne? Ben arıyorum sorunu bulamıyorum.”

Sonuç olarak AKP-Gülen devletinin akıl fukarası ve yazar Ali Bayramoğlu’nun ifade ettiği gibi marangoz hatası bakanı İdris Naim Şahin, TC’nin ve AKP’nin trajikomik öz gerçekliğidir. Ama bu durum ziyadesiyle trajiktir. Tam da “güler misin ağlar mısın” durumudur. Bu trajikomik tiyatroyu sonlandıracak olan halkların baharıdır. En başta da Kürt halkı bu düzeysiz tiyatroya son verecektir.

Siyaset (Türkiye)
Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

Yahudilik

yahudi yaşamı üzerine merak ettiğiniz tüm bilgiler sevivon.com/

Kasım 2012

Serhat DemirMusevilik konu başlığını takip etmeye başladı.

Musevilik

YÖNLENDİRME Yahudilik

Kasım 2012

Serhat Demir bir yanıt verdi.

Kasım 2012

Serhat Demir bir yanıt verdi.

İsrail ve Türkiye arasındaki bu gerginlik nereye kadar sürecek?

suni bir çelişki var akp-israil ilişkisi emin olun iyi,sanki filistindeki ve mavi marmara olayı hiçte akp'nin umrunda değil sadece erdoğan tribüne oynuyor,şimdi böyle diyorlar sonrada otel köşelerinde sarmaş dolaşlar

Kasım 2012

Serhat Demir bir yanıt verdi.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, Abdullah Öcalan ile görüşmesi ne kadar doğru bir davranıştır?

bencede iyidir,ama samimi ise şu artık kabul edilmeliki öcalan'sız bir çöüm mümkün degildir.

Kasım 2012

Serhat Demir bir yanıt verdi.

Demokrasi işe yarayan bir yönetim biçimi mi?

Demokrasi deyince günümüzde akla ilk gelen maalesef devlet demokrasisi oluyor. Öyle ki, sanki demokrasi bir devlet yönetim biçimiymiş gibi algılanıyor. Bir toplumsal yönetim biçimi olduğu doğrudur. Ama devletin bir biçimi olduğu iddiası devletçi iktidar güçlerinin çarpıtmasıdır.
Kasım 2012

Serhat Demir bu yanıtı beğendi:

Bdp'lilerin sayılarının artması doğudaki olayları ne derecede etkileyecektir?

Güvenlikçi anlayışı daha da artıracaktır. Kürtlere daha fazla baskı yapılacaktır. Sonunda ise vay efendim bunlar marjinal denilerek hakları gasp edilmeye devam edilecektir.
Kasım 2012

Serhat Demir bir yanıt verdi.

Liberal milliyetçilik nedir? Olabilir mi?

her iki olguda kapitalist modernitenin bir ayagıdır,bu gün bir liberal milliyetçi duygularada sahip olabilir

Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

AP: Takip edeceğiz

AP Başkanı Martin Schulz, Parlamento Genel Kurulu’nun Kasım ayı oturumu açılışında açlık grevcileri ve Kürtçe eğitime vurgu yaptı. Türkiye cezaevlerindeki Kürt siyasi tutsakların 68. gününde eylemlerine son verdiklerini hatırlatan Schulz, bundan büyük bir memnuniyet duyduklarını beyan etti. Grevcilerin taleplerinin kabul edilmesi için Adalet Bakanı ile iletişime geçtiğini anımsatan Schulz, AP olarak, anadilde, özellikle de Kürtçe eğitim yapabilme imkanının sağlanması için karar sahibi olduklarına vurgu yaptı. AP Başkanı, uygun gelişmelerin sağlanması için konuyu hassasiyetle takip edeceklerini de dile getirdi. 
Siyaset (Türkiye)

Kasım 2012

Serhat Demir  yeni bir  gönderide  bulundu.

Çocuk haklarını çalan devlet

İHD Çocuk Hakları Komisyonu Üyesi Mehmet Güzel, 183'ü AKP döneminde olmak üzere son 24 yılda 563 çocuğun katledildiğini söyledi. Güzel, son dönemlerde çocukların tutuklanmasında yaşanan artışa ve cezaevlerindeki uygulamalara dikkat çekti. Diyarbakır Barosu da bunların yanı sıra özellikle uluslararası sözleşmelere konan çekincelerle Kürt çocuklarının anadil haklarının gaspedilmeye devam edildiğini bildirdi. Türk devleti, katlettiği Kürt çocuklardan Uğur Kaymaz ile ilgili AİHM süren davada 8 aydır sorulara yanıt vermedi. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi'nin yayınlandığı 20 Kasım 1959 günü, BM tarafından Dünya Çocuk Hakları Günü olarak ilan edildi. İHD Amed Şubesi Çocuk Komisyonu Üyesi Mehmet Güzel, konuyla ilgili DİHA'nın sorularının yanıtladı. En temel hak olan yaşama hakkının çocuklar için dahi uygulanmadığını dile getiren Güzel, Kürt illerinde bu hak ihlallerinin had safhada yaşandığını belirtti. Çocukların en önemli haklarından biri olan anadilde eğitim hakkının sistematik bir şekilde ve devlet politikası gereğince her gün ihlal edildiğinin altını çizen Güzel, şu bilgileri verdi:



İlk 6 ayda 10 çocuk"Türkiye'de AKP hükümeti döneminde 183 çocuk yaşamını yitirdi. Bu senenin ilk 6 ayında öldürülen çocuk sayısı ise 10 oldu. 1988 yılından 2012'nin ilk 9 ayına kadar 561 çocuk çatışmalarda, çöplükte oynadıkları bombalar, Ceylan Önkol'da olduğu gibi karakoldan atılan havan topları ya da Uğur Kaymaz gibi bedenine sıkılan 13 kurşun ile yaşamlarını yitirdi."İHD raporlarına göre 2010'da gözaltına alınan çocuk sayısı 286, tutuklanan ise 95; 2011 yılında ise gözaltına alınan çocuk sayısı 739, tutuklanan ise 214; 2012 yılının ilk 6 ayında gözaltı 122, tutuklanan ise 34 oldu. Toplamda ise 2010, 2011 ve 2012'nin ilk 6 ayında gözaltına alınan çocuk sayısı bin 147 çocuk olurken, tutuklanan çocuk sayısı ise 343 oldu.
En çok çocukları etkiledi
Son 24 yılda 563 çocuğun katledildiğini belirten Güzel, İHD'nin raporunda yer alan çocuk ölümlerini şöyle sıraladı: "1988'de yaşamını yitiren çocuk sayısı 1, 1989 yılında 2, 1990 yılında 21, 1991'de 15, 1992 yılında 117, 1993 yılında 79, 1994 yılında 99, 1995 yılında 11, 1996 yılında 7, 1997 yılında 7, 1998 yılında 5, 1999 yılında 12, 2000 yılında 3, 2001 yılında 1 çocuk yaşamını yitirdi. AKP'nin iktidara geldiği yıl olan 2002 yılında 18, 2003 yılında 12, 2004 yılında 12, 2005 yılında 12, 2006 yılında 23, 2007 yılında 9, 2008 yılında 17, 2009 yılında 21, 2010 yılında 16, 2011 yılında 33, 2012 yılının ilk 6 ayında ise 10 çocuk."
Türkiye'nin çekincesi
Türkiye'nin bildiriye 27 Ocak 1995 yılında imza attığını hatırlatan Güzel, ancak anadilde eğitim hakkı ile ilgili maddeye çekince koyduğunun altını çizdi. En önemli hakkın bildirinin yaşama hakkı olan 6. maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiğini belirten Güzel, AKP döneminde çok sayıda çocuğun yaşamını yitirdiğini kaydederek, "Zaten en temel hak risk altında ise diğer hakların uygulanması daha zordur. Devlet çocukların yaşama hakkına büyük bir özen göstermelidir" dedi.
Anadil hakkı
Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi de dün Adli Yardım Bürosu'nda basın toplantısı düzenledi. Çocuk Hakları Merkezi Sözcüsü Av. Erdem Kaya, "Çocukların eğitim, ifade özgürlüğü, kendi kültürünü yaşatma ve kendi dilini kullanma haklarını içeren 17-29 ve 30'uncu maddelerine koyduğu çekince, Türkiye'nin çocukların haklarına sınırlılık getirebilen bir devlet olması hepimiz için üzüntü vericidir. Bu çekinceler nedeniyle Türkiye'de bazı çocuklar, eğitim hakkından tam olarak yararlanamıyor. Bu da onların devlet tarafından ayrımcılığa uğradıklarını, yani devletin BM Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin ikinci maddesini ihlal ettiğini göstermektedir" dedi.
BM'nin raporu
Kaya, bu konuda BM Çocuk Hakları Komitesi'nin Türkiye'ye ilişkin raporunda devletin temel yaklaşımının, çocuklar açısından hala sorunlu ve ayrımcı olduğunu gösterdiğini ifade etti. Yine aynı komitenin bölgede yaşanan işkence, kötü muamele ve yaşam hakkı ihlali yönündeki gözlemine ilişkin beyanında, "Özellikle siyasi faaliyetlerde bulunan ve derneklerde yer alan Kürt çocukları olmak üzere, çocuklara karşı hapishanelerde, karakollarda, araçlarda ve sokaklarda şiddet ve kötü muamelede bulunulduğuna ve işkence edildiğine ilişkin hazırlanan raporlar konusunda derin endişelerini ifade etmektedir" diye ifade edildiğini hatırlatan Kaya, şunları kaydetti: "Terörle Mücadele yasasına muhalefetten yargılanıp mahkum edildiği, işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı, yaşam hakkından ve anadilde eğitimden sözleşmeye aykırı olarak mahrum bırakıldığı bu anda BM Çocuk Hakları Komitesi ile aynı kaygıları taşıyoruz."


Siyaset (Türkiye)
Daha Fazla