Bilmek istediğin her şeye ulaş

Mustafa Uğur Şen, 

Senarist

Daha iyi bir Sinema için.

Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen bir yanıt verdi.

İzlerken en çok kasıldığınız korku filmi hangisidir?

James Wan'ın filmleri Insidious ( Ruhlar Bölgesi ) Serisi. Ayrıca yine aynı yönetmenden, The Conjuring ( Korku Seansı ) filmleridir. Korkmak için James Wan'ın sinemasını takip edebilirsiniz. Kendisi en çok Saw ( Testere ) serileri ile tanınıyor.
Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen  yeni bir  gönderide  bulundu.

Film İncelemeleri - Sapık ( Psycho, 1960 )

Korkutucu, çocukları üzerinde tahakküm kuran, psikopat anne korku sinemasının gözde temaları arasındadır. Böyle bir konuyu işleyen Alfred Hichcock’un 1960’da çektiği Psycho seyirciden büyük ilgi görerek bir kült film haline gelmiş ve bugüne kadar en fazla
incelenen ve hakkında konuşulan filmlerden birisi olmuştur. Psycho korku sinemasında önemli bir kilometre taşıdır ve Stagecoach’un Western’de başardığı işi korku sinemasında tekrarlar. Psycho öncesi korku sinemasında düşman (öteki) genellikle dışarıdandı. Özellikle soğuk savaş döneminde uzaylı istilacılar, mumyalar, vampirler, yeraltından ya da öteki dünyadan gelen kötü güçler dünyayı, daha doğrusu Amerika’yı, daha da sınırlarsak orta sınıf beyaz Amerikalıyı tehdit ediyorlardı. Psycho bir anlamda korku sinemasında bir devinim gerçekleştirdi. Artık düşman Amerikan toplumunun içindeydi, tehdit garip kıyafetli uzaylılardan, mumyalardan değil, sıradan insanlardan geliyordu. Ataerkil burjuva kültürünün bastırıp yok saydığı şeylerin korku sinemasında ortaya çıkar. Ataerkil aile, bu istenmeyen aruzların bastırılması görevini görür. Psycho daki’ aile babadan yoksun bir ailedir bu yüzden, bastırılması gereken cinsel duygular ve anneye aşırı bağımlılık, sapkın bir cinsellik şeklinde dışa vurulur.

Psycho’da arkaik, iğdiş edici annenin ve anaerkil ailenin neden olduğu dehşet işlenir. Anne figürü filmin olay örgüsünde önemli bir yer tutar. Sekreter olan Marion işyerinden çaldığı parayla kaçar ve yol üstündeki Norman Bates’in otelinde konaklar. Burası anayoldan uzakta olduğu için boş ve ıssız bir oteldir. Otelin sahibi Norman, Marionla ilgilenir ve odasına yerleştikten sonra birlikte yemeyi teklif eder. Daha sonra, Marion, Norman Bate’in annesi ile konuşmalarını duyar. Bayan Bates oğlunun yabancı kızlarla yemek yememesini istememektedir. Bayan Bate’in baskıcı, zalim bir anne olarak yetişkin çocuğu ile otoriter, boyun eğdirici bir şekilde konuşmaktadır. Otel, ahlak dışı seksi sembolize ederken, ev annenin egemenliğindedir. Bayan Bates kendi doğrularına göre Norman’ı eğitmektedir. Norman bir anlamda Oedipus öncesi dönemdeki çocuk gibidir. Babanın sembolik düzenine geçmemiş, dolayısı ile kişiliği gelişmemiştir. Anneye bağımlıdır. Bayan Bates de o dönemdeki çocuğa egemen, otoriter annedir. Babanın yokluğu da bu savı destekler. Norman, anaerkil bir ailede büyümüştür. Bu yüzden sapkınlığı bizi şaşırtmaz. Hatta seyirci onu annesinin bir kurbanı gibi görür.


Marion odasına döner ve duş yapmak üzere soyunmaya başlar. O sırada yan odada Norman bir tablonun ardında gizlediği bir delikten Marion’u gözetler. Marion bakışın nesnesidir ve birazdan kurban olacaktır. Gözetlemecilik korku filminde sık kullanılan motiflerdendir. Gözetleyen bakışın sahibi etkin durumdadır, gözetlenen ise edilgin ve bakışın nesnesidir. Katil önce gözetler daha sonra öldürür. Marion duşa girer, o sırada
banyoda bir kadının gölgesi belirir, elinde bir bıçak taşımaktadır. Sinema tarihinin en nlü sahnelerinden biri olan bu sahnede Hitchcock’un hızlı kesimleriyle Bayen Bates, Marion’u öldürür. Bu seyirci için tam bir şoktur. Özdeşleştiği başroldeki kadın filmin ortasında öldürülmüştür. Bayan Bates karşımıza öldürücü, iğdiş edici, fallik anne olarak çıkar. Bunun temeli çok eskiden beri var olan iğdiş edici anne korkusuna dayanır. Arkaik anne figürünün
bir çok korku filminde olduğu gibi Psycho’da da görülür.

Gerçekte Bayan Bates, Norman tarafından öldürülmüştür, Norman pişmanlığı ve annesine duyduğu korku nedeniyle onu mumyalamış ve evde saklamıştır. Buna rağmen Bayan Bates arkaik, kötü, yutucu ve iğdiş edici anne olarak her yerdedir. Evin ürkütücü görünümünde,
Marion ve Norman’ı izleyen dondurulmuş kuşlarda, öldükten sonra bile Norman’a hükmeden kişiliği ile varlığı anlaşılır. Kuşların sıran bir şekilde değil, en tehdit edici, saldırgan pozisyonda doldurulduğunu belirtiyor. Karganın gagasının duvara düşen gölgesi iğdiş edici annenin simgesidir ve daha sonra duş sahnesinde benzer şekilde bıçağın gölgesinin görürüz. Kuşlar annenin tehdidini simgeler. Marion, annesinin söylediklerini duyduğunu söyler. Norman, ‘benimle öyle konuştuğu zaman karşısına dikilip, bağırıp çağırmak, sonrada çekip gitmek istiyorum’ derken kuşlar ayı çerçevede ürkütücü bir şekilde onu izler. Anne, oğlunu yabancı bir kadınla konuşurken takip eder. Marion ve Norman’ın konuştuğu sahnede her planda mutlaka onları izleyen bir kuş vardır. Marion’u aramak üzere otele gelen dedektif dolaşırken de doldurulmuş kuşlar onu izler. Norman’ın kendisi değilse de, kişiliği arkaik anne tarafından yutulmuştur. Norman’da onun giysilerini giyer ve bir peruk takarak kadınları öldürür. Norman elindeki bıçakla iğdiş edici annenin fallusu olmuştur.

İğdiş edici annenin mitolojideki simgesi ejderhadır. Ejderha doğurduğu çocuğu yutarak onu kendi içine dahil etmektedir. Bu et yiyen, ölülerin ‘ana’sı mağarada ya da korkun bir kalede
yaşar. Kişinin öz benliğine ulaşabilmesi için onunla dövüşüp, onu yutup kişiliğine katması gereklidir. Ejderha tarafından yutulup yok edilmenin karşılığı ise iğdiş edilmektir. Yani anne tarafından yutulup iğdiş edilme. Burada yutulan şey penis değil kimliktir. Psycho’da da Norman ailesiyle yaptığı mücadeleyi kaybetmiş be kişiliği onun tarafından yutulmuş, yani iğdiş edilmiştir. Norman kendi kimliğini annesinin kimliği içinde eritmiştir. Filmin sonunda her şeyi açıklayan psikolog hiçbir zaman gerçek Norman olamıyordu. Annesinin kişiliği onu tamamen silmişti’ der. Norman’ın annesinin yerine geçmesi sevgiden değil korkudan kaynaklanır. Norman annesi tarafından iğdiş edilmek için onun yerine geçer, iğdiş olamamak için iğdiş eder. Yine de Norman’ın sembolik olarak iğdiş edildiğini söyleyebiliriz. Bayan Bates, küçümseyici konuşmaları, her şeyi gören gözleri, cinselliğe karşı tavrı hükmedici otoritesi ile Norman’ı bir anlamda iğdiş etmiştir. Anneye mutlak bağımlı, babanın olmadığı bu ilişki Norman’ı ruh hastası bir katil yapar.

Psycho, kadın ve kadın cinselliği açısından iki yönlü okunabilir. İğdiş edici arkaik anne ve cezalandırılan kadın figürü. Kadınların bir katil tarafından fallik bir simge olan bıçak türü kesici aletlerle öldürüldüğü slasher filmlerin öncülüğünü Psycho’nun yaptığı kabul edilir. Hichcock, filmde hiç kan göstermeden gerilimi, bir atmosfer yaratmayı başarmışken 1960 sonrasında kadın hareketlerinin giderek daha büyük bir ivme kazanmasına ve yaygınlaşmasına bağlı olarak eril kaygıların yaygınlaştırılması ve erkek seyircinin aldığı sadistik hazzın arttırılması için kadına yönelik şiddet giderek daha fazla perdeye yansımaya başlamıştır.
Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen bir yanıta alt yorum yaptı

incir reçeli filmi Çağan Irmak'ın değildir.
Melekler şehri. O ölümü isterdim.
Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen  yeni bir  gönderide  bulundu.

Korku Sineması ve Kadın

Korku sinemasında kadının sunumu iki boyutta incelenebilir. Birinci boyut kadının kurban olarak sunulmasıdır. Feminist eleştirmenler genellikle korku sinemasında kadının konumunu bu boyutta incelerler. Kadının korku sinemasında kurban olarak sunulması, onun sinemada erkek bakışının nesnesi olarak, pasif, edilgen konumunun yinelenmesidir. Öncülüğünü Hitchcock’un Psycho’sunun yaptığı bu tarz filmlere kadınlar, birçok eleştirmene göre feminizme bir tepki olarak cezalandırılırlar. Kadınların öldürüldüğü korku filmlerinin yüzde doksanının 1960 sonrasında, yani kadın hareketlerinin yüksek bir ivme kazandığı yıllarda çekildiğini belirtmektedir.

26

Korku sinemasında kadının sunumunun ikinci boyutu ise kadın vampir, canavar, yaratık vb. olarak sunulduğu korku filmleridir. Kadın kurban olarak sunulması feminist eleştirmenlerce yoğun bir şekilde incelendiği halde, kadının canavar olarak sunulduğu korku filmleri genellikle pek dikkate alınmamıştır. Oysa 60’lardan itibaren korku filmlerinde kadınların canavar, yaratık olarak sunulduğu filmlerin sayısında bir patlama yaşanmıştır. Kadın ‘öteki’ olarak ataerkil burjuva ideolojisini, toplumunu ve onun kurumlarını tehdit etmektedir. Kadın
canavarların genellikle cinsellikleri ön plandadır. Erkeği cinselliklerini kullanarak ağlarına düşürürler ve birden vampire, yaratığa, canavara vs. dönüşerek onu yok ederler. Buda temelinde kadın cinselliğinin erkek açısından çift yönlülüğüne işaret eder. Kadın cinselliği erkek için hem çekici hem de ürkütücüdür. Bu nedenle kadın cinselliği ya bastırılmalı ya da yok edilmelidirler. Bu filmlerin sonunda kadın canavar mutlaka yok edilir. Ataerkil düzene yönelik tehdit savuşturulur, eril kaygılar yatıştırılır.


Korku sinemasında kadın tarihsel olarak iki bölümde incelenebilir. Geleneksel korku sineması olarak adlandırabileceğimiz 1920’lerden 1950’lerin sonuna kadar olan dönemde kadın, merakı, aptallığı ya da sadece güzelliği yüzünden başını belaya sokan, canavarı istemeden baştan çıkarıp, onun tarafından kaçırılan ve sonunda da erkek kahraman tarafından kurtarılan bir arzu nesnesi olarak sunulur. Olay örgüsü içinde kadının canavarı cezbetmesi, onun tarafından kaçırılması ve canavarın bütün çirkinliğine rağmen kadınla duygusal bir bağ kurması, kadının canavar gibi ‘öteki’ olduğunun altını çizer ancak klasik korku sineması döneminde kadın genelde kurban konumundadır. Az sayıda filmde ise doğrudan canavar olarak sunulması yerine kötü güçlerin oyuncağı olan ya da doğasında kötülük olduğu için kötülük yapan vamp kadın tiplemeleri görürüz. Klasik dönemde kadının
canavara en yakın tiplemesi vampir kadınlardır.


26

2. Dünya Savaşı sonrası kadın hareketlerinin yükselmeye başlaması ve kadınların toplumsal yaşamda erkeklere ait alanları işgal etmeye başlamalarıyla kadınların değişen toplumsal konumlarına paralel olarak korku sinemasındaki kadınların sunumunda da bir
değişim görülür. Kadın hareketine yönelik eril bir tepki olarak kadınlar beyazperdede şiddetle cezalandırılmaya başlanır. Kadın ve canavar arasındaki erotik gerilim yerini kadın ve katil – yaratık arasındaki kanlı mücadeleye bırakır. Kadın hareketi ivme kazandıkça perdedeki kadına yönelik şiddetin dozu artar, cinayetler direkt olarak seyircinin gözü önünde meydana gelir. Kadın kurban konumunda bile bakışın nesnesi olmaktan kurtulamaz. Bu filmlerde kadın, ölümü yani cezalandırılmasıyla erkek seyirciye gizli bir haz yaşatırken ölümün şekli ve sunumu ile de erotik filmlerden farksız olarak yine pasif bir konumda eril bakışların arzuların tatmin eder.
Mayıs 2014

Mustafa Uğur ŞenBurak Aydol kişisini takip etmeye başladı

Burak Aydol, Araştırmacı Yazar, @buraka

Bir o yana bir bu yana, saçına güller takayım.

Mayıs 2014

Mustafa Uğur ŞenHakan Köse kişisini takip etmeye başladı

Hakan Köse, İnternet Girişimcisi, @hakank

Web Application Development, ASP.NET, C#, SQL Server, Web Design and some passion..

Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen bir yanıta alt yorum yaptı

Ben teşekkür ederim. Keyifli seyirler.
Kuzuların Sessizliği'ni sinema tarihinin en önemli gerilim filmlerinin arasına yerleştiren, 1992'de kazandığı beş Oscar ödülü değildi elbet. Kuşkusuz, Thomas Harris'in sözcüklerin gücüne, Anthony Hopkins ile Jodie Foster'in sergiledikleri oyunculuk resitaline, Ted Tally'nin ölçülü biçili senaryosuna şapka çıkarmamak mümkün değildi ama yine de Jonathan Demme'i kariyerinin zirvesine ulaştıran yönetmenliği neredeyse bunların hepsinin üstünde duruyordu. Sonuçta seri cinayet filmlerini tümden değiştiren, bu alt türü neredeyse yeniden tanımlayan, eğip büken ve bugünün sineması için önemli bir referans noktasına dönüştüren şey bunların kuşkusuz bileşimiydi.


1960'larda kendisini yaygın olarak göstermeye başlayan seri cinayet vakaları sayesinde tüm dünya, Amerikan toplumunun dipte kalan rahatsızlıklarını bir bir somutlaştıran çeşitli hasta ruhları tanıma fırsatı buldu. Birçok kişilik bozukluğunu bünyesinde barındıran bu insanların, etraftaki dağınıklıklarını düzeltme ya da bu toplumun vahşi kapitalist düzeni içinde kaybolup da kendilerinde tatmin sağlayacak başka yönlere sapma istekleri onların ' seri katil ' olarak anılmalarına yol açacak polisiye vakaları başlatacaktı. Ortak temalar altında işlenen cinayetlerin sahipleri, her kurbanında önceki kurbanlarına da bağlayan birtakım izler bırakacak ve bu sayede kriminoloji biliminin ilerlemesine de, mecburen(!), katkıda bulunacaktı.

İşin ilginci Amerikan toplumu da içindeki bu habis ruhların hikayelerini büyük bir merakla izlemiş ve hem edebiyatta hem de sinemada karşısına çıkan bu hikayelere her zaman ilgi göstermiştir. Bu adamların ( ki seri katilin bir kadın olması genelde pek rastlanan bir durum değil ) yaşadıkları mekan ve hayatları her daim hayranları(!) tarafından didik didik edildi. Ed Gein, Ted Buny, Son of Sam, Gary Heidnik gibi sıradan görünen ama iç dünyalarının korkunç katliamlar gerçekleştirmelerine neden olduğu bu ilginç psikosomatik kişilikler her alanda incelenmesi gereken ve merak edilen beyinler olarak görüldüler. Ayrıca sayısız kitaba, filme ve araştırmaya konu edildiler.

Bu seri katillerden sinemaya ilham verenlerden biri olan Ed Gein, annesinin kanserden ölümünün ardından başladığı birçok kadını katleden bir adamdı. Kurbanların derilerinden kendisine elbise, vücut parçalarından da evine dekor yapacak kadar da işi götürmüştü. Ed Gein, Teksas Katliamı gibi filmlere ilham kaynaklığı yapmasının yanı sıra gazeteci Thomas Harris'in de bir roman yazmasına sebep olacak kadar zengin bir 'malzeme' olmuştur.

Aslında Thomas Harri, 1981'de yazdığı ikinci romanı olan Red Dragon bestseller listesinin zirvesine çıkmıştı. Miami Vice dizisinin de yaratıcısı olan yönetmen Michael Mann 1986'da bu romandan, Manhunter adında gayet serbestçe uyarladığı bir film çıkardı. Red Dragon'da Francis adlı bir seri katilin peşine düşen FBI ajanı Will Graham'ın araştırmaları sırasında, önceden tutukladığı, hastalarını yiyen, entellektüel psikiyatr Dr. Lecter'dan faydalanması anlatılıyordu kısaca. Mann'ın filmi aslında romanı baz alan ama ona kelimesi kelimesine bağlı kalmayan, Hollywood normlarından hayli uzak bir filmdi. Manhunter, yıllar sonra kült statüsünde kabul gören, hatta kimi yabancı eleştirmenlerce bir seri katil filminden ya da polisiyeden beklenmeyecek kadar 'art-house' olan bir yapımdı.

Harris, ilk romanının gördüğü ilgi üzerine 1991'de öyküyü devam ettirdiği bir roman daha çıkardı. Kuzuların Sessizliği, Red Dragon'da yarattığı ve o romanın tüm kşiliklerinden daha ilginç bulunan yan karakter Dr. Lecter'ı biraz daha ön plana çıkardığı bir devam romanıydı. Kitap yine büyük bir ilgi görünce Orion Pictures kitabın haklarını almıştır ve battaman son büyük işi olan Kuzuların Sessizliğini filme aktarmıştır.

Film şüphesiz 1991'in en büyük Oscar ödüllerini alamasa da (ki biliyorsunuz beş önemli dalı kazanarak beşte beş yapmıştı) modern klasiklerin arasında yer alacak değerde bir filmdi. Anthony Hopkins ve Jodie Foster'ın, hatta Jame Gump rolünde kısacık gördüğümüz Ted Levine'ın bile muhteşem performanslar sergiledikleri, Howard Shone'un filmin ruhunu yüzde yüz besleyen etkili müzikleri ve Jonathan Demme'nin hiç bir yerde aksamayan titiz yönetimiyle yıllarca tekrar tekrar izlenecek bir klasik olarak da kalacaktır...
Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen  yeni bir  gönderide  bulundu.

Film İncelemeleri - Kuzuların Sessizliği (The Silence of the Lambs, 1991)

Kuzuların Sessizliği'ni sinema tarihinin en önemli gerilim filmlerinin arasına yerleştiren, 1992'de kazandığı beş Oscar ödülü değildi elbet. Kuşkusuz, Thomas Harris'in sözcüklerin gücüne, Anthony Hopkins ile Jodie Foster'in sergiledikleri oyunculuk resitaline, Ted Tally'nin ölçülü biçili senaryosuna şapka çıkarmamak mümkün değildi ama yine de Jonathan Demme'i kariyerinin zirvesine ulaştıran yönetmenliği neredeyse bunların hepsinin üstünde duruyordu. Sonuçta seri cinayet filmlerini tümden değiştiren, bu alt türü neredeyse yeniden tanımlayan, eğip büken ve bugünün sineması için önemli bir referans noktasına dönüştüren şey bunların kuşkusuz bileşimiydi.


1960'larda kendisini yaygın olarak göstermeye başlayan seri cinayet vakaları sayesinde tüm dünya, Amerikan toplumunun dipte kalan rahatsızlıklarını bir bir somutlaştıran çeşitli hasta ruhları tanıma fırsatı buldu. Birçok kişilik bozukluğunu bünyesinde barındıran bu insanların, etraftaki dağınıklıklarını düzeltme ya da bu toplumun vahşi kapitalist düzeni içinde kaybolup da kendilerinde tatmin sağlayacak başka yönlere sapma istekleri onların ' seri katil ' olarak anılmalarına yol açacak polisiye vakaları başlatacaktı. Ortak temalar altında işlenen cinayetlerin sahipleri, her kurbanında önceki kurbanlarına da bağlayan birtakım izler bırakacak ve bu sayede kriminoloji biliminin ilerlemesine de, mecburen(!), katkıda bulunacaktı.

İşin ilginci Amerikan toplumu da içindeki bu habis ruhların hikayelerini büyük bir merakla izlemiş ve hem edebiyatta hem de sinemada karşısına çıkan bu hikayelere her zaman ilgi göstermiştir. Bu adamların ( ki seri katilin bir kadın olması genelde pek rastlanan bir durum değil ) yaşadıkları mekan ve hayatları her daim hayranları(!) tarafından didik didik edildi. Ed Gein, Ted Buny, Son of Sam, Gary Heidnik gibi sıradan görünen ama iç dünyalarının korkunç katliamlar gerçekleştirmelerine neden olduğu bu ilginç psikosomatik kişilikler her alanda incelenmesi gereken ve merak edilen beyinler olarak görüldüler. Ayrıca sayısız kitaba, filme ve araştırmaya konu edildiler.

Bu seri katillerden sinemaya ilham verenlerden biri olan Ed Gein, annesinin kanserden ölümünün ardından başladığı birçok kadını katleden bir adamdı. Kurbanların derilerinden kendisine elbise, vücut parçalarından da evine dekor yapacak kadar da işi götürmüştü. Ed Gein, Teksas Katliamı gibi filmlere ilham kaynaklığı yapmasının yanı sıra gazeteci Thomas Harris'in de bir roman yazmasına sebep olacak kadar zengin bir 'malzeme' olmuştur.

Aslında Thomas Harri, 1981'de yazdığı ikinci romanı olan Red Dragon bestseller listesinin zirvesine çıkmıştı. Miami Vice dizisinin de yaratıcısı olan yönetmen Michael Mann 1986'da bu romandan, Manhunter adında gayet serbestçe uyarladığı bir film çıkardı. Red Dragon'da Francis adlı bir seri katilin peşine düşen FBI ajanı Will Graham'ın araştırmaları sırasında, önceden tutukladığı, hastalarını yiyen, entellektüel psikiyatr Dr. Lecter'dan faydalanması anlatılıyordu kısaca. Mann'ın filmi aslında romanı baz alan ama ona kelimesi kelimesine bağlı kalmayan, Hollywood normlarından hayli uzak bir filmdi. Manhunter, yıllar sonra kült statüsünde kabul gören, hatta kimi yabancı eleştirmenlerce bir seri katil filminden ya da polisiyeden beklenmeyecek kadar 'art-house' olan bir yapımdı.

Harris, ilk romanının gördüğü ilgi üzerine 1991'de öyküyü devam ettirdiği bir roman daha çıkardı. Kuzuların Sessizliği, Red Dragon'da yarattığı ve o romanın tüm kşiliklerinden daha ilginç bulunan yan karakter Dr. Lecter'ı biraz daha ön plana çıkardığı bir devam romanıydı. Kitap yine büyük bir ilgi görünce Orion Pictures kitabın haklarını almıştır ve battaman son büyük işi olan Kuzuların Sessizliğini filme aktarmıştır.

Film şüphesiz 1991'in en büyük Oscar ödüllerini alamasa da (ki biliyorsunuz beş önemli dalı kazanarak beşte beş yapmıştı) modern klasiklerin arasında yer alacak değerde bir filmdi. Anthony Hopkins ve Jodie Foster'ın, hatta Jame Gump rolünde kısacık gördüğümüz Ted Levine'ın bile muhteşem performanslar sergiledikleri, Howard Shone'un filmin ruhunu yüzde yüz besleyen etkili müzikleri ve Jonathan Demme'nin hiç bir yerde aksamayan titiz yönetimiyle yıllarca tekrar tekrar izlenecek bir klasik olarak da kalacaktır...
Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen  yeni bir  gönderide  bulundu.

Film İncelemeleri - Şeytan ( The Exorcist, 1973 )

William Friedkin'in 1973 yapımı The Exorcist filmi; feminizm, kadın bağımsızlığı ve cinselliği ile ilgili korkuların kadının ruhunun şeytan tarafından ele geçirilmesi metaforu ile aktarıldığı bir filmdir. The Exorcist şeytanın tehdidinde çözüm olarak ataerkil ideolojinin tekrar iktidarını kurmasını gösterir.

Film, Regan Mc Neil adlı 12 yaşında bir kızın ruhunun şeytan tarafından ele geçirilmesini anlatır. Regan'ın bir sinema oyuncusu olan annesi Chris, kocası tarafından terk edilmiştir. Aile bir babadan yoksundur ve bu yüzden saldırıya açıktır. Chris, küçük kızı Regan'la sekreteri ve hizmetçileriyle mutlu bir aile görüntüsü vermektedir. Bence öncelikle Regan hakkında ki en rahatsız edici şey adıdır. Regan, Kral Lear'ın ' bir yılandan daha keskin dişleri olan ' canavar kızlarından bir tanesinin adıdır. Böylelikle Regan, Hıristiyanlıktaki kadının boyun eğmezliğinin, gem vurulmamış cinsel açlığının ve ihanetinin sembolü olan yılanla özdeşleştirilir. Şeytanın, filmin başında Irakta'ki kazılarda ortaya çıktıktan sonra Amerika'da bir kızın ruhunu zapt etmesi ilginçtir. Amerika özellikle o dönemde kadın bağımsızlık hareketinin en etkili olduğu ülkedir. Mikro düzeyde Mc Neil ailesinin durumunu makro düzeyde ABD toplumuna uyarlıyabiliriz. Şeytan, yaşamak için ataerkilliğin kalelerinin düştüğü, cinsel devrimin yaşandığı, boşanmaların arttığı bir toplumu seçmiştir.

Regan'ın şeytana esir düşmüş olarak gösteren tüm sahnelerin kadın cinselliğini aşağılayıcı imgeler içerir. Bu imgeler aktif cinsellikleri için kadınları cezalandırmayı savunan cadılık ideolojisini hatırlatacak şekilde kadın cinselliğini tehlikeli, kontrol edilmesi gereken bir şey olarak sunar. Bu eril bir cinsel kaygı belirtisidir. Şeytan çıkarma ayini de kadının tehditkar cinsel gücünü bastırma çabasıdır. Bu tür gizli güç ve şeytan filmlerinde kadınlar şeytanın ve kötü gizli güçlerin dünyaya geçiş yaptıkları bir kapı işlevi görür. Williams'da Regan'ın, kadınların erkekler tarafından yönetilmesini sağlayıp tıp, din, annelik gibi ataerkilliğin en önemli kalelerine saldırır.



Filmde dikkat çeken iki önemli nokta, babadan yoksun ailenin saldırıya açık olması ve kadının şeytanın dünyaya gelişine aracılık etmiş olmasıdır. Film babasız bir ailenin uğradığı felaketle başlar, annenin bu felaket karşısında aciz kalıp bir erkeğin ( Peder Damien ) yardımına başvurması ile sürer ve erkeğin problemi çözmesi ile son bulur. Peder Damien Carras ailedeki babanın yokluğunu doldurur. Chris ve Damien bu olay sırasında yakınlaşırlar. Anne panik içinde ne yapacağını bilemez. Tek çare olarak, yalvararak babanın yardımını ister. Babasız aile modeli başarısızlığa uğramıştır. Baba olaya karışır, kendisini feda ederek aileyi kurtarır.

Regan, korku filmlerinde kadının sıkça görülen özelliklerini kendisinde toplamış gibidir. Kadının cinselliğine duyulan korku ve kadının güzelliğinin arkasında sakladığı korkunç yüzü. Kadın cinselliği filmin çıkış noktasıdır. Regan, şeytan tarafından ele geçirildiğinde 12 yaşındadır. Ergenliğe henüz girmiş ve cinselliğini yeni kazanmıştır. Regan, kendisini hipnotize etmeye çalışan adama saldırıp cinsel organlarını ısırmaya çalışır. Masum kadın cinselliği altındaki iğdiş edici canavar vurgulanmış olur. Regan'ın filmin başlarındaki masum güzelliği kaybederek filmin sonlarına doğru iğrenç, korkunç bir hal alır. Filmin sonunda şeytandan kurtulduktan sonra Regan itaatkar ve tatlı bir kız olmuştur. Rahiplerden birine gülümser, öperek uzaklaşır. Bunu ataerkil otoriteye teslim olmanın kusursuz bir örneği sayarız.
Mayıs 2014

Mustafa Uğur ŞenKorku Filmi konu başlığını takip etmeye başladı.

Korku Filmi

Korku filmi izleyicilerde korku, dehşet, terör veya tiksinti uyandırmak amacıyla kurgulanan bir film türüdür. Korku filmlerinin konusunu gün...

Mayıs 2014

Mustafa Uğur ŞenFilm İncelemeleri konu başlığını takip etmeye başladı.

Mayıs 2014

Mustafa Uğur ŞenSerkan Köse kişisini takip etmeye başladı

Serkan Köse, Girişimci, @serkan

inploid.com kurucu ortağı, fotoğraf meraklısı (https://www.flickr.com/photos/koseserkan/ ve https://instagram.com/koseserkan/), motosiklet sevdalısı, elektronik yüksek mühendisi, insan ve bir adam. Dünyanın değişebileceğine inanan bir adam...

Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen bir yanıta alt yorum yaptı

Cevabınız için teşekkür ederim. Ama o bazı yapım şirketleri kimler oluyor işte? sıkıntı onlara ulaşamamkta. :)
Son zamanlarda konuyla ilgili platformlar ve hatta belirli gruplar, şirketler oluştu. Ucuza senaryo üretimi yapan imalathaneler demek daha uygun olacaktır. Onun haricinde "ben senaryo yazdım ve çok iddialıyım, noktasından virgülüne kadar herşey olması gerektiği gibi" derseniz projenin türünün ne olduğu da önemli olmak kaydıyla bazı yapım şirketleri ilgilenebilir.

Ama şunu unutmamak gerekir ki iyi niyetli davranarak iyi ya da kötü adı emek olan çalışmaları çaldırmamak, kaptırmamak da gerekir...
Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen bir yanıt verdi.

En beğendiğiniz Türk yönetmenler kimler?

  • Metin ERKSAN
  • Atıf Yılmaz BATIBEKİ
  • Ömer Lütfi AKAD
  • Yılmaz GÜNEY
Kusura bakmayın ama yeni dönem 'Türk Sineması'nda bunların yerini tutan, yaratıcı yönetmenler hala gelmemiştir.
Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen bu yanıtı beğendi:

Hatırladığınız en iyi Türk filmi müzikleri hangileridir?

Başrollerini Türkan Şoray ile Kadir İnanırın paylaştığı Dönüş(1972)

Yalçın tura'nın dönüş filmi için hazırladığı Seha Okuş'un ise seslendirdiği "Hasretinle Yandı Gönlüm"

Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen yeni bir  soru  sordu.

Mayıs 2014

Mustafa Uğur ŞenTürk Sineması konu başlığını takip etmeye başladı.

Türk Sineması

YÖNLENDİR Türk sineması

Mayıs 2014

Mustafa Uğur Şen bir yanıt verdi.

Senaryosuna güvendiğiniz ve klasik olmayan film önerileriniz nelerdir?

Yönetmenliğini Denis Villeneuve'nin yaptığı; 2011 yapımı Incendies ( İçimdeki Yangın )
Gücünü tamamını sonundaki dramdan alıyor.
Mayıs 2014

Mustafa Uğur ŞenSinema konu başlığını takip etmeye başladı.

Sinema

Sinema, herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek bunların resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici yardımıyla kar...

Daha Fazla