Bilmek istediğin her şeye ulaş

Hikaye

YÖNLENDİR Hikâye

Kasım 2014

Rıdvan Bayhan @ridvan_bayhan

Betimleme (tasvir) tekniği geliştirilebilir mi?

Neden geliştirilemesin, Marquez gibi bu konuda uzman yazarların betimlemeleri incelenerek ve taklit edilerek teknik özümsenip gelişebilir.
Eylül 2014

Gizli Kullanıcı

Elinizde üzerinde uzun zamandır çalıştıgınız bir hikayeniz var ve dizi olmasını istiyorsunuz. İlk yapacagınız veya başvuracagınız kişi veya kurum ne olurdu?

Bildiğiniz televizyon kanallarını tabana kuvvet dolaşmanız gerekir... Bu daha işin ilk aşamasıdır.
Sabırla bazen hüsranla bitecek sonuçlara kendinizi hazırlamanız gerekiyor
Mayıs 2014

Gizli Kullanıcı

Halk hikayesi nedir?

Gerçek ya da gerçeğe yakın olayların anlatıldığı uzun soluklu anlatım türüdür. Geleneksel bir içeriği olan, kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan öykülerdir. Genellikle sevgi ve kahramanlık konularını işler. Kişiler gerçek yaşama uygundur. Bu kişilerin olağanüstü özellikleri oldukça sınırlıdır. Halk hikâyeleri, diğer insanlara göre daha kültürlü kişiler tarafından anlatılır. Nesir nazım karışımı bir anlatım kullanılır.
Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin ünlü halk hikâyelerindendir.

Destanların, zaman içerisinde biçim ve öz değişikliğine uğramasıyla oluşan ürünlerdir. Halk hikâyelerinde olağanüstü unsurlar azalmış, kişiler ve olaylar doğal boyutlarına gelmiştir. Halk hikâyeleri ilahi bakış açısı ile oluşturulur. Yani hikâyelerin anlatıcısı her şeyi bilmektedir. Bu hikâyelerin metinleri kurmacadır ve bu metinlerde dil şiirsel işleviyle kullanılmıştır.
Halk hikâyeleri konularına göre üçe ayrılır:
  1. Aşk hikâyeleri: Toplum hafızasında uzun süre yaşayan aşkların hikâyeleştirildiği sevgi temalı halk hikâyeleridir. Bu hikâyelere
    Elif ile Mahmut, Derdiyok ile Zülfü-siyah, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kanber, Tahir ile Zühre, Ercişli Emrah ile Selvihan vb. örnek verilebilir.
  2. Dinî temalı kahramanlık hikâyeleri: Tarihe mal olmuş kahramanları veya dinsel açıdan önemli kabul edilen erdemli kişileri konu edinen halk hikâyeleridir. Bu hikâyelere Danişment Gazi ile ilgili hikâyeler, Hayber Kalesi, Van Kalesi gibi Hz. Ali ile ilgili hikâyeler vb. örnek verilebilir.
  3. Destanî halk hikâyeleri: İçinde destana ait bazı özellikleri barındıran halk hikâyeleridir. Bu hikâyelere Dede Korkut Hikâyeleri ve Köroğlu Hikâyesi örnek gösterilebilir.
Mayıs 2014

Gizli Kullanıcı

"Acem Kızı" türküsünün hikayesi nedir?

Acem kızı görenleri kendine hayran bırakacak güzellikte biriydi... Bembeyaz bir teni , simsiyah saçları , toprak rengi gözleri vardı... Her zaman o iri gözlerini çekik çekik sürmeler süslerdi... Her ne kadar çok hareketli gibi görünse de bir hüzün vardı gözlerinde... Gülümserken bile gitmeyen bir hüzün...

Ali hep ovaya çalışmaya gittiğinde görürdü onu. Öyle güzeldi ki bakmaktan alıkoyamazdı kendini... Bir yandan işini yapar bir yandan da sessizce ovanın ortasında açan çiçeği izlerdi...



Acem kızı ara sıra başını kaldırır ve Ali'nin gözlerinin içine bakardı... Dudaklarında anlık bir gülümseme olur , sonra başını öne eğerdi... Bu bakış bu gülümseme Ali için dünyaya bedeldi...

Geceler boyu Ali Acem kızı'nı göreceği sabahları bekler ve heyecandan uyuyamazdı...


Bir gün tüm cesaretini topladı artık onunla konuşmalıydı... Uygun zamanı bekledi ve onu yalnız kaldığı bir an yakaladı ve dur acem kızı korkma dedi... Seni her gün izliyorum. Gel benim sevdiğim ol... Acem kızı'nın gözlerinden bir damla yaş aktı ve koşarak uzaklaştı Ali'nin yanından... Ali anlam verememişti bu gözyaşlarına...


O günden sonra acem kızı hiç gelmedi... Ali korktu ona bir şey mi oldu diye... Ama çok zaman sonra öğrendi ki sevdiği kız başka bir köye ve üstelik yaşlı bir adama başlık parası için gelin verilmişti... Artık tadı yoktu yaşamanın... Ali günlerce ovada dolaştı ve bu türkü döküldü dudaklarından her soluğunda acem kızı diye haykırdı...

Acem kızı bu türküyü duydu mu ya da Ali'nin bu türküyü kendisine yazdığını biliyor mu bilinmez ama bizler yıllardır söyler ve yaşarız bu yarım kalan sevdayı...
Mayıs 2014

Gizli Kullanıcı

Gesi Bağları türküsünün hikayesi nedir?

Uzaktan bir kız Gesi`ye gelin gelir. Anne ve basından bir türlü haber alamaz. Haber de gönderemez. Zâten küçük bir kız iken babasını kaybeden gelin, annesinden başkasına yanamaz; çünkü bilse bilse onu ancak annesi bilir, annesi anlar. Bu hasret onu kızgın bir çölde susuz kalmış ceylana çevirir. Eğrim eğrim, katar katar, sıra sıra uçan kuşlardan anasından, yâren ve dostlarından haber bekler. Onlara sorar onlarla konuşur.
Bağırışan kurbağalar, çalışan ırgatlar, dereden akan boz bulanık sular, bağ ve bahçeler, kırmızı mâvi güller, saç üstünde pişirilen fısır fısır kabaran bazlamalar, küçücük çocuklar; bağlara gelen Frenk turistler; yazın sıcağında yanıp kaynayan kumlar; kalaylananbakır sofra tasları; kokulu iğde dalları, Gesi bağlarında çeşit çeşit ötüşen kuşlar, şakıyan bülbüller; yürekte dinmeyen acılar, sıla ve gurbet acılar ve buna bağlı olarak göz pınarlarından süzülen yaşlar; kılınan namazlar, edilen niyazlar; dokunan halılar, salıncak yapmak için urgan atılan dallar; Gesi bağlarında eğlenen gülüp oynayan sarhoşlardan bile medet uman bir gelin. İşte bu hasretlik onu yanık yanık, dertli dertli söyletir. Kızın hikâyesi de böyle başlamış olur...

Mayıs 2014

Gizli Kullanıcı

Kıssa nedir? Kıssa örnekleri nelerdir?

Ders verici nitelikte kısa hikayelere kıssa denir. Kıssalar günümüzde daha çok dini konular üzerine yoğunlaşmıştır. Bu hikayelerin kahramanları genelde din büyükleri, veliler, evliyalar veya bilge kişilerdir.

Gerçek Neden

Hz. Ali'nin halifeliği sırasında, Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle sonuçlanan fitne, fesat daha da arttı. Bu durumdan üzülen, şikayetçi olan bir mümin Hz. Ali'ye gelip sordu:
- Ya Ali neden Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında meydana gelmeyen bu olaylar senin zamanında meydana geliyor, müminler birbirine düşüyor?
Hz. Ali cevap verdi:
- Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında biz vardık, ama bizim zamanımızda onlar yok.

Sarayda İftar
Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:
- Akşam namazında camiye git, namazagelen herkesi iftara davet et.
Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:
- Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.
- Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.
Mayıs 2014

Gizli Kullanıcı

Halk türkülerinin bildiğiniz ilginç hikayeleri nelerdir?

Büyük üstâd Volkan Konak'ın bestelediği bir şarkı, türkü olan 'Cerrahpaşa' hikayesi. Çok duygu yüklü bir şarkıdır ve Konak hangi programda okursa, söylerse gözleri dolar, ağlamaya başlar. Bir babanın Cerrahpaşa Hastanesindeki ölümünü anlatır.

Mayıs 2014

Gizli Kullanıcı

Hikaye nedir? Hikaye yazılırken nelere dikkat edilmelidir?

Hikaye yazarken nelere dikkat edilmelidir? Az çok yazarım. Özellikle hikaye... Bu sorunun cevabında hatırladığımca iyi öykünün özelliklerini yazdım. Okumanızı tavsiye ederim.

Hikaye Nedir?
Yaşanmış veya yaşanması mümkün olabilecek olayların kısa bir şekilde anlatılmasıdır. Hikayelerde yalın ve akıcı bir dil, basit olay örgüsü, zaman, mekan ve az sayıda karakter kadrosu vardır. Edebi açıdan iki tür hikaye bulunur:
  1. Olay hikayesi: Bu hikayelerde akıp giden bir olay örgüsü vardır. Olaylar serim, düğüm çözüm şeklinde ilerler. Okuyucu başta meraklanır sonda ise merakını giderir. Mauppasant tarzı öykü olarak da bilinir. Edebiyatımızda Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu olay hikayesinin temsilcileridir.
  2. Durum hikayesi: Olaya dayanmayan hikayelerdir. Yazar bu tip öyküde sıradan, günlük hayattan bir kesit sunar ve bir durumu anlatır. Kişisellik, duygu ve düşünceler ön plandadır. Çehov tarzı öykü olarak da bilinir. Edebiyatımızda Memduh Şevket Esendal, Sait Faik Abasıyanık durum hikayesinin temsilcileridir.

Aşağıda en çok beğendiğim öyküyü paylaşmak istiyorum. Sait Faik'in "Semaver" adlı öyküsü:

- Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın.

Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu.Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenabı Hak'la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrik pilleri, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi.

Halıcıoğlu'ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecr-i kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti.

Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali'miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.

Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali bir kaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğluna geçtiler.

Ali, bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işliyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir. Onun ustası İstanbul'da bir tek elektrikçi idi. Bir Alman'dı. Ali'yi çok severdi.

İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti. Kendi kadar usta ve
becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda, yani gençlikte idi.

Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü. Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzere idi.

Anası:
-Ali be, günah be yavrum, dedi. Günah yavrucuğum, yapma!
Ali:
-Allah affeder ana, dedi.
Sonra saf, masum sordu:
-Allah hiç gülmez mi?

Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.

Anası sabah namazı okunurken Ali'yi uyandırdı.
Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.
Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü, camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi. Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.

Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör. Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı. Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?
Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi.

Bilakis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi.


Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız, biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar...
Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı. Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı.

Bundan sonra Ali'nin hayatına bir salep güğümü girer.
Kış Haliç etrafında İstanbul'dakinden daha sert, daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler; mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarınıvererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.

Varlık (37), 15 Ocak 1935
Ocak 2014

İlginc Adam @ilgincadam

Şahmeran nedir? Hakkında ne biliyorsunuz?

Şahmeran Kamçatka'dan İspanya'ya kadar devam eden Yılan Kültü'nün özellikle Mezopotamya'da şekil almış halidir. Uzak Doğu ve Bati Ejderha ve Canavar mitosları ile akrabadır. Uzak Doğu'daki Ejder aklı, bilgeliği temsil ederken Batı'daki çoğunlukla kanatlı, ağzından alev saçan öldürülmesi gereken canavar kötülüğü temsil eder; Aziz George'un Filistin de at üstündeyken elindeki uzun mızrakla öldürdüğü temsil edilen canavar budur. Mezopotamya'daki insan başlı yılanlar ise kudreti temsil eder, genelde cam altı bazen de halı süslemesi olarak ama her zaman çift olarak resmedilirler. İlginç olan adeta bir kuşak gibi dolanan yılan kültünün geçtiği yerlerde kadının hep şu ya da bu şekilde dans ettirildiği de görülür.

Orta ve doğu Anadolu masalları, resimleri, tasvirlerindeki kadın başlı, yılan vücutlu bilge ve iyi yaratık. Bir taraftan ölümsüz olduğu söylenir diğer taraftan o ölünce şahmeranlığın kızına geçtiği anlatılır. Sözcük Farsçadan dilimize geçmiştir ve yılanların şahı anlamındadır.

Şahmeran
Ağustos 2013

Gizli Kullanıcı

Atasözlerinin bildiğiniz ilginç hikayeleri nelerdir?

Püf Noktası:

Vaktiyle testi ve çanak-çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:

“Sen daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor” dermiş.

Ustasının bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkan açar. Açar açmasına da yeni dükkanında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır.

Usta, “Sana demedim mi evladım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır” demiş.

Usta bunun üzerine tezgaha bir miktar çamur koyar ve, “Haydi” der, “geç bakalım tezgahın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim.”

Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada "püf!" diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın “püf!” denilen noktasını öğrenmiş olur.

Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra “püf noktası!” denilmeye başlanır.

Onca emeğe rağmen küçük ve basit görülen hava kabarcıklarını patlatmayı ihmal etmek tüm emekleri yok ediyor. Basit fakat etkili bir yöntemle tüm emek zayi olmaktan kurtuluyor.
Ağustos 2013

İlginc Adam @ilgincadam

Temmuz 2013

Gizli Kullanıcı

Hikaye yazarken nelere dikkat edilmelidir?

Hikaye
  • İyi bir hikaye yazmak kolay değildir. Öncelikle hikayenin ne olduğunu söz gelimi uzunluğu veya kısalığını, mekan-kişi-zaman-olay yapısını bilmelisiniz. Genellikle kısa bir tür olduğu için okuyucuyu çekmek istiyorsanız dikkatli yazmalısınız.
  • Hikayede çok derin olaylara dalmamalısınız. Çünkü hikaye kısa bir türdür ve eğer siz olay zincirini iç içe geçirirseniz bunu kısa bir yazın türünde tamamen vermeniz zordur. Tabii uzun hikaye yazacaksanız başka, bu kural biraz daha esnetilebilir. Ama siz mümkün olduğunca yüzeysel tutun.
  • Hikayenizi yazarken anlatıcı bakış açısını nasıl seçeceğiniz önemlidir. Gözlemci bakış açısı mı, birinci şahış bakış açısı mı yoksa Tanrı bakış açısı mı olduğuna dair iyi bir seçim yapmalısınız. Anlatmak istediğiniz hikayeyi kendi başınızdan geçmiş şekilde anlatmakla, sadece gördüklerinizi tarafsız ve hikaye kişisinin siz olmadığınız Tanrı bakış açısı veya gözlemci bakış açısından anlatmak arasında çok fark vardır.
  • Ayrıca teknik olarak sağlam cümleler kurmasını bilmelisiniz. Bazıları öyküyü yazarken cümlede di'li geçmiş zamanı kullanır ve birden miş'li geçmiş zamana geçer. Yani anlatımda zaman kipini istikrarlı ve çelişkisiz kullanın. Bu okur için çok rahatsız edicidir. Mesela:
    "O gün evden sahile doğru yürürken üstü başı toz çamur oldu. Üşümüyordu, içinde ayrılığın dayanılmaz sıcaklığı yüreğini yakıp kavuruyordu. Yıllardığı sevdiği kadın ondan ayrılmış."
  • Hikayeleri asla günlük konuştuğunuz dille yazmayın. Bu artık herkesin bilmesi gereken bir kural ama birçok öğrencimizin hikayeleri böyle yazılıdır:
    "Ahmet Selim'e bakarak ya o beni sevmedi ki dedi. Selim de ona doğru bırak onu dedi. Sonra kantine gidip çay içtiler. Ofise gelip eşyalarını aldılar, ikisi de evine gitti."
Bunlar benim bulabildiklerim. Şimdi de uzmanlarından genel olarak yazma tavsiyelerini dinleyelim:
  • Elmore Leonard
    - Bir kitaba, asla havadan söz ederek başlamayın.
    - Hesapsız ünlem kullanmayın. 100.000 kelimelik bir düz yazıda en fazla iki ya da üç tane ünlem olmalı.
    - “Birdenbire” sözcüğünü asla kullanmayın.
  • Diana Athill
    -
    Cümlelerinizin ritmini kontrol etmek için, yazdıklarınızı sesli bir şekilde kendinize okuyun.
  • Margaret Atwood
    - Uçaklarda yazmak için kurşunkalem kullanın. Tükenmezkalemler akabilir. Peki, ya kurşunkalem de kırılırsa? Kalemi açamazsınız, çünkü uçaklarda kesici alet bulunduramazsınız. O zaman: Yanınıza iki kalem alın.
    - İki kalemin de ucu kırılırsa, metal ya da cam tırnak törpüsüyle ucunu açabilirsiniz. Üzerine yazacak bir şey alın. Kâğıt olabilir. Olmadı, bir tahtanın ya da kolunuzun üzerine de yazabilirsiniz.
    - Bilgisayar kullanıyorsanız, yazdığınız her şeyi yedekleyin.
    - Sırt egzersizleri yapın.
    - Kitabınızı, okuyup fikirlerini söylemeleri için bir ya da iki arkadaşınıza verin. Asla, duygusal ilişki yaşadığınız kişiye vermeyin, tabii ayrılmayı planlamıyorsanız.
    - Ormanın ortasında oturup durmayın. Kaybolduysanız ya da tıkandıysanız, geldiğiniz yoldan geri dönüp başka bir yola girin. Karakteri değiştirin, zamanı değiştirin, açılış sayfasını değiştirin.
  • Jonathan Frenzen
    -
    Okur bir arkadaştır; rakip ya da taraftar değildir.
    -
    Yazarken “Sonra” sözcüğünü kullanmayın. Bunun için “ve” sözcüğü var.
    -
    Çok bariz bir birinci şahıs ağzı kendini karşı konulamaz şekilde ortaya koymadığı takdirde üçüncü ağızdan yazın.
    -
    Bilgiye erişim ücretsiz ve evrensel olduğu için, roman yazarken kapsamlı bir araştırma yapmak da şart oldu.
Mayıs 2013

Harun Can @haruncan

Herkesin en az bir kere okunması gereken kitaplar hangileridir?

Ben kendi listemden aklıma gelen bir kaçını yazayım:
  1. The Power of Habits (Alışkanlıkların Gücü) - Charle Duhigg (Bkz: inploid.com/post/aliskanliklarin-gucu-charles-duhigg)
  2. Buyology - Martin Lindstrom (Bkz: kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=451294)
  3. Outliers (Çizginin Dışındakiler) - Malcolm Gladwell (Bkz: idefix.com/kitap/outliers-cizginin-disindakiler-malcolm-glad...)
  4. What the Dog Saw (Köpeğin Gördüğü) - Malcolm Gladwell (Bkz: idefix.com/kitap/what-the-dog-saw-kopegin-gordugu-malcolm-gl...)
Başka kitaplar da mevcut tabi, bunlar aklıma son dönemde ilk gelenler, hepsini okudum ve yeni bilgiler öğrenmek isteyenler için hepsi de birbirinden değerli kitaplar benim gözümde.
Daha fazla

75 kişi

Konunun Takipçileri

İlgili Konular

Kurbağa Prens

4 Kullanıcı   0 Soru   0 Yanıt

Durum Hikayeleri

1 Kullanıcı   0 Soru   0 Yanıt