Bilmek istediğin her şeye ulaş

Köşe Yazıları

Köşe Yazıları Ağı ile ilgili ilk açıklamayı siz girin.

Ocak 2016

Ayhan Şimşek, bir soruya yanıt verdi.

Rasim Ozan Kütahyalı'nın mahalle ağzıyla katıldığı programları ve yazdığı yazıları nasıl buluyorsunuz?

Bakımsızlıktan nasır tutmuş düşünceleriyle toplumu kutuplaştırıp provake eden ve topluma faydasından çok zararı dokunan sözde bir insan olarak görüyorum kendisini.
Sözde çok yönlü kişiliklerini 10 üzerinden değerlendirmem istense, kendisine 1 vererek topluma kazandırmaya çalışırdım.
Olmadı, kendine gelmiyor aynı kafada devam ediyorsa da hafta içi olmak üzere 01:00 ila 06:00 saatleri dışında televizyon yasağı koyar, bu durum ihlal edildikçe de toplum faydasına çim biçmek, sokakları temizlemek gibi görevlerle düşünmeye sevk ederdim kendisini.

Köşe Yazarları
Ocak 2016

Gökhan Biçer, bir soruya yanıt verdi.

Rasim Ozan Kütahyalı'nın mahalle ağzıyla katıldığı programları ve yazdığı yazıları nasıl buluyorsunuz?

Bulmuyorum, bulamıyorum.

Aslında kabahat onda değil, onu ekrana çıkaranlarda. Böyle bir kişinin, milyonlarca kişinin huzuruna çıkmaması lazım. Söz kesebilirsiniz ama bunun da yakışan bir hali vardır. Konuşturmuyor karşısındakini.

Bilemiyorum, Gülen cemaatine mi yakındı yoksa, 17 ve 25 Aralık operasyonlarından sonra siyasi tartışmalardan çok futbol tartışmalarında boy gösterir oldu.
Ocak 2016

Soner Yildirim  yeni bir  gönderide  bulundu.

Küçükken yaptığınız en büyük yaramazlık nedir ?

Lütfen gerçek olalım ve derin derin düşünelim. Komik ve eğlenceli hatıralar olmasini diliyorum ;)
Ocak 2016

Doğan Ataman, bir soruya yanıt verdi.

Rasim Ozan Kütahyalı'nın mahalle ağzıyla katıldığı programları ve yazdığı yazıları nasıl buluyorsunuz?

Günü geldiğinde kaçacak birinden bahsetmek anlamsızdır. Yazmaya değmez.
Bence
Ocak 2016

Hakan, bir soruya yanıt verdi.

Rasim Ozan Kütahyalı'nın mahalle ağzıyla katıldığı programları ve yazdığı yazıları nasıl buluyorsunuz?

Her devrin adamı. Asla işsiz kalmayacak. Her zaman bir yerlerde karşımıza çıkacak. Köşeleri olmayan sistemin her zaman kullanabileceği, Türkiye ve dünya da bolca bulunan bir çeşit insan işte. Programlarına, denk geldiğinde kısa süreliğine baktığım oluyor belki bir adımda olsa gelişme kaydetmiştir diye, yazılarını ise hiç okumuyorum, bana hitap edecek kaleme ve kelimelere sahip olmadığı için.

Tabi hakkını yemeyeyim çok içtiğini, sarhoş olduğunu duydum doğrumu bilmem ama öyle ise bir gün içerek n'olcek la bu Memleketin hali geyiği yapmak isterim.

Zaman kaybetmeyi severim :)
Ocak 2016

Siran Camgöz, bir soruya yanıt verdi.

Rasim Ozan Kütahyalı'nın mahalle ağzıyla katıldığı programları ve yazdığı yazıları nasıl buluyorsunuz?

Tartışma programlarına katılıyor; ancak tartışma adabını bilmiyor. Bağırarar ve karşısındakini bastırma çabaları da bir yerden sonra komik ve eğrelti duruyor. Bilgi ve birikim desen yok sadece paralı asker gibi. Belli bir öğrendiği metinden ezbere konuşuyor gibi.
Ağustos 2014

Ayhan Şimşek  yeni bir  gönderide  bulundu.

Bir bebekten IŞİD militanı yaratan karanlık

“Kadınlara tecavüz edildiğini vücutlarının iki araca bağlanıp ters yönlere çekilerek parçalandığını, esir alınarak satıldığını anlatan Sarıyıldız, Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman olup soykırımdan kurtulmaya çalışanların da büyük bir kısmının öldürüldüğünü söylüyor. IŞİD’in kadınlara dönük saldırılarında kullandıkları bir diğer yöntem ise göğüs kesmek. Ezidi soykırımı yapan IŞİD çeteleri, kadınlara özellikle saldırıyor, tecavüz ediyor. ” (Kaynak: kaosgl.org/sayfa.php? İd=17313 )

Üstteki haber, Şengal’de Ezidilerin yaşadığı zulmü anlatıyor. İki küçük çocuğunu IŞİD’e intihar bombacısı olması için yollayan “babanın” haberi de geçen günlerde tüm dünyada şok etkisi yapmıştı. Haberi ilk gördüğümde, pek çok hayvan türü dahi yavrusuna şefkatle yaklaşıyorken bu “baba” nasıl böyle davranabiliyor diye düşünmüştüm. Böyle davranabiliyor çünkü o imanlı bir baba! Bunun adı “imanın gücü! ” Normalde hayvanın bile yapmayacağı bir şeyi insana ancak “iman” yaptırabilir. IŞİD nasıl oluyor da zavallı kadınları araçlara bağlayıp parçalayabiliyor? Nasıl oluyor da göğüslerini kesebiliyor, tecavüz edip öldürebiliyor? Çünkü o kadınlar “kafir” ve IŞİD’liler hayatın bir sınav olduğuna iman etmiş. Onlara göre bu dünyadaki yaşamın fazla bir anlamı yok. Esas anlam Tanrısal alemden doğuyor. Kafirlere had bildirmek, dini egemen kılana dek cihad etmek, mümkünse bu uğurda ölüp “şehit” olmak… Onlar buna iman etmişler. Ölümden korkmuşlar, ölümden dirilmeyi vaat eden bir Tanrı bulmuşlar, ölümden deli gibi korktukları için bu Tanrı’ya sıkıca sarılmışlar, öyle ki onun dediğine inandıkları her şeyi yapmaya hazır hale gelmişler ve şimdi kendileri ölümü aşıp cennetlere gidebilmek için tüm dünyayı ölüme boğuyorlar. Kendileri cennette olduktan sonra geri kalan tüm insanların cehennemde yanmasını da zaten umursamamışlar. Başkalarının acısı üzerine mutluluk kurmaya alışmışlar. Köle ve cariye düzenini bu yüzden sürdürüyorlar. Yeter ki onları kayıracak bir otorite olsun, sonra tüm dünyayı yakmayı hazırlar. Bu yüzden hiç içleri sızlamıyor. Çünkü yaptıkları vahşetin Tanrı gibi mutlak bir otoriteyi mutlu ettiğine inanıyorlar. Vicdanı bu kadar gölgeleyebilecek yegane şey imandır. Dikkat edin, çoğu kez imanın iyi bir insanı daha iyi bir hale getirdiğini değil, vicdansızlığın bahanesi olduğunu görürsünüz.
Şimdi kimse kalkıp da “Dinimiz böyle değil! ” demesin! Dinin ne dediğinin önemi talidir. Esas sorun, dinin dediğini (her ne demiş olursa olsun) gözü kapalı kabul etmekte ve aklını, vicdanını, insafını buna bağımlı kılmaktadır. Bu bir kez yapılınca dinin ne emrettiği ikincil önemdedir. Vahşete bir kez kapı açılmış demektir. Çünkü insan iradesi (vicdanı dahil) dinin belirlenimine sokulmuştur. Din ‘öyle demese’ de öyle dediğini iddia edenler illa ki çıkacaktır. Esas mesele, iradeni teslim etmemektir. Aydınlanma, tam da insan yaşamı hakkında karar alırken dinsel dogmalara değil insanın kendi aklına başvurulması gerektiği fikrini temel alır. Bu fikrin neden aydınlıkla ilişkilendirildiğini dincilerin vahşi karanlığını gören herkes herhalde daha iyi anlıyor olmalıdır. Toplumu aydınlatamamanın bedelinin ne kadar ağır olabileceğine IŞİD canlı bir örnek sunuyor.
Din, kendini bir kutsallık zırhına sarıp gelebilecek her eleştiriden kaçmayı alışkanlık edinmiş vaziyette. Bu durum, dincilerin her eleştiriyi bir hakaret gibi algılamalarına yol açıyor. Dinin tüm iddiaları kanıtsız ve sadece inanmaya dayanır olduğu için, eleştiri duyduklarında altlarındaki zeminin kaydığını hissediyorlar. Tam da bu yüzden kendileri için istedikleri hakları (anlatım ve propaganda, eğitim ve öğretim hakkı, ibadethane hakkı, yaşam tarzı vb.) inançsızlar ve farklı inançtan olanlar için kesinlikle istemiyorlar.
Din, yapısı gereği tahammülsüzdür. Zira hakikati ve doğruluğu mutlak olarak tekelinde tuttuğuna inanır. Başka doğrular olamaz! Başka inançlar ancak ‘ateşe çağırır’, inançsız fikirler ‘ruhsal cinayeti’ ifade eder. Bu yüzden onlara yaşam hakkı verilmez. Hiç Tanrı kelamı ile insan düşüncesi aynı değerde olur mu? ”İyi amel işlemiş olsalar bile” kendinden olmayan insanların -sırf farklı inandılar diye- cehennem adlı bir yerde yanacaklarını savunmalarının sebebi de dinin iyilik konusunda iddia ettiği bu tekeldir. Karşı tarafı bir kez Şeytan ilan ettiysen artık onu sonsuz bir ateşte yakabilirsin, hiç vicdanın sızlamaz. Mutlak iyi ve mutlak kötü ayrımına iman edip sizi kötü gösterenler bilin ki en büyük kötülükleri yapacak ama kendilerini mutlak iyiden yana gördüklerinden hiç içleri sızlamayacaktır. Şeytan bir hata yapmıştır ama ona öyle abartılı bir ceza verilir ki artık Tanrı’nın da iyi biri olduğundan bahsetmek zorlaşır. Ama dinciler bunu önemsemez. Onların bağımsız bir iradeleri ve vicdanları yoktur, Tanrı’nın hükümlerine teslim olmuş haldedirler. Tanrının emrini vicdanın kantarına vurmak da söz konusu değildir, aksine vicdan emrin kantarına vurulur. Esas soru şudur: Cehennemi olan, işkenceci bir Tanrı sevgi dolu ya da hoşgörülü olabilir mi?
Ya vicdan?
Anlayış?
Geçiniz! ...
Ezidiler, Aleviler, ateistler, Hıristiyanlar vb. şayet “kafir” ise ve cehennemde yanmayı hak ettikleri iman sayesinde onaylanıyorsa, böyle bir manevi ortam bir kez kurulmuşsa, artık bir IŞİD’in türeyip katliama başlaması gerçekten şaşırtıcı mıdır? “Evet, sonsuz ateşi hak ettiklerini onaylıyoruz ama bu dünyada onlara dokunmayalım” fikri dinciler açısından ne kadar tutarlı ve ikna edici olabilir ki? Nitekim olamadığı görülüyor. Burada sorun, İslamcı birtakım örgütlerde değil, onları besleyen inançtadır. Tanrının sırf inanç konusunda farklı düşündüler diye kendi yarattığı insanları sonsuz bir öfkeyle yakarak işkence edecek türden bir karakteri olduğunu onaylıyorsan, buna iman edebilmişsen zaten iş bitmiş demektir! Gökyüzündekini bir diktatör gibi görüyorsan yeryüzüne ne kadar mutluluk ve özgürlük verebilirsin ki? Dinin çoğunlukla otoriter, baskıcı, şiddet yanlısı, cinsiyet ayrımcısı vb. akımlara ilham vermiş olması tesadüf müdür?
Din ne yazık ki insanları normalde asla onaylamayacakları şeyleri onaylar hale getirebiliyor. Bence en büyük zararı budur. Normalde kimse çocuk yaşta evliliği, tesettürü, köle ve cariye alımını, cehennem işkencesini, cennette kadın vaatlerini (huri), kafa kesmeyi vb. onaylamaz ve savunmaz ama din insanı bunları onaylar, savunur, savunmak için zihinsel olarak kırk takla atar, mazeret sıralar bir hale getirebiliyor. Dinin inananlarını getirdiği hal beni çok rahatsız ediyor ve bu yüzden beni dinine davet eden insanlardan da rahatsız oluyorum. Zira benden irademi istiyorlar. Oysa iradem özgürlüğümdür. İradem vicdanımdır!
Bir dindara, örneğin çocuk yaşta bir kızla yaşlı bir adamın evlenmesi ve kız dokuz yaşındayken onunla ilişkiye girmesi hakkında ne düşündüğünü sorsan, bunun vicdana ve etiğe uymayan bir şey olduğunu söyleyip şiddetli tepki gösterecektir. Ama bunun onun inandığı dinde yeri olduğunu çeşitli ayet ve hadislerle gösterirsen, işte o zaman “O coğrafyada kızlar erken olgunlaşabiliyor” vb. açıklamalarla yapılan şeyi mazur göstermeye çalıştığını görürsünüz. Yani başlangıçta hür bir akıl ve vicdanla tepki gösterip karşı çıktığı bir şeyi, dininde yeri olduğunu anlayınca çeşitli mazeretlerle savunur hale geliverir. Din, en başta kendi inananını tehdit edip (cehennemle) korkuttuğu için, bu insanlar cesaretlerini toplayıp dinden bir kopuş gerçekleştiremiyor. Dini olduğu gibi de kabul edemeyecek denli modern olan bu insanlar bu kez başlıyorlar yorumlama işine. Ayetler sakız gibi çekiştirilip bir ‘çağdaş din’ kotarılıyor ve buna inanılıyor. Son tahlilde insan yine inanmak istediğine inanıyor. Bu sorun, bireyin yanlışla yüzleşecek, tehdide pabuç bırakmayacak cesareti gösterememesinden kaynaklanıyor. Bu cesaret gösterilemiyor çünkü insanın gücünü kendi emeğinden ve pratiğinden değil Tanrı’dan aldığı fikriyle yetiştiriliyorlar. Bu önkabul, insanın özgüvenini kırıyor. Böyle pek çok örnek verilebilir. İşte dinin en büyük zararı budur. Normalde insanı öfkelendirecek, kabul edilemez şeyleri kabul ettirebilmekte, insanları bu hale getirebilmektedir. Üstelik bunu ahlak ve ‘iyilik’ adına yapmaktadır!
Örneğin bir kadını, kocasının dördüncü eşi olmaya ya da tesettüre girmesi gerektiğine din olmadan ikna etmenize olanak yoktur. İsterseniz o dinden olmayan kadınlar üzerinde deneyin bunu! Ama din sayesinde insanlara normalde asla kabul etmeyecekleri her şeyi yaptırabilirsiniz. Bir bebeği alıp IŞİD militanı haline getiren karanlığın temelinde aklı ve vicdanı teslim alan bir iman olgusu yatar. İmanın tanımında bireysel iradenin daha üstün bir güce teslim edilmesi temel alınır. İrademiz bir kez bize ait olmaktan çıkınca da neye dönüşebileceğimizin sınırı yoktur.
Çoğu dindar, yobazlığın kaynağının Tanrı inancının kendisinde değil de bazı ayetlerin şiddet içerikli ve tahammülsüz olmasında ya da yanlış yorumlanmasında olduğunu düşünüp, “Dinler dursun ama yobazlığı bitirelim, reformculara arka çıkalım, dinin özüne dönelim” türünden düşünceleri savunuyor. Buna benzer düşüncelerin örnekleri, TV’lerde ve gazetelerde bolca gördüğümüz ve kendine ‘laik’ diyen bazı kesimlerde de var. Bunlar, din ile dincilik/yobazlık arasında bir ayrım yapıp; dinlerin ve dindarların aslında gayet saf ve temiz olduklarını fakat dincilik ve yobazlığın asıl tehlike olduğunu vaaz ederek din ile yobazlık arasındaki bağı silikleştiriyorlar. Sanki yobazlık gökten zembille iniyormuş gibi davranmakta sakınca görmüyorlar. Bunun pratikteki anlamı, dini temize çekmekten başka bir şey değil aslında. Dinciliği dinden soyutlayarak hem sorunu asıl kaynağından soyutlayıp çözümsüzlüğe mahkum ediyorlar hem de dinin kendisini sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterip ömrünü uzatıyorlar.
Oysa yobazlığın kaynağı direkt olarak dinin kendisinde ve temel anlayışındadır. Tıpkı bir bebeğin annesinden doğması gibi, yobazlık da dinden doğmaktadır. Din ve Tanrı inancı ile yobazlık arasında doğrudan bir ilişki vardır. Tanrı inancında, anlaşılması alabildiğine zor olmak ve insan hayatından çok daha değerli olmak gibi iki temel özelliğin barındığı açıktır. Tanrının anlaşılması zor olduğu için onun hakkında insanlar birbirlerinden çok farklı düşünecek ve Tanrı, insandan çok daha değerli görüldüğü için bu ayrılıklar kan dökülmeksizin giderilemeyecektir. Birbirinden farklı pek çok dinin ve hatta mezhebin var olduğu ve hepsinin birbirine tahammülsüz olduğu açık bir gerçektir. Tanrının her şeyden daha üstün ve değerli görüldüğü de ortadadır. Tanrı ile kıyaslandığında insan hayatının değeri nedir ki? Tanrının sözünü egemen kılmak ve “diğer yanlış inançları yok etmek için” kan dökmekten çekinilir mi? Tanrının iradesi yanında insanın iradesinin, Tanrı’nın hükmü karşısında insan vicdanının değeri var mıdır? Tanrı o kadar büyük, güçlü ve mükemmeldir ki insan kendi iradesini bırakıp ona teslim olmalıdır. Tanrı’nın mükemmel bir varlık olarak sunulması bu sonucun çıkmasını mantıken zorunlu kılıyor. O halde yobazlık dediğimiz şey, Tanrı inancı ve din var olduğu müddetçe her zaman için var olacaktır. Nitekim olmuştur da. Yobazlığı önlemek için ya din konusundaki ayrılıkları bitirmek gerekir, ki bu mümkün değildir ya da Tanrı’ya verilen değerin insan hayatına ve temel özgürlüklerine verilen değerle sınırlandırılması gerekir, ki bu da dinin temel anlayışıyla çelişir. İnsanı Tanrı’dan üstün tutan bir din olamaz (Tanrı’yı insanda bulan Gnostik anlayışlar müstesna) . En azından yakından tanıdığımız üç tek tanrılı din (Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam) bundan yoksundur. Dolayısıyla Tanrı ve din var oldukça yobazlık da var olacaktır. Bir reformun yobazlığı bitirebilmesi için, insan yaşamının Tanrı’ya üstünlüğünü ilan etmesi gerekir, ki bu durumda da reform yapmanın çok ötesine gitmiş olur (Veya Hıristiyanlıktaki gibi, Tanrı’nın beden alıp aramızda yaşadığı ve tam bir ‘sevgi tomurcuğu’ olduğunu iddia etmek gerekir) .
Teistik dinlere ve Tanrı inancına eleştirel yaklaşmadan yobazlığı geriletebilme ihtimali yoktur. Tanrı’ya değer verildikçe insan değersizleşecektir, cennet önemsendikçe dünya geri plana itilecektir, doğaüstüne yönelindikçe doğal olanla çatışılacaktır. Bu çemberden çıkış yoktur.
Bitirmeden evvel, yazdıklarımın yanlış anlaşılma ihtimaline karşı açıklama yapmak istiyorum. Ben dinin yalnızca kötülüklere sebep olduğunu iddia etmiyorum. Yazıda değinmek istediğim konu, dincilerin sebep olduğu kötülüklerin dinden bağımsız ele alınamayacağıdır. Bu vurgu, dinin sadece kötülük ürettiği anlamına gelmez. Sadece iyilik ürettiğini iddia eden karşıt vurgunun çok eksik kaldığını anlatmaya çalışmaktadır. İnsan inançsız yaşayamaz. İnanç veya iman yalnızca olumsuz anlamlara gelmez. Bu ülkede bir gün bir devrim olup sosyalizmin kurulacağına iman ediyorum. Ama bu imanımın dinsel dogmalara imandan bir farkı var. Bu imanım, benim bireysel irademi ve bu iradeye bağlı (vicdan başta olmak üzere) niteliklerimi benim dışımdaki bir güce teslim etmemi beklemiyor. Bu yüzden bu ‘olumlu bir imandır’. Dindeki ise insan iradesini Tanrı’ya teslim olmaya çağıran, böylece insanı pasifize eden, hatta Tanrı karşısında araçsallaştıran ‘olumsuz bir imandır. ’ Bu olumsuz iman, Tanrı iyi şeyler istediğinde iyiliklere de sebep olabilir elbette. Nitekim olmaktadır da. Ama bu durum, temeldeki ‘kendi iradeni tasfiye etme’ yanlışını gizleyemez. Olumsuzluğu buradan kaynaklanmaktadır ve yobazlık bu olumsuzluktan doğmaktadır. Yazı bunu vurgulamak için yazılmıştır.
Fırat Bayram
Ağustos 2013

Şaman  yeni bir  gönderide  bulundu.

Hani meşruydu?..

Ah o yatsı yok mu o yatsı. Merak ediyorum bu kadar yalan dolanla inanıyorlarsa gerçekten cehennemde yanacaklarına eminlerdir. Bence taptıkları tek put var, para... Haaa bir de penguenler var, tanrıları penguen, kitapları para sanırım.

A.K.P. (Adalet Ve Kalkınma Partisi)
Haziran 2013

Batuhan Bulut, bir soruya yanıt verdi.

Rasim Ozan Kütahyalı'nın mahalle ağzıyla katıldığı programları ve yazdığı yazıları nasıl buluyorsunuz?

Çok seviyesiz ve samimiyetsiz bulunuyorum. Kendisi rüzgar nereden eserse oraya gidecek bir tip. Ayrıca genel kültürü ve konuştuğu konular hakkında bilgi birikimi çok çok zayıf. Sadece karşısındakilere bağırıyor ve reytingleri artırmaya çalışıyor. Onun hakkında biri, ses olsun diye dünyaya getirilmiş çocuk demişti. Bu argümana tamamen katılıyorum.
Mayıs 2013

Boraq, bir soruya yanıt verdi.

En beğendiğiniz köşe yazarları kimlerdir?

Yılmaz Özdil ve Emin Çölaşan. Doğru dürüst ve cesur yazılar yazabilen çok az köşe yazarı kaldı onlar gibi...

Yılmaz Özdil'in konuk olduğu programdan bir kesit:
Şubat 2013

Oğuz Karaten, bir soruya yanıt verdi.

Mehmet Ali Birand'ın arkasında bıraktığı eserler ve çalışmaları nelerdir?

  • Rejim değişikliklerinde ayakta kalma sanatı
  • Liberallik- Kaygan Zemin
isimli baş yapıtları .
Ocak 2013

Sezer Özyürek, bir soruya yanıt verdi.

Mehmet Ali Birand'ın arkasında bıraktığı eserler ve çalışmaları nelerdir?

Tarafsız gazetecilik ruhu nedir onu bıraktı.
Demokratik bir insan nasıl olunur, meslek uğruna bi insanın Bush'la da puştla da görüşebileceği fikrini bıraktı.

Bu ülkenin uğruna yıllarca çalışıp da tek bir lafla nasıl adam sildiğini gösterdi, kanıtladı.
Ocak 2013

Ece Naz Sonat, bir soruya yanıt verdi.

Mehmet Ali Birand'ın arkasında bıraktığı eserler ve çalışmaları nelerdir?

  • 12 Eylül 04.00
  • Apo ve PKK
  • Demirkırat: Bir Demokrasinin Doğuşu
  • Türkiye'nin Gümrük Birliği Macerası (1959-1995)
  • 12 Eylül: Türkiye'nin Miladı
  • 12 Mart: İhtilalin Pençesinde Demokrasi
  • 30 Sıcak Gün
  • Emret Komutanım
  • Diyet: Türkiye ve Kıbrıs Üzerine Uluslararası Pazarlıklar (1974-1980)
  • The Özal Bir Davanın Öyküsü
  • Türkiye'nin Büyük Avrupa Kavgası
  • Türkiye'nin Avrupa Macerası (1959-1999)
  • Mehmet Ali Birand
  • Son Darbe: 28 Şubat
Ocak 2013

Ali Cambaz  yeni bir  gönderide  bulundu.

Değişen Dünya ve İnsanoğlu

Dünya
Prof.Scott E. Fahlman – gülen yüz simgesinin yaratıcısı
Hepimizin aşina olduğu elektronik ortamdaki “gülümseme simgesinin” icadından bu yana sadece 30 sene geçti. Ancak 30 yıllık zaman diliminde, dünyanın endüstriyel devrimden elde ettiğinden daha fazla veri üretildi / üretiliyor. Bu verinin-bilgiye dönüşmesi ise, karar verme süreçlerimizin iyileştirilmesine doğrudan katkı sağladı.
Dünya
Dünya
Martin Cooper - İlk Cep Telefonu Görüşmesini Gerçekleştiren Kişi
Yaşı belli bir rakamın üzerinde olanlar hatırlayacaktır, eskiden sabit telefonlara bakarken
“-Alo” diyorduk, çünkü arayan kişiyi bilme şansımız yoktu. Cep telefonlarını kullanmaya başladığımızdan beri yaklaşık 40 Yıl geçti. Martin Cooper tarafından 3 Nisan 1973’te yapılan aramada kullanılan ilk cep telefonu; 1 kilo 133 gram ağırlığında, 25 cm yüksekliğindeydi. Bugün ise; arayan kişinin kim olduğunu dijital ekranlardan biliyor ve direkt ismi ile hitap ederek telefonu açıyoruz.
Dünya
Çocuklar bilgiye erişmekte her anlamda ilerideler...
İnsanoğlunun var oluşundan bugüne değin, çocukların en fazla bilgi birikimine sahip olduğu dönemi yaşıyoruz. Artık tüm çocuklar, ebeveynlerinden daha fazla bilgi ile donanmış durumdalar. Hatta bu bilgiye ulaşmak için, yeni nesil teknoloji ve platformları özel bir eğitim almış gibi kullanıyorlar.
(Bkz. Arama motorları, sosyal medya vb. gibi.)
Dünya dönüşürken, alışkanlıklarımız da değişti. Ayakkabılarımızdan tutunda kozmetik ürünlere kadar, bütün alışverişlerimizi online yapar olduk.
Sosyal medyanın hayatımıza dahil olması ile birlikte, pazarlama süreçleri de yenilendi. Kitlelere ulaşmak isteyen markalar, hedefe yönelik “ güdümlü ” reklam verebilir konuma ulaştı.
Müşteri beklentileri de arttı. Yaşadığı sorun ve/veya yaptığı yoruma marka tarafından geri bildirim yapılmasını, hızlı reaksiyon gösterilmesini bekleyen kullanıcıların sayısı her geçen gün çoğalıyor.
Sonuç olarak, teknolojik dönüşümün hayatımıza getirdiği etkilerini net biçimde hepimiz yaşıyoruz. Öğrendiklerimizin dışında, geleceğe dair planlamalarımızda “dijital ekosistemin” ihtiyaçları karşılamakta nasıl bir yol haritası izlenmesi gerektiği soru işareti olarak beliriyor.
Bireyler ve kurumlar bazında değişim planlamasında --mutlaka fikir alışverişlerine açık olmalı, bilgi ve deneyim bazında mutlaka uzmanları takip etmeli, danışmalıyız.
Daha fazla

5 kişi

Konunun Takipçileri

Alt Konu Başlıkları

Henüz bu konu başlığı ile ilgili konular bulunmuyor.