Bilmek istediğin her şeye ulaş

Makale

Makale, herhangi bir konuda, bir görüşü, bir düşünceyi savunmak ve kanıtlamak için yazılan yazılara denir. Gazete ve dergilerde yayınlanır. Bir gerçeği açıklamak, bir konuda görüş ve düşünceler öne sürmek ya da bir tezi savunmak, desteklemek için yazılan yazılara da "makale" denir. Makaleler bir gerçeği kanıtlamak için yazılır. Makalelerde bilimsel verilerden yararlanılır.

Ağustos 2016

Marty Mcfly  yeni bir  gönderide  bulundu.

Kıskanma konusuna küçük bir bakış

Bir şarkı sözü ile girelim konuya :

"Henüz on yaşında bir kardeşim var , seni ondan bile kıskanıyorum.. !! "

Hakkı Bulut'un bir dönem milyonlar satan kasetlerinden birinin hit parçalarından olan bu şarkı , bir dönemin psikolojik bozukluğunu mu , yoksa topyekün insan ırkının şizofrenik oluşunu mu dile getiriyor bilemedim.

Fakat kıskanma denilen hadisenin temelinde yatan etkenin , elde tutma olduğunu düşünmekteyim.
Kendimi sana ait hissediyorum sözünün alt mesajı nedir : ait / sahip ?

Halam ve eniştem kırk yıldır evliler.
Halama sordum , hiç onu kıskandın mı ?
Enişten çok kitap okurdu dedi. Okudukça öyle bir karaktere yürüdü ki , beni asla aldatamayacak kadar yüce bir insan olduğunu farkında vardı ; çünkü bir insanın yalnız ve yalnız kendini aldatacağını ve bunun da nasıl büyük bir yıkım olduğunu biliyordu.

Entellektüel bakış açısı bu şekilde.

Bir de okuma yazma bilmeyen babaanneme kulak verelim.

"Deden koca adamdır. Gözünü bende açtı benle kapadı . En son dedim ki , adam adam bak gidiyorsun söyle bakalım başka kadına hiç baktın mı ; bana dedi ki senden başka bu dünyada kadın var mıydı ki bakem ey karı.. "

Naif , latif , ve gülümseten bir aidiyet..

Çok geniş bir alanı var kıskanma meselesinin ; mesleki başarıyı kıskanma , kıyafeti kıskanma vb gibi ama ; en magazinel taraftan yaklaşmak istedim.

Saygılarımla.
Şubat 2016

Gökhan Çancılar  yeni bir  gönderide  bulundu.

Okumaya Fazla Vakit Ayırmamak – Gökhan'ın İnternet ve Teknoloji Blogu

Son 1 yıldır blog yazılarım azaldı. Kendi kendime sordum neden böyle oldu diye. Eskiden günde 2 yazı yazdığım olurdu. Sonra dikkatimi çekti ki ne kadar az okuyorsam o kadar da az yazıyorum. Han bir…
Aralık 2015

Özgür Çınar  yeni bir  gönderide  bulundu.

Güliver'in Geziler ve Neoklasizm Üzerine

yazıma başlamadan önce bazı temel bilgiler gerekli gördüm ve yazdım. Herkesin roman, hikaye ve ya ona benzer bir şey sanmasına rağmen roman ve ya hikaye değildir.
bir edebi esere roman dememiz için üç temel öğeye ihtiyacımız var. "narration" yani kurgu, "gerçekçi öğeler" ve de en önemlisi "verisimilutude". Şimdi nedir bu verisimilitude.
verisimilitude bir kitaptaki ana olayın, kurgunun yaşanabilir olabilmesidir. Yaşanamayacak bir şey ve ya gerçek olmayan bir öğe barındıran kitaba teknik olarak roman diyemeyiz isterse 2000 sayfa olsun.
aynı şey swift'in bu eserinde de geçerli. Fantastik öğeler had safhada. Bu yüzden roman değil. Biz biz kitaba proto-roman diyoruz. Çünkü roman o dönemler daha tam oturmamıştı.
peki neoklasik dönemde o kadar her şey gerçekçi olsun, filozofik olsun veyahut yergi yazılıyorsa şiir gibi yazılsın gibi katı kurallar varken. Hatta swift ise hangi kitabın basılıp basılmayacağını belirleyen "scribers club" adlı bir klübun üyesiyken neden düz yazı biçiminde ve fantastik öğeler kullanarak yazdı?
18. Yüzyılda seyahat bu zamanlar kadar rahat değildi. Bu dönemde herhangi biri kars'tan istanbul'a otobüsle ve ya başka bir vasıtayla rahat gidebiliyor. Ama o dönemler seyahat çok burjuva bir olaydı. Özellikle avrupa ve asya'yı seyahat etmek büyük bir şeydi. Seyahat edenler ise seyahat-namelerinde insanların cahiliyetini kullanarak çılgınlar gibi abartma hatta hiperbol(abartmanın gözüne gözüne sokulmasının terminolojik ismi) kullanıyorlardı. Dürüst değillerdi anlayacağınız. Bu yüzden swift'in asıl amacı ingiltere'yi ve ya avrupa'yı eleştirmek değildi. Asıl amacı seyahat kitaplarındaki abartıyı eleştirmekti, abartı üzerine eleştiri yaptığı için fantastik öğeler kullandı ve seyahatnamelerdeki hataları belirtmek için düz yazı olarak yazdı. Öbür eleştirileri de pasta üzerine ki o tatlı çilek gibi verdi bize.
aynı zaman da gulliver'in gezilerine picaresque diyebiliriz. İnternette verilen çoğu bilginin aksine picaresque haydutlarla ilgili değil, ana karakterin sürekli seyahat edip yaşadığı olaylar ile devleti, toplumsal sistemi vb. şeyleri eleştirdiği türdür.
ilk kitapta lemuel gulliver, küçük insanlar liliputların ülkesine esir düşer. Bunlar o kadar kibirlidirler ki bütün dünyanın kendi adalarından oluştuğunu falan düşünürler. Saçma saçma kuralları vardır. Swift'in asıl amacı da zaten burada insanlarda ki aptalca kibri göstermektir. Liliput ile öbür şehrin birbiriyle savaşa girme sebebi ise "yumurtayı sivri yerden mi yoksa geniş kısımdan mı kırmalı? " sorunsalıdır. Swift burada ise ingiltere ve fransa üzerinde durmuştur. Son olarak sarayda çıkan yangının üzerine işeyerek insanlık üzerinde asıl düşüncesi koyup ülkeden kovulmuştur.
`: bu kitap o kadar tutmuş ki, avrupa'da bir şizofren çeşidine bu isim konulmuş. Hatta bazı yerlerde cücelik hastalığına liliputanism deniyor.
(bkz:ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/8039694)
ikinci kitapta ise devler ülkesine gider. Swift burada teleskop olur, insan vücuduna detaylı bir göz geçirir. Orada da bir güzel söver çaktırmadan.
üçüncü kitapta ise laputa'ya gider. Bu laputa astronomi ve bilimde çok ileridedir, hatta şehir uçmaktadır. Düşmanlarının kafasına binerek onları ezmek ise savaş stratejileridir. Ama burada şehrin uçmasıyla swift'in kastettiği şey sadece teknoloji değil, laputada bilimin ileride olmamasının kimsenin işine gücüne yaramamasıdır. İnsanlığı ileri götürecek hiç bir keşifleri yoktur, ve uçup bunları paylaşmaya dahi tenezzül etmezler.
dördüncü kitapta ise swift kapatmış gözlerini ve jubilemi sağlam yapayım demiş. Yahoo diye pis, insan benzeri bir ırk yaratmış ve bunlar sayesinde ezmişte ezmiştir insanları. Aynı zamanda buradaki adanın sahipleri atlar, o kadar iyi, o kadar dürüstlerdir ki, lügatlarında yalan diye bir şey yoktur, daha önce hiç yalan söylememiştir kimse onlardan. Arkadaşlığa da çok önem veriyorlardır. Swift bu hayranlarla insanoğlunu nasıl olması gerektiğini, yahoolarla ise nasıl olduğunu göstermiştir. Gulliver adadan kovulup geri ingiltere'ye döndüğün insanları görünce sürekli kusar, dışarı çıkmaz, ailesiyle bile aynı masada oturup yemek yemez. Aylar hatta yıllar sonra bu alışkanlıklarını istemeye istemeye kazanır.
bana göre bu güne kadar yazılmış en güzel yergilerden birisidir. size hayatı, sistemi, insanlığı sorgulatır. okuyun okutturun.
Ekim 2014

Sefa Gedik  yeni bir  gönderide  bulundu.

SEO Uyumlu Makale Nasıl Yazılır?

1659
SEO Uyumlu Makale Nasıl Yazılır?

SEO’nun yapı taşı ve vazgeçilmezi olan makaleyi SEO’ya uygun hale nasıl getirebiliriz?

SEO, doğru yapılırsa sizleri İnternet’in renkli dünyasında vezir, yanlış yapılırsa rezil edebilir. Bu alan öğrenilecek bir sektör değildir, araştırılacak ve deneme-yanılma yöntemleri denenecek bir alandır. Yıllardan beridir, bloglarda, forumlarda ve haber sitelerinde bu alana ait bilgiler verilmeye çalışılmaktadır. Ancak çoğu sitede doğru verildiği sanılan bilgilerin çoğu palavra ve yanlış yöntemlerdir. Kaan Gülten’in de dediği gibi bilgi paylaştıkça çoğalır. Türk blog ve sitelerinde bu alanlarda %100 doğru bilgiye asla ulaşamazsınız. Bizlerde sizlere %100 doğru bilgi sunamayacağız. Bunun sebebi sürekli gelişen bu sektörde doğru bilinen şey zamanla yanlış olabiliyor. Yapılan güncellemeler bizleri yanıltabiliyor. Ancak makalelerimizin güncel ve en az yanlış payı olmasını sağlamaya çalışıyoruz.

Seo’nun öneminin artmasıyla makale satışı, alışı ve pazarının da önemi arttı. İnternet ortamında para ile makale satan bir çok yazar bulunmakta. Ancak bu yazarlar konu ile alakalı olmadığı için bilgi değil de reklam yazısı yazıyorlar. Siz değerli ziyaretçilerimizden istediğimiz, mümkün oldukça kendiniz veya bu konuda bilgi sahibi olan bir yazar makale yazsın.Sadece makale yazarak SEO işleminde başarı sağlayamazsınız, sitenizin altyapısı sağlam olmalı, sosyal medyada aktif olmalısınız ve seo kurallarını uygulamalısınız. Bu yazımızda SEO Uyumlu Makale Nasıl Yazılır? göstereceğiz.

· Yazacağınız yazının tek bir cümlesi bile kopya bir içerik olmamalı.
· Yazınızda mutlaka H1 tagı kullanmalısınız.
· Makaleniz en az 200-300 kelime olmalı.
· Anahtar kelime oranınız %2-%4 olmalı. (100 kelimede 2-4 anahtar kelime)
· İlk 100 kelime’de anahtar kelimenize mutlaka yer vermelisiniz.
· En çok geçen kelimeleri tespit ederek bunları anahtar kelimelerinizde veya etiketlerinizde kullanabilirsiniz.
· Anahtar kelimelerinizi kalın, italık ve altı çizili olarak belirtebilirsiniz.
· Yazınızı paragraflara ayırmanız sizlere +1 puan kazandıracaktır.
· Her yazınızda en az bir resim kullanın.
· Makalenizde video bulundurmanız sizlere +1 puan kazandıracaktır.
· Kullanacağınız resim optimize edilmiş(boyut olarak küçültülmüş) alt ve genişlik etiketlerine sahip olmalı
· Önemli kısımları renklendirebilirsiniz.
· İçerik kod oranına mutlaka dikkat etmelisiniz. SEO kurallarına uyacağım diye kod oranınız içerik oranınızdan fazla olmasın.

· Uzun yazılarınıza read more yani devamını gör eklemeniz fayda sağlayacaktır.
Kaynak: SEO Uyumlu Makale Nasıl Yazılır?
Ağustos 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Bir Amazon Kadını: ŞiRiN CEMGiL / Soner Yalçın

Füsun, Şi­rin ile bir Dev-Genç ey­le­min­de ta­nış­tı.
Not­re Da­me de Si­on me­zu­nu Fü­sun apo­li­tik iken; Şi­ri­n’­in ona öner­di­ği ki­tap­lar­dan, Ce­sa­re Pa­ve­se­’in “Yol­da­ş”­ı; Ni­ko­lay Os­trovs­ki­y’­nin en önem­li ya­pıt­la­rın­dan bi­ri olan ve Pa­vel Kor­ça­gi­n’­in Sov­yet dev­ri­mi sı­ra­sın­da mü­ca­de­le­si­ni ele alan “Ve Çe­li­ğe Su Ve­ril­di­”si; Ge­or­ge Po­lit­zer im­za­sı­nı ta­şı­yan, di­ya­lek­tik ma­ter­ya­lizm ve idea­lizm ara­sın­da­ki so­mut fark­la­rı or­ta­ya çı­ka­ran “Fel­se­fe­nin Baş­lan­gıç İl­ke­le­ri­”; Char­les Dar­wi­n’­in bi­lim ta­ri­hi­nin en önem­li ça­lış­ma­la­rın­dan bi­ri olan “Tür­le­rin Kö­ke­ni­” gi­bi ki­tap­la­rı oku­du.
Ti­yat­ro ya­pan, film­ler­de oy­na­yan Fü­su­n’­un dün­ya­ya, olay­la­ra, in­san­la­ra ve sa­na­ta ba­kı­şı de­ğiş­ti.
Kı­sa za­man­da, ya­kın ar­ka­daş ol­du­lar.
Fü­sun Şi­ri­n’­in bil­gi da­ğar­cı­ğı­na hay­ran­dı. Ay­rı­ca…
Şi­ri­n’­in se­si­ne vu­rul­muş­tu; çok gü­zel­di; hem tiz hem de da­vu­di bir se­si var­dı. Bık­ma­dan usan­ma­dan ar­ka­da­şı­nın söy­le­di­ği tür­kü­le­ri din­li­yor­du.
Şi­rin çok şa­şır­tı­cı bi­riy­di. Ör­ne­ğin, bü­tün çi­çek­le­ri, ağaç­la­rı, bö­cek­le­ri ta­nır­dı.
Hay­van­la­ra an­ne­lik ya­par­dı. Ke­di­le­ri çok se­ver­di. “Be­ne­k” isim­li ke­di­si ve­fat et­ti­ğin­de gün­ler­ce yas tut­ma­sı­nı Fü­sun yıl­lar son­ra an­la­ya­cak­tı.
Fü­sun, Tİ-SEN ti­yat­ro­cu­lar sen­di­ka­sın­da ge­nel sek­re­ter­di. Şi­ri­n’­e de ora­da iş ve­ril­di. Fa­kat…
Bir gün Şi­rin yok ol­du. Evin­de eş­ya­la­rı du­ru­yor­du. Kom­şu­la­rı Fü­su­n’­a, Şi­ri­n’­in bir gün ön­ce ar­ka­daş­la­rı­nın ara­ba­sı ile git­ti­ği­ni söy­le­di. Fü­sun ara­dı ara­dı bu­la­ma­dı can yol­da­şı­nı.
Uzun bir ay­rı­lık ol­du iki ar­ka­daş ara­sın­da…
Ve bu­luş­ma­la­rı da hep ko­puk ko­puk ger­çek­leş­ti…
Al­tan Er­bu­la­k’­ın ölü­mü
Şi­rin…
Yur­du­nu gör­me­ye­li yıl­lar geç­miş­ti. Hiç gi­bi his­se­di­yor­du ken­di­ni. Taş ke­sil­miş­ti gur­bet­te. Ne­ler ne­ler ya­şan­mış­tı ge­çen yıl­lar­da.
Uğ­ru­na can­lar ve­ri­len bir inanç/sos­ya­list sis­tem çök­müş­tü. Çö­ken sa­de­ce sis­tem de­ğil­di; ya­şam­la­rın­da bü­yük al­tüst­lük­ler ya­şan­mış­tı. Pek çok şe­yin içi bo­şal­mış­tı. Al­dı­rış et­mez­lik, bir ha­fı­za kay­bı al­mış ba­şı­nı git­miş­ti. İn­san acı­dan kay­bol­muş­tu…
Şi­rin…
Al­man­ya, Du­is­bur­g’­da gö­nül­lü sür­gün­dü. Fab­ri­ka ba­ca­la­rı ara­sın­da ne­re­dey­se 17 yı­lı­nı ge­çir­miş­ti ki…
Yıl 1988. Sa­nat­çı Al­tan Er­bu­la­k‘­ın ve­fa­tı­nı öğ­ren­di. Bir te­laş­la Fü­su­n’­un te­le­fo­nu­nu ara­dı. Bul­du. Bir sü­re ko­nu­şa­ma­dı­lar.
Fü­sun he­men Du­is­bur­g’­a git­ti. Bu kez onun kol­tu­ğu­nun al­tın­da Şi­ri­n’­e ve­ri­le­cek ki­tap­lar var­dı.
Yaz­dık­la­rı; “De­li­kır ve Kır­mı­zı Baş­lık­lı Se­yir­ci­”, “E­pik Bir Gre­v” ve “So­kak Er­ke­ği. ”
İki ar­ka­daş, iki yal­nız­laş­tı­rı­lan ka­dın, gün­ler­ce hiç uyu­ma­dan soh­bet et­ti­ler.
Ba­te­ri ça­lı­yor­du
Şi­rin Ya­zı­cı­oğ­lu (Cem­gil), 11 Ma­yıs 1945’te De­niz­li Bul­da­n’­da doğ­du ve ço­cuk­lu­ğu bu il­çe­de geç­ti. 1963’te li­se­yi İz­mi­r’­de bi­ti­rip üni­ver­si­te­ye baş­la­dı. An­ka­ra Üni­ver­si­te­si Hu­kuk Fa­kül­te­si­’n­den me­zun ol­duk­tan son­ra kı­sa bir dö­nem avu­kat­lık yap­tı ve si­ya­si suç­la­ma­lar­la yar­gı­la­nan ile­ri­ci-de­mok­rat­la­rın da­va­la­rı­na gir­di.
1968 ku­şa­ğı­nın öğ­ren­ci ha­re­ke­ti için­de ak­tif gö­rev al­dı. Tür­ki­ye İş­çi Par­ti­si (TİP) üye­si ve genç­lik ör­gü­tü olan Fi­kir Ku­lüp­le­ri Fe­de­ras­yo­nu (FKF) ku­ru­cu­su ol­du.
Sa­na­tı se­vi­yor­du. Bir dö­nem ti­yat­ro oyun­la­rın­da yer al­dı. Mü­zi­ğe tut­kun­du; 1964 yı­lın­da Ley­di Börd Vo­kal Gru­bu­‘n­da ba­te­ri ça­lı­yor­du. As­lın­da üni­ver­si­te ter­ci­hi­ni kon­ser­va­tu­varın ti­yat­ro bö­lü­mün­den ya­na kul­lan­mak is­te­miş­ti ama ai­le­sin­den bek­le­di­ği des­te­ği gö­re­me­miş­ti. Ör­ne­ğin, pi­ya­no çal­ma­yı çok is­te­miş­ti. Ai­le­si, Şi­ri­n’­e man­do­lin bi­le al­ma­mış­tı. An­ne­si, ar­ka­da­şın­dan es­ki man­do­li­ni­ni ri­ca et­ti. Şi­rin azim­liy­di. Es­ki, ya­rık man­do­li­ni ta­mir et­tir­di ve her tür­lü şar­kı­yı da, tür­kü­yü de söy­le­di.
Def­te­ri­ne not düş­tü:
(Fü­sun) 1964 yı­lın­da sen “Pun­ti­la Ağa ve Uşa­ğı Mat­ti­”de süt­çü kı­zı
oy­na­dın.
O gün “… su­lar ça­na­ğıy­dı kör­fe­z” (Joy­ce)
Ve Fü­su­n’­u “a­çık pen­ce­re­den ge­len fer­yat­lar mey­da­na inen ak­şam ür­kü­tü­yor­du­” (Joy­ce)
“Oy­sa ge­ce­le­ri se­ver­di. Bi­lin­mez­lik do­lu ol­duk­la­rı için iç­le­ri­ne ser­pil­miş tek tük ışık­la­rın de­ğe­ri ol­du­ğu için. ” Ben ise bun­lar­dan ha­ber­siz, Ley­di Börd Vo­kal Gru­bu­’n­da ba­te­ri­mi ça­lı­yor­dum…
Ve ilk aşk…
Şi­rin ve Si­nan…
1965’te “Dö­nü­şü­m” der­gi­sin­de ta­nış­tı­lar. Der­gi­yi sa­tar­lar­ken bir­lik­te gö­zal­tı­na da alın­dı­lar.
Kim­di Si­nan Cem­gil?
Fel­se­fe öğ­ret­me­ni Na­zi­fe Cem­gil ile ede­bi­yat öğ­ret­me­ni Ad­nan Cem­gi­l’­in oğ­lu ola­rak, 15 Ka­sım 1944’te doğ­du. De­de­si Er­zu­rum­lu Ce­mal Bey, Kur­tu­luş Sa­va­şı sı­ra­sın­da Muğ­la­’da Ku­vay-i Mil­li­ye ör­gü­tü­nün baş­kan­lı­ğı­nı yap­mış­tı.
Ba­ba­sı Ad­nan Cem­gil, Türk Ba­rış­se­ver­ler Ce­mi­ye­ti­’nin Men­de­res Hü­kü­me­ti­’ni, TBMM ka­ra­rı ol­mak­sı­zın Ko­re­’ye as­ker gön­der­me­si­ni pro­tes­to et­me­si üze­ri­ne ha­pis ce­za­sı al­dı ve Si­nan ço­cuk yaş­ta ce­za­eviy­le ta­nış­mış ol­du. Ay­nı da­va yü­zün­den an­ne­si de Yoz­ga­t’­a sür­gü­ne gön­de­ril­di.
Si­nan İn­gi­liz­ce, Fran­sız­ca, İs­pan­yol­ca, İtal­yan­ca ve La­tin­ce bi­li­yor­du. Ar­ka­daş­la­rı­na Dan­te­’den İtal­yan­ca di­ze­ler okur­du.
Ün­lü Ame­ri­ka­lı ar­tist Clark Gab­le­’nin tak­li­di­ni ya­pıp her­ke­si gül­dü­re­cek ka­dar es­pri­liy­di.
OD­TÜ Mi­mar­lı­k’­ta öğ­ren­ci iken dev­rim­ci mü­ca­de­le­ye ka­tıl­dı. Teo­rik de­rin­li­ğiy­le öğ­ren­ci li­der­le­rin­den ol­du.
OD­TÜ­’de “Ho­ca­” de­me ade­ti Si­nan Cem­gil ile baş­la­dı; “Ho­ca­” di­yor­du ar­ka­daş­la­rı bil­gi­sin­den ötü­rü. O dö­nem he­nüz Türk­çe­’ye çev­ril­me­yen Marks ki­tap­la­rı­nı okur ve ar­ka­daş­la­rı­na an­la­tır­dı.
Şi­rin ile Si­na­n’­ın ya­kın­laş­ma­sı 1966’da­ki Var­to Dep­re­mi sı­ra­sın­da ol­du. İki­si de gö­nül­lüy­dü.
Üç yıl son­ra… 8 Şu­bat 1969’da he­nüz öğ­ren­ciy­ken ev­len­di­ler. An­ka­ra Sıh­hi­ye Mey­da­nı­’n­da­ki bir bod­rum ka­tın­da ya­şa­ma­ya baş­la­dı­lar.
28 Ocak 1970’te be­bek­le­ri dün­ya­ya gel­di. Oğul­la­rı­na bir yıl ön­ce öl­dü­rü­len Tay­lan Öz­gü­r’­ün adı­nı ver­di­ler.
Tay­lan 15 ay­lık­tı…
Si­nan Cem­gi­l’­in ölü­mü
Si­nan, köy­lü­le­ri, top­rak ağa­la­rı­na kar­şı ayak­lan­dır­mak ama­cıy­la git­ti­ği K.Ma­raş Nur­hak Dağ­la­rı­’n­da Jan­dar­ma ta­ra­fın­dan öl­dü­rül­dü. Sırt çan­ta­sın­dan 4 ki­tap, bir de ku­ru so­ğan çık­tı. Yir­mi ye­di ya­şın­day­dı.
Oğ­lu­nun ce­se­di­ni al­ma­ya gi­den an­ne Na­zi­fe Cem­gil, ta­but ba­şın­da­ki me­rak­lı köy­lü­le­re ses­len­di: “Bu oğ­lum Si­nan. Bun­lar da onun ar­ka­daş­la­rı (Ka­dir Man­ga ve Al­pas­lan Öz­do­ğan), kar­deş­le­ri. On­lar da oğul­la­rım. Bu ço­cuk­lar, bu oğul­lar; bu ül­ke­yi, hal­kı, siz­le­ri sev­di­ler. Baş­ka bir is­tek­le­ri yok­tu. Her bi­ri bi­rer de­hay­dı. Her bi­ri üs­tün ze­ka­lı gü­zel ço­cuk­lar­dı. Di­le­se­ler­di, dü­ze­nin adam­la­rı ol­sa­lar­dı, şim­di bu­ra­da can­sız yat­maz­lar­dı. Bi­rer mil­yo­ner olur­lar­dı. Ama on­lar, hal­kı, siz­le­ri sev­di­ler. Si­zin so­run­la­rı­nı­zı omuz­la­dı­lar. ”
Ce­na­ze­si an­ne ba­ba­sı ta­ra­fın­dan İs­tan­bu­l’­a ge­ti­ril­di ve Ka­ra­ca­ah­met Me­zar­lı­ğı­’na def­ne­dil­di.
Şi­rin…
Si­na­n’­ın 31 Ma­yıs 1971’de öl­dü­rül­dü­ğü­nü rad­yo­dan duy­du.
An­ka­ra­’nın yol­la­rın­da, 71’den son­ra ağ­la­yıp hay­kı­ra­rak en mut­suz in­san­lar­dan bi­ri ola­rak do­laş­tım di­ye an­lat­tı Fü­su­n’­a.
Ve ek­le­di: “72 yı­lı­nın is­te­di­ğim gi­bi ol­ma­sı­na im­kan yok Fü­sun­cu­ğum. Çün­kü is­te­di­ğim yal­nız­ca oğ­lu­ma ve ar­ka­daş­la­rı­ma ka­vuş­mak de­ğil ki (Ya­şa­mak bi­zim için do­ku­nak­lı bir şar­kı de­ğil ki) . Ge­çen yıl Si­na­n’­la be­ra­ber­dik. Ve her za­man­ki gi­bi bir gün­dü bi­zim için. Er­ken­den uyu­muş­tuk. Tay­lan er­te­si gün (1 Ocak 1971) er­ken­den (sa­at 5’te) uyan­mış­tı. 1971’de iki haf­ta Si­na­n’­la be­ra­ber­dik… Bu yıl Si­nan yok ar­tık. Sa­kın üzül­me ca­nım kar­de­şim. Sa­na bun­la­rı yaz­ma­ya­bi­lir­dim de­ğil mi? Ol­du iş­te. ”
Şi­rin…
Def­te­ri­ne Dan­te­‘den sa­tır­lar ge­çir­di:
“Siz­ler ki hü­zün var/
yü­zü­nüz­de ye­re eğik/
göz­le­ri­niz acı­nı­zı gös­te­ren, /
ne­re­den ge­lir­si­niz, /
ren­gi­niz acı­nın ren­gi­ne dön­müş böy­le... ! ”
Cezaevi günleri
Sinan Cemgil’in ölümüyle Şirin ve oğlu Taylan’ın hayatlarında yepyeni bir dönem başladı; 12 Mart askeri darbesi kabus gibi çökmüştü ülkenin ve ailelerinin üzerine…
Şirin, “12 Mart 1971 soğuk canavarların en soğuğu olan devletin donduruculuğunu gösterdiği gündü” diyerek anlattı, o günü.
Oğlunu Sinan’ın anne ve babasına emanet edip mücadeleye devam etti.
Defterine şöyle yazmıştı:
- Yolunu seç. Zayıf olup boşluğa mı varmak istersin, yoksa gayretli olup gerçek mutluluğa mı?
– Önemli olan amaca ulaşmak değil, amacını seçip ona doğru yol almaktır.
Şirin…
İllegal yaşamı fazla sürdüremedi. Yakalandı.
12 Mart’ın karanlık günlerinin bir bölümünü Mamak Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda geçirdi.
Füsun…
Şirin’in cezaevine atıldığını öğrenince hemen kolları sıvadı. İlk gönderdiği kırmızı çanta içinde çeşitli çizgi filmlerin slaytları oldu. Koğuşta her gün biri, “Sinemaya bugün ben gidiyorum” diyerek ranzasına çıkıp slaytları seyrediyordu. Füsun’un ikinci paketinde istek vardı; Red Kit dergileri…
Askerler koğuşu bastığında Şirin’i Red Kit okurken görürdü. Oysa…
Gizliden kitaplar da sokulmaz değildi. Şirin gizlice “Savaş ve Sosyalizm” kitabını daktilo ederek çoğaltıyordu!
Şirin…
Hapishanede volta atar, yün örer, kendi yaptığı satrançla oynardı. Daha sonra bu satrancı Füsun’a hediye edecekti.
Ve… Tarih 28 Ocak 1972.
Füsun, Şirin’in oğlu Taylan’a doğum günü kutlaması düzenledi. Çekilen fotoğraf Ankara Mamak Cezaevi’ne gönderildi. O gün Şirin’in yanakları hep ıslaktı.
Cezaevinde her tahliyenin ardından “Pencere açıldı Bilal oğlan, piştov patladı; varın bakın kanlı da Bilal, yine kimi hakladı” türküsünü söylerlerdi. Bir tek Şirin’in tahliyesinde Enternasyonel’i söyledi koğuş arkadaşları. Şirin öğretmişti marşı onlara; bir koro kurmuştu koğuşta.
Sürgün günleri
Şirin…
1972 yılı Nisan ayında tahliye olduktan sonra oğlu Taylan’la Buldan’a gitti. Bebekliğinin bahçesi kalmamıştı ama mandolin çaldığı sofası olduğu gibi duruyordu. (Buldan’daki Yazıcıoğlu Konağı mirascıları tarafından devlete bağışlandı. Restorasyonu yapıldı. Müze olarak açılması bekleniyor.)
Buldan’da fazla kalamadı.
İstanbul’a yerleşti. O dönemde Çevre Tiyatrosu kurulmuştu. Defalarca gidip oyunları izleme fırsatı yakaladı. Tiyatrolarda çalıştı.
Defterine notlar aldı: “Her şeyin leş gibi koktuğu bir yerde tiyatro mis gibi kokamaz… Veremli birinin de kör bağırsağı sağlıklı olabilir. ” (Brecht)
Hikmet Kıvılcımlı geleneğinin içinde yer alıp, devrimci mücadeleye devam etti.
12 Eylül 1980 askeri darbesinin hemen ardından yine tutuklandı.
Bu kez iki yıl hapis yattı.
Serbest bırakıldıktan sonra politik sürgün olarak ülkesini terk etti. 27 yıl boyunca Almanya’nın Duisburg kentinde mülteci olarak yaşadı. Avrupa’yı hiç sevmedi. Büyük bir özlemdi ana yurdunun toprakları.
Mücadelesini Almanya’da da sürdürdü. Almanya’da sol gruplar arasında oluşturulan Faşizme Karşı Birleşik Cephe’de yöneticilik yaptı. Özellikle devrimci hareketin içinde kadın bilinci yaratmaktan asla ödün vermedi. Bunu kendi kimliğinde de yaşattı. Ona “Sinan’ın karısı” diyenlere karşı çıktı: “Ben Şirin Yazıcıoğlu’yum. ”
Ve dirençli-cesur yürek…
17 Nisan 2009 tarihinde durdu.
Bağırsak düğümlenmesine bağlı zehirlenme sonucu hayatını kaybetti. Şirin Cemgil’in cenazesi Türkiye’ye getirildi; Sinan Cemgil’in koynuna defnedildi.
Füsun…
Her 17 Nisan’da elindeki kırmızı karanfillerle Şirin’i ziyarete gidiyor…
4237

sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/... .
Temmuz 2014

Ayhan Şimşek  yeni bir  gönderide  bulundu.

Dine Maruz Bırakılan Çocuklar Gerçek ile Kurguyu Ayırt Etmekte Zorlanıyor!

Temmuz 2014'te Cognitive Science dergisinde yayımlanan bir makale, dini hikayelere maruz bırakılmayan çocukların "fantastik hikayeler" içerisindeki karakterlerin kurgu olduğunu dini hikayelere maruz bırakanlara göre daha kolay ayırt ettiğini ve hatta dindar çevrelerde yetiştirilen çocukların "tanıdık olmayan, fantastik hikayelere esnek şekilde yaklaştığını" ortaya koydu.

1188
Yazının devamı için aşağıda ki linki kullanabilirsiniz.
evrimagaci.org/fotograf/73/6186
Temmuz 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Sahiller halkınmış! Rahmi Turan/Sözcü

Yasalar “Sahiller herkesindir” diyor ama…
Gerçekten sahiller
herkesin mi?
Nah herkesin!
Sahiller, parayı bastıranın, güçlü ve kudretli olanındır.
Yasalar kâğıt üzerinde kalıyor!
Bu, hemen hemen Türkiye’nin her yerinde böyle…
Siyasetçilerin “Sahiller halkımızındır” lâfı tam bir uydurma!
Saf insanları kandırıyorlar!
* * * * *
Yine Bodrum’dan bahsedeceğim…
Gerçi Bodrum’un her yanı öyle ama ben iyi bildiğim Gündoğan beldesinden örnek veriyorum.
Kıyılar, oteller, lüks siteler ve restoranlar tarafından yağma edilmiş durumda…
Halka sadece yüzde 10 -15 oranında bir kıyı şeridi kalmış durumda… Bu gidişle yakında onlar da biter!
Gündoğan boyunca yürüyorsunuz…
Butik oteller, 5 yıldızlı oteller, restoranlar… Önlerinde iskeleler, masalar, şezlonglar, şemsiyeler… Sadece parayı bastıranlar denize girer…
Devam ediyorsunuz... . Lüks Saba Evleri. ... Önünde uzun bir iskele, şezlonglar, şemsiyeler… Önünde üniformalı iri yarı iki muhafız… İskeleye yaklaşamazsınız… Vatandaşlar önlerinden çekinerek geçer…
* * * * * *
Yürüyorsunuz… 5 yıldızlı lüks Baia Oteli’nin sahili… Kocaman bir iskele… Sahil şezlong, şemsiye ve minderlerle donatılmış… Önlerinde üniformalı gardiyan gibi güvenlikçiler!
Vatandaş sıkıysa denize girmeye kalkışsın…
Güya sahiller halka açık!
Devletin tüm makamları öyle sansın!
Vatandaşlar yine kafalarını bile döndürmeden oradan geçerler…
Sonra “Cennet Evler Sitesi”. ... Tehdit edercesine yazılmış “Özel mülktür, girilmez” tabelaları… Ve yolda çirkin, demir bir barikat!
* * * * * *
Yürüyorsunuz… Yapımı bitmemiş, ceset gibi yatan 210 metrelik devasa otel inşaatı… Onun da önünde çok büyük
iskeleler… İnşaat bitince, o bölgeye de kimse yaklaşamayacak!
Sonra yine lokantalar,
oteller…
Kıyılar korkunç bir işgal altında!
Sahiller halkınmış! Gel de
külâhıma anlat!
Geçen yıl hiç değilse “Sahiller halka açıktır” diye tabelalar vardı… Millet bundan cesaret alıp hakkını arıyordu. Şimdi o da yok! Kim kaldırdı bu tabelaları?
Günümüz Türkiye’sinde şu gerçeği kafalara yazmalı:
“Sahiller parası olanındır! ”
Gerisi “lâf-ı güzaf! ” Yani
boş lâf!
Udî Cengiz’in yeri…
Bodrum’un Ortakent beldesi mandalina bahçeleri ile ünlüdür.
Birkaç aydan beri akşamları bu mandalina bahçelerinden birinden ud eşliğinde güzel şarkılar yükseliyor.
“Türk müziği” ağırlıklı popüler şarkılar bunlar…
Sordum “Nedir bu? ”
“Udi Cengiz’in yeri” dediler.
Ağaçlar arasında, müzikli bir lokanta… Eşim Emel, kızım
Pınar, aynı isimde olan gelinim Pınar ve onların arkadaşı
Sadiye ile gittik…
Udi Cengiz’in, ılık, yumuşak, güzel bir sesi var.
Nasıl eğlendik, anlatamam… Meze ve yemekler gayet iyi… Fiyat da çok uygun.
Yolunuz o taraflara düşerse ve bir müzik ziyafeti çekmek istiyorsanız, uğramanızı tavsiye ederim.
Saati sordu, işinden oldu!
Dün, Ekonomi eski Bakanı Zafer Çağlayan’a, 700 bin liralık saatini ima ederek “Saatiniz kaç? ” diye soran ve korumaları ile çocuklarının saldırısına uğrayan adamdan söz etmiştim.
Hasan E. Adındaki kişi “Odatv” sitesinde, olayın devamını şöyle anlatıyor:
“Bu olay, gece saat 11 civarında oldu. Onlar restorandan çıkıyorlardı. Tam bu sırada ‘Sayın bakanım, saatiniz kaç? ’ diye sordum. Zafer Çağlayan ironiyi önce anlamadı. Dönüp saati söyledi. 3 adım attıktan sonra mesele dank etti!
Yanındakiler bana saldırmaya çalıştı. Araya girenlerle ortalık sakinleşti.
Hastanede departman yöneticisiydim. Ertesi sabah hastaneyi aramışlar. Öğlen saatlerinde işten çıkarıldım… Yani ‘Saat kaç? ’ sorusunu sorup işten çıkarılan tek kişi benim. ”
Te­bes­süm
Dürüstlük, akıl ve irade…
Bilge kişiye “İnsanın temel özellikleri nedir? ” diye sormuşlar. Anlatmış:
“Tanrı insana “Dürüstlük, akıl ve irade gibi özellikler vermiş ama kimseye iki özellikten fazlasını vermemiş.
Eğer dürüst ve akıllı iseniz, siyasetçi değilsiniz.
Eğer dürüst ve siyasetçi iseniz, akıllı değilsiniz.
Eğer akıllı ve siyasetçi iseniz, dürüst değilsiniz!
Günün Sözü
Bilgisi kulaktan dolma, içten pazarlıklı, para canlısı adamlar yönetimdeyse, her sahada yenilgi kaçınılmazdır!
Temmuz 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

MUSTAFA MUTLU/ Fazla yüklenmeyin gariban müezzine! /Aydınlık

Kuşadası'nda zavallı bir müezzin... Topun ağzında!
Neymiş; camide yardım amacıyla topladığı paraları fark ettirmeden cebine atarken görüntülenmiş!
Ben de gördüm, o görüntüleri... Doğru! Başında takke...
Elinde bir pastörize süt firmasının mukavva kutusu...
Sakallı, boş bakışlı, bildiğimiz o tiplerden bir adam!
Kutu doldukça elini daldırıyor, önce ceketinin sol cebine...
Sonra yine daldırıyor, sağ cebine...
Ardından pantolon ceplerine özenle ama çaktırmadan "ikmal" faaliyetinde bulunuyor!
***
Peki; parayı ne diyerek topluyor?
Yardım...
Gazze yardımı...
Bosna yardımı...
Deprem yardımı...
Pakistan yardımı...
Soma yardımı...
Somali yardımı...
Kubbe delindi, tamir yardımı...
Hela bozuldu, kubur yardımı...
Ses sistemi gitti, ezan yardımı...
Hiçbir gerekçe bulamayınca, sazan yardımı!
Sonuçta yakayı ele veriyor.
Kuşkucu ve işbirlikçi cemaat bunu iş üstünde yakalayıp sıkıştırıyor... İnkâr edince, müftüye şikâyet ediyor.
Müftü ne yapıyor?
Merkeze çekiyor!
Müftüden umudunu kesen vatandaşlar da görüntüleri internete koyuyor!
***
İyi de suçu ne bu badem bıyığın, kaç para çalmış?
Onu da belirlemişler:
Her hafta o kutuda 200-250 lira toplandığı ilan edilirken, olayın ortaya çıkmasından sonra ilan edilen miktar bin 200 liraya kadar yükselmiş...
***
Ah be; hafiye kardeşler:
Tamam iyi etmişsiniz, hoş etmişsiniz de...
Hangi birini yok edeceksiniz bu tiplerin? Bu ülkedeki camii sayısı 84 bin 684...
Hangisinde toplanmıyor bu paralar? Ülkemizi bırakın, Avrupa'daki cami cemaati bile defalarca yolunmadı mı kaz gibi?
Bosna'daki Müslümanlar için iyi niyetle verdikleri paralar, meşhur hocaları tarafından cebellezi edilmedi mi?
"Süleyman Mercümek" ismi size bir şeyler hatırlatıyor mu?
Ya da "Abdullah Gül? "
Bunların bir anlamı yoksa, "kayıp trilyon"da mı yankı bulmuyor hafızanızda?
Hangisi hesap verdi?
Hiç biri...
Bir karış bostan, yan gel yat Osman!
O zaman Allah'ın Kuşadası'ndaki bir kenar mahalle camiinin garip imamından ne istersiniz bre gafiller!
Bırakın keyfine baksın garibim...
Kimler bakmıyor ki? ...
FİYASKO!
2011'deki Dünya Üniversiteler Kış Oyunları için 67 milyon liraya yapılan Erzurum'daki kayakla atlama kuleleri, toprak kayması sonucu kullanılamaz hale gelmiş...
Çevredeki tesislerde ve otellerde de ciddi zarar oluşmuş...
Devlet, bu tesislerin tamamı için tam 650 milyon lira harcamıştı...
Erdoğan bu oyunların Erzurum'u turizmde cazibe merkezi haline getireceğini iddia etti ama sonuç hiç de öyle olmadı.
Kazanan sadece bu tesisleri biraz da aceleye getirerek yapıp teslim eden yandaş müteahhitler oldu! Neyse... Açılışı Başbakan yapmıştı...
Bari görev süresi dolmadan "kapanış"ı da o yapsın!
Bu fiyasko ona çok yakıştı!
GÜNÜN SORUSU
Arkadaşımız Aliye Ulusoy'un dünkü haberi şahaneydi:
"Geceliği 5 bin liradan, alkolsüz helal tatil! "
Sorum bu parayı veren "helalinden arsız" arkadaşlara:
Bir gecede 5 bin lirayı "helal tatil" için bayılıyorsunuz da... O parayı kazanırken de helal olmasına dikkat ediyor musunuz?
ŞEYHLER VE MÜRİTLER ÜLKESİ
Rüyasında Allah'la konuştuğunu, kendisine vahiy verildiğini iddia eden ve bir gecede Arapça öğrendiğini, Kuran'ı ezberlediğini söyleyen emekli asker, kendini şeyh ilan etmiş... Oda TV'nin haberine göre, mürit toplamak için de Kayseri Büyükşehir Belediyesi otobüslerinde kapalı devre yayın yapan görüntülü sisteme reklam vermiş...
Ne demişti Atatürk?
"Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. "
***
Ah be Ata'm... O günler mazide kaldı.
Senin partin bile sırf tarikatlardan, şeyhlerden, dervişlerden, müritlerden, meczuplardan oy alsın diye, onlara yakın bir adamı cumhurbaşkanı adayı yaptı bugün...
Böyle bir zamanda, bir şarlatanın "Ben şeyhim" diye reklam vererek mürit araması çok mu tuhaf?
Ya da zaten kurulduğu günden itibaren dini duyguları sömürerek güçlenen bir iktidar partisinin belediyesinin, o adamın reklamını yapması çok mu şaşırtıcı?
***
Kısacası...
Of be Ata'm, offffff!
GÜNÜN İSYANI
İsyanım, 4 milyon 944 bin kişinin boşta olduğu ve iş aradığı ülkemizde, antin kuntin hesaplarla işsiz sayısını küçülterek 2 milyon 579 bine indiren Türkiye İstatistik Kurumu'nun yöneticilerine:
Benzer yöntemlerle (!) sayenizde ülkemizde enflasyon dahil hiçbir sorun kalmadı. Hepsini küçülttünüz! Sahi hiç ölçüldünüz mü; boylarınız aynı duruyor mu?,
aydinlikgazete.com/yazarlar/mustafa-mutl... .
Temmuz 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Çılgın projenin de altı nane çıktı! Necati Doğru/Sözcü

Altı yazı oldu.
Yazıyorum.
Siz okurlarımın; her tür yalan, yuttur gitsin ve kirli propagandadan arınmış saf gerçeğe ulaşmalarına yardımcı olmak için şu soruların cevabını arıyorum:
Havalimanı ihalesi dürüst mü yapıldı? Temel atıldıktan sonra ihaleyi kazanan 5’li şirket (Cengiz-Limak-Kolin-Mepa-Kalyon) neden “havalimanı kuracağımız zeminin altı bataklık çıktı… Maliyetimiz arttı…” diye bağırmaya başladılar? Bu patronlar zaten zeminin bataklık olduğunu biliyorlardı. Bile bile girdiler. Fiyat verdiler, ihaleyi kazandılar. Fakat şimdi maliyet artışını devlet şirketi DHMİ’nin yani halkın sırtına mı yüklemenin altyapısını hazırlıyorlar? Zeminin altının bataklık olduğunu Türk halkı neden 400 mühendis kadrosu olan DHMİ’den değil de “Milletin a…’na koyacağız…” sevinç çığlığını atarak ünlenen iktidar zengini şirketlerin patronlarından duydu? Bu şirketlerin sahibi patronlar, Başbakan istedi diye besleme kalemler için “havuz oluşturup 630 milyon dolar” koydular… Bu patronlar kotun ineceğini ihale öncesinden biliyorlar mıydı? İhaleye katılarak bu ballı kaymak işi almaya talip olan diğer şirketlerin (ENKA gibi… SABANCI gibi…) patronlarına “kotun kesinlikle indirilmeyeceği” söylendi mi? Havalimanı proje fizibilite çalışmasında görev alan DHMİ çalışanı (mühendis değil ekonomist olduğunu sonra öğrendim, özür dilerim) neden intihar etti? 10 milyar 247 milyon Euro’ya mal olacak böyle büyük bir havalimanı yatırımı neden “uygulama projesi hazırlanmadan” ihaleye çıkıldı? 2 milyar Euro maliyet azalması avantajı yaratan “kotun indirilmesi kararı niçin ihale yapıldıktan sonra” alındı? Kot yüksekliği gereksizse ihale öncesi niye kondu? Gerekli ise niye indi?
* * * * *
Ey okurum!
Görüyorsun.
Ne kadar açık, anlaşılır, kısa, öz sorular. Net cevaplar bekleme hakkım var değil mi? Bu sorulara havalimanı yaptıran (kuşkusuz Başbakan ile eski Bakan Binali Yıldırım’ın emir ve direktifleriyle) devlet şirketi DHMİ Genel Müdürlüğü’nden 4 sayfa cevap geldi.
Uzun uzun yazmışlar.
Kırk dereden su getiren, “biz en iyisini bilir, en iyisini yaparız ve yaptık” havasında cevaplar. Ben bu 4 sayfayı burada yayınlayıp okurumun kafasını iyice karıştırma suçuna alet olamam. İsteyen okuruma bu cevapları olduğu gibi elektronik postayla gönderirim. DHMİ Genel Müdürlüğü’nün söylediklerini şöyle özetleyeyim: “İhaleye avam proje ile çıktık. Bütün şirketleri eşit şekilde haberdar ettik. Pist kotlarını indirme ihtiyacı “Kanal İstanbul Projesi (çılgın proje dedikleri) gecikmesinden” doğdu. İhaleye ilgi duyan firmaların kotlarla ilgili sorularına net cevaplar verdik. Yapım esnasında ihaleyi alan firmaların maliyeti artarsa biz DHMİ olarak bunu yüklenmeyeceğiz. Maliyet azalışı olursa DHMİ lehine değerlendireceğiz… Bunu proje onayı safhasında hüküm altına aldık…”
* * * * *
Belge istedim.
Belge göndermediler.
Kuru laf yolladılar.
DHMİ Genel Müdürlüğü’ne inanmam için; ihaleye ilgi duyan bütün diğer firmalardan; “Evet, DHMİ zeminin bataklık olduğundan ve kotların ineceğinden bizi ihale öncesi haberdar etti. Zemin bataklık çıkarsa maliyetin ihaleyi alana yükleneceği, kot inerse maliyet azalışının DHMİ lehine değerlendirileceğini bize söylediler” diyen imzalı belge istiyorum.
Bu belgeler gelmezse!
DHMİ’ye inanmıyorum.
DHMİ çocuk kandırıyor!
Bu kadar büyük bir yatırımı “avam proje” denilen ve “devleti danışıklı hortumlamaya açık” bir yolla ihaleye çıkartana inanmak saflık olur.
* * * * *
Ey okur!
Yeni haberi de vereyim.
İkinci İstanbul Boğazı’nı (çılgın proje) açarken yapılacak kazıda taş ve kaya çıkacağı, bu sağlam malzemenin de getirilip yeni havalimanı için kot yükseltme ve zemin iyileştirmede kullanılacağı hayal edildi. Ancak oradaki zemin kaya ve taş değil kum ve cıvık kil çıktı. Çılgın projenin de altı nane.
sozcu.com.tr/2014/yazarlar/necati-dogru... .
Temmuz 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Hitler’in yolu! Rahmi Turan/sözcü

a­şı­la­cak bir top­lum­sal olay­dır! En ge­liş­miş ulus­lar bi­le ba­zen, ka­der­le­ri­ni bir dik­ta­tö­rün eli­ne tes­lim ede­bi­li­yor!
Me­se­la, kos­ko­ca Al­man­ya­’ nın, dün­ya­nın gel­miş geç­miş en kan­lı dik­ta­tö­rü Hit­le­r’­in ku­ca­ğı­na otur­ma­sı ve o dik­ta­tör Hit­le­r’­in çı­kar­dı­ğı İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı­’n­da bü­tün ül­ke­nin mah­vol­ma­sı gi­bi…
Hit­ler de se­çim ka­za­na­rak de­mok­ra­tik yol­la iş ba­şı­na gel­miş­ti. Son­ra olan­lar ol­du! Tüm Al­man­ya, dik­ta­tö­rün esi­ri ha­li­ne gel­di!
De­mok­ra­si­den dik­ta­ya gi­den yol il­ginç­tir.
* * * * * *
Al­man­ya­’da Wei­mar Cum­hu­ri­ye­ti­’ni kim yık­tı? “Hit­le­r”
Hit­le­r’­in dik­ta­tör ol­mak is­te­mi­ni an­la­ma­yıp, ona ‘Yet­ki Ka­nu­nu­’ ve­ren kim­ler­di? “Mer­kez Sağ Par­ti­le­r”
Hit­le­r’­i dik­ta­tör ya­pa­cak ya­sa­la­ra ve uy­gu­la­ma­la­ra Mec­li­s’­te kar­şı ko­yan kim­ler­di? “88 Sos­yal De­mok­rat Mil­let­ve­ki­li­”
Hit­le­r’­in ar­ka­sın­da­ki Mec­lis gü­cü ney­di? “441 Mil­let­ve­ki­li­”
Hit­le­r’­e kar­şı çı­kan ba­sı­nın ve mu­ha­le­fe­tin ba­şı­na ne gel­di? “Hep­si ce­za­evi­ne atıl­dı­”
Hit­le­r’­in, Re­ics­tag yan­gı­nı gi­bi pro­vo­kas­yon­lar­la kan­dı­rıp ele ge­çir­di­ği son ku­rum han­gi­siy­di? “Güç­lü Al­man Or­du­su­”
Hit­le­r’­in he­de­fin­de­ki ilk ga­ze­te han­gi­siy­di? “F­re­ihe­it, ya­ni Hür­ri­ye­t”
Hit­le­r’­in so­nu ne ol­du? “Al­man­ya­’yı mah­vet­tik­ten son­ra sev­gi­li­siy­le be­ra­ber in­ti­har et­ti! ”
* * * * * * *
Doğ­ru­su, ib­ret alı­na­cak bir ha­yat öze­ti!
Bu­gü­ne ka­dar hiç­bir dik­ta­tör, hal­kı­nı mut­lu­lu­ğa gö­tür­me­miş­tir. Bu işin so­nu yok!
Ül­ke­miz­de­ki, dik­ta­tör me­rak­lı­la­rı­na du­yu­ru­lur!
“Ey dilsiz şeytanlar gibi susanlar! ”
Muhafazakâr iktidar partisinin mensuplarının da karıştığı yolsuzluk olayları, fuhuş, rüşvet, hırsızlık gibi olayların artması, ülkedeki ahlâk çöküşünün net göstergeleri!
Bu durum, İslâmî kanadın önemli yazarlarından biri olan Mehmet Şevket Eygi’yi âdeta çıldırtmışa benziyor.
Ankara’da Ulus semtinin açık hava fuhuş pazarı haline geldiğini iddia eden Eygi, ülkede görülen manzaraları “Utanç verici ve yüz karası” olarak niteliyor.
İslam’ın temel değerlerinin yerle bir edildiğini belirten Mehmet Şevket Eygi, AKP
iktidarına şöyle sesleniyor:
* * * * * *
“Zina serbestliği, fuhuş hürriyeti, yasal KDV’li genelevler, yurdu saran seks ticareti, Ankara’nın merkezinde açık hava kadın pazarı…
Ey Müslüman geçinenler! ... Ey partilerini dinin üzerinde tutanlar! ... Ey âlim oldukları halde dilsiz şeytanlar gibi susanlar! ... Ey emr-i maruf (dinimizin emrettiği) ve nehy-i münker (dinimizin yasakladığı) farzını terk edenler! ...
Bunca pisliğe göz yumduğunuz, bunca pislik içinde umursamazca yaşadığınız için belalara, sillelere, tokatlara, azaplara, musibetlere, felaketlere hazır olunuz! ”
İşsizlik ateşten gömlek…
Devletin açıkladığı rakamlara bakarsak, Türkiye’deki işsiz sayısı 2 milyon 825 bindir.
Peki, doğru mu bu? Hayır!
Öyleyse neden yalan söylüyorlar?
İktidara şirin görünmek için…
Ülkemizde, iş bulmaktan umudunu kestiği için iş aramayan, fakat bir iş bulsa çalışacak olan işsizlerin sayısı 2 milyon 601 bindir.
O halde doğru rakam, Türkiye’de 5 milyon 601 bin kişinin işsiz olduğudur.
Tabii ki bunlar, devletin açıkladığı resmi rakamlardır. Gerçek işsiz sayısı ise bunun iki katı!
“İşsizlik azalıyor” yalanları ve bu yalana saf saf inananlar, insanı acı acı düşündürüyor!
Ülkedeki sosyal faciaların ve birçok kötülüğün anası bu işsizliktir!
Tebessüm
Diktatör Rodrigez’in ülkesi!
Yukarıda Hitler’den bahsedince bir diktatör hikâyesi geldi aklıma…
Diktatör Rodrigez’in egemen olduğu bir Güney Amerika ülkesinde, hapishane hücresi açılır ve bir adamı içeriye atarlar. Hücredeki eski mahkûm, yeni gelene:
“Geçmiş olsun” der “Suçun ne? ”
“Diktatörü protesto ederek ‘Kahrolsun Rodrigez’ diye bağırdım. Ya senin suçun ne? ”
Adam acı acı güler:
“Ben de yaşasın Rodrigez! Diye bağırmıştım, yanlış anladılar! ”
Bu sırada kapı açılır, yeni bir tutukluyu atarlar içeri… Eski tutuklular merakla sorar:
“Sen kimsin arkadaş? ”
Adam mahcubiyetle
boynunu büker:
“Ben Rodrigez’im! ”
Günün Sözü
İnsan yenildiği
zaman değil, pes
ettiği zaman tükenir!
sozcu.com.tr/2014/yazarlar/rahmi-turan/h... .
Temmuz 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Taksici-Armatör Osman Ketenci Soner Yalçın/Sözcü

Prof. Na­bi Av­cı­’ya gö­re, “Er­do­ğan çok iyi oyun­cu; bir se­nar­yo yazıldığı za­man, bir oyun pla­nı ku­rul­du­ğu za­man, o plan çer­çe­ve­sin­de ken­di­si­ne dü­şe­nin ne ol­du­ğu­nu he­men kav­ra­yıp onun ge­rek­le­ri­ni vü­cut di­liy­le, söz­le­riy­le ifa et­mek­te güç­lük çek­mi­yor, ko­lay­ca adap­te ola­bi­li­yor. Bu ma­na­da yet­kin bir ak­tör. ” (Bir Li­de­rin Do­ğu­şu s: 121)
Ar­tist Er­do­ğan, Çan­ka­ya Köş­kü­’ne aday ol­du­ğu­nu açık­la­dı­ğı ko­nuş­ma­sın­da yi­ne rol yap­tı. İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye Baş­kan­lı­ğı­’na aday ol­du­ğun­da; bir an­ne ko­lun­dan çı­kar­dı­ğı iki bi­le­zi­ği­ni kı­zıy­la gön­de­re­rek, “se­çil­di­ğin­de bi­zi unut­ma­sı­n” de­miş­miş! Böy­le bir olay ya­şa­na­cak ve Er­do­ğan bu­nu 20 yıl kim­se­ye an­lat­ma­ya­cak; yer­se­niz!
Bi­zim SÖZ­CÜ, “Bu da Baş­ba­kan Er­do­ğa­n’­ın an­lat­ma­dı­ğı bi­le­zik hi­ka­ye­si­” di­ye, Ah­met Bu­rak Er­do­ğa­n’­ın dü­ğü­nün­de ta­kı­lan 30 ki­lo al­tı­nı yaz­dı. Er­do­ğa­n’­ın oğ­lun­dan borç al­dı­ğı­nı söy­le­di­ği al­tın­la­rın Veraset ve İntikal Vergisi’ni öde­me­di­ği­ni or­ta­ya çı­kar­dı! Ha­be­ri oku­muş­su­nuz­dur.
Bu dü­ğün hep il­gi­mi çek­ti. Böy­le ka­zanç­lı dü­ğün gör­me­dim kar­de­şim; kim­le­ri ih­ya et­me­di ki? Ge­lin si­ze bir ma­sal an­la­ta­yım…
Çe­ne­si dü­şük dü­nür
Bir var­mış bir yok­muş Al­la­h’­ın ku­lu çok­muş…
Bun­lar­dan bi­ri; Ri­ze­’den Ka­sım­pa­şa­’ya göç eden bir ai­le­nin ço­cu­ğuy­muş.
Adı Os­man Ke­ten­ci­’y­miş…
Genç­li­ğin­de fut­bol oy­na­mış; iyi fut­bol­cu ol­ma­dı­ğı­nı an­la­yın­ca tak­si­ci­li­ğe baş­la­mış.
Hem­şeh­ri­si Ay­sel Ha­nım ile ev­li­li­ğin­den ço­cuk­la­rı ol­muş; Se­ma, Şeh­ri­ban ve Ah­met.
Ay­sel Ke­ten­ci, ko­ca­sı tak­si­ci Os­man Ke­ten­ci­’nin ha­ya­tı­nı de­ğiş­tir­miş; Er­do­ğa­n’­ın üvey ha­la­sı­nın kı­zıy­mış. Ak­ra­ba­lı­ğı ile­ri yıl­lar­da güç­len­dir­miş­ler; ço­cuk­la­rı­nı ev­len­dir­miş­ler. 1979 do­ğum­lu Ah­met Bu­rak Er­do­ğan ile 1980 do­ğum­lu Se­ma Ke­ten­ci­’yi, 23 Şu­bat 2001 ta­ri­hin­de dün­ya evi­ne sok­muş­lar.
Ve gök­ten üç el­ma ye­ri­ne al­tın yağ­mış; ge­li­ne 30 ki­lo al­tın ta­kıl­mış!
Bu al­tın­la­rı na­sıl de­ğer­len­di­re­li­m” di­ye dü­şü­nür­ken, da­mat ba­ba­sı Er­do­ğan çe­ne­si dü­şük­lük ya­pıp (Mil­li­yet ve Ha­ber­türk TV) “be­nim şu ka­dar pa­ram var; ben şu ka­dar zen­gi­ni­m” de­yin­ce, hak­kın­da mal be­ya­nı­nı ek­sik bil­dir­mek­ten da­va açıl­mış.
Sav­cı de­miş ki, ”mal be­ya­nı­nız ara­sın­da 256 mil­yar 138 mil­yon 421 bin li­ra­lık fark var!
Açık ney­le ka­pa­tıl­mış der­si­niz! ?
Dü­ğün­de ta­kı­lan al­tın­lar boz­du­rul­muş; 23.07.2001 ta­rih ve 2501 sa­yı­lı gi­der pu­su­la­sı ile As­gold A. Ş. Er­do­ğan­la­r’­a, 262 mil­yar 802 mil­yon 364 bin TL öde­me yap­mış. Al­tın de­ğe­ri­nin açı­ğı ka­pat­mak için ge­rek­li pa­ra­ya denk gel­me­si­ne pek se­vin­miş­ler.
Ba­ba Er­do­ğan mah­ke­me­ye ver­di­ği sa­vun­ma­sın­da, oğ­lu Bu­ra­k’­a dü­ğü­nün­de yak­la­şık 30 ki­lo al­tın ta­kıl­dı­ğı­nı, bu al­tın­la­rın be­de­li ola­rak oğ­lun­dan 120 bin do­lar ve 55 bin mark borç­lan­dı­ğı­nı bil­dir­miş. Sav­cı bu­nu yut­muş mu bi­lin­mi­yor; çün­kü mil­let­ve­ki­li do­ku­nul­maz­lı­ğıy­la da­va gö­rü­le­me­miş. Fa­kat…
Be­re­ket­li al­tın­la­rın hi­ka­ye­si bu­nun­la sı­nır­lı de­ğil­miş.
Ku­yum­cu dük­ka­nı­
Al­tın­la­rı bo­zan ku­yum­cu Ci­han Ka­mer, Er­do­ğan­la­rın ai­le dos­tuy­muş. Sa­de­ce al­tın­la­rı boz­mak­la kal­ma­mış, eşi Si­may Ka­me­r’­i; Bu­ra­k’­ın eşi Se­ma Er­do­ğan ve Bi­lal Er­do­ğa­n’­la İs­tan­bul Ha­va­li­ma­nı­’nın fre­e-shop bö­lü­mün­de­ki ku­yum­cu ma­ğa­za­sı­na or­tak et­miş! (O za­man­lar Bu­rak ile Bi­lal kar­deş­ler kav­ga­lı de­ğil­miş.)
Al­tın­lar, Nas­ret­tin Ho­ca­’nın ka­za­nı gi­bi sü­rek­li do­ğu­ru­yor­muş. Ar­dın­dan…
Bu­rak Er­do­ğan, am­ca­sı Mus­ta­fa Er­do­ğan, ha­la­sı Ve­si­le­’nin eşi/ eniş­te­si Zi­ya İl­gen ile 10 Ni­san 2006’da, 1 mil­yon YTL ser­ma­yey­le Tur­ku­az De­niz­ci­lik ve Ti­ca­ret AŞ’yi kur­muş.
Bu­rak şir­ke­te ka­yın­pe­de­ri Os­man Ke­ten­ci­’yi de or­tak et­miş! Tak­si­ci ar­ma­tör olu­ver­miş!
(“Ne dü­ğün­mü­ş” di­ye bo­şu­na mı di­yo­rum! ... )
Tur­ku­az De­niz­ci­lik AŞ, dör­dün­cü ayı­nı dol­dur­du­ğu gün isim de­ği­şik­li­ği­ne git­miş; ye­ni adı BU­MERZ AŞ ol­muş.
Bu­rak ba­ba­sı­na ver­di­ği bor­cu is­te­me­di­ği gi­bi, iş­le­ri­ni de bü­yüt­müş ve 6 ay son­ra, 19 Ocak 2007’de MB De­niz­ci­lik Ta­şı­ma­cı­lık şir­ke­ti­ni kur­muş. Mil­yon do­lar­lık ge­mi­cik­ler
al­mış.
Bu ara­da…
Os­man Ke­ten­ci ge­mi­ci­lik işi­ni sev­miş ve di­ğer da­ma­dı­nı da ar­ma­tör ya­pı­ver­miş. Na­sıl mı?
Ar­ma­tör iki da­mat
Os­man Ke­ten­ci di­ğer kı­zı Şeh­ri­ba­n’­ı; ka­mu­oyu­nun ya­kın­dan ta­nı­dı­ğı, (Ka­nal 7 TV’­nin yö­ne­tim ku­ru­lu baş­ka­nı ola­rak De­niz Fe­ne­ri da­va­sın­da tu­tuk­la­nan) Ze­ke­ri­ya Ka­ra­ma­n’­ın oğ­lu Meh­met Ha­bip Ka­ra­man ile ev­len­dir­miş. Bu ev­li­lik çe­şit­li or­tak­lık­la­ra da ne­den ol­muş.
Ör­ne­ğin…
Al­man­ya­’da­ki De­niz Fe­ne­ri da­va dos­ya­sı­nın 1551-1650 ara­sın­da­ki say­fa­la­rı­na gö­re, Bal­tic Kris­ti­na adı­nı ta­şı­yan bir ge­mi­nin or­tak­la­rı ara­sın­da iki ba­ca­nak var­mış; Bu­rak ve Ha­bip! Ay­nı id­di­ana­me­de; Ta­xi Qu­ick, Pres­ti­ge Ta­xi, Re­pid­way Ass Ta­xi gi­bi iş­let­me­le­rin sa­hi­bi ola­rak Ze­ke­ri­ya Ka­ra­ma­n’­ın di­ğer oğ­lu Ömer Ka­ra­man gö­rü­lü­yor­muş. (Ke­sin Al­man komp­lo­su­dur!)
Bit­me­miş, hep­si ba­şa­rı­lı imiş; Os­man Ke­ten­ci­’nin oğ­lu Ah­met Ke­ten­ci de, 32 ya­şın­da (14 Ha­zi­ran 2014) İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si­’nin şir­ket­le­rin­den Bel­tu­r’­un ge­nel mü­dü­rü ya­pı­lı­ver­miş! Bir ara -Er­do­ğan tor­pi­liy­le- Fe­ner­bah­çe Spor Ku­lü­bü yö­ne­tim ku­ru­lu üye­si bi­le ol­muş!
Be­ce­rik­li Tak­si­ci-Ar­ma­tör Os­man Ke­ten­ci, 3. Köp­rü ve 3. Ha­va­li­ma­nı pro­je­le­ri açık­lan­ma­dan Ça­tal­ca­’dan 54 bin 489 met­re­ka­re ar­sa al­mış ve ara­zi içi­ne 10 lüks vil­la­nın ha­ri­cin­de, te­nis kort­la­rı, fut­bol sa­ha­sı, ha­vuz­lar, ve at ge­zin­ti ala­nı yap­tır­mış. De­ni­le­ne gö­re pa­ra­nın kay­na­ğı dü­ğün­de ta­kı­lan al­tın­lar­mış. So­nuç­ta…
Gök­ten 30 ki­lo al­tın düş­müş…
Bi­ri Re­cep Tay­yip Er­do­ğa­n’­ın ba­şı­na…
Bi­ri Os­man Ke­ten­ci­’nin ba­şı­na…
Bi­ri de…
sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/... .
Temmuz 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Tokatçı alkışlanıyor! Necati Doğru/Sözcü

Büyüyüp yetiştiğim Adana Çukurova’da “tokatçı” diye tarif edilen bir tip vardır.
Tokatçı; “yürüten” demek.
Yürütmek; çalmak, başkasının hakkını yemek, saf insanları kandırıp mal mülk edinmek anlamında kullanılır. Bir gerçek Adanalıya yaklaşıp; “Lan gardaş… Söyle bana “tokatçı kime denir” diye sorun o size; “Lan gardaş… Tokatçı Allah’ı kandırıp cebinden Hazreti Peygamberi çalan sonra da Adana Yağcami’ye gidip namaza duran adama denir” diye cevap verir.
* * * *
SOMA’da 301 işçi öldü.
Ölenler öldüğüyle kaldı.
İşçi eşleri ahlarıyla kaldı
İşçi çocukları babasız kaldı.
432 işçi çocuğu yetim kaldı.
Başbakan Soma’ya Cumhurbaşkanı olmak için oy avlama gezisine gitti ve “yuh sesleri” duyunca; halka her an saldırmaya hazır Rambo kılıklı korumalarından güç alarak süper market içinde işçi tokatladı.
Tokat yiyen, yediğiyle kaldı.
Bütün bunlar 47 gün önce oldu.
Dünya gazeteleri; “Türkiye’nin Tokatçı Başbakanı oldu” diye haber yazdılar.
* * * *
47 gün önceki SOMA’dan geriye şu soru kaldı: Başbakan, maden ruhsatı verme ve devir yetkisini Maden Dairesi’nin elinden alıp “başbakanlık onayı” altında kendine bağlamıştı. Maden işleten patronlar 2’ye ayrılmıştı.
Çantacılar.
Kasacılar.
Çantacılar; dar ve sınırlı alanlarda kömür ve diğer madenleri arama ruhsatı almış, az sermayeli küçük işletmelerin sahipleriydi. Kasacılar; bol sermayeli, zengin, TKİ’den büyük maden ve kömür ocaklarının işletmesini alan, ürettiği kömürü tekrar TKİ’ye satan, yüksek kazançlarını götürüp şehir rantı rezidans ve kule dikme işine yatıranlardı.
* * * *
Başbakan kimden yanaydı?
Niçin ruhsatı verme ve devir yetkisini Başbakanlık onayına bağlayan kararı alma ihtiyacı duymuştu?
Benden yana olanlar.
Ruhsatı alabilir.
Benden yana olmayanlar.
Cehenneme gitsin.
Küçük madenciler (çantacılar) ortadan kaldırıldı. Ve büyük madencilerin (kasacılar) ise bir kısmı korkudan, bir kısmı da yandaşlıktan seslerini çıkartamaz oldular.
Kıstaslar belli değildi.
Ölçüler keyfe kederdi.
Orman arazileri ile maden sahalarının ruhsatının verilmesi ya da ruhsat devirleri Başbakanlığın yetkisine bırakıldıktan sonra ortaya şu tablo çıkmıştı:
Bazı dosyalar bekliyordu.
Diğerleri hemen çıkıyordu.
Sektör sözcüleri Başbakan’ı bu kanunsuz yetkisinden vazgeçmeye çağırdılar. Dinlemedi. Bütün yetkileri kendinde toplayan Başbakan, SOMA’da kömür işçisini tokatladı, müşaviri de; otomatik tüfekli yeşil bereli özel eğitimli polislerin yere yatırdığı kömür işçisini tekmeledi.
* * * *
Aradan sadece 47 gün geçti.
Tokatçı Başbakan, “Türkiye’yi uçuracak…” vaadiyle Cumhurbaşkanı adayı oldu. Yandaşları ve havuzdan besleme kalemler 23 milyondan fazla oyu ilk turda alacağını ve seçileceğini yazıyorlar. Tokatçı alkışlanıyor.
Tokatçı yüceltiliyor.
Tokatçı yükseltiliyor.
Bu da geçer…
sozcu.com.tr/2014/yazarlar/necati-dogru/... .
Temmuz 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Dört CHP’li başkan Soner Yalçın/SÖZCÜ

Adı, Arif Hikmet Kılıç…
47 yaşında.
İki çocuğu ve eşiyle birlikte İstanbul’da yaşıyordu. Turizm, inşaat, denizcilik, eğlence sektöründeydi. Bir gün…
Hali vakti yerindeydi ama doğduğu toprakların çoraklığına, insanlarının yoksulluğuna çok üzülüyordu. Kararını verdi ve CHP’nin kapısını çaldı.
Erzurum Çat ilçesinin belediye başkanlığına adaydı. Herkes şaşırdı. Çünkü CHP Çat’ta aday bile bulamıyordu; 2009’da aldığı oy yüzde 0.48 idi! Hemen aday yapıldı.
Arif Hikmet Kılıç, eşi ve çocukları; 16 yaşındaki Ufuk ile 10 yaşındaki Toprak’tan 5 yıl izin isteyip; yanına annesi Emine Hanım’ı alıp doğduğu topraklara döndü.
30 Mart 2014 seçiminde yüzde 32.2 oyla Çat Belediye Başkanı seçildi. CHP tarihinde; Türkiye’nin en muhafazakar ilçelerinden biri olan Erzurum Çat’ta ilk kez seçim kazandı…
Adı, Beytullah Kirazcı…
Niğde Kemerhisar’da 10 yıllık AKP saltanatına 30 Mart 2014 seçiminde son verdi. Bunu nasıl başardı. Seçim öncesinde CHP’den toplam beş aday vardı; Beytullah Kirazcı, Cahit Özmen, Ali Kaf, Avni Kuzucu ve Hasan Hüseyin Kum.
Dediler ki “Önseçim yapalım ama bunu sadece 275 CHP’li üyeye sormayalım; diğer partilere oy verenlere de soralım. ”
Beş adaydan hiçbirinin itiraz etmeyeceği 1800 kişilik liste oluşturuldu; hepsine tek tek davetiye gönderildi ve 6 mahalleye 6 sandık kondu. 1635 oy kullanıldı. Önseçimden Beytullah Kirazcı çıktı. Tüm adaylar bir araba üzerine çıkarak el ele tutuştu ve önseçimden önce ettikleri yeminlerine sadık kalarak Beytullah Kirazcı için çalıştı. Sonuçta, AKP ve MHP’nin kalesi olarak bilinen orta Anadolu’daki bir ilçeyi CHP, yüzde 55 oy yüzdesiyle kazandı.
AKP’yi ezip geçtiler
Adı, İsmet İnce…
Avanos’ta 24 Kasım 2013’te Kapadokya Düğün Salonu’nda partili partisiz tüm halkın katılımına açık eğilim yoklaması yapıldı. Ahmet Divan 1123 ve İsmet İnce 1204 oy aldı.
AKP Nevşehir’de yüzde 60’a varan oy alan bir partiydi. 2004’te Avanos’ta 29.73, 2009’da 33.8 ile belediye başkanlığını kazanmışlardı. 2014’te ise oylarını rekor oranında artırıp 39.7 yaptılar. Fakat…
Seçimi CHP kazandı. Üstelik, 2004’te yüzde 16.86 ve 2009’da yüzde 13.5 oy almıştı. 2014’te seçimin galibi Avanosluların İsmet Abi’si idi.
Yolunuz Avanos’a düşürse tek başına sokaklarda dolaşan ve elindeki deftere notlar yazan; ya da tan ağırırken elindeki süpürgeyle yolları süpüren bir belediye başkanına tanık olacaksınız. Makam aracı mı; dolmuş ve otobüs!
Adı, Ekrem İmamoğlu…
Beylikdüzü ilçe başkanlığına beş yıl önce geldiğinde; CHP ilçe başkanlığının derme çatma, küçük bir ofisi, partinin çoğu aktif olmayan 500’e yakın üyesi vardı.
Hedef belirledi: Bir sonraki belediye başkanlığı seçiminde iktidar olmak! Mahalle mahalle örgütlendiler. Her mahallede “Dayanışma Evi” kurdular. Bu evlere yüzlerce aile girip çıkmaya başladı; isteyenler, yardım severlerin evlere bıraktığı çeşitli eşyaları sorgusuz sualsiz aldı; kimi çocuğunun sünnetini, nişanını, düğününü, kınasını, taziyesini bu evlerde ücretsiz şekilde yaptı. Kimseye hangi partiden olduğu sorulmadı, hiç kimse CHP’ye üye yapılmaya çalışılmadı. Ancak binlerce insan CHP ile temas etmiş oldu.
İmamoğlu halkla iletişime çok önem verdi; hafta sonları kafeteryalarda halkla buluştu. Sabah erken saatlerde işe giden insanlara da ulaşıldı; çay, simit, poğaça dağıttılar. Spor yapanlara elma ve su dağıtımı yapıldı. Her yoksula ulaşmaya çalıştılar; her eve girildi.
25’e yakın okula yardım edildi. Atatürk büstü, müzik odası, kütüphane, konferans salonu olmayan okul bırakılmadı. İktidarda ve yerel yönetimde olmasa da CHP’nin icraat yaptığını göstermesi güven duyulmasına neden oldu.
Sonuçta, Batı İstanbul’un başkentinde AKP’ye tarihi fark atan CHP, yüzde 51 ile belediye başkanlığını kazandı.
CHP’nin sorunu
Ben size sadece dört isim yazdım. Siz sayıyı artırabilirsiniz. Ama bu dört isim benim ne yazmak istediğim için yeterlidir:
Hanımlar ve Beyler!
Türkiye, siyasal tarihinde ilk kez iki turlu seçim yapıyor ve acemi siyasetçiler, ikinci turda yapılması gereken tartışmaları bize birinci turda yaptırıyor! Bu nasıl bir siyaset mühendisliğidir; yoksa bunun adı halktan kopukluk mudur?
Ekmeleddin İhsanoğlu’na mecbur olduğumuzu söyleyenler bu dört yürekli CHP’linin başardıklarından bi-haber mi?
Bakınız; 13 Şubat 2014 tarihinde bu köşede şöyle yazdım:
“CHP’nin en temel sorunu, inançsızlık! ...
İnançsızlık çözücüdür, yıkım getirir.
Siz koca Roma İmparatorluğu’nu neyin yıktığını sanıyorsunuz?
Siz Sovyetler Birliği’nin ekonomik yetersizlikten mi yıkıldığını sanıyorsunuz?
Genel kabullerle hareket ederseniz çok yanılırsınız…
Çözüldüğü tarihte Sovyetler Birliği’nin ne ekonomik ne teknolojik sorunu vardı. Bu sebeple Batı’daki tüm Sovyetologlar, yıkıma çok şaşırdı. Hiç beklemiyorlardı. Yani: Sovyetler Birliği’ni, umutsuzluğu kimlik haline getiren bürokratik elitin inançsızlığı yıktı.
Bu tespitten sonra sormak durumundayım:
Bizim cumhuriyet aydınlanmamız nasıl Ortaçağ’a dönüştü?
Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyet nasıl bu kadar gericileşti, vasatlaştı, bayağılaştı?
Gelinen bu noktada CHP’nin devrimcilikten/ halkçılıktan uzaklaşan kadrolarının payı yok mu? ... ”
Evet, yazı buydu…
İnsanoğlunun uzun yürüyüşüne nefesi yetecek yiğit insanlar gerekiyor; koltuğun kölesi olanlar değil; hepsi bu…
sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/... .
Temmuz 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

CAN ATAKLI/ Erdoğan seçilemezse hayalindeki cumhurbaşkanına katlanabilecek mi? Aydınlık

Başbakan Erdoğan ters köşe yapmadı.
Yıllardır söylendiği gibi Cumhurbaşkanlığı'na adaylığını açıkladı.
Bol dualı, dini soslu, ağlamaklı ve bir o kadar da görkemli törenle Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olduğu ilan edildi.
Aslında ilan edilen, adaylıktan çok "Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu" açıklaması gibiydi.
AKP'liler, yandaş medya ve yalakalar uzun zamandır Erdoğan'ı cumhurbaşkanı olarak ilan etmişlerdi zaten.
Şimdi 10 Ağustos'u bekleyeceğiz. Erdoğan'ın hedefi elbette ilk turda yüzde 50'yi geçerek seçilmek. Olmadı ikinci turda bunu başarmak.
Peki, hedefler tutmadı ve Erdoğan cumhurbaşkanı seçilemedi.
Ne olacak?
Erdoğan kendince cumhurbaşkanını tarif ederken "yetkilerini tam kullanacak, oturmayacak, terleyecek" bir cumhurbaşkanından söz ediyordu.
Bunun tercümesi şu: "Seçildiğim zaman tıpkı başbakan gibi çalışacağım. Anayasa, cumhurbaşkanına icraya müdahale yetkisi veriyor. Bakanları toplayacağım, atamaları yöneteceğim, Meclis'ten çıkmasını istediğim kanunları şimdi nasıl talimatla yaptırıyorsam yine öyle yapacağım. Kısacası cumhurbaşkanı makamını başbakan gibi yöneteceğim, her şeye karışacağım. "
Erdoğan seçilirse böyle bir cumhurbaşkanı olacak.
Ayrıca Erdoğan, cumhurbaşkanının zaten böyle olması gerektiğini de söylüyor.
Bu durumda, diyelim ki Erdoğan seçilemedi, Başbakanlık'taki görevine devam etti.
Ama seçilen cumhurbaşkanı "Tayyip Bey doğru söylüyordu, Çankaya yan gelip yatma yeri değil, bütün yetkilerimi kullanacağım, Bakanlar Kurulu'nu toplayacak, atamaları yapa- cak, çıkmasını istediğim kanunlar için talimatlar vereceğim, benim onayımdan geçmeden hiçbir iş yapılmayacak" derse...
Erdoğan "doğrusu bu" dediği "yetkilerini sonuna kadar kullanan cumhurbaşkanına" katlanabilecek mi?
KORKMAYIN, OYLAR BÖLÜNMÜYOR
CHP'nin MHP ile ortaklaşa bulduğu aday Ekmeleddin İhsanoğlu tam aranan aday mı?
Hayır değil.
Ancak özellikle AKP'nin iktidardan düşürülmesinin sandıktaki tek koşulu olarak CHP'de birleşmeyi öngören kesimlerde, aday beğenilmese bile "ehven-i şer" görüşü hâkim.
Bu nedenle Erdoğan'ın bu seçimlerde kesin yenilgiye uğramasını dileyenlerin büyük çoğunluğu, CHP- MHP adayının Erdoğan'ın kopyası gibi olmasına rağmen mutlaka desteklenmesini istiyor.
Bunu yapanların, İhsanoğlu'na yönelik eleştirilere de, bir hatta birkaç alternatif aday çıkarılmasına da hiç tahammülleri yok.
Bir linç ordusu gibi her eleştiriye ve öneriye "Oyları bölmeyin" diyerek saldırıyorlar.
Çünkü bu kesimin gözü öyle kararmış ki seçimin nasıl yapılacağını bile bilmiyor.
Oysa bu seçimde oy bölünmesi diye bir şey yok. Önemli olan, Tayyip Erdoğan'a oy vermemektir.
Siz oyları istediğiniz kadar aynı adayda toplayın, eğer Erdoğan seçmenlerin yüzde 50'sinden bir fazlasını alıyorsa iş bitmiş demektir.
Yani ilk turda iki değil 12 aday olsa bile, Erdoğan yüzde 50'yi bulamadığı an ikinci tura geçilecektir.
İşte o zaman en çok oy alan iki kişi kalacaktır ve seçmen "iki tercih"ten birine yönelecektir.
CHP-MHP ise tek aday dayatması ile halkın gözünü boyarken, Erdoğan'a ilk turda bile seçilme şansını vermektedir.
Herkesi bunu bilmeye ve sakin olmaya davet ediyorum.
DAHA BETERİ OLMAZ
Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki "dayatma" insana ister istemez ünlü Bektaşi fıkrasını hatırlatıyor.
Baba Erenler'e iki testi şarap vermişler.
"Baba sen bilirsin" demişler "şunları bir tat, hangisi daha iyi bize söyle. "
Bektaşi testilerden birini alıp bir yudum içmiş.
Sonra dönüp "Öteki daha iyi" demiş.
Tabii şaşırmışlar şarabı getirenler "İyi de Erenler ötekini tatmadın ki... " demişler.
Bektaşi yapıştırmış lafı: "Bundan daha kötü olamaz ki... "
İKİNCİ TURA DEMİRTAŞ KALIRSA
Baştan söyleyeyim, bu yazı ironik bir yazıdır.
Cumhurbaşkanlığı ilk tur seçimlerine eğer son dakika 20 onurlu milletvekili çıkmazsa 3 adayla gireceğiz.
Genel tahmin, ilk turda sonuç alınamayacağı yönünde.
İkinci tura ise Erdoğan ile İhsanoğlu'nun kalacağına kesin gözüyle bakılıyor.
Çünkü üçüncü aday Selahattin Demirtaş'ın sadece BDP'ye giden oyları alabileceğine ve bunun da yüzde 6-7 çevresinde olabileceğine inanılıyor.
Gelin tersten bakalım.
CHP seçmeninin yüzde 40'ı, MHP'lilerin bir bölümü, muhalif ama partisiz olan sağdan sola geniş bir yelpazedeki seçmelerin tamamına yakını CHP-MHP çatı adayından pek hoşnut değil.
Şimdi bu seçmenlerin "nasıl olsa ilk turda sonuç değişmeyecek, HDP adayı da ikinci kalamaz" diye düşünüp tepkilerini Selahattin Demirtaş'a oy vererek gidermek istediklerini düşünün.
Veeee bir bakmışsınız Demirtaş İhsanoğlu'nu geçivermiş ve ikinci tura kalmış.
"Tayyip Erdoğan gitsin de ne olursa olsun" diyen, "oyları bölünecek" paranoyası ile herkese saldıran, hakaretler edenler ne yapacaklar?
aydinlikgazete.com/yazarlar/239-canatakl... .
Daha fazla

17 kişi

Konunun Takipçileri

Alt Konu Başlıkları

Henüz bu konu başlığı ile ilgili konular bulunmuyor.