Bilmek istediğin her şeye ulaş

Makaleler

Formatting of continuation data will be changing soon. To continue using the current formatting, use the 'rawcontinue' parameter. To begin using the new format, pass an empty string for 'continue' in the initial query.

Aralık 2015

Özgür Çınar  yeni bir  gönderide  bulundu.

Güliver'in Geziler ve Neoklasizm Üzerine

yazıma başlamadan önce bazı temel bilgiler gerekli gördüm ve yazdım. Herkesin roman, hikaye ve ya ona benzer bir şey sanmasına rağmen roman ve ya hikaye değildir.
bir edebi esere roman dememiz için üç temel öğeye ihtiyacımız var. "narration" yani kurgu, "gerçekçi öğeler" ve de en önemlisi "verisimilutude". Şimdi nedir bu verisimilitude.
verisimilitude bir kitaptaki ana olayın, kurgunun yaşanabilir olabilmesidir. Yaşanamayacak bir şey ve ya gerçek olmayan bir öğe barındıran kitaba teknik olarak roman diyemeyiz isterse 2000 sayfa olsun.
aynı şey swift'in bu eserinde de geçerli. Fantastik öğeler had safhada. Bu yüzden roman değil. Biz biz kitaba proto-roman diyoruz. Çünkü roman o dönemler daha tam oturmamıştı.
peki neoklasik dönemde o kadar her şey gerçekçi olsun, filozofik olsun veyahut yergi yazılıyorsa şiir gibi yazılsın gibi katı kurallar varken. Hatta swift ise hangi kitabın basılıp basılmayacağını belirleyen "scribers club" adlı bir klübun üyesiyken neden düz yazı biçiminde ve fantastik öğeler kullanarak yazdı?
18. Yüzyılda seyahat bu zamanlar kadar rahat değildi. Bu dönemde herhangi biri kars'tan istanbul'a otobüsle ve ya başka bir vasıtayla rahat gidebiliyor. Ama o dönemler seyahat çok burjuva bir olaydı. Özellikle avrupa ve asya'yı seyahat etmek büyük bir şeydi. Seyahat edenler ise seyahat-namelerinde insanların cahiliyetini kullanarak çılgınlar gibi abartma hatta hiperbol(abartmanın gözüne gözüne sokulmasının terminolojik ismi) kullanıyorlardı. Dürüst değillerdi anlayacağınız. Bu yüzden swift'in asıl amacı ingiltere'yi ve ya avrupa'yı eleştirmek değildi. Asıl amacı seyahat kitaplarındaki abartıyı eleştirmekti, abartı üzerine eleştiri yaptığı için fantastik öğeler kullandı ve seyahatnamelerdeki hataları belirtmek için düz yazı olarak yazdı. Öbür eleştirileri de pasta üzerine ki o tatlı çilek gibi verdi bize.
aynı zaman da gulliver'in gezilerine picaresque diyebiliriz. İnternette verilen çoğu bilginin aksine picaresque haydutlarla ilgili değil, ana karakterin sürekli seyahat edip yaşadığı olaylar ile devleti, toplumsal sistemi vb. şeyleri eleştirdiği türdür.
ilk kitapta lemuel gulliver, küçük insanlar liliputların ülkesine esir düşer. Bunlar o kadar kibirlidirler ki bütün dünyanın kendi adalarından oluştuğunu falan düşünürler. Saçma saçma kuralları vardır. Swift'in asıl amacı da zaten burada insanlarda ki aptalca kibri göstermektir. Liliput ile öbür şehrin birbiriyle savaşa girme sebebi ise "yumurtayı sivri yerden mi yoksa geniş kısımdan mı kırmalı? " sorunsalıdır. Swift burada ise ingiltere ve fransa üzerinde durmuştur. Son olarak sarayda çıkan yangının üzerine işeyerek insanlık üzerinde asıl düşüncesi koyup ülkeden kovulmuştur.
`: bu kitap o kadar tutmuş ki, avrupa'da bir şizofren çeşidine bu isim konulmuş. Hatta bazı yerlerde cücelik hastalığına liliputanism deniyor.
(bkz:ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/8039694)
ikinci kitapta ise devler ülkesine gider. Swift burada teleskop olur, insan vücuduna detaylı bir göz geçirir. Orada da bir güzel söver çaktırmadan.
üçüncü kitapta ise laputa'ya gider. Bu laputa astronomi ve bilimde çok ileridedir, hatta şehir uçmaktadır. Düşmanlarının kafasına binerek onları ezmek ise savaş stratejileridir. Ama burada şehrin uçmasıyla swift'in kastettiği şey sadece teknoloji değil, laputada bilimin ileride olmamasının kimsenin işine gücüne yaramamasıdır. İnsanlığı ileri götürecek hiç bir keşifleri yoktur, ve uçup bunları paylaşmaya dahi tenezzül etmezler.
dördüncü kitapta ise swift kapatmış gözlerini ve jubilemi sağlam yapayım demiş. Yahoo diye pis, insan benzeri bir ırk yaratmış ve bunlar sayesinde ezmişte ezmiştir insanları. Aynı zamanda buradaki adanın sahipleri atlar, o kadar iyi, o kadar dürüstlerdir ki, lügatlarında yalan diye bir şey yoktur, daha önce hiç yalan söylememiştir kimse onlardan. Arkadaşlığa da çok önem veriyorlardır. Swift bu hayranlarla insanoğlunu nasıl olması gerektiğini, yahoolarla ise nasıl olduğunu göstermiştir. Gulliver adadan kovulup geri ingiltere'ye döndüğün insanları görünce sürekli kusar, dışarı çıkmaz, ailesiyle bile aynı masada oturup yemek yemez. Aylar hatta yıllar sonra bu alışkanlıklarını istemeye istemeye kazanır.
bana göre bu güne kadar yazılmış en güzel yergilerden birisidir. size hayatı, sistemi, insanlığı sorgulatır. okuyun okutturun.
Ekim 2015

Altı Üstü Yirmi Altı  yeni bir  gönderide  bulundu.

İnternet makalesi nedir? Para kazanmak için uygun mudur?

inploid'e yeni katıldım. Bu konuyla ilgili bir yazı göremediğim için yazayım dedim. Alıntı değildir.

Makale her türlü konuda yazılabilecek yazı türüdür. Bilimsel makale ve gazete makaleleri olduğu gibi, internette yayınlanan makale türü de vardır. Son birkaç yılda internet makaleleri üzerinden para kazanılan
bir yazı türü olmuştur.

İnternet makalesi nedir?
İnternet makalesi diğer makale türlerine göre daha günlük bir dille yazılan, bilgi verme ve düşünce aktarma amacı olan yazılardır. Bir konu sınırı yoktur. Makale yazarları, yeni yazı yazarken imla ve noktalama
hatalarına olabildiğince dikkat ederler. Ayrıca SEO'ya uygun makale yazmaktadırlar. Çünkü bu makaleler birbirinden farklı birçok sitede yayınlanmak üzere satılabilmektedir.

İnternet makalelerine neden ihtiyaç oldu?
Daha önceden de blog vb. sitelerde internet makalesi diyebileceğimiz yazılar yazılmaktaydı. Fakat internet makalelerin önem kazanmasının sebebi şudur: Google son yıllardaki uygulamalarıyla, özgün içerik üreten
siteleri arama ekranında daha ön sıralara çıkarmaya başladı. Bu da her konuda birbirinden farklı sitelerin, ücret karşılığı makale yazdırmalarına sebep oldu. Ayrıca bazı blog sahipleri de kendileri yetişemediği zaman, ücret kaşılığı makale yazdırmaktadır.

Nasıl ücretlendirilmektedir?
Makaleler kelime sayısı üzerinden ücretlendirilmektedir. Ücretin ne kadar olacağı yazarlık tecrübenize ve çalıştığınız kişilere göre değişebilmektedir. Fakat yeni başlamış birisi 100 kelimeyi, 0,75 ile 1 TL arasında
ücretlendirmektedir. Aynı zamanda, bazı makale alış/satış siteleri 100 kelimeyi 1 TL'den az ücretlendirmeyi emek sömürüsü olarak nitelendirmektedir.

Gerçekten bu işle para kazanılabilir mi?
Açıkçası 100 kelimesi 1 TL üzerinden bu işi meslek haline getirmeniz biraz zordur. Ayda 3 bin lira kazanmanız için, yani günlük 100 lira için, 100x100, günlük toplamda 10.000 kelimeye denk gelen makaleler yazmanız gerekmektedir. Bunun için de günlük kaç saatinizi vereceğinizi siz düşünün. Tabi, bir şirkette çalışmaya başlarsanız o zaman bu işler biraz değişebilir.

Fakat küçük bir ek bir gelir olsun diyorsanız. Bu durumda biraz daha uygun bir iş olabilir. Aylık hedefiniz kadar günlük birkaç saat çalışarak ek gelir elde etmeniz mümkündür.

Bu işi kim yapıyor?
İnternette makale sipariş siteleri bulunmaktadır. Buraya gelen yayıncılar makale konusunu ve anahtar kelimeleri vererek makale sipariş ederler. Sitenin yazar topluluğu da bu makaleleri yazarak sitedeki profillerine makalenin değeri kadar ücret geçirirler. Bu ücretlerin toplamı belli bir barajı geçtikten sonra, ayın belirli tarihlerinde paralarını banka veya PayPal gibi yollarla hesaplarına alırlar.

Geleceği var mı?
Bu konuyla alakalı kimilerine göre makale yazarlığının ileride, diğer meslekler gibi olacağı düşünülmektedir. Hatta bazı şirketler makale yazarı alımları için ilan bile vermeye başlamıştır. Fakat maalesef makale yazarları için belirlenen ücretler hayal kırıklığına uğramanıza sebep olabilir. İnşallah ileride bu işi yapanlar, hak ettiklerini alabilirler.
Eylül 2014

Metindemirr  yeni bir  gönderide  bulundu.

makale-yorum.blogspot.com.tr/2014/09/ulk...Ülkemizde ki tüketici bilinçsizliğinin yada daha fazla çıkar hırsının getirdiği sonuçlar.

Ülkemizdeki Asansörler - Günlük Makaleler

description
Nisan 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Nerede bu devlet?!./Mehmet Türker Sözcü

“Kürtçü” açılımında PKK’ya verilmeyen taviz kalmadı, iktidar terörist başı Apo’nun ağzının içine bakmaya başladı! ...
Tayyip, bir yıldır şehit cenazesi gelmediği, anaların ağlamadığı propagandasıyla yerel seçimleri atlattı, cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanıyor! ...
Şehit cenazeleri gelmedi, analar ağlamadı ama…
Ülkenin bir bölgesi de PKK’ya teslim oldu! ...
Asker kışlasına çekildi, devlet ortadan kayboldu, meydan PKK’ya kaldı! ...
* * * *
Bu nasıl bir devlet idaresidir? ...
PKK’lılar Diyarbakır-Bingöl “devlet karayolunu” kesip kimlik kontrolü yapabiliyor! ...
Lice’de çevirdikleri bir otobüste bulunan iki uzman çavuşu kaçırabiliyorlar! ...
Devlet ortada yok! ...
Kalekol yapımını protesto eden PKK’nın “gençlik yapılanması” askerlere molotof, havai fişekler, çivili el bombalarıyla saldırıyor, 9 Mehmetçik yaralanıyor! ...
Devletin (!) karayolları sahipsiz kalmış, güçlendirilmiş askeri karakol inşaatları durdurulmuş durumda! ...
* * * *
Tayyip miting yapıyor eski iktidar ortağını halka şikayet ediyor, öte tarafta devlet idaresi elden gidiyor, umurunda değil! ...
Tayyip kesin konuşmuştu:
“Silahlarını bırakıp sınır dışına çıkacaklar”
Hiçbiri silahını bırakmadığı gibi, göstermelik bir-iki kafile dışında hepsi oldukları yerde kaldı! ...
Buna karşılık bölgede PKK’ya katılan gençlerin sayısı arttı! ...
Haberler geliyor:
“Türkiye ve Kuzey Irak’taki üniversitelerde okuyan 53 öğrenci PKK’ya katıldı”
“15 liseli genç pikniğe gitti bir daha dönmedi, PKK tarafından dağ kadrosuna götürüldü”
Bir Kürt anne feryat ediyor, Kürt baba isyanlarda:
“Lisede okuyan oğlumuzu PKK kaçırdı; barış varsa niye çocukları götürüyorlar? ”
Peki nerede bu devlet? ...
* * * *
Devlet idaresi hiç bu kadar aciz duruma düşmemişti! ...
Kürt gençleri kaçırılıp PKK’ya götürülüyor, Tayyip tutturmuş “paralel yapı” diye sabah akşam kafamızı ütülüyor! ...
Bir devlet (!) karayolu nasıl kesilir de kimlik kontrolü yapılır? ...
Bölgedeki valiler, jandarma, polis, asker ne işe yarar? ...
Manzara gayet açık:
Tayyip bölgeyi PKK’ya teslim etmiş, “paralel yapı” ile uğraşıyor! ...
Şehit cenazelerinin gelmemesi bile Tayyip için iftihar vesilesi oluyor! ...
Buna karşılık devlet elden gitmiş kimin umurunda? ...
Kontrolü PKK ele almış, Tayyip eski ortağıyla didişiyor! ...
Vah benim memleketime vah! ...
Bir Başbakanın asaleti! ...
Başlığa bakıp da yanılmayın! ...
Bu Başbakan, Güney Kore Başbakanı…
Biliyorsunuz geçenlerde Güney Kore’de meydana gelen feribot kazasında 300’den fazla genç hayatını kaybetti…
Elim bir kaza…
Peki olayda Güney Kore Başbakanı’nın bir kabahati var mı? ...
Yok ama Güney Kore Başbakanı Chung Hong-won sorumluluğu üzerine alarak istifa etti! ...
Mesela…
Tayyip’ten böyle bir davranış bekleyebilir misiniz? ...
* * * *
Tayyip’in başına şapka takıp hareket memurluğunu yaptığı çakma hızlandırılmış tren göz göre göre Pamukova’da kaza yaptı bir şov uğruna 41 kişi öldü, 89 kişi yaralandı! ...
Kimse istifayı düşündü mü? ...
Hele Tayyip’in aklının ucundan geçti mi? ...
Geçmedi! ...
Mavi Marmara Gemisi olayında bir sorumluluk aldı mı, almadı! ...
Güney Kore Başbakanı ise eğilip özür dileyerek istifasını açıkladı! ...
Bu durum Tayyip’e örnek olur mu? ...
Olmaz! ...

sozcu.com.tr/2014/yazarlar/mehmet-turker... .
Nisan 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Hanedan balkonda!..Mehmet Türker Sözcü

Da­mat Be­rat, sa­kal­lı mah­dum Bi­lal, ke­ri­me­ler Es­ra ve akıl­lı Sü­mey­ye ile Tay­yip ve Emi­na­nım bal­kon­da el ele tu­tuş­muş­lar, kol­la­rı­nı ha­vaya kal­dı­rıp za­fe­ri kut­lu­yor­lar! ...
Tab­lo, Sov­yet li­de­ri Brej­ne­v’­in Ekim Dev­ri­mi­’nin yıl­dö­nü­mün­de bi­na­nın te­ra­sı­na çı­kıp ge­ne­ral­le­riy­le as­ke­ri ge­çit tö­re­ni­ni iz­le­me­si­ni an­dı­rı­yor! ...
Ya da Ro­man­ya Dik­ta­tö­rü Ça­vu­şes­ku­’nun ka­rı­sıy­la bal­ko­na çı­kıp hal­kı se­lam­la­ma­sı gi­bi! ...
Siz bu­nu, Lib­ya­’nın linç edi­len li­de­ri Kad­da­fi ve oğul­la­rı­nın ve­ya Ira­k’­ın ası­lan li­de­ri
Sad­da­m’­ın oğul­la­rı ve kız­la­rıy­la ver­di­ği fo­toğ­ra­fa da ben­ze­te­bi­lir­si­niz! ...
Ha­ne­dan par­ti bal­ko­nu­na di­zil­miş, “Dur­mak yok yo­la de­va­m” di­yor! ...
* * * *
Hal­kı­mı­zın bir bö­lü­mü ön­ce­ki gün, “Yol­suz­luk­la­ra, ya­sak­la­ra, rüş­ve­te, ya­la­na do­la­na, ta­la­na de­va­m” de­miş ol­du! ...
İk­ti­dar son ge­nel se­çim­de al­dı­ğı oy­la­rın al­tı­na düş­müş ol­sa da şa­ibe­li bir ye­rel se­çim­ler­den ga­li­bi­yet­le çık­tı! ...
Ne Ge­zi olay­la­rın­da­ki po­lis vah­şe­ti…
Ne Ali İs­ma­il­ler, ne Ber­kin El­van­lar…
Ne TO­MA­’lar, gaz bom­ba­la­rı ve hal­kın ka­fa­sı­na inen cop­lar…
Ne ayak­ka­bı ku­tu­la­rın­dan fış­kı­ran 4.5 mil­yon do­lar…
Ne ba­ka­nın bi­le­ğin­de­ki 700 bin li­ra­lık sa­at…
Ne sı­fır­la oğ­lum-pe­ki ba­ba­cım…
Ne adam bo­yu ka­sa­lar, pa­ra say­ma ma­ki­ne­si ve üç-beş ku­ruş de­ğe­rin­de­ki mil­yon do­lar­lar…
Ne bil­mem kaç de­fa ve­ri­len rüş­vet­ler…
Ne do­lar üs­tü çi­ko­la­ta…
Ne Ba­ka­ra-ma­ka­ra…
Ne de “Su­ri­ye­’ye 4 adam yol­lar 8 fü­ze at­tı­rı­rı­m” ile Su­ri­ye­’ye gir­me ba­ha­ne­si­nin ya­ra­tıl­ma­sı mü­za­ke­re­le­ri…
Hal­kı­mız, “Bun­la­rın hiç­bi­ri be­ni ır­ga­la­maz, siz yo­la de­vam edi­n” de­di! ...
* * * *
Ön­ce­ki gün “Çal­sın ama iş yap­sı­n” an­la­yı­şı­nın za­fe­ri kut­lan­dı! ...
twit­ter ya­sak­lan­dı! ...
Ar­ka­dan Yo­uTu­be! ...
Dün­ya­ya re­zil ol­duk! ...
Ba­tı dün­ya­sı, Tür­ki­ye­’ye ba­kıp ba­kıp gül­me kri­zi­ne gir­di! ...
10 bi­ne ya­kın po­lis ve po­lis mü­dü­rü hal­laç pa­mu­ğu gi­bi at­tı­rıl­dı! ...
Sav­cı­lar, yar­gıç­lar sü­rül­dü! ...
Hu­kuk kat­le­dil­di! ...
De­mok­ra­si­nin ır­zı­na ge­çil­di! ...
Ve dün, cin­sel sal­dı­rı al­tın­da­ki de­mok­ra­si için bay­ram var­dı! ...
* * * *
Sol­dan sa­ğa da­mat mak­bul Be­rat Pa­şa, Es­ra Sul­tan, Va­li­de Sul­tan Emi­ne, Pa­di­şa­hı­mız Tay­yip, şeh­za­de sa­kal­lı Bi­lal ve akıl­lı Sü­mey­ye Sul­tan bal­kon­da yan ya­na di­zil­miş­ler­di! ...
Ha­ne­dan el ele tu­tuş­tu ve kol­lar ha­va­ya kalk­tı! ...
Müş­te­rek za­fe­ri ilan et­ti­ler! ...
Bu za­fer­de (!) hep­si­nin pa­yı var­dı! ...
Dan­tel gi­bi iş­le­di­ler! ...
Ve hal­kı­mız on­la­ra “Dur­mak yol, yo­la de­va­m” de­di! ...
Ma­lum yol­da dur­ma­dan iler­le­ye­cek­ler! ...
Aca­ba öy­le mi? ! .
* * * *
Ha­yır, bu de­mok­ra­si mü­ca­de­le­si bit­me­ye­cek! ...
“Pa­ra­lel dev­let mağ­dur­la­rı­nı­” oy­na­ya­rak gel­dik­le­ri bu nok­ta­dan iti­ba­ren ye­ni bir mü­ca­de­le baş­lı­yor! ...
Tay­yip Be­y’­in bal­kon ko­nuş­ma­sın­da sert­li­ğe ve ku­tup­laş­tır­ma­ya zir­ve yap­tır­ma­sı, teh­dit­le­ri, kib­ri bu mü­ca­de­le­nin yo­lu­nu ken­di­li­ğin­den açı­yor! ...
Hır­sı­na mağ­lup olan­lar er ve­ya geç kay­bet­me­ye mah­kum­dur! ...
CHP’­ye ge­lin­ce! ...
CHP, ken­di­si için çok avan­taj­lı bir sü­re­ci ya­ka­la­ma­sı­na rağ­men ba­şa­rı­lı ola­ma­dı! ...
Hır­sız­lık, yol­suz­luk, rüş­vet, mil­le­tin a…. Ko­yan dev­let mü­te­ah­hi­di, Su­ri­ye at­rak­si­yon­la­rı, or­ta­ya dö­kü­len ses ka­yıt­la­rı, ya­sak­lar ve­sa­ire…
CHP bü­tün bun­la­ra rağ­men oy­la­rı­nı yu­ka­rı­ya doğ­ru zıp­la­ta­ma­dı! ...
İs­tan­bul ve An­ka­ra­’yı ala­ma­dı­ğı gi­bi, elin­de­ki An­tal­ya­’yı da kay­bet­ti! ...
Ne­den? ...
* * * *
Da­ha ön­ce de­fa­lar­ca yaz­dı­ğı­mız gi­bi CHP ör­gü­tü bö­lün­dü ve iç çe­kiş­me­le­rin kur­ba­nı ol­du! ...
Ba­zı yer­ler­de­ki yan­lış ter­cih­ler…
Ata­türk­çü ve ulu­sal­cı çiz­gi­yi ne­ta­me­li bu­lan­lar…
Es­ki­ler-ye­ni­ler kav­ga­sı…
Kı­lıç­da­roğ­lu­cu­lar-Bay­kal­cı­lar mü­ca­de­le­si…
Gür­sel­ci­ler-Sa­rı­gül­cü­ler…
Ale­vi-Sün­ni ter­cih­le­riy­le ya­şa­nan çe­kiş­me­ler…
Ve bü­tün bu kar­ga­şa­da kü­süp en­se ya­pan ör­güt­ler…
CHP’­nin ye­ni­den ya­pı­lan­ma­ya ve ör­gü­tü­nü göz­den ge­çir­me­ye ih­ti­ya­cı var! ...
İs­tan­bu­l’­da Ka­dı­köy, Be­şik­taş, Ba­kır­kö­y’­ün oy re­kor­la­rı kır­ma­sı CHP ör­gü­tü­nün de­ğil, o il­çe­ler­de­ki bi­linç­li seç­me­nin se­çi­me asıl­ma­sı­nın ese­ri­dir! ...
CHP’­nin, Ata­türk­çü, çağ­daş, hu­ku­kun üs­tün­lü­ğü­ne ina­nan de­mok­rat seç­me­ni­ni hüs­ra­na uğ­rat­ma­ya hak­kı yok­tur! ...
sozcu.com.tr/2014/yazarlar/mehmet-turker... .
Mart 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Polis, polis olsa! Necati Doğru Sözcü

Polisin elindeki gaz fişeğini atan tüfek, yakın mesafeden ateşlenmişse… Ve bu tüfek ateşlendiğinde dik açıyla tutulmuşsa… Ve hedef gözetilerek tetik çekilmişse… Bu kafaya kurşun sıkmanın aynısıdır.
Berkin böyle öldürüldü.
Bu polis kimdi?
O polisin amiri var,
Amirin amiri de vardır.
Polis şefinin bağlı olduğu görevli, bu görevlinin bağlı olduğu üst görevli, üst görevlinin bağlı olduğu müdür, müdürün bağlı olduğu devlet büyüğü... Zincir devletin başına kadar gider. Zincirin halkaları, hep birlikte düşünüp, hep birlikte karar verip, önce ortamı biber gazına boğuyorlar. Sonra hep birlikte nişan alıp, hep birlikte tetiği çekiyor olmasalardı Berkin’i başından vuran polisi bulurlardı.
* * * *
Vuranı bulunmayan öldürme.
269 gün geçti.
Geçiyor, akıyor günler.
Bugün 270 gün oldu.
Berkin’i vuran bulunmadı.
Polis örgütünden sorumlu olan bakan, bakanın altındaki genel müdür, genel müdürün altındaki dairelerin şefleri, onların yardımcıları kenetlendiler. Berkin’in vurulduğu yerde ve saatte polisler görevliydi. İsimleri biliniyordu. Bütün polislere gaz fişeği atacak tüfek verilmiyor ama hangilerine verildiği kesin olarak biliniyordu. Berkin’i vurup öldüren tüfeğin zimmetli olduğu bir polis memuru mutlaka vardı.
Telsizden emir alıyordu.
Telsizden “anlaşıldı” diyordu.
Tüfek emirle ateşleniyordu.
Kameralar mutlaka çekiyordu.
270 gündür sözde bir soruşturma yapılıyor ama ortada Berkin’i öldüren tüfeği ateşleyen polis yok. Görgü tanığı yok. Telsiz konuşmaları yok. Tüfeği ateşleyen polise emri kimin verdiği yok.
Bunlar hem var, hem yok.
Savcı hem var, hem yok.
* * * *
Polis, polis olsa…
Savcı, savcı olsa…
Vali, vali olsa…
Berkin, vurulmazdı. O polis şefi, kendisine göstericileri sadece dağıtmak ve geriletmek ama kesinlikle öldürmemek amacıyla verilmiş olan gaz fişeği tüfeğini, yakın mesafeden, dik açıyla, hedef gözeterek ateşleyen polisi hemen açığa aldırır, savcıya teslim eder, mahkemeye verir, “adam öldürmekten” ceza almasını isterdi.
Polis, polis olsa…
Bunu yapardı.
Savcı, savcı olsa…
Berkin’i vuran polisin ve onun amirinin peşine düşer, şahitleri bulur, kamera kayıtlarını toplar, telsiz konuşmalarını belgeler hakimin önüne koyardı.
Vali, vali olsa…
Katilin bulmasını isterdi.
Başbakan, başbakan olsa…
Berkin’in babasını dinlerdi.
* * * *
Berkin’in babası Sami Elvan, oğlunu toprağa verdiği gün; “Başbakan ağzını açtığında dinden bahsediyor… Vicdanı varsa çocuğumun katilini bulsun, yakalasın” diyordu. Berkin’den önce 7 genç ve ne tesadüf yedisi de Alevi, polis fişeği ile öldürüldü. 12 gencin gözü kör oldu. Sadece 1 polis “cinayete teşebbüsten” yargı önüne çıkartılmadı.
Aksaray! Uşak! Niğde! Sakarya!
Diktatörlüğe gidişi durdurmak için seçmenin gücünü seçim sandığında birleştirme rüzgarı başlattığını” yazmıştım. CHP’nin güçlü olduğu kentlerde MHP’liler CHP’ye, MHP’nin güçlü olduğu kentlerde CHP’liler MHP’li adaylara oy desteği vereceklerini gösteren belirtiler var. 2009 yerel seçim sonuçlarını esas alan kıyaslamalı bir tablo yazmıştım. Aksaray, Uşak, Niğde’den bu tabloya itirazlar geldi. CHP Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz, “Uşak’da son anketlerde CHP yüzde 33, AKP yüzde 31, MHP yüzde 26 çıkıyor. ” dedi. Niğde CHP İl Başkanı Ünal Baykan, “Şu anda Niğde’de biz birinci parti konumundayız” diye iddialı konuşuyor. CHP Aksaray Belediye Başkan adayı Doğan Koşar ise “Şu anda Aksaray’da CHP seçmenin büyük çoğunluğunun desteğini almış durumda” diyor. CHP Sakarya İl Başkanı Oğuz Can Curoğlu ise yapılan son anket sonuçlarının; “CHP yüzde 25, AKP yüzde 31.
MHP yüzde 17, Diğer yüzde 6 ve kararsızların yüzde 21” olduğunu belirtiyor
sozcu.com.tr/2014/yazarlar/necati-dogru/... .
Mart 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

Yılmaz Özdil/Hürriyet

Pariteye göre bir Berkin kaç avrodur?
AKP gaztecisi soruyor…
“Berkin Elvan’ın ölümü üzerine kur hareketi oldu, borsa dalgalanması oldu? ”
Başbakan cevap veriyor…
“Piyasa kendi kendini topladı, borsa akşama doğru yükseldi, faiz rayına oturdu.
*
Parayı icat eden Lidyalılardan beri, herhangi bir hükümetin, dünya malı karşısında bu kadar zavallı duruma düştüğü görülmemiştir… Gutenberg’den beri, hiçbir ülkenin gazetecileri bu kadar pespayeleşmemiştir.
*
Ethem’i suratından vurdular.
Dolar yükselir mi?
Ali İsmail’i döve döve öldürdüler.
Repo tırmanır mı?
Abdullah kim vurduya gitti.
Cari açığı etkiler mi?
Ahmet’i katlettiler.
Parite ne olur?
*
Çocuk öldürdüler, çocuk…
Endeksi merak ediyor herif.
*
İnsan bu kadar ucuzlamışken…
İnsan hayatını enflasyon sepetine koyarlarsa şaşma!
*
Berkin’i toprağa verirken bir vatandaşın vurulması, bir polisin kalpten gitmesi, iki kadının toma tarafından ezilmesi, enflasyonu biraz daha düşürdü sayın seyirciler… 31 Mart valörlü ölümlerdeki faiz oranı tek haneye geriledi filan…
*
Dow Jones düşmüş, Nikkei çıkmış, Brent petrolün varil fiyatı, hikâyedir.
Menkulün kıymeti yok artık.
Menfur kıymetler borsasıdır burası!

9705
Şubat 2014

Engin Ergül   yeni bir  gönderide  bulundu.

O telefon görüşmesinin kodları Soner Yalçın Sözcü

Cemaat-Erdoğan arasındaki pis savaşa farklı açılardan bakmak zorundayız.
Bu kirli kavga salt Türkiye’nin iç meselesi değildir.
Oyun/tezgah büyüktür.
Kalbinizle değil aklınızla görmek zorundasınız.
Bakınız…
Cemaat; 17 Aralık Operasyonu’yla örtülü para trafiğini, rüşvetleri ortaya çıkardı. Sonra bunları sosyal medyaya servis etti.
Cemaat; Erdoğan ve Erdoğan’a yakın işadamlarının telefonlarını dinledi. Sonra bunları sosyal medyaya servis etti.
Cemaat; El Kadı gibi “küresel teröre destek veren” işadamlarının Erdoğan’la ya da Bilal’le fotoğraflarını çekti. Sonra bunları sosyal medyaya servis etti.
Cemaat; Hatay’da, Adana’da MİT’e ait TIR’lara operasyon yaptı. İHH bürolarına baskın düzenledi. Sonra bunları sosyal medyaya servis etti.
Son iki aydır yaşanan örneklerin sayısını artırabiliriz.
Cemaat; uluslararası arenada Türkiye’nin başını derde sokacak bu illegal faaliyetleri neden yapıyor/yaptırıyor?
Bu da soru mu demeyiniz; dünyaya bakınız.
Bakın oradan neler görünüyor…
Uluslararası teröre destek
Tespit 1) Washington’da Cumhuriyetçilere yakın düşünce kuruluşu, “Demokrasileri Savunma Vakfı” 21 Şubat 2014’te Jonathan Schanzer imzalı rapor yayınladı. Vakfın başkan yardımcısı Schanzer, ABD Hazine Bakanlığı’nın küresel terör finansmanı analistiydi.
Rapor ne diyor:
- Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye, İran’ı yaptırımlardan koruyarak, Suriye’deki Cihatçı örgütleri destekleyerek ve Hamas’a finansal destek sağlayarak, küresel terör örgütlerini finanse ediyor.
- Geçen yıl Türkiye, Tahran ile beraber büyük bir yaptırım bozma planına dahil oldu. “Altın için gaz” diye nitelendirilen plan, uluslararası yaptırımlara rağmen İran’a geçen yıl 13 milyar dolar kazandırdı. Türkiye’de, Erdoğan destekçisi siyasi elitlerin para akışını kolaylaştırmakla suçlandığı 2000’nin üzerinde kayıtlı İran şirketi bulunmaktadır. (17 Aralık Operasyonu’na bu açından da bakın. Sy)
- Erdoğan, Suriye’deki aşırı isyancı grupları desteklemek için çok ince hesaplar yapıyor; bunu, Sünni Cihatçı grupları silahlandırıp, eğitip, ve hatta finanse ederek gerçekleştiriyor. 2013 yılında altı aylık bir zaman diliminde Türkiye’den Suriye’ye 47 ton silah gönderildi. Cihatçı insan kaynağının ve finansmanının Türkiye’den Suriye’ye aktığı tespit edilmiştir. İsrailli askeri yetkililer, Suriyeli El Kaide gruplarının Türkiye’nin üç ayrı bölgesinde eğitildiklerini iddia etti. (MİT’in TIR’larına yapılan operasyonlara bu açıdan da bakın. Sy)
- Erdoğan’ın, El Kaide, Usame Bin Ladin ve diğer terörist gruplar ile olan finansal bağları nedeniyle yaptırımlara maruz kalmış Suudi iş adamı Yasin El Kadı ile olan dostluğu açığa çıkmıştır. (Sızdırılan fotoğraflara bu açıdan da bakın. Sy)
- Erdoğan yönetimi Hamas’la müttefiktir. Hamas’ın önde gelenlerinden Salih El Aruri’nin Türkiye’de yaşadığı ve buradan Hamas’ın lojistiğini ve finansmanını yönettiği belirtiliyor. Terörizmi destekleyecek para kaynağını Türk topraklarından sağladığı ifade ediliyor. (Gazze’ye yardım götüren İHH bürolarına yapılan baskınlara bu açıdan da bakın. Sy)
Küresel terör uzmanı Schanzer uyarıyor: “ABD ve uluslararası topluluk tarafından engellenmediği takdirde, Türkiye’nin terörizmi finanse etmesi daha da büyük sorunlara dönüşecektir. ”
“Mezhepçi Erdoğan”
Tespit 2) Schanzer’in raporundan iki gün önce, ABD’nin önde gelen 84 politikacısı Başkan Obama’ya Türkiye’ye yönelik endişelerini dile getiren bir mektup gönderdi.
“Sayın Başkan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, onlarca yıldır süren stratejik Türk-Amerikan ortaklığının temel direğini giderek daha çok baltalıyor; Türkiye’nin gelişen demokrasisini engelliyor. Biz, bu gelişmeden doğan derin hayal kırıklığımızdan dolayı size bu mektubu yazıyoruz. Türkiye’nin izlediği şu anki yol hakkında Türk kamuoyuna Amerika’nın endişelerini netleştirmeniz için, sizi Erdoğan’a baskı yapmaya çağırıyoruz. Sessizlik, sadece ülkede hukukun üstünlüğünü azaltmak yolunda Başbakan Erdoğan’ı cesaretlendirecektir. ”
Mektuptan sonra Başkan Obama, Başbakan Erdoğan’ı aradı.
Medya meselenin özünü kamuoyundan kaçırdı; bu telefon görüşmesinin kodlarını çözmedi. İşin özünde Obama, Erdoğan’ı uyardı.
Tespit 3) Demokrat eğilimli M. Abramowitz ile Cumhuriyetçi eğilimli E. Edelman’ın da bulunduğu dokuz kişilik bir heyete hazırlatılarak ABD yönetimine sunulan, “From Rhetoric to Reality-Reframing U. S. Turkey Policy” adlı 60 sayfalık raporun altında Ekim 2013 tarihi yazılı.
Rapor, Erdoğan’ı otoriter ve mezhepçi olarak değerlendirdi.
“Kürt Özerkliği”
Tespitlerin ortaya çıkardığı gerçek:
ABD, Erdoğan’ın üzerini çizmiştir.
ABD, Türkiye’ye yeni bir Tanzimat programı dayatacaktır.
Bu yeni programın temel meselesi, “Kürt Özerkliği” olacaktır.
Erdoğan bu programı kabule zorlanacaktır.
Bu zorlama “Cemaat faaliyetleriyle” başladı.
Son darbe, Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi olacaktır.
Bu mahkeme savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarına bakan uluslararası bir mahkemedir.
1 Temmuz 2002’de kurulan ve 11 Mart 2003’te çalışmaya başlayan mahkemede şu isimler yargılanmaktadır:
Darfur’da işlenen insanlık dışı suçlar nedeniyle (Erdoğan tarafından Ankara’da ağırlanan) Sudanlı Ömer El Beşir;
Orta Afrika Cumhuriyeti eski Devlet Başkanı Jean Pierre Bemba;
Kongo Vatanseverleri Birliği lideri Thomas Lubanga;
Uganda’nın kuzeyinde dini temellere dayalı bir devlet kurmak isteyen “Tanrının Direnişi Ordusu”nun (LRA) beş lideri.
Sonuç:
Erdoğan-Cemaat arasındaki kirli savaşın tüm boyutlarını görmenizi sağlamaya çalışıyorum.
Evet, tribüne çekilip “yesinler birbirlerini” diyemezsiniz.
Mevzubahis olan vatan’dır…
sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin... .
Mayıs 2013

Ece Naz Sonat  yeni bir  gönderide  bulundu.

İngilizce Yazarken Dikkat Edilmesi Gerekenler

  • Bir cümlede özneler, fiillerle uyumlu olmalıdır. Örneğin "John have two pieces of toast and I has three." diyemezsiniz.
  • Tenseler zamanı gösterir. Hangi zamandan bahsediyorsanız o kurallara göre yazmalısınız. Bir cümlede zamanları karışık yazarsanız, anlamı bozarsınız.
  • İngilizce'de okunuşları aynı olan bazı kelimelerin yanlış yazılması anlamı bozar. Örneğin they're ve their, you're ve your sık sık karıştırılanlar arasındadır.
  • Gereğinden uzun olan cümlelerden kaçınılmalıdır çünkü genelde yanlış olurlar. Bu cümleler ikiye yada üçe ayrıldığında daha doğru olurlar. Örneğin "We walked over the commissary to get something to eat but it was closed, so we didn't know what to do so we kept walking until we saw a restaurant and decided to go in and get something to eat but Andrew didn't want to eat there so we kept walking for another mile." cümlesinde bir çok hata vardır ve aslında üç yada dört parçaya rahatça ayrılabilir.
  • Noktalama işaretleri çok önemlidir. Yazı yazarken en çok yapılan hata, virgülü nereye koyacağını bilmemektir. Virgül, cümlenin birbirinden ayrı duran parçalarını ikiye bölmek için kullanılır. "But" ve "And" gibi bağlaçlardan sonra virgül kullanılmaz.
  • Kullanacağınız bir kelimenin gerçekten nasıl kullanıldığını bilmelisiniz. Dilbilimde buna collocation deriz.
  • Kelimeye büyük harfle başlamaya yalnızca cümle başlarında değil, özel isimlerde de dikkat etmelisiniz.
  • Yazdığınız şeyi birinci şahıs olarak mı yoksa ikinci şahıs olarak mı anlatacağınıza karar vermeli ve bütün yazı boyunca buna sadık kalmalısınız.
  • Yazdıklarınız bir diyalog içermedikçe içinde isim ve fiil içermeyen cümleler kullanmamaya dikkat etmelisiniz. Örneğin "Really dumb."
  • Gereksiz kelime kullanmamaya özen göstermelisiniz. Böylece hatalarınız en aza inmiş olur.
Şubat 2013

Serkan Köse, bir soruya yanıt verdi.

Makalelerimi nasıl daha büyük kitlelere ulaştırabilirim?

Bunun için inploid'i kullanabilirsiniz. Üst menüdeki Yazı Yaz butonuna tıklayarak doğrudan makale/yazı yazma sayfasına gidiyorsunuz.

Makale

Burada yazınızı olabilecek en anlaşılır dille ayrıntı olarak hazırladıktan sonra yazının ilgili olduğu konu başlıklarını eklediğinizde inploid sizin için ilgili konu başlıklarındaki kullanıcılara yazınızı duyurmaktadır. Buna ek olarak aynı sayfada yazınızı yazdıktan sonra sağ altta bulunan "Bu Makalede Yanıtlanan Sorular" kısmındaki kutuya makalenizin/yazınızın ne gibi bir soruya yanıt olabileceğini de girerseniz biz bu yazınızın yanıt olarak kullanılabileceği soruları da sisteme ekleyerek her yerden erişilebilir hale getiriyoruz.

Makale

Dünyada ilk kez denenen bu ilişkilendirme yöntemine yakında eklenecek araçlar ile her yerden içerik sağlamanıza olanak vereceğiz.
Şubat 2013

Halil Ertekin, bir soruya yanıt verdi.

Makalelerimi nasıl daha büyük kitlelere ulaştırabilirim?

Hemen hemen her kesimin üye olduğu klasik ama etkili olarak edebiyatdefteri, blogger, twitter, facebook vb sitelerden paylaşım yaparak. Tavsiye olarak ise güzel özgün bir site açıp oradan yayınlamak.
Ocak 2013

Metin Özaydinlik  yeni bir  gönderide  bulundu.

Ruhsal gelişimle uğraşanların psiko-patolojik halleri

Bu yazı, ruhsal gelişimle ilgili… evet size egodan, sevgiden ve öfkeden bahsedeceğim ama bunları sürekli işittiğiniz şekilde değil!!! Öfkeyi yenmenin, kimi zaman dünyadaki sorumluluklarımızı reddetme aşırı sevgi duymanın kendimizin ve diğer insanların dengesini bozma ve egoyu yenmenin ruh sağlığımızı yerle bir etmeye yol açabileceğinden bahsedeceğim…

Ruhsal gelişimi tıpkı bir “afyon” gibi alan kitlelerin, nasıl yönlendirilerek bozulmuş bir ruh haline sahip olabileceklerini açıklamaya, hem bir ruh sağlığı uzmanı hem de ruhsal gelişimle 10 yıldır ilgilenen biri olarak kendimde ve diğerlerinde gözlemlediklerimden de örneklerle yola çıkacağım. Bu esnada ruhsal gelişimle uğraşıp, kaçımızın dengeyi ve arzulanan ılımlı bir ruhsal yapıyı koruyabildiğimize dair bir içebakış ve özeleştiri yapmamıza yardımcı olacak.

ZAYIF BENLİĞİN TELAFİSİ İÇİN RUHSAL GELİŞİM:
•Ruhsal gelişime ilgi, genelde bir kaybı veya acıyı telafi etmek için
başlar. Bizlerin daha küçük yaştan bir tapınağa verilip ruhsal gelişim için bir eğitilmek gibi bir gelenek içinde var olmadığımız için, ruhsal gelişimle ilgilenmek, çoğunlukla zorunluluktan ya da ihtiyaçtan doğan bir seçimdir.
•Genelde sevdiğimiz birinin kaybı, bir ağır hastalık, intiharın eşiğine gelme veya hayatın anlamsız olduğuna dair boşluk duygusu ile kıvrandığımızda bir çıkış yolu bulma amacı ile gerçekleşir.
•Ama “bir acıyı dindirmek, bir boşluğu doldurmak, bir şeyleri unutmak”gayretinde olan birisi, öncelikle dengesi bozulmuş birisidir. İşte bu ilk tehlikedir. Acı ve hayal kırıklığı içindeki kişi, duyduğu her sözü ve aldığı her öğretiyi “kendi istediği gibi” algılama eğiliminde olacaktır. Hatta birşeylere sarılmak ihtiyacından dolayı, sorgulamadan kabul edecektir.
•Bu durum, öğretinin özünü kaçırmasına yol açacaktır. Yani insanların,“sır-secret” gibi öğretileri veya düşüncelerini doğru kanalize etmeyi; onu terkeden sevgilisinin, maaşına zam yapmayan patronunun veya ders çalışmayan çocuğunun üzerinde neden kullanmaya çalıştığını anlamak böylece mümkün olur.

İKİNCİL KAZANÇLAR: ÜN, PARA, SAYGI SEVGİ KABUL KAZANMA
Görülen o ki, ruhsal konularla ilgilenmek, ün yapma, sayılma, saygı görme ve para kazanma gibi amaçlar peşinde koşulmasına engel olmamaktadır. Bunlar, elbette insan kaldığımız sürece bizi besleyen değerlerdir ama ruhsal gelişimin bir sonucu olarak kendiliğinden gelirler, yani ruhsal gelişim bunlar için bir araç olamaz.

Bu noktada amaçlarının hala sıradan olduğunu gören kişi, kendi içinde çelişmemek için bu ikisini birleştirmeyi seçer.
•Yani para kazanma hırsı, sıradan ve insani bir arzudur ama buna daha ulvi bir değer biçmek için “para sevgidir” der.
•Saygınlık kazanmak ve ne kadar iyi birisi olduğunu göstermek için bir kişiye yaptığı iyiliği, yolladığı şifayı insanların gözüne sokar.
•Tartışmalarda faka bastığında veya eleştirildiğinde “ben bu işlerle 20 yıldır uğraşıyorum” der… Sanki ruhsal gelişim, verilen emekle ya da yıllarla birlikte doğru orantılı artan bir şeymiş gibi…
•Yani aslında sıradan ve az gelişmiş olan amaçlarıyla, sözde daha yüce görülen değerleri birleştirir ya da öyle olduğunu sanır.

BİR AFYON OLARAK RUHSAL GELİŞİM:
•Dünyevi ve daha sıradan (!) işleri bırakıp, alemlerin gizemlerine çekilmek, maalesef çoğunlukla bizi bir insan olarak sorumluluğumuzu yadsımaya itmektedir.
•Dünya üzerinde, bizi çevreleyen sosyo-politik bir çevrede yaşıyoruz. Dünyanın kaynaklarının korunmasından, ülkemizdeki siyasi olaylara kadar bir sorumluluk içindeyiz.
•Dünyayı dönüştürmekteki payımızı reddettiğimizde, birilere bizlere bu öğretiler vasıtasıyla sahte amaçlar verirler. Ve biz de bunları yutmaya hazır oluruz.
•Örneğin, bir ruhsal kanal, son zamanlarda, Obama’nın dünyayı kurtaracak indigolardan olduğuna bizi inandırmaya çalışmaktaydı.
•Yine aynı kanal (nasıl bir kanalsa, gayet politik!) küresel ısınmanın dünyanın normal bir süreci olduğunu, insanların bunun için üzülmemesi gerektiği üzerine bir mesaj vermişti. Hatta mesaj başlığı “KÜRESEL ISINMADAN İNSAN SOYU SORUMLU DEĞİLDİR!” idi. Bu söylemin ardında, petrol şirketlerinin ve araba, cep telefonu, bilgisayar gibi bu endüstriden beslenen yan pazarların çıkarlarının olmadığına inanmak güçtür.
•En büyük tehlike, öğretilerde verilen mesajların, aslında neye hizmet ettiğini ve olası sonuçlarını gözden kaçırmaktır.
•Ve en büyük tehlike, mistik olmakla duyarsız olmak veya aptallaşmak arasındaki ince sınırı gözden kaçırmaktır.

KARŞIMIZDAKİNİ HİÇLEŞTİRME: KOŞULSUZ SEVGİ
Son 10 yılda en çok duyduğum terim: koşulsuz sevgi…
•Sevgimizi, karşımızdakinde sorumluluk ve suçluluk duyduracak şekilde fazlasıyla vermek, karşımızdakinin sınırlarına davetsizce girmek ve karşımızdakinin istencini, varlığını yok saymak yani onu hiçleştirmektir. Ben buna “sevgi kusmak” diyorum.
•Yeni tanıdığınız biri “siz” denilmeyi hak eder, ona “sevgililer” diyemezsiniz. Sizden mesafe isteyen birine gidip sarılamazsınız. Sizden ayrılmak isteyen eşinize “ben seni hala seviyorum, ne olur sev beni” diyemezsiniz.
•Kaldı ki, sevgiyi deneyimlemeye hazır olmayan varlıklara sevgi vermek, onların deneyimlemesi gereken dersleri almalarını engeller. Yani insanların sevgiyi reddetme hakları mevcuttur.
•Sevginizi makul ölçülerle tutmaya gayret etmeli, kendi bağımlılıklarınıza “sevgi” kisvesi giydirmemelisiniz. Eğer sizden sevgi istemeyen birini sevmeye devam ediyorsanız bunu içinizden yapmalı, bunu bir şova dönüştürmemelisiniz.
•Küçük Ağacın Eğitimi kitabında “Kızılderililer birinin bir şeye ihtiyacı olduğunu görürlerse onu, onun bulabileceği bir yere koyarlar” der. Şatafatsız, dışa vurumsuz “ben sana iyilik yapıyorum” sorumluluğunu vermeden ve tabi ki “ben iyilik yapıyorum” duygusunu tatmaksızın…

MESİH BİLİNCİ:
•Sürekli “vermek” çabasında bulunan insanlar almayı bilmezler.
•Sevgi, kendini kurban etmek değildir. Kendinizi kurban ettiğinizde sevip saymadığınız çok önemli bir varlık vardır: Kendiniz…
•Acı çekmeyi bir sınav ve arınma olarak gördüğünüzde, kendinize zararlı olan ilişkilere çekilirsiniz, tekrarlayan döngülerde kendinize zarar vermeye devam edersiniz ve bunun ruhsal gelişim olduğunu sanırsınız.
•Ve maalesef Mesih’in insanlarda yarattığı bu yanılsama, bilinçdışı olarak birçoğumuzda devam etmektedir.
•Sevgi vermenin, kurban olmak demek olmadığını anladığınızda, bir yanağınıza tokat atana diğerini çevirmezsiniz… siz de kalkıp bir tokat atmazsınız… ama bir daha o tokatı yemezsiniz.
•Stephano D’Anna'nın Tanrılar Okulu kitabında dediği gibi “Kurban her zaman suçludur...”
Psikoloji Makaleleri
EGO YENİLEBİLİR Mİ? YENİLMESİ GEREKEN BİR ŞEY MİDİR?
•Ruhsal öğretilerin bir çoğu "egoyu yenin!" der.
•Egoyu yenmek ne demektir? Dahası gerekli midir?
•Ego, bu dünya yüzeyindeki bir çok yasa gibi gereklidir. Yerçekimi nasıl bu dünya için bir yasa ise, bir şekilde bu dünyaya fiziksel olarak bağlı olan biz insan soyu için "ben-ego" dediğimiz “kendilik bilinci” bizi burada tutmaktadır.
•Ego, bizim kimliğimizdir, değerlerimizdir. Kendimizi koruma dürtümüz, soyumuzu devam ettirme, bir şeyler için savaşma, bilim yapma, düşünme becerimizdir.
•Ben egomu yitirmedim. Egomu yitirdiğim gün bu dünyaya bağlı olmayacağım zaten. O zaman yine yaşayacağım ama "ben" ve bir "egom" olmayacak.
•Ruhsal gelişimin ilk adımı KENDİNİ BİLMEK ve KENDİNİ DENEYİMLEMEKTİR. Yani egoyu tanımaktır. Kendini bulmak veya onu silmek değil. Biz ve insanlık için en iyi olanı deneyimlemek, ama kendimiz için en erinç verici doğru ve yanlışları seçmek...

GÜNAH KEÇİSİ: ÖFKEMİZ
Nietzsche der ki "Kıskançlık ve öfke duymayacak kadar yüce değilsiniz, bari bunlardan utanmayacak denli yüce olun!"
•Öfke, çok önemli işlerin ve değişimlerin yakıtı olabilir.
•Bir şeyleri değiştirmek için makul bir öfke ve kararlılık gerekir.
•Bize zarar veren ilişkileri bitirmek için, yeni bir hayat kurmak için, işimizi evimizi değiştirmek için, bir teoriyi kurmak için, dünyanın daha iyi bir yer olması için makul bir öfke çoğunlukla şarttır.
•Adaletsizliğin olduğu yerde kabullenici veya tarafsız olmak, asında ezilenin karşısında yer almak ve bu adaletsizliğin sürmesine destek vermektir.
•Sorun sadece öfkeyi doğru kanalize etmeyi öğrenmektir.
•Sevgi gibi öfke de deneyimlenmelidir ama kendini bilen kişi, bunu neden yaptığını bilen, sonuçlarını ise önceden görerek kabul eden kişidir.
•Ve öfkeyi deneyimlememiz gerekiyorsa deneyimleriz, ama kendini bilen bir kişi olarak gösterdiğimiz öfkenin o anki olayla ilgili gerçek tepkiler olmasını bekleriz.
•Bunu yapamadığımızda ise, kabul etmek ve kendimizi affetmek, yeniden sevmek, kendimize borcumuzdur.

EGOYU YENME YERİNE KENDİ İZİNİ SÜRMEK:
Bir şeyleri “yenmek” demek, kendimizle savaş halinde olmak demektir. Yenmek ve savaşmak Tek tanrılı dinlerin ürünüdür. Nefis yenilir, şeytan yenilir, ego yenilir… Oysa kendimizle savaşmadan sadece izlemek bile farkındalık için yeterlidir.

Carlos Castaneda, yeni görücülerin “iz sürme” dedikleri bir sanattan bahseder. Kendi alışkanlıklarımızın, düşkünlüklerimizin ve inançlarımızın izidir bunlar... Burada sessiz bir gözlemci hatta bir avcı gibi kendimizi yargılamadan gözler ve takip ederiz. Ve bu çoğunlukla büyük değişimler için yeterli olur.

O ZAMAN...RUHSAL GELİŞİM NEDİR?
Ruhsal gelişim, kendimizi deneyimleme yolunda, bizim için en iyi olanın ne olduğuna karar vermektir.
Ruhsal gelişimle uğraşan ve kendini tekamül ettirmeye çalışan her varlık, ne övülmeyi ne de yerilmeyi hak eder.

Bir Çift Yürek kitabında, yılanın deri değiştirmesi hakkında bir örnek vardır: "Yılan deri değiştirir, ama yılanın deri değiştirmesinde ne övülecek ne de yerilecek bir şey vardır. Yılanın deri değiştirmesi bir zorunluluktur".

Ruhsal gelişimle ilgilenen kişi de, ne yerilecek ne de övülecek bir durumdadır. Sadece o yolu seçen ruh için, olsa olsa bir zorunluluktur.

blog.milliyet.com.tr/ruhsal-gelisimle-ugrasanlarin-psiko-pat...
Ocak 2013

Metin Özaydinlik  yeni bir  gönderide  bulundu.

FELSEFENİN YENİ GÖREVİ İNSANCA BİR DÜNYA KURMAK

“Tarihin sonu, insanları ezen baskının sonu demektir,” ERIC WEIL


Teknolojinin gelişmesi, kendisine uzay çağı, bilgi çağı gibi nitelikler yüklenen yeni bir çağı getirirken, felsefenin bundan böyle yapacak bir işi kalmadığını, evrenin bilinmesi görevini bilimlerin üstlendiğini ve üstelik bu görevi en iyi biçimde yerine getirdiğini savunanlar çoğalıyor. Oysa, bilinmesi gerekir ki, bilim ne kadar gelişirse gelişsin, insanoğlu düşünmekten vazgeçmediği sürece felsefe de varlığını güçlü biçimde sürdürecektir.

İki binli yıllarda felsefe artık bilimsel ve teknik gelişmelerin insanı nereye sürüklediğini düşünmeye başlamıştır. Sermayenin küreselleşmesi ve tüm dünyayı tek bir pazar haline getirmeye çalışması birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Ezilen ve sömürülen ülke insanlarının başvurduğu son çare olarak terörizm, insanın en doğal hakkı olan yaşama hakkına yönelik en büyük tehlike olmakta, bir yandan da, siyasal otorite, terörü ve şiddeti yok etmek adına, bir devlet terörü uygulayarak suçsuz insanların yaşama hakkını hiçe saymakta, farklı düşüncelere ve ideolojilere baskı uygulayarak, en azından, düşünme ve düşündüklerini yayma özgürlüğünü ortadan kaldırmaktadır. Gelişmiş sanayi ülkelerinin dışında kalan, doğanın ve insan emeğinin ürününden yeterli payı alamayan sömürülen ülkelerin aydınları, Batıcı düşüncelerden ve modernizmin kazanımı olan kavramlardan rahatsızlık duyarak, ister istemez, bu kavramlara karşıt söylemler geliştirmektedirler. (Postmodernist kuramlara göre, Sanayi öncesi toplumların temel üretim ilişkisi toprağa dayalı olduğu halde, sanayi toplumunda makineye, sanayi sonrası günümüz toplumunda ise bilgiye bağlıdır. Çağımız, bilgi toplumuna doğru sürekli evrilmekte, buna bağlı olarak ekonomik, toplumsal, politik ve kültürel değişiklikler sessiz bir devrim niteliğinde gerçekleşmektedir. İletişim ve bilgi devriminin getirdiği değişiklikler çalışma tarzını, oyun, seyahat, düşünce biçimini de değiştirir. Bu nedenle Postmodern toplum, bilgisayarda, enformasyonda, bilimsel bilgide, ileri teknolojide ve bilimdeki ilerlemelerden kaynaklanan hızlı bir değişme toplumudur. Postmodernizm, her şeyden önce, sadece başkaldırıyı ve eleştiriyi yücelttiği ve her zaman olumsuz olan tavrı nedeniyle eleştirilmiştir. Gerçekten, postmodernizm Batı uygarlığının yarattığı deneyimi, bilgi ve kültür birikimini, gelişen teknolojinin getirdiği sanayileşmeyi, kentleşmeyi, moden ulus devleti, her şeyi eleştirir. Bu bağlamda Postmodernizm kariyer, bireysel sorumluluk, bürokrasi, Liberal demokrasi, hümanizm, hoşgörü, eşitçilik, Marxizm, Hristiyanlık, faşizm, Stalinizm, İslamiyet ve modern bilim gibi tüm ideolojileri aynı kefeye koyar. Bunların söz merkezci, aşkın, bütünselleştirici üst-anlatılar olduklarını söyleyerek hepsine karşı çıkar./Bu görüşler, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fak. Felsefe Bölümünde görülmekte olan Felsefe Problemleri dersinde hazırlanan seminerin özetinden alınmıştır... Katkılarından Dolayı İbrahim Canol'a TEŞEKKÜRLER..) Sermayenin küreselleşmesine ve sömürüye karşı toplumsal tepkinin ve direnişin doğal sonucu olan bu gelişim, baskın Batı kültürüne karşı yoğunlaşan eleştirel tavrın da ana nedenidir. Bu eleştirel tavır, bir bakıma, ekonomik açıdan dışlanan doğu ülkelerinin Batıya bakışı ve doğulu insanın Batı kültürünün yarattığı kimlik bunalımından kurtulma çabasıdır. “Postmodernizm” adı altında bütünleşen Batı karşıtı tavırlar, kendiliğinden ve zorunlu olarak karşı çıkışın söylemini yaratmakta ve çoğu kez de bir özgürlük savaşımı kimliğine bürünmektedir. Küreselleşmeye karşı duruşun zorunlu sonucu olarak da ulusalcı kimlik kazanmakta, ya da etnik ayırımları körükleyici bir nitelik almaktadır. Sermayenin küreselleşmesi olgusunun insan üzerinde yarattığı olumsuzluklara dayanarak oluşturulmaya çalışılan postmodernist kuramlar, çoğunlukla kapitalizme karşı bir eleştiri gibi görünse de, emperyalist sömürü düzeninin özüne değinmeden, yalnızca düzenin kollarıyla savaşan bir Donkişot kimliği kazanmaktadır.

İki binli yılların en büyük sorunu, yeniden yapılanma ve bir kimlik kazanma sorunudur. Çünkü, birey artık kast, sınıf, akrabalık vb. gibi yollarla bir toplumsal statü kazanamaz duruma gelmiş, sahip olduğu değerlerle ve kendi yaratıcılığıyla toplumda saygın bir yer edinebileceği gerçeğini kavramıştır. Bu kavrayış da öncelikle özgürleşmeyi temel amaç haline getirmekte ve birey kendi özgürlüklerini kısıtlayan din, devlet, yasa, aile, ahlâk gibi yerleşik kurumlara karşı çıkmanın, bireyselleşmenin ilk adımı olduğunu düşünmektedir. Ya da, daha olumlu bir yaklaşımla, tam ve eksiksiz bir demokrasi istekleri artmaktadır.

Günümüzde felsefe yeni görevler üstleniyor. Bu yeni görev, öncelikle yeni bin yılın toplumsal, ekonomik, siyasal sorunlarıyla boğuşan, karşılaştığı sorunları çözemediğini ve yaşam savaşında yenik düştüğünü düşünen insanlarla da ilgilidir. O insanlar ki, tüm yaşama ve mutlu bir geleceğe ilişkin umutlarını yitirmiş, Batı karşıtı söylemlere bel bağlamış, mistik akımlara kendini kaptırıp, cemaat içinde bir kimlik kazanma çabasıyla insan olma kimliğini ve değerlerini yitirmişlerdir. İşte felsefenin yeni görevi bu kişilerin önüne yeni bir dünya sunmaktır. Kendi toplumsal ve kültürel modelini tüm dünyada geçerli kılmak isteyen gelişmiş Batı dünyasının karşısına, dünya nimetlerini hakça paylaşan, uygarlıktan payına düşeni alan, hızla büyüyen ekonomik eşitsizliği en aza indirgeyen yeni dünyanın kurulmasında, felsefenin yeni modeller üretme ve sunma görevini de en iyi biçimde yerine getireceği kuşkusuzdur.Tüm insanların barış içinde ve mutlu yaşamaya ve her zaman daha iyiyi istemeye hakkı vardır. İşte günümüz felsefesi, artık bunun yollarını aramak, çözüm yolları üretip insanlığa daha mutlu ve özgür yaşama alanları sunmak gibi zor bir görevi de üstlenmiştir. Yani, felsefenin temel çabalarına bir de daha insanca bir düzen kurma kaygısı eklenmiştir. Çünkü, felsefe –çoğu kez sanıldığının tersine- bulutlarda dolaşan soyut ve anlaşılmaz bir dille örülü, esrarlı bir şey değil, daha güzel bir dünya yaratmayı amaç edinmiş, somut, açık ve aydınlık bir aranıştır. Kuşkusuz, daha güzel bir dünya yaratmak isteyenler, filozofu soyut bir düşünce sisteminin yaratıcısı olarak göklerde gezinen bir kimse değil, çağının toplumsal ve ekonomik koşullarını yansıtan, sorunlara yeni çözüm yolları sunan bir insan olarak görmek, tanımak ve tanıtmak zorundadır. Çünkü, Seneca’nın da dediği gibi, yaşam Tanrının armağanıysa, iyi bir yaşam da felsefenin insanlara armağanı olacaktır.

İnsanlara iyi bir yaşam sunmanın ilk adımı, kimsenin ona bir bağış olarak sunmadığı ve onun bir insan olarak zaten doğuştan bir takım temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu bilincini kazandırmak ve bu hakları hiçbir kısıtlama ve engelleme söz konusu olmaksızın yaşayabileceği bir ortam hazırlamakla başlar. İnsan hakları söz konusu olunca, bu hak ve özgürlükleri kimin, ya da kimlerin kullanacağı tartışılamaz. Başkasının bir insan hakkını çiğnemiş bir kişi olması bile önemli değildir. Salt insan olması, ona, bu hakların onun için de korunması hakkını sağlar. Bir insan hakkını hak yapan, yani hiçbir insanda çiğnenmemesi ya da sağlanması gerekliliği insanın olanaklarının bilgisinde temelini bulur. Kendimizi, yani insan türünü yeryüzünden silip süpürmeyi düşünmediğimiz sürece, hiçbir eylemin insan haklarıyla ilgisiz olmadığı bilincinde, bu haklarımızı kişilerde korumaktan; ve bunu yapan kişiler olarak kazandığımız hakla herkes için korunmasını yüksek sesle istemekten –devletlerden ve insanlıktan- istemekten başka çaremiz yoktur (“Felsefe ve İnsan Hakları” – Ioanna Kuçuradi-İnsan Haklarının Felsefe Temelleri-Türkiye Felsefe Kurumu Yayını-Ankara 1996)

İnsan hakları dediğimizde, aklımıza önce yaşama hakkı geliyor. Çünkü, yaşama hakkı olmaksızın diğer tüm hakların sağlanmış, ya da korunuyor olmasının hiçbir anlamı kalmaz. İnsan için önce yaşam vardır. Yaşayan insan varoluşunu kazanır ve geliştirir. Öncelikle biyolojik bir varlık olan insan doğar, sonra birey olarak hukuksal kimliğini, yani kişiliğini oluşturur. İnsanın ekonomik, toplumsal, kültürel ve moral yönlerden kendisini geliştirmesi bir toplum içinde gerçekleşecek ve birey, içinde yaşadığı topluma uyum sağlama çabası içindeyken, bir yandan da kendine özgü değerleri yaratmanın ve geliştirmenin yollarını da arayacaktır. Bu nedenle, toplumsal bir varlık olarak insan bir yandan toplumla bütünleşme sürecini yaşarken, bu süreç aynı zamanda onun topluma yabancılaşma sürecini de birlikte getirir. Çünkü, toplumun egemen güçleri o ilk özgürlüğün, yani kendi değerlerini yaratma ve kendisi olma özgürlüğünün somutlaşmasını sağlayacak olan olanakları, özgürlükleri, ayrıcalıkları insana tanımaz. Böylece, insan doğal haklarını ve onların ilki olan yaşama hakkını bile kullanamaz ve geliştiremez duruma düşer. Çünkü, kendi yarattığı toplum içinde ekonomik ve toplumsal yoksunluğa, zayıflığa düşmüştür. (“Yaşam Hakkı-Felsefe Açısından Pratiğe Doğru”-Bahri Savcı- Türkiye Felsefe Kurumu Yayını-Ankara 1996) İşte, tam burada, insanın, insan olmak sıfatıyla doğuştan sahip olduğu haklarını, toplumsal düzeni koruyan devletten isteme, toplumun ve devletin bu hakları güvence altına almasını talep etme ve kendi yarattığı topluma karşı kendisini yabancılaştıran toplumsal düzene karşı koyma hakları doğar. Doğuştan sahip olduğu hakların hem kendisi ve hem de başkaları için sağlanmasını ve korunmasını isteyen ve bunu gerçekleştirmek için de çaba gösteren insan, toplumsal açıdan da “insan olarak var olma” hakkını ve gerçek kimliğini kazanmıştır.
Feridun ORHUNBİLGE
Emekli Felsefe Öğretmeni Felsefe
Ocak 2013

Duygu Avcı  yeni bir  gönderide  bulundu.

Türkçe'nin Matematiği

Gerçekten okunmaya değer bir yazı. Okuyun ve Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'ni bir daha düşünün... Kimbilir, belki de insanlık Türkçe ile telepati kuruyordur (:

TÜRKÇE'NİN MATEMATİĞİ

Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe’yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal’in romanları 3.500 kelimeyi geçmez” görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe’nin Fransızca’ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce’ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe’nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği yoktur.

Başka bir dilden Türkçe’ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe’de anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe’nin, referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir. İngilizce-Türkçe sözlükte “sick”, “ill” ve “patient”ın karşısında hep “hasta” yazar. Bu bağlamda ingilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe’de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: “doktor falanca beyin hastası olmak”, “böbrek hastası olmak”, “internet hastası olmak”, “filanca şarkının hastası olmak” arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar. Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta: 3+5=12+5=38+5=yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı “+5″ yazdığı halde! Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe’de de hepsinde aynı “hastası olmak” ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe’nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0′dan 9′a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir.Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.Türkçe’deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe’ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği öğrenildiğinde, sadece “x=6″, “y=23″ olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir. Oysa söz gelimi ingilizce’de “go”, “went” olurken “do”, “did” olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: “foot”, “feet” olurken “boot”, “beet” değil “boots” olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir. Türkçe’de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir.

Türkçe’de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği “alma” olması gereken meyve isminin “elma” biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1′leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır. Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
ev……..ler…….evler
1.0…….0.1……1.1

Türkçe’deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1′dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe’de başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece “ler” dediğinde, alacağı tepki: “anladık ler de, neler?” türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.

Vurgulama/sıfat kökü zayıflatma matematik ifade

kırmızı 0.1.0
kıp kırmızı 1.1.0
kırmızı msı 0.1.1
kıp kırmızı msı 1.1.1

Türkçe’deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. “Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp Kırmızı Tramvaymsı; [1.1.1]) bir renk aldı” dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur. Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak.

Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:

011 = ben 010 = sen 000 = o 111 = biz 110 = siz 100 = onlar 00 = geniş zaman 11 = şimdiki zaman 10 = gelecek zaman 01 = geçmiş zaman kök kişi matematik ifade

yeterlilik……………..Oku (y)abil dim……………..= 1.1.0.01.0.0.011
olumsuz……………..Oku (y)a ma z mış sın………= 1.1.100.0.1.010
zaman……………… Gel me (y)ecek ti…………….= 1.0.1.10.1.0.000
zaman……………….Git me di k…………………… = 1.0.1.01.0.0.111
hikaye……………….Şaşır abil ecek ti niz ………..= 1.1.0.10.1.0.110
rivayet……………….Bil (i)yor lar…………………. = 1.0.0.11.0.0.100

kişi tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman “di’li geçmiş” ve “miş’li geçmiş” olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb…) Sıralaması da rastgele değildir. Türkçe cümleler bir tür “crescendo” (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.“dün Ahmet camı kırdı” cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

Cümle matematik değer 0001 matematik değer 0011 matematik değer 0111 matematik değer 1111

1 dün Ahmet camı kırdı.
2 dün camı Ahmet kırdı.
3 Ahmet dün camı kırdı.
4 Ahmet camı dün kırdı.
5 camı dün Ahmet kırdı.
6 camı Ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:

1. Cümle: dün Ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil Ahmet kırdı (suçlu Ahmet!).
3. Cümle: Ahmet’in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).
4. Cümle: Ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor olabilirdi).
5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise Ahmet.
6. Cümle: camı Ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep ‘i’ haliyle “camı” olarak kaldı; fiil hep 3. Tekil şahıs, di’li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi. Her cümlede 0011, 0001′den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik değeri oldu.

Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip – passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe’nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe’nin bu özelliğini “insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani söz gelimi bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?” türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. “Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor” diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir.Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe’nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon! ” süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon” süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır.

Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır. Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food’ları (lahmacun, döner, vb.) oldu. Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez.

Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene söz gelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe’nin yanısıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır.Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız. Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle “sezdikleri gibi algılamaya” yönelirler. Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar “herkesçe bir örnek” algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye’de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.
ddi.ce.itu.edu.tr/turkce/turkce-nin-matematigi

AFYONKARAHİSARLILAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ? Çoğunu kullanmadığımız ” saklı bir güç” Türkçe. Kullanıldıkça ortaya çıkan bir define âdeta. Dilimiz, “saklı güç” ünü, “kinetik bir erke”ye dönüştürecek kalemler arıyor. Tarihî derinliğine karşılık “kullanım yoğunluğu”nun sığlığı bir çelişkidir.Türkçenin gücü, onun doğurgan özelliğidir.

Geçenlerde henüz yedi aydır türkçe öğrenmekte olan Tanzanyalı bir öğrencim kara tahtanın başına geldi ve beni şaşırtan şu kelimeyi yazdı: AFYONKARAHİSARLILAŞTIRAMADIKLARIMIZDANMISINIZ ?

Bu ibare tek kelimeden ibaret bir cümledir. Bir yabancı için çok çok şaşırtıcı bir faklılıktır bu. Ben ” İngilizcede böyle bir ifade için birkaç cümle gerekir” deyince Tanzanyalı İsa, “Ne birkaç cümle Hocam birkaç paragraf gerekir” deyiverdi. İşte cümlenin anlam oluşturucuları, böyle iç içe geçmiş bir “dil evreni” dir.

Yukarıdaki bir kelimelik Türkçe cümlenin anlam çözümlemesini basit olarak şöyle yapabiliriz:

1. Bu cümlede Türkiye’nin şehirlerinden biri olan Afyonkarahisar var. Yani cümlenin anlam tabanı birleşik kelime hâlinde biçimlenen bir şehirdir.
2. Birilerini, bu şehirden olmadıkları hâlde bu şehirden birileri hâline getirmek isteyen ama bunu birçok kişide denediği halde başaramayan bir(ler)i var.
3. Afyonkarahisarlı : Nüfus kaydı bu şehre ait insan.
4. Afyonkarahisar+lı+laş-mak: Nüfus kaydı ve yaşadığı yer bu şehir olmadığı hâlde bu şehirden biri hâline gelmek.
5. Afyonkarahisarlılaş+tır+mak : Bunun, birinin kendi kendine dileği değil de başkası tarafından (muhtemelen zorlayarak ya da ikna yoluyla) yapılması.
6. Afyonkarahisarlılaştır-ama-mak : Birini Afyonkarahisarlılaştımak niyetinde olan birinin, buna gücünün yetmemesi (yetersizlik kavramı).
7. Afyonkarahisarlılaştırama+dıklarımız : Böylr bir niyetin başkaları üzerinde denenmesi.
8. Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımız+dan: Bunların içinden birini seçerek yargının soruya hazırlanması.
9. Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımızdan mısınız? bütün bu süreçlerin, birinin şahsında soru hâline getirilip duyurulması.

Türkçe’nin bu doğurganlık özelliğini onun atomik gücü olarak da görebiliriz. Türkçede kelime sayısının, az olduğunu söyletip bundan dilimiz aleyhine sonuç çıkarmak isteyenlerin anlamadıkları şey işte bu “atomik” ve ” saklı:potansiyel” güçtür.

Yrd. DoÇ. Dr. Hüseyin ÖZBAY
Daha fazla

13 kişi

Konunun Takipçileri

Alt Konu Başlıkları

Henüz bu konu başlığı ile ilgili konular bulunmuyor.