Bilmek istediğin her şeye ulaş

Öğretim

Eğitim

Formatting of continuation data will be changing soon. To continue using the current formatting, use the 'rawcontinue' parameter. To begin using the new format, pass an empty string for 'continue' in the initial query.

Temmuz 2015

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

Temmuz 2015

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

Kasım 2014

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

ORDÜNARYÜS ÖĞRENCİ OLMAK

Hemen, size ne olduğunu anlama ve itiraz etme şansını vermeden, bir çırpıda ağzımdaki baklayı çıkarayım: Öğrencilik profesyonel bir iştir, uzmanlaşmak gerekir.

Nasıl olur, yok daha neler, olur mu canım! Hiç demeyin öyle, hem de bal gibi olur. Öğrenci olmak öyle gelişkin bir kariyer basamağıdır ki değme profesörlüğe, holding sahipliğine taş çıkarır. Çünkü öğrenim süreçlerinde asıl belirleyici olan öğrencinin ta kendisidir.

Düşünün bir kere; sizin okuduğunuz ya da çocuklarınızın okullarında karşılaşmış olabileceğiniz yaygın problemlerdendir, bir öğretmenin eksik olması veya dersin boş geçmesi. Hatta müdür dahi kimi zaman atanmamış olabilir bir okula... Fakat tüm bu eksiklikler öğretim faaliyetlerinin sürdürülmesine mani değildir, aksayabilir ama öğrencinin olduğu her mekanda öğretim devam etmeye muktedirdir.

698

Bir de tersten bakalım, dilerseniz. Koca koca ünvanlı hocaların dolup taştığı bir üniversite, A'dan Z'ye her türlü imkana ve öğretmen kadrosuna sahip bir ilkokulu ortaokul veya liseyi düşünelim. Kim okumak istemez böyle okullarda? Lakin öğrenciyi çekip alın içlerinden, hiç öğrenci bırakmayın. Ne kaldı geriye: Koskoca bir hiç! Tüm ihtişamıyla dikili fakülteler, kolejler, liseler, okullar... Hepsi anlamsız birer metruk bina hüviyetine bürünürler.

O halde öğretmenlerin, hocaların, okulların, YÖK'ün, Milli Eğitim Bakanlığı'nın varlığını da anlamlı kılan öğrencilerdir, dersem herhalde yadırgamazsınız bu değerlendirmemi. Öğrenci yoksa hiçbirinin varlık nedeni kalmaz. İşte bu kadar önemli bir unsurdur öğrenci, eğitim sisteminin içinde: Başrol oyuncusudur, vazgeçilmezdir.

698

Öğrencinin bu önemli yerini işaret etmekteki maksadım, öğrencilere bir böbürlenme vesilesi çıkarmak değil, elbette. Bilakis; öğrenci olmanın ne büyük bir sorumluluk olduğunun altını çizmektir, muradım. Kimsenin değil, öğrencinin borusu öter okullarda sanki tam tersi bir durum varmış gibi görünse de ama öğrencinin içinde olduğu algılayış yanılsamalarıdır biraz da eğitim sorunlarımızın sorumlusu.

Abarttığımı düşünmeyin: Bir okul bir marka olmuşsa, sebebi öğrencidir. Bir okul adeta bir viraneyi andırıyorsa, eğitim dışında her şeye rastlanan bir adres ise sebebi yine öğrencileridir. Bir üniversite uluslararası akademik endekslerde zirveye koşuyorsa da bir tabela üniversitesi olmaya mahkum edildiyse de müsebbibi hep öğrencidir, başkasını aramak zaman kaybı.

Bilime yön veren insanların biyografilerini okumaktan büyük bir zevk alırım. Bilim tarihi, kahramanları ve toplumlara etkisini sentezlemek yıllar yılı üzerinde araştırma yapmaya devam ettiğim keyifli ve ibretlik bir uğraşıdır benim için. Biyografileri okudukça, kendime göre altı çizilmesi gereken, bilimsel kişiliğin oluşumuna zeminlik yapan ne varsa not eder, başka isimlerin hayat hikayeleri ile karşılaştırırım. Bilim insanlarının hayatını şekillendiren aileden okula, zamandan kültüre çevresel ortak paydaları belirginleştirmeye çalışırım kendimce. Bu çalışmalardan elde ettiğim çarpıcı sonuçlardan bir kısmını paylaşmak istiyorum:

Büyük bilim adamları, büyük paralarla gidilen kolejlerde okumadılar. Hatta çoğu kez yokluk ve yoksunluklar içinde geçmiş hikayeler var. Çünkü ihtiyaç duymaktır her gelişmenin tetikleyicisi. Bunu hemen adapte edelim bizim gerçeklerimize: Diyeceğim o ki; belki de kapısında insanların kuyruğa girdiği, kayıt olmak için can attığı, bildiğiniz üniversiteler yerine bilimin en temel hammaddesi olan siz ve doğayı doya doya dinleyebileceğiniz, sakin bir Anadolu köşesindeki bir üniversite çok daha büyük bir koridoru önünüze açabilir. Biliyorum epeyce rahat bağımlısı, imajı her şeyin üzerinde tutan geniş bir kitle buna şiddetle itiraz edecek ama gerçek şu ki; bir eli yağda bir eli balda, gereğinden fazla lüks ders ve araştırma ortamlarında insan beyninin bir derde derman olmak üzere kendisini motive etmesini beklemek, büyük yanılgı olur. Fazlaca şatafatlı, alet edevat dolu, özellikle son yıllarda adeta birer teknoloji çöplüğüne dönmüş okullarda bir çözüme odaklanmanın doğal zorluklarını da görmek gerekir.

698

Bilim için insanın kendisini dinlemesi ve keşfe giden bir yolculuğa çıkması bir şart. Bu sürecin kariyer endişesi, sosyoekonomik beklentilerle gölgelenmesi, gerçek bilimin içine düşmektense akademik ünvanlarla avunan, bilim üretiyormuş gibi yapan kitleler üretiyor gibi. Bakın etrafınıza ve buna siz karar verin, yanılıyor muyum?

Bu biyografilerde şu noktanın ortaklığı da en fazla dikkatimi çeken oldu: Hocalarını zorlayan kişilikler genellikle bilimin önde gidenleri. Bitmek tükenmek bilmeyen sorularla, meraklarını damıtarak öğretmenlerini araştırmaya ve yeni bir şeyler getirmeye mecbur bırakan bir kırbaç olarak kullanıyorlar. Öğretmenini yeni limanlara sürüklemeyen öğrencilerin öğretmenlerinin yetersizliğinden, ilgisizliğinden şikayet etme hakkı da olamaz. Uzun bir dönem ben de kısmi olarak öğreten tarafında görev yapmış birisi olarak, öğretmenliğin en büyük girdabının kendini yenilemeksizin yinelemek olduğunu düşünüyorum. Bu kimilerini rahatsız etmiyor, 20 sene önce verdiği dersi satırı satırına aynen vermeye devam ediyor. Nasıl olsa öğrenciler değişiyor, diye düşünüyor olmalılar ama beni ziyadesiyle rahatsız etti bu durum. Öğrenciliğini terk etmiş bir öğretmenin gerçek bir öğretmen olamayacağı düşüncesinin katıksız savunucularındanım.

Yazılarımda çok vurguladığım büyülü rüzgardır, sinerji: Sinerjiyi üretmek ve hocaları da dahil, girmek isteyen herkesin bu melteme kapılmasını sağlamak da öğrencinin yapabileceklerindendir. Genellikle öğrenciler okullarını eksik donanımlarıyla, hocalarının beklentilerinin altındaki tutumlarıyla, düzenle ilgili olarak eleştirip dururlar. Oysa şikayetçi olunan sorunları düzletmek için gayret etmek, bunlardan arınmış bir eğitim ortamının yaşamasını temin etmek de öğrenciliğin gücü kapsamında olmasına karşın nedense, ısrarla her şeyi hazır bekler, bulamazsa okul değiştirmeyi tercih eder pek çoğu. Bu ise eğitiminin asıl ana fikri olan sorun çözücülüğüne dair önemli bir pratiği yapmaktan kendisini men eden, bir basitçiliğe kaçıştan başka bir şey olmasa gerek.

Özetle; eğitim her şeyin öğrencinin merkezinde olduğu bir sistemdedir. Öğrenci bir seyirci, uzaktan eleştiri üretmekten ibaret bir muhalif olmaktan çok öte, okulların varlık nedenidir, temel dinamiğidir. Bu ise öğrenciyi karşılaşılan sorunları çözüm konusunda sorumlu kılar. Bir sorunlar ve sorgular yumağı olan hayata hazırlanmayı uman insanların okullarındaki sorunları çözmek konusundaki isteksizliği hayata karşı da mağlubiyetlerinin bir işareti olabilir.

Mütevazi mekanlar, yalın ve doğal çevreler düşünce üretimi için çok daha avantajlı olabilir. Başkalarının gözüyle değerlendirmek, başkalarının ezber şablonlarına göre okul ve üniversite okumaya çalışmak yerine varlık ve üretkenlik gösterilebilecek eğitim kurumlarının bir ferdi olmak daha da anlamlıdır. Başarılılık görecelidir; popüler okullarda kendini ifade imkanı bulamayan ve bu yüzden silik karakter olarak anımsanan bir öğrenci bir Anadolu üniversitesinin en inovatif, sıradışı, mucize öğrencisi olabilir.

Uzun sözün bam teli; öğrenci eğer öğrenciliğinin farkına varırsa eğitim istenen amacına ulaşabilir. Okullara hazırlanmak, giriş sınavları için yemekten içmekten kesilmek yerine öğrenci olmaya hazırlanmak gerekir çünkü öğrencilik tam anlamıyla dinamizmin öbeği olan profesyonel bir mertebedir ve gerçek başarının sırrı oradadır.
Cem TURAN

Makale orjinali:turancem.blogspot.com.tr/2014/09/orduna. . .
Kasım 2014

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

TOPLUMSAL İNOVASYON, ÇEVRESEL ŞEKİLLENDİRİCİLİK VE ÖĞRETMENİN ROLÜ

İnsan şüphesiz sosyal bir canlı. Bunun sonucu olarak; çevresi ile doğrudan ve dolaylı etkileşim halinde olup, bu ilişkiler sonucundaki edinimlerin tezahürü olarak kişiliklerin şekillendiği görülür.

1953 Yılındaki DNA keşfinden sonra, uzun yıllar genetik bilimciler, insanın davranış, zeka ve yeteneklerinin şekillenmesinde genetik kodların izini takip ettiler. Diğer pozitif bilimlerden aşina olunduğu haliyle; insana mekanik bir kolaycılık atfetmeye eğilimli bilim insanları, DNA'nın milyarlarca şalteri barındıran bir elektrik panosu olduğuna, eğer uygun şalter bulunup konumu değiştirilirse bir insanın zeki, yetenekli, güçlü hafızalı, dahi, ahlaklı gibi arzu edilen tüm meziyetlerle donatılabileceğine inandılar. Hatta kanser gibi hastalıklara neden olan genleri bulup sigortalarını kapatarak bu hastalıktan da kurtulabileceklerini umdular. Oysa sonuç hiç de onların umduğu gibi olmadı: Canlılar dünyasının müthiş tasarım mühendisliği içinde insanın sahip olduğu karmaşık dünya, bilim insanın halen insan hakkındaki bilgisinin çok sığ olduğunu bir kez daha ispatladı. İnsan genetik faktörlerden çok çevrenin bir ürünüdür.

9413

Çevresel şekillenme süreçlerinin en önemli zeminini şüphesiz, öğretim ve eğitim faaliyetleri oluşturmaktadır. Bu faaliyet sanki okullarla sınırlı tutulan bir zaman kesitini ifade ediyormuş gibi algılansa da aslında tüm yaşam döngüsünü içine alan, ilk nefesten son nefese kadar içinde olunan, hayati bir süreçtir.

Bu gerçekten yola çıkarak, örgün öğretim ve eğitim faaliyetlerinin temel dinamikleri asli olarak, bireye ömür boyu kullanabileceği öğrenme, yorumlama, tasarlama ve gerçekleme meziyetlerini kazandırabilmelidir. Bunun için soyut malzemelerle egzersizler stratejik önem taşımaktadır. Çünkü bunlar toplumsal bir kimliğin, aydınlanmacılık ve gelişimcilik yönünde harekete geçebilmesi için yegane anahtar rolüne sahip yaşamsal bileşenlerdir.

Dünya tarihine bakıldığında; sıcak savaşların yanı sıra, eğitim faaliyetlerinin bölgesel ortak bilinçaltı oluşturmada yoğun olarak kullanıldığı görülür. Örneğin; adeta bir kitlesel silah gibi; sessiz ve derinden, sabırla yürütülen eğitim tabanlı stratejiler günümüz dünyasının bir bölümünü üretenler, bir bölümünü de üretenlerin ürettiklerini tüketen, bağımlı pazarlar olarak şekillendirmiştir. Tüketenler ligindeki coğrafyalarda, süreklilik arz eden eğitim stratejileri sonucu ideallerinden vazgeçmiş, üretmek gibi bir düşü olmayan, ideal beslemeyen ve bunlara mukabil eğlence, futbol fanatizmi, şans oyunları, diziler ve televizyon programları, vasatlaştıran mahalle çevreleri gibi kavramlar toplum genetiğine işlenerek kalıcılaştırılmıştır.

Sanayi devrimi sonrası aranan yeni pazarlar yeni bağımlılıklar üretmiş, bu coğrafyalardaki insanlar üretenler grubundaki ülkelerin markalarını taşıyan ürünlere sahip olmayı birer sosyal statü ifadesi olarak kullanmaya başlamışlardır.

Kurulmuş bulunan bu denklemde bir bozulma istenmemektedir: Tüketenler liginde iken "ben de yapabilirim" idealini dile getirmek umulan bir eğilim olmadığı gibi, pazar kaybetme endişesi taşıyan üretenler ligi oyuncularını kızdırmaktadır.

9413

Bu uğurda öğretim ve eğitim terminolojisi bile karıştırılmaktadır. Bilgi yığınları altında ezercesine, kısa süre içinde unutulacağı bilinmesine rağmen, genç bireylerin zihinlerini doldurmanın eğitimle de özdeş olduğu gibi bir yanılgıya düşülmektedir. Oysa eğitim, yanında hiç erzak olmayan bir bireyin dahi hayatta kalabilme, bir medeniyet kurabilme ve yaşatabilme becerisini kazandırmalı, idealist ve hedefli bir yaşam öngördürmeli, hayal gücünü ve öz inancı, güveni beslemelidir.

Sınıf içerisinde öğrencilerin, hatta bir bilimsel toplantıda bile katılımcıların konuşmacıya soru sormalarının önünde bir engel teşkil eden ve toplumsal bilince yer etmiş, genetiğine işlemiş "acaba fikrimi paylaşırsam ayıplarlar mı? " düşüncesi bile entellektüel özgüven kodunun bozulmuşluğu ile ilgilidir.

Günümüzün popüler teknoloji ürünlerine, bir kültür getiren sanal paylaşım imparatorluklarına bakıldığında, hiçbirinin geliştiricisinin dahi diyebileceğimiz vasıflarda olmadıklarını görmekteyiz. Hemen hepsi sıradan, ortalama insanlardır aslında. Ancak kendilerini aşmaya sevk etmek üzere tasarlanmış sosyal çevreleri, mahalli yaşamları kendilerini başarıya götürerek, bugün devlet başkanları gibi ağırlanan teknoloji dünyasının temsilcileri durumuna getirmiştir onları. Toplumsal genetik faktörler yine iş başındadır.

Bir toplumun aydınlanmacı dönüşümü genç insanlarından başlamalıdır. Geçmişin kodlanan toplumsal genetik urları birer birer giderilmeli ve yerine inanç, kararlılık, merak, insan ve canlı sevgisi, idealizm ve hayal gücü konulmalıdır ve bu dönüşüm ancak öğretmenler eliyle mümkündür. O halde önce öğretmenliği yeniden tanımlamak ve mensuplarını motive etmek gerekir.

Bilim bir yoktan yaratış eylemi değil, yaratılmış olanlardan esinlenerek modellemelerde bulunma, yaratılmışları kopyalama yoluyla, farklı kombinasyonlarda kombine ederek türetme çabasıdır. Bu nedenle; kuşların kanatları halen uçaklarda, vahşi hayvanların kazıcı pençeleri iş makinelerinin kepçelerinde yer alır. Bu düşünceden hareketle; insanın düşünsel ve beyinsel modeli olan bilgisayar da insan vücudundaki düşünsel ve sinir sistemine yönelik hemen her uzvun amatör birer kopyasını içermekte olduğundan, bilgisayar bilimlerinin insan beyin algısının izlenmesi ve geliştirilmesi konusunda da yadsınamaz bir ilgisi bulunmaktadır.

Gelin görün ki; eğitim ve bilgisayarlar bir araya geldiğinde genellikle algılanan teknolojik ürünler dağlarını sınıflara yığmaktır: Projeksiyonlar, tabletler, bilgisayarlar, Wi-Fi ağları, akıllı tahtalar... Bu son derece hatalı bir yaklaşım ve bu yanlış yaklaşımın sancılarını Fatih projesinde fazlasıyla görmekteyiz, örneğin. Eğitimin modernizasyonu alet edevatlardan önce içerik ve felsefesinin doğru kurgulanması ile sağlanabilir. Sınıfları akıllı tahtalar ile donatmak ve çocuklara tablet dağıtmak keşke yeterli olabilseydi ama değil....

Bir düşünsel faaliyet, bir duyu organında algılanan sinyallerin sinir sistemince taşınarak beyinin nöronları tarafından etkileşimler kurularak değerlendirilmesi, bütünüyle organize bir eylemdir. Bir tek beyin hücresinin mükemmel çalışmasının hiçbir anlamı yoktur çünkü nöroenformatik (beyin aktivitesine dayalı bilgi işleme süreçleri) eylemler çok sayıda hücreden oluşan bir sistemin koordinasyonu ile mümkündür. Bu demektir ki; bir tek insanın mükemmel yetişmesi, bilime ve aydınlanmaya aşk ile bağlanmasının toplum için hiçbir getirisi yoktur. İnovasyon denilen yenilik yönünde değişim harekete, bilimsel gelişim, fikirsel aydınlanma ancak bir sinerjik çevrenin sözkonusu olduğu coğrafyalarda yeşerebilir; sonuç verebilir.

İnsanı aile, okul, arkadaş, mahalli mizaç gibi çevresel faktörler şekillendirir, tabletler değil. Bir öğrenciye neden ve nasılını bir ufuk eşliğinde vermedikçe, özgüven ve hayal gücü aşılamadıkça, entellektüel üreticilik cesaretini elinden aldıkça eğitmişlik şöyle dursun, sadece mekanik bilgi kapasitörleri üretmiş olacağımız, aşikar durumumuz olacaktır. Bundan kurtulma ülküsünün yegane kahramanları varsa, onlar öğretmenliğinin farkında olan ve bilgiden önce bilgiye karşı tutku ve idealleri öğrencilerine katabilen öğretmenlerdir.

Cem TURAN

Makale orjinali:turancem.blogspot.com.tr/2014/11/toplum. . .
Kasım 2014

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

SELEN'E ÇAĞRI: BAŞIMI UTANÇLA ÖNE EĞDİREN, ROBOTLARDAN RUHSUZ İNSANLAR

Bazen düşünüyorum, çok mu tenkit ediyorum bugünün insanını, fazlaca muhafazakar bakıp çağın dışına mı çıkarıyorum kendimi diye. Acaba nostaljik bir kuvvetin etkisiyle mi insanların değerlerini her geçen gün yitirdiğini, insan olma erdemlerini, şuurlarını rafa kaldırdıklarını çok sık vurguluyor, üstlerine çok mu gidiyorum diye öz eleştiri yapıyorum sık sık. Ancak daha sonra karşılaştıklarım bana haykırıyor, tıpkı bugün okuduğum bir kahredici haber gibi:

Hayır, az bile söylüyorum. Yerden yere vursam hak ediyor, bu insanlıktan geçerek robotizme varış. Herkesin teknoloji hayranlığını başka bir boyuta taşıdığı, yenilik adı altında ne görse ayakta alkışladığı, sorgusuz içeri buyur ettiği yeni trendde, "hayır, önce insan... " diye bayrak açmış bir Don Kişot olmaya razıyım, doğru bildiğim davada.

Bugünün insanı, kalbini ve beyninin soyut anlam işleyen sağ yarısını öldürüp onun yerine dokunmatik ekranlarda maharetlerini sergileyen parmaklarını geliştirmeye, sanal jargonların birer silik karakteri olmak konusunda bilinçsizce devam ettikçe daha vahşi, daha ruhsuz, daha gaddar, daha bencil bir insanımsı ırk olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Buyurun, insanlığımdan utandıracak bir sahne daha: Kendileri zerre kadar erdem taşımayan insanların çocuklarını gönderdikleri yerin adı mıdır, okul? O çocuklarını elbette erdemli bir insan olarak yetişmeleri için değil, matematik, fen cengaveri olup testkolik limitlerini aşarak kariyerperest gerilla yetiştirmek için gönderen zavallılar zümresi. Bencil ve kendine tapan, mental yönden uçuk ve fakat ruhen, manen çökük, donuk bakışlı, mekanik android'ler üretmek için gönderiyorlar şüphesiz okula. Okuyup "büyük adam" olunca eşe dosta caka satmak için.

Basına yansıyan haber şöyle:

14963



"Antalya'da %30 bedensel engeli bulunan ve özel eğitim verilmesi gereken Piri Reis İlkokulu 2'nci sınıf öğrencisi Selen Sargın, Engeli nedeniyle okuldan uzaklaştırılmak istenilince Selen'e okulu ve sınıf öğretmeni sahip çıkarken veliler utanç verici bir eyleme imza atarak çocuklarını okula göndermedi... "

Yazıklar olsun demekten daha ilerisi yok, benim için. Yahu en iyi okul, en temel medrese, en gerçek inovasyon ve gelişim koçu ailedir, anne ve babadır. Aileyi bu kadar yerle yeksan edip, iskeletsiz beden gibi ortalarda adı var, kendi yok hale getirmeye kimin ne hakkı var? Üniversiteye girerken değil, evlenirken sınavlar yapılmalı insanlara. Yeni bir filiz vermeye hazır olgunluğa erişmeden, bu evlilikten çıkacak filizlere doğru yeşerme şansını verecek erdemlere haiz olmadan kimseler nikah memurunun karşısına oturamamalı bile. Evlilik, bu kesimin bağımlılık hastalığına düştükleri televizyon dizilerinde enjekte edildiği gibi bir oyun değil, aksine; tüm insanlık dokusunun üreyeceği çok değerli bir kök hücrenin inşasıdır.

Boşanmalardaki artış zaten vahim boyutlarda ama boşanmadan kısırlaşmış insanlık ve değersizlikle, hiç kabahatleri yokken özürlü, sorunlu, buhranlı, bencil, miskin, idealsiz, gayretsiz, paylaşımsız, inançsız yavruları saldım çayıra mevlam kayıra usulü büyütüp topluma verenlere ne demeli?

Bu haberdeki anne baba zoruyla, kendi takdiri dışında kendisine sınav olarak verilmiş fiziki bir engeli olan yavrucağı yalnız bırakmak densizliği için okula gönderilmemiş çocuklar yarın büyüyünce ne yapacak, hayata hangi gözlükle bakacak? Bunu tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Sık sık yazıp söylemekten artık usandığım gibi:

Armut elbet dibine düşecek!
Maalesef üzüm üzüme baka baka kararacak!
Kötü olan pekçok hastalık gibi toplum içinde süratle yayılacak, kötü huylu bir ur gibi hızla toplumun her uzvunu saracak ve toplum böyle çürüyor ve çürümüş olacak.

Anne baba olmak, dünyanın hiçbir işiyle mukayese edilemeyecek kadar zor, ulvi, sorumluluk yüklü, cezası ve mükafatı sınırsız özel mertebedir. Şaşıyorum; direksiyon başına geçmek için dahi türlü kurslara gidip sınavlara girenlerin, candan can doğuracak ve geliştirecek, toplumu şekillendirecek bir kurumun başına elini kolunu sallayarak geçebilmelerine. Anneliğin ve babalığın en önemli fonksiyonlarından biri; geçmişin kötü alışkanlıklarından, hastalıklarından gelecek neslin korunarak yetişmesini sağlamak olmamalı mı? Bu bir mükellefiyettir, görevdir. Biz kendi yetişmemizdeki yanlış uygulamaların faturasını, bizde bıraktıklarını bizden sonrakilere tahakkuk ettiremeyiz.

Yazıklar olsun bu yavruyu sınıfında yapayalnız bırakanlara. Yazıklar olsun, onun küçücük ruh dünyasını alaşağı edip, boğazına düğüm düğüm takılan engelinden dolayı suçluluk hissi yaşatanlara.

Bu denli ruhsuzluk inanınki bilgisayarlarda bile yok. Onlar bile, kendini oluşturan dinamikler çerçevesinde beklenen sonuçları üretiyor. Böylesi kıymetsiz çıktılar üretse şüphesiz yerleri çöplük olurdu.

Utanması gerekenler var aramızda: Makineden daha makine, çamaşır makinesinden daha mekanik, bilgisayardan daha katı yaşayıp, insanın 0 ve 1; iyilik ve kötülük, doğum ve ölüm arasında yaşattığı tüm duygu güzelliğini toprağa gömecek kadar aşağılaşmış canlılar var.

Konuyu bir süredir takip ediyorum ve bir vakıa, yani asparagas olmadığına kaniyim. Kaldıki bu ilk de değil; okumak isteyene müşkülat çıkarmak. Bazen yöneticiler bazen diğer velilerden geliyor bu engelleme. Oysa içinde öğretmenin öğretme, öğrencinin öğrenme aşkı ile mamur okullar öyle harikulade mekanlardırki, içinde bulunmak bile insana şifadır.

Eğer diğer öğrenciler için gerçekten bir kayıp ya da tehdit oluşturacaksa bunu da uzmanların yönlendirmesine müracaat ile değerlendirmeli. Zaten öğrencilerin ellerinden geleceği şekillendirecek tüm hayal gücünü, ideal bakışı alarak yerine ham bilgi ve kabullenişler koymak konusunda istekli olan bir öğretim sistemi varken bir de engelli olmanın hassas psikolojisinin okul yöneticileri, öğretmenler ve veliler tarafından anlaşılmaması sonucu hayattan kopmalara neden olunmamalı ve malzemesi insan olan eğitim ve öğretimin hatasının insanların ve toplumların yaşamında kalıcı olumsuz izler bırakacağı unutulmamalı.

İşte bundan dolayı, yegane öğretimin yeteceğini düşünen, hafızalara bilgi yüklemeyi her derde deva zanneden, eğitimle öğretimi ayırt etmekten yoksun bir bakış taşıyan ve güya eğitimcilik adına yapılanlara yoğun itirazım var. Biz öğretebiliriz ama eğitmedikçe adeta kendi mezarımızı kazıyoruz.

Bu örnek olayda; koca bir sınıfın içinde yalnız bırakılan Selen dışında herkes suçludur: Diğer öğrencilerin velileri gibi okul yönetimi ve Selen'in ebeveynleri de Selen'in ruh dünyasını gözetmeden, kendisine ortada kalmışlık hissi veren şartları oluşturmalarından ötürü kusurludurlar. Hiçbir minik kalp bu kadar ağır bir zulmü hak etmez.

Sen oku Selen, herşeye rağmen oku. Tüm bu insanımsı canlıların senin ruh dünyanı çökerten, kendini çok kötü hissettiren dışlamalarına rağmen oku ki sen bize lazımsın. Sen oku ve eğer ilgi alanına girerse, üniversitenle birlikte bizimle çalışmanı çok isteriz.

Bırak başkaları karanlıklarında boğulsun, sen de aydınlığa uçan kelebeklerden biri ol ve ar-ge ekibimize katılarak nöroenformatik projeler üret bizimle. Sırf insanlığa hediye olsun diye, senden sonra gelecekler güya eksik olan yönlerini teknolojiyle kapatsınlar diye.

Sana bu zulmü reva görenlerin kırık dökük bir mezar taşları ya olur ya olmaz lakin kimse hatırlamaz. Oysa insanlığa vereceğine inandığım fayda ve insanlara olan sevgin unutulmaz kılacak seni, tıpkı Edison gibi, Madam Curie gibi, İbn-i Sina gibi...

Bırak, onlar bir nefes kadar kısa ömürlerinde aklın ve kalbin gücünü keşfetmeden, bilekleriyle ya da hatim ettikleriyle çok kazanıp çok sefa sürsünler. Zaten tek bakiyeleri onlar olacak hayatlarının ama sen ilminle, ideallerinle, hayalinle bir abide olabilirsin.

Sabret; bilki okulunda sınıfın büyüdükçe sana sorulan soruların zorluk derecesi de artacak: Sana yaşatacakları sıkıntılar yaşınla birlikte artacak. Bunların tamamını ilahi bir sınav olarak gör ve sabret. Sabrın sonunun selamet olduğunu bil.

Ayrıca senden özür diliyorum DNA yapım benzeşik olanların yaptıklarından ötürü. Bu arada maymunlarla aramızdaki genetik fark da sadece yüzde birbuçuk. Belki de böyle kolay ayağımızın kayması bundandır, şuursuzluğa.

Seni bekliyoruz Selen ve diğerlerini. Fiziksel değil ilim ve erdemli duruş yoksunluğudur, asıl engellilik. Yerin hazır aramızda, biz senin fiziğine değil kalbinin ve aklının ürettiklerine talibiz.

Cem TURAN

Makale orjinali: turancem.blogspot.com.tr/2014/11/selene-...
Ekim 2014

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

İtiraf etmek gerekir: Öğretmek adı altında biz öğrencileri düşünmemeye, sorgulamamaya, tabi olmaya, itaat etmeye, "yılmaz bekçiler" olmaya programladık. İyi bir insan olmak yerine statükoya iyi bir nefer olmalarını önceledik. Şimdi ise sonuçlarından şikayet ediyoruz. Üretmenin ve inovasyonun lezzetini sosyal damaklarımıza hissettirmekte zorlanıyoruz. youtu.be/htjm6s-komg

2+2=5, Two plus two equals five.

During a school lesson in Persia the pupils learn that two plus two equals five. No that the lie has been turned into a truth, it becomes a crime to say othe...
Ekim 2014

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

SAHİ, NEDİR BU BAŞARI?

En büyük toplumsal sıkıntılarımızdandır, bir aleti ya da yoldaki bir trafik levhasını amacından çıkarıp bir amaç haline getirmek. Başarı da bunlardan biridir maalesef ve bu yaygın algısal hata bizi ne derin uçurumlara sürüklemektedir, görmek için başımızı kaldırmamız gerekir.

Başarı bir hedef, yaşam amacı değildir. Başarı bir aracın gösterge panelindeki kadranında bir skala belirtecidir. Kadranda yazan bir değerdir sadece. Yaptığımız işlerin sonucunda okunabilecek değerler kümesinden bir elemandır. Asla amaç olamaz, olmamalıdır, sağlıklı ve değerler dünyasında bulunmak isteyen bir ruh için.

1916

Başarıyı eylemin sonucunda göstergede okunan bir değer olmaktan çıkararak bir amaç haline getirmek şöyle trajikomik bir durum oluşturur: Siz bir otomobile bindiniz, kontak anahtarını çevirdiniz ve gaza bastınız. Yapmak istediğiniz tek şey var, 200 km/saat hızına erişmek. İşte budur başarı, paneldeki 200 km/saat yazan çizgidir. Bu araca neden bindiniz, nereye gitmek istiyorsunuz, nasıl bir yoldan gitmek istiyorsunuz... Bunların hiçbirinin sizin için önemi yok ve siz sadece ibreyi 200 km/saat hız gösterecek konuma getirmek istiyorsunuz. Mantığa aykırı, insanı var eden değerler manzumesi ile taban tabana zıt bir yönelimdir başarıyı bir amaç olarak veya yaşam felsefesi olarak görmek. Bizler araca bir yere ulaşmak için, bir hedefle bineriz ve hızımızı yol, hava ve trafik koşullarına göre ayarlarız. Hızlı gitmek değildir yegane amacımız. Ancak yolculuğun sonunda döner bakar, yolumuz ve harcadığımız zamana göre hızımızın tahminlerimizin neresinde olduğunu göreceyle ölçerek "hızlı gittim" veya "fazlaca oyalandım, yavaş geldim" deriz.

Dolayısıyla; hız tutkunu olarak yaşamak; amaçsız, idealsiz, hedefsiz, hayalsiz bir başarıya odaklanmak, diğer bir ifade ile başarıperest olmak, bugünün kişisel gelişimcileri ve öğretim sistemleri tarafından pompalanan bir değersizliktir, insanı insanlıktan çıkarıp mekanikleştirmeyi amaçlar.

Hiçbir öğrenci "ben yüz alacağım" diye bakmamalı sınavlarına. Ne sınavı olduğu, o sınavın kendisini neye hazırladığı, o sınava hazırlanırken neleri gözden geçirip eksiklerini kapattığı daha önemliyken, sırf bu agrasif, materyalist ve mekanik yaklaşım yüzünden sınavlar sadece geçilmesi gereken birer not bonusu olarak görülmemekte midir? Hanginiz, sınavdan 15 gün sonra sınav günü yüklenmiş olduğu bilgilerin tamamını hafızasında koruyor? Sınava konu bilgiye mi önem veriyor öğrenciler yoksa amaç olması gereken bilgiyi araçlaştırıp, motive edici bir araç olması gereken ama yegane amaç haline getirilen bir sonucu (ki bu başarı göstergesi olarak kabul ediliyor, olmamasına rağmen) elde etmek için kullanılırsa elbette ömrü kısa olur. Okulun son günü onca emeği ve bilgiyi üzerinde barındıran defterler, kitaplar, ders notları yırtılıp çöpü boylar. Neden? Çünkü amaç elde edilmiştir. Amaç sınıfı geçmektir yani güya başarılı olmaktır ve olmuştur. Artık bilgiye gerek yoktur.

1916

Herkesin bilgece bilirmiş gibi yaptığı ama hakkında hiç de doğru fikre sahip olmadığımız, dolduruşa geldiğimiz, ön şartlandığımız bir konudur, başarı. Oysa gerçek başarı global çıktıları ile değerlendirilir: Konu öğrencilikse, ne öğrendiniz, o öğrendiklerinizle ne ürettiniz, nasıl bir aydınlanma sağladınız etrafınıza, çalıştığınız kurumlara, insanlığa... Bunlardır başarının değerlendirilme kıstasları. Hayatta başarı, mutlu olabilmektir ve mutlu edebilmek. Bu tanıma göre köylü bir nine ile dede yıllar süren mutluluk dolu, etraflarına yaşam enerjisi sağlayan hayatlarıyla bir profesörden, bir cumhurbaşkanından çok daha başarılı olabilmiştir belki de. Mutlu olmak ve mutlu edebilmek arasında da üretken olabilmek, hayata özgün bir lezzet, değer katabilmektir, başarıyı tamamlayan.

Hepimiz limitli bir ömrü yaşıyoruz, sanki hiç bitmeyecek gibi. Asıl başarı; bu yolculuğun sonlarında, dünya sahnesini terk etmeden önce geriye dönüp baktığınızda "evet, bu ömre bedeldir. İyiki yaptım. " diyebileceğiniz bir iz bırakabilmektir.

Keskin sirke küpüne zarar, der atalarımızın sözleri. Oysa sosyal birlikteliği ahenkli bir şekilde sağlamak ve birlikte ortak bir amaca motive olabilmektir, başarı. Hırsla, rakiplerini sürekli ezilmesi ve yok edilmesi gereken olarak görmenin değil, rakiplerinin varlığının kendisi için ne kadar önemli olduğunu düşünmelidir, insan. Rakibiniz sizi var kılandır, anlamlı kılandır. Bilinçaltımıza kazınan başarı olgusuna kanıp, onun uğruna arkadaşlarının kuyusunu kazandan olmamalı. Bu size ne kadar da tanıdık geldi, değil mi?

Cem TURAN
Ekim 2014

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

BİR İNTİHARIN ANATOMİSİ: KEMER TAKMAMANIN PİŞKİNLİĞİNİ, DEHA MÜHENDİS OLMAK GİDERMEZ

ODTÜ'lü bir inşaat mühendisiydi M.Pişkin. Meslektaşlarımın çalışma arkadaşlarından aşina olduğu gibi; kendi kulvarını bırakıp bizim kulvarımızda; yazılım sektöründe bir firmada çalışıyordu. Bir sabaha karşı internette bir veda konuşması yayınladıktan hemen sonra yaşamına son vermesiyle yaşamakla yaşar gibi yapmak arasındaki fark yeniden gündeme girmiş oldu:

Bundan dolayı öğretimle eğitimi karman çorman eden, anlamca birbirine karıştıran başta güya eğitimcilere karşıyım. Onlar yazdıklarımdan haz etmez, ben de onların sınavmatik hafız yetiştiren zihniyetlerinden. Bir bireyi mental olarak uçurmak, depolar dolusu bilgiyle yüklemek başka bir şey, eğitmek başka. Bir değil 111 dil bilmek başka bir şey, insan olmanın yegane dilini kullanmak bambaşka!

İşte bundan dolayı karşıyım, insanları sahip oldukları mevki, akademik ünvan ve kariyerleri ile değerlendirmeye. Çünkü tüm bunlar mental kazanımlarıın bir göstergesi olabilir ve beynin sol lobunun cengaverliği ile kazanılır. Oysa kafamızın içindeki yaklaşık 2.2 kilogramlık kütlenin sağ lobu âtılsa, işlenmediyse beş para etmez zihni sinir olmak.

Mutluluk Oyunu ( turancem.blogspot.com.tr/2014/10/mutlul... ) makalemde yazmıştım, mutluluk hakkındaki yanılsamalarımızı. Mutluluğu arayışımız bankaya gidip hiç para yatırmadığımız mevduat hesabımızdan para çekebilmeyi ummaktan farksız genellikle. Daha da kötüsü banka sıfır bakiyeye kredi veriyorsa, biz de çektiğimizi kendi paramız sayıp har vurup harman savuruyoruz ve sonuçta ödeme günü gelip çatıyor.

Bana kızıyor kimileri, inanç ile bilimi harmanlayınca. Oysa işte bundan dolayı bağlamak zorundasınız kendinizi bir yere. Eğer bir gökdelenin camlarını silecekseniz ki hayatı yaşamak bundan çok daha yüksek, Himalayalar'ın keskin yar kenarlarından tırmanarak dipsiz uçurumlara meydan okumaktan farksızdır, o halde kendinizi bir yerle bağlamak zorundasınız.

3133

Emniyet ipinizi bağladığınız yerin ne olduğu ile ilgilenmiyorum. Neye inanırsanız inanın, emniyet ipinizi neye bağlarsanız bağlayın; bu sizin yüreğinize danışarak özgürce ortaya koyacağınız bir iş ve mademki insana verilen irade kutsaldır, herkes saygı duymalı. Ne kadar sağlam yere; ne kadar güvenilir bir gerçeğe bağlar iseniz o kadar kendinizi güvence altına alırsınız. Dolayısı ile kendinizi bağlamak için seçtiğiniz yer ile ilgili sonuçlara da katlanmak durumundasınız. İleride "vay bu ip neden koptu? " deme şansınız olmayabilir.

Bir de pişkin pişkin "ben ipimi hiçbir yere bağlamıyorum, hiçbir şeye inanmıyorum" diyenler vardır. Bu tipler gerçek hayatta ne de çoktur, şaşırmayın: Arabada emniyet kemerini takmamakta inat edenlerden, emniyet ipini beline geçirmeden inşaat iskelelerinde duyarsız yiğitlik okutanların ruhuna fatihalar okunur musalla taşlarında, istisnasız her gün. Onlar da "bana birşey olmaz" deyip kandırdılar kendilerini ve iplerini bağlamadılar hiçbir yere. Oysa oldu mu, bir kez olur.

Duyarsızlığın bol olduğu yerlerde ağıt kültürü de yaygın olur: "Getti! " diye oturup ağlaşırız hep birlikte. Kömür madenlerinde, inşaatlarda yaşanıp basına yansıyan ölümleri hatırlıyorsunuz değil mi? Yine hep "birşey olmaz" felsefesi ile "emniyet ipini" bağlamama ve sonucunda ağıtlar, günahı üzerine devirecek sorumlu aramalar.

3133

Uzun lafın kısası; ister soyut ister somut, ister gerçek ister mecaz anlamında kullanalım; "emniyet ipi" yaşama bağlar, hayat kurtarır, kaybolmaya, yitip gitmeye ve düşmeye kuvvetli bir tedbirdir.

Ne kadar reddederseniz edin, bir sınavdasınız hayat oyunu içindeyken. Bırakın karşı çıktığınız diğer gerekçeleri, önce kendinizi kendinizin sınadığı bir sınavdır hayat, dönüp bakın yaptıklarınıza. Hayatın şekillendiriciliği içinde yönünüzü çizmediniz mi ya da verdiğiniz kararlara göre hayatın üzerinizdeki tesirini şekillendirmeye ve sonuçlarını değerlendirmeye kalkmadınız mı hiç? Su götürmez bir gerçek var önünüzde, besbelli bir sınavdasınız.

İstisnasız her sınavda aynı olan koşullar vardır:

Örneğin sınava girenin boş kağıt vermesi, sınavı yapana meydan okumadır. "Sıfırım işte, var mı diyeceğin? " demektir.

Durduk yere kalkıp sınav salonunu terk etmek de öyle: Sınavın ne zaman biteceğine öğretmen karar verir, öğrenci değil.

3133

İntihar da böyle bir şey demek aslında; topu taca atmak, oyunu kesmek, sınavı protesto etmek. Sonuçların panoda asılmasını heyecanla beklemeyecekse bir öğrenci, okuyup okumamanın; insan olup olmamanın onun için bir hükmü kalmadıysa öyle bir canlı için zaten hiçbir ölçüm yapmanın da bir anlamı da doğal olarak kalmayacaktır. İntihar, bireyin insanlığını reddetmesidir. Oysa okullar insanlar içindir ve liyakat içeren diploma okuyana verilir.

Lakin intihar ile ilgili değil benim sancım. Hemen bütün "öğretim" sistemimizde görüldüğü gibi; tıkır tıkır İngilizce konuşturan, dibine kadar mühendislik bilgisiyle donatan bir marka üniversitenin bile bireyin "eğitimine" katkı sağlamamış, büyük resmi görmesine olanak vermemiş olmasıdır, hüzün veren. Büyük resimden kastettiğim; "işte bu" dediğim resim değil, herkesin kendi vizörü ve objektifiyle bir resim çekme gereksinimidir: "Şuna inan" değil, "beynin gibi kalbini de çalıştır ve edinimlerini orada tartarak bas deklanşöre, çek resmini" demektir. Yapılacak en kötü şey gözü yumuk kalmaktır. Elinde emniyet ipi kalakalmak ve ucunu hiçbir yere bağlamadan dağcılığa; yaşamaya soyunmaktır.

İnanmak zorundayız, ayağımızı sağlam bir yere basmaya ihtiyacımız var, kayıp düşmemek için. O zaman dünyadaki yolculuğumuz bir anlam ifade eder. Her insanın üzerine bir görev olan araştırma, irdeleme, bilim o zaman gerçekten gerçeği aramanın ulvi adı olur. Eğitilmeden öğretilmişlik M. Pişkin örneği ile bir cana daha mal oldu ve korkarım son da olmayacak.

Bir dala bağlı olmayan yaprak, olsa olsa hazanın; sonbaharın habercisidir ve o da ölüm getirir. Kendini bir yere bağlamışlar için ise dünyada olup olmamanın pek de önemi yoktur. Çünkü düşünceler ölümsüzdür.

Cem TURAN

Makalenin orjinali: turancem.blogspot.com.tr/2014/10/kemer-. . .
Ekim 2014

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

İSMEK MESLEKİ ÖĞRETİMDE BİR DÜNYA MODELİ OLMA YOLUNDA MI?

Belki uzun yıllar özel mesleki öğretim kurumlarıyla yakın temasta olmamdan, mesleki öğretim deyince kimi zaman tüylerim diken diken oluyor. Eğer özel sektörden söz ediyorsak genellikle gördüğüm tabloda; mesleki öğretim adı altında, düşük mesleki vasıflı öğreticilerle kazançlarını maksimize etmek dururken kursiyerin neler öğrendiği, kursa ayırdığı zaman karşılığında ne gibi mesleki edinimler aldığı pek de önemsenmez. Sonuçta kursiyer mutsuzdur ama öğrenilememiş olmasını öğrenci anlayışsızlığına bağlayarak kendilerine toz kondurmayanların varlığı susmayı gerekli kılar: Kursiyer öğrenmiş gibi yapar, kurs öğretmiş gibi...

9413

Uzun yıllardır, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin İsmek adı altında yürüttüğü meslek kurslarından sizlerin pek çoğunuz gibi, bir dış gözlemci olarak haberdarım. Bir okul gibi akademik mevsim boyunca öğretimde bulunup, öğretim dönemi sonunda açtığı el ürünü eser sergilerini beğeni ile görüyorum. Bu nedenle yıllar içinde kendimce edindiğim izlenimlerim var. Fakat bunların ne denli ön yargılarla dolu olduğunu bana gösteren bir temasta bulundum geçtiğimiz günlerde.

Bir akademi gibi yapılanan ve ana bilim dallarına ayrılan İsmek idarecilerinin bilişim eğitimlerinden sorumlu saygın yöneticileri ile görüşme imkanım oldu. Bir küçük sohbet umarken iki saati aşkın süren bir toplantı ertesinde İsmek'in mesleki öğretime bakışı ve yapmak istedikleri hakkında yeterince bilgi sahibi oldum.

9413

Meğer İsmek'in amacı ev hanımlarına ya da bir mesleği olmayan, mesleki örgün öğretimden yararlanmamış insanlara ayaküstü bir kurs vermekten çok öteymiş. Benim biçki dikiş müzik gibi hobi niteliğindeki alanlarla sınırlı tuttuğum öğretim alanlarının bugün yüzlerce teknik ve sanat koluna ulaştığını öğrendim.

Bilgisayar eğitiminden dem vurup, biraz ofis programı öğretmenin bilgisayar öğretmek olmadığını zikredip serzenişte bulunmaya meylettimki artık uzmanlaşmaya yönelik programları yürütmek için belirli ilçelerde özel uzmanlık merkezleri açtıklarını öğrendim ve bunlardan birisini gezme imkanı buldum. Gördüğüm manzara karşısında hayret ve hayranlık duymamam mümkün değildi: Son derece modern binalarda, modern sınıf, laboratuvar ve donanımlarla kurstan çok, sıkı bir fakülte binasını andırıyordu.

9413

Henüz Milli Eğitim'in ömür boyu öğrenim (eski halk eğitim) merkezlerine uğramayan güncelliği İsmek'in yakaladığını görmek beni çok sevindirdi. Bugünün insanını mutlu edecek bilgisayar öğretimi bilmem hangi kısa yol tuşuna basmayı öğrenmekten daha fazlasını kapsamalıydı, İsmek de öyle yapmış ve diğerlerinden farklı olarak, uzmanlık öğretim merkezlerini bu amaçla kurmuş.

9413

Mobil programlama, Java dil öğretiminden bilgisayar ağlarına, Cisco sertifikalı uzmanlık öğretimlerine geçişe kadar farklı uzmanlık öğretimlerine başlayarak gerçekten meslek edindirici üst sınıfa eriştirmiş standartlarını.

Sohbetimde farkına vardımki, İsmek çok önemli bir boşluğu dolduruyor. Nicelerinin depresyondan, bunalımdan ve kötü çevrelerden bu yolla kurtularak sosyal yaşamın üretenler liginde yer aldığına tanık olmuş İsmek Bilişim ana bilim dalı yöneticileri. Bu fayda bile, başka hiçbir şeyi konuşmaya hacet bırakmayacak kadar önemli.

Uzun lafın kısası; gerçekten yöntem ve bilgi veren bir kurumla karşılaştım İsmek çatısı altında. Pratik öğretime bilimsel bir yaklaşım hassasiyeti var. Çeşitli gelişim seminerleri de düzenliyorlarmış zaman zaman. En fazla eleştireceğim konu da oydu aslında: Neyi neden öğrendiğini bilmeli insan, neler yapabileceği hakkında fikri olmalı ve en önemlisi; hedefi, rüyası olmalı onunla ilgili. Bu kapsamda benden de seminer taleplerini büyük bir memnuniyetle zaman nispetinde karşılama sözü verdim.

9413

Sonuç: Çok güzel şeyler bunlar ve beni heyecanladıran. Bin tane rezidans yapmaktan, AVM dikmekten çok daha kalıcı, ulvi ve toplumsal dengesizliği giderici önemli bir toplumsal geliştirme modeli İsmek ile ortaya çıkan. Belki de yakın bir dönemde dünyaya da ihraç edilebilecek güzel bir proje İsmek.

Sadece meslek edinmek de olmamalı İsmek'e yönelim'in nedeni: Bilgeliğin en üstünde oturan bir profesör de olsanız, bir enstrümanı çalabilmek sizi çok farklı açılardan tamamlayacaktır.Ders verenleri seçerken de son derece hassas davranıyorlar, sınavla alıyorlarmış. Dolayısıyla özel öğretim kurslarına göre fazlasıyla artıları var. Kah mesleki gelişim kah bir sanatla ruhen gelişim için olsun, İsmek'e gitmekten çekinmeyin.Mutlaka ilginizi çekecek bir branş öğretimi vardır.

9413

Tümüyle ücretsiz veriyor bu öğretimleri, İsmek. Ancak biraz muzdarip oldukları haklı bir beklentileri var katılımcılardan. Bu da asıl ilgi alanıma girildiği nokta: Ne istediğini bilerek gelmeli kursiyer. Bir hedefi olmalı ve o hedefe ulaşmak için gerekli bilgisel donanımı sağlayabilir İsmek ama nasıl olsa ücretsiz deyip vakit öldürmek için gelip üç gün sonra hevesi geçen insanlar da yok değil. Her zaman belirttiğim gibi ne öğreneceğinden önce neden öğreneceği konusunda hesaplaşmalı insan kendisiyle. Amaçsız öğretim başarı değil bilgi hamalı üretir en fazla.

Bu güzel eseri ortaya çıkaranları kutluyorum. Öğrendimki İsmek hiç de hafife alınacak bir kurum değil, bilakis meslek kurslarında örnek alınacak bir öğretim yuvası. Ellerinize ve yüreklerinize sağlık.

Cem TURAN

Makale orjinali: turancem.blogspot.com.tr/2014/10/ismek-...
Ekim 2014

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

Ekim 2014

Cem Turan  yeni bir  gönderide  bulundu.

BİR BALON İÇİNDE YAŞAMAK: AKADEMİK İMAJ VE MÜHENDİSLİK EĞİTİMİ

Markaların insanların tüketim alışkanlıklarının manipule edilmesindeki önemli yeri, su götürmez bir gerçektir, şüphesiz. Doğrudan tüketicinin psikolojik algısına yönelik çalışan, ekonomi dünyasının bu katıksız icadı sadece ticari piyasaları değil eğitimden uluslararası diplomasiye hatta sivil toplum kuruluşlarından dini gruplara kadar geniş bir alanda içimize nüfuz etmiş durumda. Hayır amaçlı (!) dernekler ve vakıflar bile diğer emsallerine göre fark atmak, bilinirliğini artırmak, uluslararası olmak, daha fazla bağış toplamak için markalaşmaktan geri kalmıyor.

15

Diğerleri konumuz değil ama eğitimde markalaşmanın gözardı edilen yan etkilerine sık tanık oluyorum üniversitelerde. Sadece üniversitelerde de değil, bugün kamu ve özel sektör ilk ve orta öğretim kurumları kendi içlerinde ciddi bir rekabet halindeler ve giderek daha sofistik markalaşma metodları keşfedip uygulamaya koyma çabasından vazgeçmiyorlar.

Öğretimde marka bağımlılığı öyle sınır tanımaz ve eskiden gelen bir sosyolojik sorun ki, mezunlarının bilinçaltında üniversitelerinin adı mesleki öğrenim alanlarının ne olduğundan ve bu konuda alınan eğitimin vasfından daha öncelikli yer tutuyor gibi görünüyor. "Ben şu üniversite mezunuyum" diyebilmek, "ben şu bölüm mezunuyum ve yeteneklerim şunlardır" demenin önüne geçiyor, çoğu kez. Oysa yetişmiş bir insanın kendi meziyetlerinden, üretebileceklerinden daha çok, bir üniversitenin tabelası ardına sığınması özgüven eksikliğinin bir tezahürü de olabilir mi?

15

Çok sık karşılaştığım bir bakış tarzı: Göze kestirilen bir üniversitede herhangi bir mühendislik okumak. Ya da üniversiteye giriş sınavında tercih formunu "ortaya bir karışık" anlayışıyla doldurup aynı kağıda mühendislik, tıp, hukuk, İngiliz dili ve edebiyatı gibi biri yerde biri gökte, biri doğudaysa diğeri batıda bölümleri bir üniversiteye girme uğruna yazıvermek... Ne de çok ilgi alanı olabiliyormuş kimilerinin, meğer. Marka hastalığımız üniversite tercihlerine de yansıyor. Ne okuduğumuz, hangi branşta derinleştiğimiz kimin umurunda? Gözünü üniversitelerin neonlarla yazılmış isimleri bürümüş insanlar, dernekler kurup mezunlar günleri düzenleyerek markaya aidiyeti perçinlemek gereksinimi duyuyorlar çünkü üniversitelerinin markası gurur duyacakları bir değer ifade ediyor ya da öyle olması umuluyor. Peki ya meslekten duyulan, seçilen bölümden duyulan gurur ve o mesleğe karşı hissedilen aidiyet duygusu? Genetik, elektrik, bilgisayar, orman, gıda, inşaat mühendisliklerinden temel hendese (hesap kitap) bilgileri dışında neleri ortak olabilir? Meslek seçmek üniversite seçmenin nasıl gerisinde kalabilir?

Hocalarda ve üniversitelerin kurumsal bakışlarında bile görürsünüz bu hastalığı: "Bizden almadığın dersi tekrar almalısın, diğer üniversiteler bizim kadar iyi öğretemez". Tam anlamıyla megalomanca bir anlayış, kendini darı ambarında görmek, pompayla şişirilmiş öz ego patlaması. İş mülakatlarında üzülerek tanık olduğum, hazin değişmez tablodur, yeni mezunların şişirilmiş ego balonlarının sönmesi. Beyinleri öyle yıkanmıştır ki genellikle havada kapılmaları garantidir rüyasını yaşarlar, kapı gibi üniversite markaları var! Üzgünüm ama yok öyle bir şey.

İnsanları içi boş etiketlerle damgalayıp, hipnozla olmadığı gibi gösterenler ve kendini böyle görenlere sormak gerek, uluslararası bilimsel ve akademik endeksin neresindeler. Hemen söyleyeyim, esameleri okunmaz. Bilmem kaç yüzüncü sıraya zaman zaman kaynak yapanları görürseniz bilinki bilimsel yayın sayısına göre yapılan değerlendirmeler de rasyonel değildir. Akademik yayınların niceliğinden çok niteliğidir aslolan. Halen intihalin cirit attığı, hayata memuri gözlüklerle bakan, idealizm ve inovasyon ruhu nedir, bilmeyen insanlardan çıkan her makaleye dünyayı bir adım daha ileri götürecek bilimsel yayın gözüyle bakmanın ne kadar doğru olabileceğini, takdirinize bırakıyorum.

15

Size bir sır vermek istiyorum: Asıl gerçek eğitim aşk ve idealle yapılandır. Teknolojik oyuncaklarla dolu sınıflar değil, kandilin titrek ışığında, sadelik içinde, hoca ile öğrenci ilişkisinin kutsiyetinde gizlidir, eğitimin başarısı. Bu tanıma göre abartılı teferruatla doldurulmuş bir batı üniversitesinden çok daha vasıflı ve verimli olabilir, doğunun yeni kurulan üniversitesi. Buna İstanbul'da hayata gözünü açıp İstanbul okulları ve üniversitelerinde okumuş birisi olarak yürekten inanıyorum. Yeterki bilgiyle aşka düşmüş insanlar bir araya gelsin ve inansınlar. İşte bilim orada ürer. Çünkü ilim önce kendini, içindeki sesi dinleyebilmeyi gerektirir ve bunu sağlayacak ortamın dinginliğine, patırtı dolu koşturmaca fırsat tanımaz. Önce müstakbel mesleğinizi seçmelisiniz, bırakın sanal detayları. İlim Çin'de olsa gitmeli, değil mi?

Dürüst olun kendinize, neyin peşindesiniz: Gönlünüzde yatan aslan olan mesleğinizi size öğretecek bilimin mi yoksa üzerinde bilmem ne üniversitesi yazan bir kağıt parçasının mı? Meslek üzerinize giyip ömür boyu çıkarmamanız gereken bir elbisedir. Sebat etmeli, iyi ve kötü günde onu hep özenle giyeceğinize söz vermelisiniz yoksa mesleğiniz sizi hiçbir yere götürmez.

15

Mesleğiniz, yaparken ölmeyi dileyecek kadar çok sevmedikçe size ait değildir ve siz de ona. Sanal kalkanların ardına saklanmaya gerek yok, mesleğiniz ve siz yetersiniz. Teknik insan olmak, bambaşka bir şey, dünyanın bile yörüngesinden çıkmamak için kullandığı tekniği düşününce. Sözüm elbette tüm yüksek öğrenim camiasına ama en çok mühendislik ve diğer teknik alanlarda öğrenim görenlere. Çünkü onlar dünyanın zembereğini kurup boşaltmaya adaylar, dağları söküp yeniden takmaya... Özgür olmalılar ve özgün. Kendilerine inanmalılar, kuru imajlara değil. Değerleri içlerinde yaşattıkları olmalı, şişirilmiş balonlar değil.

Bilimsel gelişim profesyonel imaj üreticiliğinden değil, amatör ruhla, inançla, aşkla "hadi, yapalım" demekten geçer. Nerede sinerji ürer, orada bilimin yüzü güler. Yüreklerde ideal olmadan, öne bir hedef koymadan amfileri, şatafatlı sınıfları doldurup boşaltmak, bencillikle ve diploma hatırına hafızlık yapmak yanında çorak bir Anadolu bozkırında, mütevazi imkanlarla fakat inanç, sevgi, paylaşım dolu kalplerle sınıflarını aşklarının, umutlarının, ideallerinin ateşiyle ısıtanlar ne de çok şanslılar, bir bilseler.

Ve bir not: İdealist bir devlet okulu öğretmeninin ya da üniversite öğretim görevlisinin eline, nedense imaja fazlaca bulanmış on özel kolej veya üniversite mensubunun su dökemeyeceğine fazlaca inanıyorum. Belki gözlemlerimden, yaşadıklarımdan, araştırmalardan etkileniyorum ama belki de boş bir zan sadece. Ya sizce?

Cem TURAN

Şu makaleden: turancem.blogspot.com.tr/2014/10/bir-ba... .

18 kişi

Konunun Takipçileri

Alt Konu Başlıkları

Henüz bu konu başlığı ile ilgili konular bulunmuyor.