Bilmek istediğin her şeye ulaş

Şiir

Edebiyat

Duygu, hayal ve düşüncelerin bir düzene bağlı olarak, çekici bir dil ve ahenkli mısralar içinde aktarılmasıdır.

Eylül 2017

Ayhan Şimşek  yeni bir  gönderide  bulundu.

Türk Şiirinde Garip Akımı

ekşi sözlükten alıntılar: eksisozluk.com/garip-akimi--250969?p=1

  • Şiiri yüksek zümrenin tekelinden alarak şiire fukaralığı, yırtık çorabı, kirli ceketi sokarak halka uyarlayan akımdır. Zaten adındaki ''garip'' farklılıktan ziyade fukaralık anlamı taşır. Bu şiirler her şeye rağmen hayatın renklerini görebilen insanların şiiridir. Orhan Velin'in ''garip'' adlı şiir kitabının girişinde bu akımın manifestosu sayılabiliecek bir yazısı bulunmaktadır.benbirdusuneyim mi

  • Akımın şairleri edebiyat dünyasında fırtına gibi esmiş, büyük yankı uyandırmıştır. Özellikle Yusuf ziya ortaç'ın eleştirinin dozunu fazla kaçıran şu sözleri hayli enteresandır:"Vezin gitti, kafiye gitti, mana gitti. Türk şiirinin berceste mısraı diye yazık oldu süleymen efendiye rezaletini alkışladılar. Sanatın darülacezesiyle tımarhanesi el ele verdi, birkaç mecmuanın sahifesinde saltanat kurdular. Ey Türk gençliği! Sizi bu hayasızların suratına tükürmeye davet ediyorum... "

    Kendilerini alkışlayan da yerin dibine batıran da çoktur. Su götürmeyense kimsenin bu akıma kayıtsız kalamadığıdır.kafkaesk komedi


  • Birinci yeni olarak da bilinirler. Şiirde her türlü kurala karşı çıkıp kuralsızlığı kural edindiler. Şiirin özgür yazılması gerektiğini savundular. O güne kadar seçkin bir tür olan şiire konuşma dilini dahil ettiler. Hatta nasır gibi bayağı bir sözcüğünde şiirde kullanılabileceğini gösterdiler. TTürk edebiyatında tepki topladılar ve genelde garip akımını takip eden şairler bir türlü düzgün para kazanamadan kaderleriyle başbaşa hayata gözlerini yumdular.cipchilek


  • Kendi deyimleriyle şiiri "müreffeh sınıfların" elinden alıp,"dünyayı dolduran ve yaşam hakkını mütemadi bir didişme sonucu kazanan" insanlara armağan ederler. Bu akımın temsilcileri sıradan insanları anlatırlar, ağdalı dilden ve kafiyelerden hoşlanmazlar. Orhan Veli'nin aşağıdaki dizeleri bu akımı özetler gibidir.

''işim gücüm budur benim,
gökyüzünü boyarım her sabah,
hepiniz uykudayken.
uyanır bakarsınız ki mavi.

deniz yırtılır kimi zaman,
bilmezsiniz kim diker
ben dikerim.

dalga geçerim kimi zaman
o da benim vazifem;
bir baş düşünürüm başımda,
bir mide düşünürüm midemde,
bir ayak düşünürüm ayağımda,
ne haltedeceğimi bilemem. '' zaman sokaklarda kayboluyordu

Ağustos 2016

Uğur Çakmak  yeni bir  gönderide  bulundu.

Kafamın İçinde Yaşarken

Tik tak,
İnce, zayıf bir ses;
Klik klik.
Yalnızlığa bir arkadaş daha,
Az sonra ölecek.

Tik tak,
Mehtabın altında cinayet vakti,
Birçok kadın,
Hepsinin yüzü aynı,
Dudaklarında aynı jilet izi,
Kadınca yaşayamamışlar.

Tik tak,
Saat 03:38,
Arkadaşım ölüyor,
Gece ölüyor,
Bir şehir ölüyor ayaklarımın dibinde.

Tik tak,
Bir türlü karar veremiyorum;
Bir kadının memeleri mi daha önemli,
Eşyanın hakikati mi,
Yoksa anne kokusunun tanrısallığı mı?
Peki.
Yaşadım diyebilmek için kaç hayat eskitmek gerekiyor?

Tik tak,
Görünmez duvarlarım yıkılıyor,
Ahlakımı kim denese üç numara büyük,
Yaşamak bazen yetmiyor,
Oysa ben tanrıya susamışım,
O ise yıllardır anlaşılmayan bir dilde konuşuyor.

Tik tak,
Papazların iki yüzlü oğlancılığı,
Rahibelerin en gizli yerlerinde bitmek bilmeyen kalp atışları,
Bunalmışken gördüm ensesi traşlı kadını,
Gözleri bir değişik bakıyordu,
Bayağı bayağı sevişmek istemiştim.

Tik tak,
Kitap okumamak için harika bir gün başlıyor,
Yaşamamak aptallık.
Çimenlere uzanıp öpüşmemek,
Bir ağacın gölgesinde kaygısızca sevişmemek,
Aptallık.
Oturup şiir yazmak,
Aptallık.
Ağustos 2016

Marty Mcfly  yeni bir  gönderide  bulundu.

Prospektus

Eskiden insanlardan geriye /
kitaplar kalırdı ve kokardı kitaplar /
doyasıya yaşanmışlık kokardı /

arasında bir yaprak /
kurutulmuş ve kusursuz /
kimbilir hangi ağaçtan /

eskiden geriye , /
Hasret dolu mektuplar kalırdı /
"Çok kıymetli Hanımefendi" /
Diye başlayan... /

Şimdi kala kala /
iki şey kalıyor insandan /

yatağın başucunda iki kutu : /
biri tansiyon /
biri şeker ilacı. . . /
Ağustos 2016

Marty Mcfly  yeni bir  gönderide  bulundu.

Belki de yürüyoruz

Eskiden beri dağın o zirvesine bakar ve hayal kurarım.
Kimse bilmez içimden geçenleri , geçip gidenleri.

Ben bilirim dağ bilir.

Ve tekrar altı yaşıma , o güne dönsem,
Bilirim ki annem okulun kapısındadır ve elimden tutar.

Belki de hep bu an'ı aradım.

Dağ şahidimdir.
Ağustos 2016

Marty Mcfly  yeni bir  gönderide  bulundu.

Değdiği ilk an..

Kimi gözleriyle sever , kimi sözleriyle.
Kiminin sevgisi iç çekişiyledir.

Ben seni parmak uçlarımla sevdim.
Ağustos 2016

Marty Mcfly, bir soruya yanıt verdi.

Dinlediğinizde ya da okuduğunuzda içinize işleyen şiirler nelerdir?


SOLGUN BİR GÜL DOKUNUNCA

Çoklarından düşüyor da bunca Görmüyor gelip geçenler Eğilip alıyorum Solgun bir gül oluyor dokununca. Ya büyük şehirlerin birinde Geziniyor kalabalık duraklarda Ya yurdun uzak bir yerinde Kahve, otel köşesinde Nereye gitse bu akşam vakti Ellerini ceplerine sokuyor Sigaralar, kâğıtlar Arasından kayıyor usulca Eğilip alıyorum, kimse olmuyor Solgun bir gül oluyor dokununca. Ya da yalnız bir kızın Sildiği dudak boyasında Eşiğinde yine yorgun gecenin Başını yastıklara koyunca. Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor En çok güz ayları ve yağmur yağınca Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda. Uzanıp alıyorum kimse olmuyor Solgun bir gül oluyor dokununca. Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda Akşamlara gerili ağlara takılıyor Yaralı hayvanlar gibi soluyor Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor Yollar, ya da anılar boyunca. Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam Solgun bir gül oluyor dokununca.
Behçet NECATİGİL
Ağustos 2016

Marty Mcfly  yeni bir  gönderide  bulundu.

Ağustos 2016

Uğur Çakmak  yeni bir  gönderide  bulundu.

Temmuz 2016

Seyda Kartal  yeni bir  gönderide  bulundu.

Hayatın kapı eşiğinden kırıntı toplayan küçük bir kuş gibi DİDEM MADAK


1747
şiirlerin içinden
çıkıp gelen kadınlar
vardır.
öpse şiir,
saçını dağıtsa mısra,
gülse kıta olur.

Benim için tam anlamıyla budur Didem Madak şiirlerden gelmiş ruhundaki toz bulutunu sevgiyle örselemiş bir çiçektir o.Bazen bir papatya olur bazen deste deste ismini her şey koyduğu üzerine milyonlarca anlam yüklediği bir çiçek, anne şevkatindedir kaleminden çıkan her şiir, öylesine öpülesi öylesine narin...



1970, İzmir doğumludur Sevgili Madak. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlanıyor, sonrasında ise Grapon Kağıtları(2000),Ah'lar Ağacı(2002) ve Pulbiber Mahallesi(2007) şiir kitaplarıyla kendini bizlere iyice benimsetiyor güzel şair.
Çok olmadı aslında şahsımın Madak şiiriyle içime işleyene dek tanışması. Uzaktan aşinalığım var olsada, 4-5 aydır gitgellerle okuyarak hayranlığın, imrenmenin tam mânasını yaşattı bana.
“Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin
Bir bakardım eğilmiş su içiyor
Gamzelerinden kuşlar. ”


1747
“Bilmiyorsunuz.
Darmadagın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum. ”


keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım. ”



“Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım.
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım. ”

Şimdiden bir hatırasın
Bulutsa, tozsa, uçarsa
Bütün (aşklar) paranteze alınsın
Rüzgar çanısın, rüzgarın diline dolanırsın
Ne bir şarkısın,
ne de dillerde nağme adın
Artık bazı şarkılar kadar yaralısın.
.

1747

Saçlarım düşler görüyor
Rengarenk uçan balonlar havalanıyor her telinden
Saçlarımda kiraz bahçeleri
Salıncak kuruyor dallarına çocuklar
Hep ben düşüyorum, hep ben..



Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu.
Bir yığın insan tanıdım.
Ama hep yalnızım
.


“Ruhumu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi seven bir kadınım” diyor bir ropörtajında Didem Madak. Belkide diyorum bende, bundandır onun her şiirinde ufacıkta olsa bulunan çocuk ruhu portresi. Yani onun en umutsuz şiirlerinde bile bulunan “reçel kavanozları”, “çikolatalar”, “fötr şapkalar”, “kelebekler”.. Aynı zamanda çocuk olduğu kadar, kadınlığınıda hissettirir şiirlerinde. Yalnız, ayakta, güçlü ve feminen halleriyle de, naif, haroşa, sıcak sofralar kuracak olan anne halleriylede.
“Cennete gitmek istedim otostopla,
Cinnete kadardı tüm yollar oysa,
Tüm hayatı okşamak istedim kedilerin şahsında
Tüm sarı, tüm kara, tüm yumuşak. ”


2011 yılında kanser nedeniyle ölen Didem Madak, 41 yıllık yaşamına üç şiir kitabı sığdırıyor. Varlık dergisine verdiği ropörtajda da, yazarın Ah'lar Ağacı kitabındaki kimi şiirindede bahsettiği zorlu geçen üç yıl görüyoruz. Ona çok şey öğreten, Allah'la sanimi olmasını sağlayan üç yıl. Bu üç yılın şiirlerine yansıması olacaktır ki en popüler kitabı diyebiliriz Ah'lar Ağacı kitabına.
Yazar bu kitabına Wirgina Woolf'un Orlando'sundan da yola çıkarak şöyle bir yorum/tanım yapıyor;
“Orlando yıllarca göğsünde taşıdığı ve bir meşe ağacından esinlenerek yazdığı şiiriyle ünlü olur ve bir ödül kazanır. O zaman kitabını meşe ağacının altına gömmeye karar verir. Galiba bende bütün birikmiş ahlarımı, söylediklerimi, söyleyemediklerimi Ahlar Ağacının altına gömdüm. ”

“Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta. ”

Üç kitapla ardında bol bol cümle bırakmak, bir kadın olarak kadın şairlerin az olduğu bir coğrafyada böylesine güçlü bi kadın şair olmak, Didem Madak denildi mi akılda o dişlerinin allığında gülen fotoğrafla kalmak..
Sevgi Soysal, Tomris Uyar, İnci Aralgiller'den tercih sırasına koyamadıklarımdan biri oldu Madak kadın.
Tahmin ederim ki şairi, şiirinden iyi kimse açıklayamaz. Cümlelerinde benlik okunan kadını, tekrar tekrar dinleyelim o vakit.

“İki sigaram kaldı bu gece için
Yüzyıl yetecek çocukluğum,
İki muhabbet kuşum,
Biraz da ateşim var.
Dua ediyorum ateşe
Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece”
“Hayata söyleyin bundan sonra gitsin
Anlamını masallarda arasın
Hay!
Ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım da çiçekler açsın ruhunuz.
Hadi alkışlayın!
Biliyorum hâlâ biraz safım. ”
“Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
Anna Karenina'yı taklit ediyor zaman,
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka. ”
“Yuva yaptım kaç paket cigaranın bacasında
Yorgunum, kahvem çamur gibi
Batmaya da razıyım, artık beni anla. ”


1747


Ah, göğsündeki her yarayı merhametle öptüğüm.
Geç kalınan hiç bir hayat,
hayat değildir.
Hayatın olmayı dilerdim…



Size de olmadı mı? Bir şiirini okuduğunuzda ılık bir rüzgar değmedi mi kalbinize ?
Sevgiyle kalın...














Temmuz 2016

Seyda Kartal  yeni bir  gönderide  bulundu.

Bir garip Orhan Veli..

Bir gün yolum Orhan Veli ye takıldı. Kimdi Orhan Veli nasıl bir başkaldırıştı? Niçin edebiyatın garip bir akımıydı?
1747

“Orhan Veli’nin kavgası edebiyatımızın en büyük kavgasıdır, buna inanıyorum. Irmağın yatağını daha doğal bir vadiye indirdi. Şiire kasket giydirdi. Sivilleştirdi onu. Bugünkü şiir verimleri onun da verimleridir biraz. ”
demişti Cemal Süreya.Peki neydi bu dava? 1747

Sanatına dair garip akımına dair yapmak istedikleriyle ilgili şu manifestoyu kurmuştu Orhan Veli:
“Yirmi yaşımızı dolduralı bir iki seneden fazla olmamıştı; beylik kalıplar, beylik dünyalar içinde bunalmış kalmış olan şiire yeni imkânlar arayalım dedik. (…) İlk işimiz, bilinen sanatları bir tarafa bırakıp şiiri bu sanatlar dışında şiir yapan özellikleri aramak oldu. Böylelikle onu bir reçete, bir tarife matahı olmaktan kurtaracaktık. Bu işi başarabilmek için de şiir tarifelerinin verdiği tertiplere karşı gelmek gerekiyordu. O tertipleri bulmuş olan şiirle o şiire sıkıca bağlı kimselerin bu dikine giden hareketten memnun olmayacakları besbelli idi. Üstelik biz de görmek istediğimiz işin ne olduğunu belirtmek için, birtakım softaların damarına basmaktan hoşlanıyorduk. Şiirlerimizin yadırganışı sadece alışılmış kalıplar çıkışından değil, çıkmak isteyişinden, bunda ayrı bir keyif buluşundandı. Gayretimizin nasıl bir sebebe dayandığı anlaşılınca biz de biraz yumuşar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler, şiirin öz malı imiş gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık olarak şiire sokulan alelade konuşma; biri de eski şiirin büyük konularının büyük heyecanlarının yanı başında yer alan küçük, alelade olaylar, küçük, alelade insanlardı. İlk niyet hiçbir şeyin şiir dışı kalmamasını sağlamaktı. Ama bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp birçok kimse tarafından da tutulunca iş değişti. Genç okuryazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu. Basitlik, aleladelik derken belki de biraz insaflı davranıyorum. ‘Basitlik, aleladelik’ diyeceğime ‘boşluk, hiçlik’ desem daha doğru olur. Şairin, mısraları içinde, okuyucuya hiçbir şey söylememesi bir yana, söyleyişteki basitliğin de gerektiği gibi anlaşıldığını sanmıyorum, kolay okunan mısranın kolay yazılır bir şey olmadığı pek bilinmiyor. Bunu anladığımız an şiirin güçlüklerini görecek, emeğe saygı göstermesini öğreneceğiz. Yalnız şairin emeğine değil; bütün insanların emeğine. Ondan sonra da kolay kolay boş lakırdı edemeyeceğiz. (…) Yazımın baş tarafındaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, şiirin bu hale gelmesinde de galiba bizim neslin büyük payı var. (…) Zaman zaman alelade şeylere de dokunabilmek başka. Ayrıca, türlü işlerde çalışan milyonlarca insanın, iş görmüş adam olmanın hakkını kazanabilmek için, göbeği çatlarken iki lakırdı çırpıştırıp bir iş yaptım sanmanın kolay kolay hoş görülemeyeceğini bilmek lazım. ”
Tam olarak böyle ifade eder Orhan Veli yapmak istediklerini. Yol arkadaşları Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu olur. 1747
Hedefiyle çoğu şairin eleştirilerinden geçer fakat kararlılığından asla vazgeçmez. Yahya Kemal Beyatlı, Garipçilerin karşı durdukları geleneğin içinde yer alan fakat bu geleneğe yeni boyutlar kazandıran bir şairdir. Garipçiler de onun, şiir işçiliğini ve saf şiiri öne çıkaran, sanatta sürekliliği öngören anlayışı karşısında yalın şiiri destekleyen tutumu ile karşı kutuptadırlar. Ne var ki şiir anlayışlarındaki bu keskin ayrım, onların günlük yaşayış içinde birbirlerine beğeniyle yaklaşmalarına hiçbir zaman engel olmamıştır.

Bir çok temayı şiirlerinde ele alan Orhan Velinin benim gözümde en nacizane teması yaşama sevincini ele aldığı şiirler olmuştur, bu sevinci küçük olaylarla yakalamaya çalışır. Bu küçük mutluluklar, hayatın genel anlamda iyimser ve umutla algılanmasına zemin hazırlar çoğu zaman.

Sokakta Giderken

‘Sokakta giderken, kendi kendime

Gülümsediğimin farkına vardığım zaman

Beni deli zannedeceklerini düşünüp

Gülümsüyorum. ’
Nisan 2016

Murat Kovankayaa  yeni bir  gönderide  bulundu.

Bir Engelinin hayeli...

Merhaba arkdaslar . Bir arkadasım var 19 yaşında çocuklukdan olusan kemik erimesi hastalığı var ve fazla ömrü yok . Tek bir hayeli var yazar olmak ve şiirlerini halkımıza sunmak Bilmıyorum nasıl yardımcı olucam durumum yok ama çok üzülüyorum.
Nisan 2016

Seyda Kartal  yeni bir  gönderide  bulundu.

EDEBİ YANSIMALAR

Edebiyata ilgisi lise yıllarında başlayan Sait Faik’in en güzel öykülerinden alıntıları ve hayatından kesitleri derlenmiş, okuduğumda bende naif duygular bıraktı bir şairin ülkesine edebiyatı bu kadar özümsetmesi zor olsa gerek, .. Dönem hakkında birçok izlenim yaratan bu güzel derlemelerin yüzyıllar sonrasınada önemli edebi bir kaynak olarak kalması daha nice okurlarda farklı duygular bırakması dileğimle..


2855
İlk şiiri Hamal:

Ensesine sokulu

Kamburunu kaşıdı.

Şu koskoca bavulu

Beş kuruşa taşıdı.

Yol yakın, yolcu ırak,

Yola bak, yolcuya bak.

İstersen yolda bırak

Şu koskoca bavulu.

2855
İpekli Mendil adlı ilk öyküsü 15 Nisan 1934 tarihli Varlık Dergisi’nin 19. Sayısında çıkan Sait Faik, çeşitli dergilerde, gazetelerin eklerinde öykü ve yazıları yayımlamıştır.

“Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı dut yapraklarından süzülür, odaya pare pare dökülürdü. Aşağı yukarı yaz kış pencereyi açık bırakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgarlar eserdi. Vapurlarda da çalıştığım için, rüzgarların kokularından lodos, poyraz, karayel, günbatımı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgarlar battaniyemin üzerinden acayip birer rüya gibi gelip geçtiler.

Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışarıdan bir gürültü geliyordu. Adeta dut ağacında birisi vardı. Korkmuşum ki, kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.
Oydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken, gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan taran etti. Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp gitseydi, sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron:

“Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti; hayvan” diye kıçıma bir tekme, beni kovacağını bildiğim halde gık demedim.

Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasız pencereden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiği zaman, başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi.
Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı.

Ya… İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun, sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır. ”

İpekli Mendil, 1934

2855
Yazarın ilk dönem Semaver’le başlayıp, Lüzumsuz Adam’a kadar devam eden öykülerinde, ortak özelliklerinden biri içerdikleri insan sevgisidir. Sait Faik yazdığı ilk hikayelerde zenginlere kızmakta, emekçileri yüceltmektedir. Öykülerinde anlattığı tipleri toplumda sıkça karşılaşılabilen insanlardan seçmesi, onu bir taraftan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay gibi yazarlara yaklaştırırken, diğer yandan Sabahattin Ali’nin öncülüğünü yaptığı sosyal gerçekçiliğe bağlamaktadır. Tahir Alangu’ya göre küçük adamları edebiyatımıza ilk getiren o olmadıysa bile iyice yerleştiren, bilinmeyeni gösteren, güçlü bir akım haline getiren, en güzel hikayelerini yazan Sait Faik olmuştur. Bu ilk döneminde, Abasıyanık “Fakir insan iyi insandır” genellemesinden çabuk kurtulup, çalışana duyduğu sevgiyi soyutlaştırarak insan sevgisine dönüştürdü.

“Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler… Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar. ”

Semaver, 1936
2855

“Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz, herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk… Ön avlusu, aynı zamanda burunları, kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf talebeleriyle muallimlerin gezindiği bir yer olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık. Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar talebe olarak giremeyeceğimizi bile bile. Bu müthiş bir şeydi! Biz ne kadar seviniyorduk! .. Sanıyorduk ki, mütemadiyen bir güzel şeyi geride bırakacak, bir daha ona sürünemeyecek, onun içine giremeyecek, bir anı bir daha yaşayamayacaktık. Önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. ”

Sarnıç, 1939

2855

Leyla Erbil ile

“Fakat bir Üsküdarlı fakirin bir piyango bileti edinmesinin ne kadar mühim bir mesele olduğunu bilmeyen bir adam da pek İstanbullu sayılmaz. Hatta pek Türkiyeli bile sayılmaz. Hatta bazan insan çok kötü düşünmesini bilen bir adamsa dünyalı bile sayılmaz ve Merih yıldızı ahalisi gibi aramızdan sıyrılıp geçenlere, kolumuzu dürtenlere, güzel kızlarla geçenlere şaşar. Ne ise mesele burada değil. Fukaralık ayıp değil…
Fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman, hamal olalım, ıskatçı olalım; fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman bunun ancak bir teselliden ibaret olduğunu ve fukaralığın bal gibi hem ayıp, hem günah, hem enayilik olduğunu biliriz. ”

Şahmerdan, 1940
2855
Yazar, Şahmerdan’da yer alan Çelme isimli hikayesiyle, halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askeri mahkemeye verildi. Bu olayın annesini yaralaması nedeniyle, uzun süre kitap yayınlamaya ara verdi. Medar-ı Maişet Motoru, Sait Faik’in ilk romandır. Geçim sağlayacak motor anlamını taşır. Romanda, Burgaz Ada’da oturan emekli memur Ali Rıza Efendi’nin emeklilik yıllarında ailesiyle birlikte çektiği geçim sıkıntısı, ailenin hayata tutunma çabaları anlatılır. Hiçbir siyasi hedef göstermeyen roman, yine de kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirdiği için 1944’te yayımlandığında sıkıyönetim mahkemelerince toplatılmıştı. 1952 yılında, yeniden basılırken, Abasıyanık, kitabın ismini Birtakım İnsanlar, romanda geçen Medar-ı Maişet Motoru’nun ismini ise Ceylan-ı Bahri olarak değiştirdi.
“Medar-ı Maişet adlı kitabımı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor. Bütün sebep bu! ”

“Onun esmer yüzü kıpkırmızıdır. O güldüğü zaman insanın yüzüne bütün saffeti, kadınlığıyla bakar. Onun kendisine güldüğünü gören her erkek aldanabilir. “Nihayet… Oh! Nihayet, bana güldü. Benim için güldü. Benimle beraber olmanın hazzıyla güldü. ” dememeye imkan yoktur. O kadar sana bakarak senin için güler ki… Halbuki onun sevinme, gülme tarzı böyledir. Kadınlara da, kız arkadaşlarına da, hocalarına da belki de anasına, babasına da böyle güler. Nihayet bu canlı, bu sana gibi gülüşün sırrı keşfedildi mi insanın kendine bir sual sormamasına imkan yoktur.
Acaba sevdiği erkeğe bu kız nasıl güler? ”

Medar-ı Maişet Motoru, 1944
2855
1948 yılında yayınlanan Lüzumsuz Adam isimli öykü kitabıyla birlikte, yazarın hikayeciliğinde ikinci dönemin başladığı kabul edilir. Bu dönem 1952’de yayınlanan Son Kuşlar’a kadar sürer. Abasıyanık’ın ilk çalışmalarında rastlanan insan sevgisi teması bu çalışmalarında yerini boşvermişliğe, insan korkusuna, kent nefretine ve umutsuzluğa bırakır. Sait Faik’in karamsar olmasını onu ölüme götürecek olan siroz hastalığına bağlayanlar vardır. Bu dönemki eserlerinde, içine kapandığı, yalnızlığından, kendi sorunlarından bahsettiği görülür. Ayrıca Abasıyanık, klasik cümle yapısına son vererek devrik cümle ve argo kullanmaya, günlük konuşma dilinden çokça yararlanmaya başlar.

“Yedi senedir bu sokaktan gayri İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döveceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış ne bileyim, bir şeyler işte gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yerlerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı adamlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor? ”

Lüzumsuz Adam, 1948
2855

“Büyük hayaller kuralım sevgilim! Ben şimdi böyle yapıyorum… Tertemiz bir şehirde, asfalt caddeler üstünde, dibinden metrolar geçen, üstünden kolosal otobüsler uçan, muazzam, eğlenceli bir şehirde seninle yaşamak istiyorum. Yazılarım bize yaşamak için lazım olanı getiriyor. Büyük kahvelerde çay içiyor, temiz lokantalarda kolalı peşkirlerle yemek yiyor, latif rayihalı şaraplar içiyor, tertemiz bir yatakta seni kollarımın arasına alıyor, sana:

– Bütün mesut şehir uyudu, uyuyalım sevgilim, diyorum..

Sabahleyin bitlerle dolu, kimsenin kimseye hürmet etmediği, kimsenin kimseyi hürmete layık bulmadığı, istismar edenin, çalanın zengin ve bahtiyar olduğu, esnafının azgın, zenginin deli, haris, egoist, gaddar, fakirinin kayıtsız sersem olduğu bir şehirde; işin kötüsü sensiz, oldukça kirli bir yatakta uyanıyorum. Ama sevgilim, olacak, büyük hayaller kuruyorum.. ”

Havada Bulut – Nasıl Bir Dünya, 1951
2855

Nazım Hikmet ve Münevver ile

Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı? Yoksa kimselerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler aşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?

Havuzbaşı, 1952
2855
Sanatçının hem ikinci dönem hem de son dönem öykülerinde görülen özelliklerden biri de eserlerin şiirsel dilidir. Sait Faik’in, Alemdağ’da Var Bir Yılan isimli kitabıyla sürrealizme geçtiği kabul edilir. Fikret Ürgüp son dönem öyküleriyle ilgili olarak
“Artık o eski kalıplardan kurtulmuş hikayelerdir. Bunlara sürrealist demek yerinde olur” dedi.

2855

Özdemir Asaf ile

Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan’da daha farklı biçimler deneyip, topluma ve doğaya bakmadığı açılardan baktı. Fethi Naci’ye göre Sait Faik, bu döneminde yazdığı eşcinsel temalı öykülerinde anlatmak istediklerini anlatabilmek için hikayesinin biçimini bir kere daha değiştirerek, somut ayrıntılardan hareket yerine imgelemi kullanmaya başladı. Bu da onu sürrealizme yaklaştırdı. Bu hikayelerde yazarın, o güne kadar yazılarında sevgiyle andığı İstanbul’dan nefretle bahsettiği görülür. Bu değişimin sebebini Abasıyanık’ın toplumdan, toplumun baskısından ve ahlak anlayışından sıkılmış olması olarak görenler vardır.

“Ölesiye yalnız, ölesiye mesudum. İçim kalabalık çekiyor. İnsanlar çekiyor. Çocuklar istiyorum; haşarı, sarışın, esmer, edepsiz… Seyahatler çekiyor içim. Dünya yüzündeki tuzlu sularda ışıklı vapurların gittiğini; Paris’te kırmızılı, yeşilli, turunculu işaret fişeklerinin bulvarlar boyunca akan köhne taksilere sis içinde yol gösterdiklerini; caddelerde, meydanlarda gotik binaların kayalar misali yükseliverdiğini; bisikletine tünemiş genç bir kadının türkü söyleyerek geçtiğini; pırıl pırıl matruş bir adamın pırıl pırıl bir bıçakla bonfile kestiğini; yalancı inciler içinde dolgun bir kadının Napoli’de, şarkılı bir kahvede fıstıklı dondurma yediğini; tayyare meydanlarının lokantalarında konyak içerek garip valizleriyle yolcular bekleştiğini; üçüncü mevki bir vagonda yaşlı bir adamın şehir içlerinden tren geçerken, gençken oturduğu kahveleri tanıyarak titrediğini…”

Son Kuşlar, 1952
2855
Şimdi Sevişme Vakti kitabında topladığı şiirleri ve bu kitabına girmemiş olanlarıyla, Sait Faik’in şiiri, hikayeleriyle ortak temaları paylaşır. Bu şiirler, hikaye çeşnisi ve sıfat üslubu ağır basan, duru bir Türkçe ile yazılmış şiirlerdir.

Sana koşuyorum bir vapurun içinden

Ölmemek, delirmemek için…

Yaşamak; bütün âdetlerden uzak

Yaşamak…

Hayır değil, değil sıcak;

Dudaklarının hatırası;

Değil saçlarının kokusu

Hiçbiri değil.

Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle

günlerde

Ben onsuz edemem.

Eli elimin içinde olmalı,

Gözlerine bakmalıyım,

Sesini işitmeliyim.

Beraber yemek yemeliyiz

Ara sıra gülmeliyiz.

Yapamam, onsuz edemem.

O ve Ben, Şimdi Sevişme Vakti, 1953
2855
Alemdağ’da Var Bir Yılan’daki birçok öyküde kendini gösteren Panco karakteri İstanbul’un karanlık sokaklarında anlatıcılara yoldaşlık eden bir gizli kahramandı ve bir bakıma kendi içine hapsettiği adamın hikayelere sinen gölgesiydi.

“Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. (…) Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor. ”

“Buraya gelenler hep aynı müşteriler olmalı ki beni baştan aşağı bir süzdüler. Oturup bir kahve içmek bile cehennem azabı gibi bir şey olacaktı. (…) Eskiden tanıdığım birisi niçin geldiğimi anlamış gibi bana baktı. Gülümser gibi idi. Allah belanı versin deyyus; dedim. Döndüm. ”

Alemdağ’da Var Bir Yılan, 1954
2855

Orhan Kemal ile

Tüneldeki Çocuk kitabı yazarın ölümünden sonra yayınlandı. Abasıyanık aynı zamanda gazetecilikte yaptı, o döneme ait bazı röportajları ve 8 öyküsü yer alır kitapta.

“Tünelleri insanlar için yaptık. Yokuşlardan lahzada insinler, yokuşları ani vahitte çıksınlar diye. Tünelin kayışı, tünele ilk defa bindiği zaman sevinen ve bu sevinci bile belli etmek istemeyen bir çocuk için yapılabilecek birşey. “Eğer bugün biz tünel kayışı yapamıyorsak, bunun en büyük sebebi tünele ilk defa binen ve sevinen çocuğu sevmememizdendir” demeyeceğim. O zaman hem kendimi methetmiş olurum hem de tünel kayışı yapabilecek bir iktidarda olduğum zehabı hasıl olur, müracaatlar vaki olur. Diyeceğim yalnız şu: Şu insanlara hiçbir şey çok değil. Edirnekapı’da bu akşam bir ana bir çocuğun tünele nasıl bindiğinin hikayesini dinleyecek. Çocuk: “Kocaman gözlü bir adam bana baktı da iyice sevinemedim” diyecek. Yabancılara gülemediği, beyaz dişlerini gösteremediği, duyduğu şeyleri, söyleyemediği şeyleri bu anaya söyleyecek. Onlar da tünele binmiş kadar sevinecekler. ”

Tüneldeki Çocuk


Nisan 2016

Seyda Kartal  yeni bir  gönderide  bulundu.

İKİNCİ YENİ

1747

1950’li yıllarda ‘İkinci Yeni’ akımı etrafında toplanan Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Turgut Uyar, İlhan Berk, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan şiire farklı bir bakış açısı kazandırmıştır. Kendilerini şiirin imge dünyasında bulmuş, okuyan herkesin farklı anlamlar çıkarmasını arzulamışlardır. Onlara göre
‘en iyi şiir anlaşılmayan şiirdir’.

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747


1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747
Nisan 2016

Seyda Kartal  yeni bir  gönderide  bulundu.

ÇOCUKLAR GİBİ..

2855



Biz seni bir ülkeye sığdıramazken sen koca hayatı bir şiire sığdırmışsın, özlemle kal tohum bıraktığın belirsiz topraklarda koca yürekli şair..


Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi

Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi

Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi

Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi

Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi

Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi

Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi
Sabahattin Ali