Bilmek istediğin her şeye ulaş

Yazı

Edebiyat

Yazı, belirli bir yapısal düzeyde, dile dair görsel işaretlerin kullanıldığı bir tür iletişim aracı. Bu tanım prensipte yazının düşüncelerin değil, "dilin" bir temsili olduğu olgusuna dikkat çeker. Zira konuşma dili çeşitli yapısal seviyelerden (cümle, kelime, hece ve fonem [ses birimi]) meydana gelir ve herhangi bir yazı sistemi bu seviyelerden genellikle "sadece birini" temsil eder. Gerçekten de yazının tarihine bakıldığında insanların bu farklı yapısal düzeyleri deneyerek; çok farklı sosyal fonksiyonları karşılayabilecek, pratik, genelgeçer ve ekonomik bir yazma sistemi geliştirmeye çalıştıkları görülür. Yazı, sıklıkla, bir dildeki sözleri temsil eden semboller sistemi olarak tarif edilir. Sözler kalıcı değilken yazı somut bir varlıktır ve sonsuza kadar muhafaza edilebilir. Hem konuşma hem de yazma bir dilin yapısal özelliklerine bağımlıdır. Bunun bir sonucu olarak belirli bir dildeki yazı, o dilin oral (konuşulan) formunun yapısal özelliklerine aşina olmayan bir kimse tarafından okunamaz. Bununla birlikte yazı sadece sözlerin kağıda dökülmesi değildir; bazen dilin edebî veya bilimsel kullanımlarından doğan çeşitli özel formlarının da sembole dönüştürülmesidir ki bunlar her zaman sözlü olarak ifade edilemeyebilirler. Aynı dili konuşan bir toplumda, yazılı dil aynı zamanda özel bir diyalekttir ve genellikle birden fazla sayıda yazılı diyalekt vardır. Akademisyenler bunu yazının konuşmadan ziyade dil ile ilişkili olmasına bağlarlar. Bunun bir sonucu olarak sözlü ve yazılı dil birbirlerinden farklı biçim ve fonsiyonlara sahip olacak şekilde evrimleşebilir. Bu alternatif ilişki genellikle aşağıdaki tabloda görüldüğü şekilde ifade edilir:

Ocak 2017

Aykut Özdemir, bir soruya yanıt verdi.

Kendi siteni kurmadan önce seni idare edecek, hem senin hem de okuyucunun sayfada özellik olarak rahat etmesini sağlayacak blogger sitesi hangisidir?

Wordpressin ücretsiz blogları işini görecektir. Bana kalırsa yıllık 50 tlye güzel bir domain ve hosting ile kendine ait bir site kurman en baştan daha sağlıklı
Ağustos 2016

Birkan Aydin, bir soruya yanıt verdi.

Kısa hikayeler yazmayı nasıl öğrenebilirim?

Bunun inanılmaz derecede basit ve etkili bir kaç yolu var. Bu işlemin sonucunda yazmış olduğun hikayeleri kendin değil, bir başkası tarafından değerlendirilmesini bekle... Oyuncak mağazalarında bulunan rory's story cubes diye bir şeyler. 9 Küp ve 54 resimden oluşuyor.(bu 10 milyon olasılık demek) Örneğin zarları attığında üstte kalan dokuz resimden hikayeler üretebiliyorsun. Ürünü 40 kusur liraya alabilirsin farklı hikaye kombinasyonları için farklı çeşitleri var. Benim kendim için bulmuş olduğum çözüm ise tamamen ücretsiz. Yazmış olduğum bir javascript kodu ile fontawesome.io/icons/ sitesinden elde etmiş olduğum iconlardan rastgele 9 tanesini seçiyorum. Hikaye ilerledikçe, bir dokuzlu daha alıyorum. Ya da dokuz resimin her biri için aklıma gelen 10 kelime daha yazıyorum ve hikayeyi bu kelimeler üzerinden götürüyorum. Hikaye yazarken, ana konunun üzerine betimleme ve süslemelerde çok işe yarıyor. Örneğin iconlarda yangın tüpü gördüğünde, itfaiye aracı, itfaiyeci, yangın, yangın merdiveni, tazikli su, yüksek bina, güvenlik.... Sonsuz tane seçenek bulabilirsin. Şimdiden başarılar dilerim.
Ocak 2016

Siran Camgöz  yeni bir  gönderide  bulundu.

Bir garip insanlık hikayesi

Yogun bir gunu ardimda birakarak is yerinden ayriliyorum. Istiklal Caddesinin havasina birakiyorum kendimi. Puslu, soguk ve kasvetli hava moralimi ve dengemi bozmaya yetiyor. Yolum uzerinde Elmadag var Istiklal Caddessinin havasini geride birakarak biraz da aksam yuruyusu bahanesi ile yurumeye karar veriyorum. Insan ve araç trafiği her zaman ki gibi muazzam. Elmadaga gelince once yangin var diye düşünüyorum itfaiye aracini gorunce sonra orada toplanan kalabaligin kafalarini yukari diktigini fark ediyorum. Anlıyorum yangin degil, intihar. Genc bir adam daire camina cikmis, intihar edecek.

Toplanan kalabalık ise seyir peşinde. Ellerinde telefonlar ile çekim yapiyorlar. Demek ki bu kadar elektronik beyin olduk, gördüğümüz her seyi fotoğraflamak ilk amaç olmuş diye düşünüyorum.

Intihar etmeyi düşünen adam kimsenin umrunda değil. Ne oldu da intihari cozum olarak goruyor diye kimse dusunmuyor acaba hangi hayallerinin yikildigi, evi, esi var ise cocuklari hic onem teskil etmiyor toplanan kalabalik icin. Onlar eğlencenin peşinde. İnsanlar ölümden besleniyor ya bu kalabalıkta seyirden besleniyor demek ki, netice de isin sonunda ölüm, kan ve gözyaşı olabilir. Belki de dusunuyorlar acaba oyun mu diye.

Onlar intihar etmek isteyen genci fotograflardan ben de onları fotografliyorum. Üzülüyorum bu hallerine, aymazliklarina ve duyarsizliklarina. Kızıyorum içten içe. Her seyi öyle kaniksamisiz ki ölümler bile bizi kendimi getiremiyor. Hala nefes aldigimiz icin hile sukretmiyoruz.Binbir düşünce içindeyim hali ile bir an evvel evime ulaşmak isteği ivme kazanıyor ruhumda. Biliyorum evde beni bekleyen oldugunu. Bunun mutlulugunu yasiyorum o an biri intihar etmek isterken ben mutlulugun doruklarindayim.

Elimden birsey gelmiyor, bencil duygularin esiri olarak hızlı adımlar ile uzaklasiyorum oradan. Adamı düşünceleriyle kalabalığı da seyirleri ile başbaşa bırakarak.


Ne olduğunu bilmiyorum. Intihar etti ise sadece 3. Sayfa haberi niteliğinde haber değeri olacak, etmedi ise ikna mi edildi yoksa oyun peşinde miydi bilinemeyecek. . .
Mart 2015

Abdullah Gürel  yeni bir  gönderide  bulundu.

Ulus devlet masalları ve ötesi...

Ulus devlet masalları inandırıcılığını yitiriyor. Ulus devlet, yerel sorunlarımızın çözümü için çok büyük. Küresel sorunlarımızın hallindeyse çok küçük.
Zaman yolculuğu yapabilsek. Bir an için Homeros’un dünyasında yaşadığımızı tahayyül etsek. Onlar da aynı bizim gibi, tanrılarıyla, kahramanlarıyla inandıkları bir dünya kurmuşlar. İnançları uğruna savaşmışlar. Çocuklarını egemen düzenin erdemlerine göre yetiştirmişler.
Onların gerçeklerini bugün masal diye okuyoruz. İnançlarına ‘mitoloji’ diyoruz. Efes’te, Delfi’de, Milet’te, tapınaklarının taşlarını kültür mirasımız diye sahiplenirken, haddimizi bilmememizin ilkelliğinde, ilkel diye bakıyoruz inançlarına.
Benmerkezciliğimizin aymazlığı yetmiyormuş gibi, kendi masallarımıza inanmayanları dıştalıyor, ayıplıyor, cezalandırıyoruz.
Çocuklarımıza, inançlarımızım madalyalı kahramanlarını, onların destanlarını yazan, göğsümüzü kabartan ozanlarımızı belletiyoruz.
Ulus devlet masallarımızdan bahsediyorum.
Biz dünyalıları birbirimize ötekileştiren, aramıza sınırlar koyan ulus devlet masallarımızdan.
Şu anda dünyada 200’e yakın ulus devlet, 15 bin kadar da devletleşmemiş ulus var. Bir de onlar bayrağım diye tuttursa! Ulus devlet miyadını doldurdu. Ulus devlet, yerel sorunlarımızın çözümü için çok büyük. Küresel sorunlarımızın hallindeyse çok küçük.
Burası benim, orası senin diye hayali çizgiler çizmişiz havada, denizde ve toprakta. Sonra da kendimizi kökleştirme masalları yazmışız. Ulusal kimliklerimizin üniformalarını diktirmişiz. Türümüzün en güzel özelliklerinden hayal gücümüzün ulus devlet konusunda ibret verici örnekleri çok.
Ruslar 19. Yüzyılda Pan Slavist yayılmacı politikalarıyla Lehistan’ı da mı ilhak etmek istiyorlar? Lehler, biz aslen Slav değiliz, kökü İran’dan gelen Sarmatlarız diye uydurmuşlar. Güney Afrika’da ırkçı işgalci beyazlar, yerli halk zencileri neden mi hakir gördüler? Kendilerinin Habil’den, zencilerin ise kardeş katili Kabil’in soyundan geldiğine inanmışlar. Osmanlı kültürlerine Cumhuriyetin kurucularının dediği gibi ‘esarette geçen 500 yıl’ diye mi bakmak istenmiş? Güneş Dil Teorisi’ni uydurup dünya dillerinin kökünde Türkçe olduğunu yazmışlar.
Ulus devlet masalları günbegün inandırıcılığını yitiriyor. DNA araştırmaları ırk, ulus farklılıklarını yok ediyor. Dünyanın en saf ülkelerinden sanılan, destanlarında bir tek kendilerini yazan İzlandalıların adası bile, herkesin gelip geçip, kaynaşıp kırmalaştığı yol geçen hanıymış meğer.
Kimliksiz duramıyoruz. 20. Yüzyılda, ideolojik kimliklerimizin de kurbanı olduk. Yeryüzü cennetlerimizi kurmak uğruna Sovyetler’de, Çin’de, Kamboçya’da rejimleri tarafından katledilen 100 milyona yakın insanın devrim düşmanı olduğuna, Yahudilerin farklı yaratıklar olduğuna inandık. Katolik kimliklerine sarılan milyonlar, inançlarının kurbanı. Cinsel ilişkilerinde prezervatif kullanmaları Papa tarafından yasaklandığından AIDS’ten ölüyorlar.
Müslümanların sesi çıkmıyor, İslam teröristlerine karşı.
Bir yandan da bizi taraflaştıran başka kimlikler edinmeye başladık. Çok uluslu şirketlerde çalışanlar, şirket kimlikleriyle, sermayeyle bütünleştirilirken sendikasızlaştırılıyorlar. Avustralya’da beyazların, Aborjinlerin çocuklarına el koyup onları devşirdikleri gibi, çalışanlar da şirket kimliğinde eritiliyor. Marka aidiyetliklerimizde, tükettiklerimizle markalaşıyoruz.
Ve egemen düzenin adaletsizliğinde ezilen biz kadınlar, eşcinseller, egemen düzenin azınlık, özürlü dedikleri bizler, aidiyetliklerimizin kimlik politikalarında haklarımızı ararken hem sıklaştırdığımız saflarımızda bencilleşiyoruz hem de düzenin ‘böl yönet’ politikalarına alet olabileceğimizi görmezlikten gelebiliyoruz.
Sermaye, doğal afetler, küresel ısınma ve en son Japonya örneğinde olduğu gibi nükleer felaketler de küreselleşti. Dünyamız, dünya vatandaşlarını bekliyor. İlle de uzaydan düşman mı gerekli birleşmemiz için?
Dünyalıyız hepimiz.

GÜNDÜZ
VASSAF
radikal.com.tr/yazarlar/gunduz_vassaf/ul. . .
Ocak 2015

Abdullah Gürel  yeni bir  gönderide  bulundu.

Sesleniş... Uğur mumcuyu Rahmetle Anıyoruz

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu, insanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Giresun'daki köylüler, sizin için öldük. Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğudaki topraksız köylüler, sizin için öldük.İstanbul'daki,Ankara'daki işçiler sizin için öldük. Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.
Vurulduk ey halkım unutma bizi...
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eli değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...
Bizi öldürenler , bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi., hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi,
unutma bizi,
unutma bizi. . .
Ocak 2015

Seda Tpl  yeni bir  gönderide  bulundu.

Hiç olsan hissedilir mi?

Havada var bır kasvet.. Anlamsız bır duzensız gökyüzü aglamaktan vazgecemıyor, bır yandan da gülmekten gerı kalamıyor . Ylerime çığlık atarcasına gürlüyor bır ara gök sonra sakinlesıyor. Hafıf bır rüzgar dolanıyor saçlarımda. Havadakı kasvet ıcımdekı yoksa duygularımı karma karışık edecek seyler mi yaşanıyor ıcımde, bılmıyorumm. Icerıde bazı seyler yolunda degıl. Bu aralar beni hiç bırsey bılmıyorumm . Gökyüzü gını karar veremedım yağmur mu yagsa güneş mı acsa ıcımde. Hep bir parçalı bulutlu… Ne tam anlamıyla gulebılıyorum kaahkahalarla, ne de aglayabılıyorum hıçkırığa hıçkıra. Varlığımın ıcınde kaybolurcasına .
Hıç olsan hissedilir mi ? Dıye soruyorum bazen kendı kendıme . Kendımede herkese de verdıgım cevaplarda hıclıkten alamıyorum kendımı .
Büyümek ıcın acele etme derdı annem . Dınlemedık… Koştura koştura merak etik büyük olabılmeyı. Bılemezdık buyurken küçülecek seylere sahıp oldugumuzu. Bılemezdık kı böyle ıcden ıce hıclesecegımızı..
Degısıyorum . En çokda bundan korktum. Zaaflarım uğruna degısmekten. Baskalarının gözünde görülen hıclıklere sahıp olmaktan.. Korkuyorum ben buyumekten, koştura koştura çıktığım hayatın merdıvenlerınden aynı hızla ınebılsem mesela.
Tek yokluğum yıyemedıgım cıkolata olsun ıstıyorum, cıkolata uğruna saatlerce ağlatmak istiyorum . Ufacık bır böcek yüzünden sandelyenın tepsinden ınemıyım ıstıyorum mesela.
Insanlar hep kaplerinin kırıldığından bahsederler. Ben hiç yere atıp kırdıktan sonra su ıcebılcegım bı bardak göremedim? .. Kırılan seyler kalp degıl beklentılerdır hayallerdır çünkü.
Küçükten hayaller kursaktan bır an vazgeçmedik.. Yaz bizde pamuk prenses olursak derdık noel babayı bekledik bacanın basında saatlerce .. Rapunzel gını uzatmak ısterdık saclarımızı . Buyurduk belkı. Buyuduk te. Hıç bırıne sahıp olamadık. Masalda dedıler , unuttular. Unuttuk sandılar. Masal gıbıydı gözümüzde hersey . Onlar gını hersey bır bır kayboldu hayatımızda. Bırde baktık kı büyüdükte küçüldük ..
Dedem öldüğünde , yatağında rahat edemeyen dedemın boyuna göre ölçülen topraktan yatağına nasıl sıgacagını düşündürdüm hep. Sımdı anlıyorum . Dedemın yatağının küçülen hayallere fazla bıle gelecegını .. Ölen her ınsanla beraber hayallerınıde umutlarında gelecegını de gömersin çünkü.
Keske annemi dinleseydim. Surmeseydım rujundan, denemeseydım topuklu ayakkabılarını . Keske demekten nefret ettım hayatım boyunca, keşkeden sonra yapacak hıcbırsey kalmamıştır bır oncekı cümle ıcın çünkü…
Büyüdük… Sonra ne mı oldu ? Buyuduk hiç olmak yok olmak ıcın .. Yok olduk..



Küçük kız kardeşimden
. .
Aralık 2014

Ruhsar Keleş  yeni bir  gönderide  bulundu.

Orange'n Sunshine

içinde 5 kırmızı 7 yeşil bilye barındıran bir torbadan yeşil bilye çekme ihtimalimiz 1/2 değil midir? çünkü çektiğimiz bilye ya yeşil olacak yada olmayacak. ayrıca burası Ruhsar Keleş'in resmi...
Aralık 2014

Ruhsar Keleş  yeni bir  gönderide  bulundu.

SAYGIN PORTAKALLAR

Tanıdığım herkes çocukken uyurgezermiş neredeyse. Tuhaf. Bana sayıkladığımı söyleyen bile olmadı. Belki de ismini sayıklayacak kadar cesurca sevmedim kimseyi .
Geçen bıçak yoktu bir portakal soydum parmağımla mandalina soyar gibi ama üzüldüm sonra. Çünkü bence bıçakla soyulmayı hak edecek kadar saygındır portakallar, renkleri cürretkardır ve geç çürürler.
Aynı gün portakaldan sonra beş altı kişiyi çıkardım facebookdan birini engelledim hatta sonra tereddütle fakülteden bir kişiye arkadaşlık isteği yolladım. Facebookun popüleritesinin artık ne kadar düştüğüne facebookta gezinmenin nasıl da entelektüellik dışı olduğuna değinmek istemem şimdi. Sadece demek istediğim birine arkadaşlık isteği yollamak tuhaf şey. Gururunuzun milimetrik bir kısmını sıyırıp atıyormuş gibi küçük ama iç gıcıklayıcı bir his. Birazda riskli. En azından benim için öyle. Benim için ender bir şey.
Bazen düşünüyorumda o kedi suratlının beni ayaküstü tanıştırdığı kişiler bana hala gülümseyerek selam veriyorlar. Bu beni huzurlu hissettiriyor. Belki de diyorum beni dışarda, beni okul koridorlarında her gün gören bu insanlar tüm davranmalarımdan, tüm sakinliğimden, esenliğimden, tavrımdan anlıyorlardır benim hafif safsatalara nail biri olmadığımı. Ya da gülüşüm samimi geliyordur sadece ya da sadece bir selam kadar cömerttirler, ya da saçmalıyorum..
Ölüm kaç dakika sürer bilmiyorum. Ama ben sanki son bir yıldır ölüyorum. Amaçsızlıktan, pişmanlıktan, boşluktan. Kızgınım bir çok kişiye, en çok da kalbimde içmediği sigarasını söndürmüş olan, beni izafiyet teorisinin tam içine hapseden insana. Halbuki basitti kaygım başlamayı değil bilmeyi istiyordum. Yine de adını yüzüne söyleyebilmeyi ümid ediyorum.
Yazamıyorum da. Ben öyle her zaman içimi dökemiyorum. Ben içinde sinekler uçuşan hediye paketi gibiyim çoğu zaman.
Kanlı sahneler hayal etmekten kendimi alamıyorum. Bıçaklanmak nasıl bir duygudur mesela? Yıllarca huzurlu görünen ancak ailenin tüm fertlerine hapis olmuş, daima kızarmış yoğurtlu karnıbahar kokan bir evde, yaşı 45 50 arası seyrek, beyazlı ve dalgalı saçlı kadının elinde defalarca patates soyulmuş, soğan doğranmış, kavanoz kapakları açılmış, tahta saplı kör bıçağın karın boşluğundan aynı saniyede kas liflerini tek tek keserek içeri girmesi ve bir sonraki darbe için çıkmasıyla ılık, yapışkan ve yoğun kanın yavaş yavaş karnından aşağılara yapışması nasıl bir duygudur bilemiyorum ama bıçaklanarak ölmek güzel bir şey olmalı ya da genel olarak öldürülmek. Çünkü bu öldükten sonra da seni şirin yapar. Daha hatırlanası. Daha hayran. Tüm diğer ölümlerden farklı. İnsanlar John Lennon'u, Pippa Bacca'yı, Prenses Diana'yı bu yüzden unutmadı.
6585
Aralık 2014

Ruhsar Keleş  yeni bir  gönderide  bulundu.

CEBRİYEL

Romantik ne yumuşak kelime. Zaten çok yumuşak çok alıngan diye mi ne erkek soyuna anglikan? Erkek soyuda ne gamsız, ne soğuk, bu ne mermer adamlar? Adamlar ne boş gururlu, kalpleri ne ırak, ne Kerkük. Sanki hepsi bir gece ağaçların donup bir daha asla meyve vermeyişi gibi donuk. Babam dahil.

Babam dahil yalnızlığıma, ayakkabılarım, kalemim, başörtüm dahil, sen dahil, hepiniz dahilsiniz birde Freddy Mercury. Zaten tek başıma yıkanabildiğimden beri yalnızım Cebriyel. Bilirsin ben elimi birisi tutarken bile yalnızdım.

Yalnızlık desem kolonya ferahlığı mı yoksa cayır cayır tek başınalık mı bilemedim. Bazen gerçekten yalnızlık kurşun kadar ağır. O zamanlar boğazımda düğüm düğüm köpüklerin her biridir yalnızlık. Şu genç yaşımda belki bir inci tanesi kadar değerlidir. Değerini bilahare anlayacağım. Bilahare çünkü gencim daha.

Ve belki bu aralar ele aldım yalnızlığı. Benim ele avuca sığmayan yalnızlığımı. Yalnızlık bütün tiyatral aşklar ilede atbaşı.

Ve ben kimsenin en iyi arkadaşı, birinin aşkı, bir ideanın yoldaşı olmayıda beceremedim zaten oldukça da süslüman bir kapitalistim. Hatta keşke daha çok param olsaydı ve ben daha süslüman daha da yalnız olsaydım, öyle de pragmatist arzular.
Yalnızlığım olgun hurmaların tadı, yalnızlığım yakışıklı bir adamın ağlayışı kadar güzel, yalnızlığım öyle özgün, kusursuz, bir güzelin dudak kenarlarındaki pembe kıvrım, yalnızlık albinolu bir kadın görsel algımda, yalnızlık düş kırıklarımın ayağıma batmadığı tüm durumlar, yalnızlığım kışın ortasındaki kavun kokusu, yalnızlığım asla şemsiyesiz dışarı çıkmayışlarım, yalnızlığım belki fikirlerimin karşılık bulmayışı, belki benliğimden, kıyafetimden, geçmişimden hiçbir şeyimden kıl aldırmayışımdandır, yalnızlığım tüm savrulmuş cümleler, yalnızlık ılık rüzgarı parmaklarımın arasında dahi hissetmek, yalnızlık bazen evleneceğim adamın merakı, bazen okulda ki kız, bazen babam. Cebriyel benim varlığına övgüler yağdırdığımdır yalnızlığımdır. Yalnız olan, biricikliğine eş bulamadığım turuncu ruhum.

1188
Aralık 2014

Abdullah Gürel  yeni bir  gönderide  bulundu.

27 Aralık 1936-27 Aralık 2014

Mehmet Akif Ersoy'un Ölümünün 78. Yılında Rahmetle Anıyoruz...
Hastalığının son zamanlarında yanındaki kişiler İstiklal Marşı böyle yazılsaydı daha iyi olurdu dediler Akif de Allah bu millete bir daha istiklal marşı yazdırmasın demiştir... Başımız Sağ Olsun Mekanı Cennet Olsun...
Hayatımda Utandığım Bir Konudur Bize Mehmet Akif Ersoy Ölüm Zamanı Ve Nerede Öldüğü Sorulduğunda Bilememiştim- 27 Aralık 1936 İstanbul da Mısır Apartmanında Hayatını Kaybetmiştir...

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl,
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
"Medeniyet! " dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakk'ın;
Kim bilir? Belki yarın? Belki yarından da yakın!

Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı!
Düşün, altındaki binlerce kefensiz yatanı!
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

Rûhumun senden, ilâhi, şudur ancak emeli;
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım;
Her cerihamdan, ilâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-i mücerret gibi yerden nâşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl!
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakka tapan milletimin istiklâl!
Eylül 2014

Brutal Code  yeni bir  gönderide  bulundu.

Geliyor arada... - Şu an deli gibi kahve içmek istiyorum...

Neden bilmiyorum ama şu an deli gibi kahve içmek istiyorum. Vücuduma verdiği zararlara rağmen, günde 4 fincandan fazlasının beni titretip elimi ayağımı kesti

Ağustos 2014

Fatih Metin  yeni bir  gönderide  bulundu.

Bir insanoğluna ithafen, başka insanoğlunun hayat özeti... Yalandan nameler mânâda kaybolmuş...

Başkasının hayatına ithafen... Hangi modda yazıldığını hatırlamadığım lakin samimi bir yazı... Belkide birisinin hayat özeti... Yalandan nameler mânâda kaybolmuş...

Kendime yazdıklarım çok daha net ve acımasız. Az bile!

Yazıyorum yazıyorum siliyorum. Geçmiş yok olmuş, gelmiş hoşgelmiş diyorum. Buyur ediyorum herşeyi ve herkesi. Teklifsiz giriyor ve mutlu ediyor beni... Yürüyoruz birlikte... Arkaya bakmadan... Konuşuyorum konuşuyorum durmadan. Dalıp gidiyorum konuşurken... Sonra diyorum ki bak sana ne diyeceğim. Bunu derken duruyorum... Bakıyorum ki yanımdaki arkamda kalmış. Bekliyorum ki gelsin diye... Geliyor yanıma ve diyorum ki bak sana ne diyeceğim... Bakıyorum ve unutuyorum. Tam hatırlıyorum o an diyor ki yanımdaki bak önce ben diyeceğim... Unutma söyleyeceğini... "Peki"diyorum ve dinliyorum. Başlıyor anlatmaya parlayan gözleriyle... Bakıyorum Rabbim'in özenerek yarattığı gözlere bakıyorum bakıyorum... Gözlerim nemleniyor konuşamıyorum... Diyor ki sen ne diyecektin... Evet... Ben ne diyecektim? Yutkunuyorum, diyemiyorum diyeceğimi... Ayak izim hiç olmadı diyemiyorum. Dönüyorum tekrar hayata ve diyorum ki "arkadaş pes! "Ben pes ettim. Sen ne diyorsan öyle olsun be hayat diyorum.Siliyorum tekrar tüm geçmişi ve hadi diyorum yeniden... Yeniden diyorum yürü... Tam adım atacak oluyorum ki tabir yerindeyse domuz bağı yapmışlar bana ve hadi diyorlar koş... Koş... Oysa ki ben hareket dahi edemiyorum. Kıpırdadığım an aldığım nefes kesiliyor. Ben kıpırdayamazken yürü bile demiyor hayat. Koş! Diyor...

Benim tökezlememe sebep olan her ne varsa hayatımızdan tek tek çıkarmak demek beni ince ince öldürmek demek olduğunu biliyor olsaydın eğer bana yine der miydin bunları tek tek çıkartacağız hayatımızdan diye... İdealist yaklaşım her zaman kazandırır. Eyvallah... Lakin idealist tutum içerisinde risk almadan garantici yaklaşımla bir hayat idame ettirmek nefes almaktan öteye götürmez. ... ki bu benim gibiler için soluduğumuz karbondioksit anlamına gelir. İnceden inceden yok eden...

Hayatımdaki her konu karmaşık bu doğru. Ama komplike değil... Bana göre... Bana göre komplike değilken başkalarına göre yılan hikayesi. Ama doğru evet. Karmaşık! Ben vicdanımla yüzleşip kendime anlatmak konusunda imtina ediyorken başkalarıyla paylaşmam söz konusu dahi olamaz aslında. Gizemli adam moduna geçiriyor bu cümle belki... İğrenç, tahammülsüz bir mod... Gizem falan yok. Unut bunları. Kolay hiç bir şey yok. Benimki zor olan hatta en zorlar kategorisinde olan bir seçim. Tek kelime işte söyledim... Karmaşık! Henüz düğüm olmamış ama buna yakın...

Ayrıca benim patlamış halim değil bu... El bombasını bilir misin? Pimi çekilmiş şekilde yer çekimiyle mücadele halinde olan el bombası gibiyim. Yer çekimine karşı gösterdiğim tek direnç sevdiğim bir kaç Allah kulu ve onların bana olan inancı... Sorumluluk...

Güneş batalı çok oldu. O günden sonra doğan her güneş mânâsız, sadece görüntü olan... Elbette hergün doğuyor ve batıyor... Ama batışında göz kırpıyor. Bekle ben bir tur atıp geliyorum diyor ve yine batarken aklına geliyoruz...

Beni hissedemezsin. Bunu zaten beklemiyorum. Beni belki anlayabilirsin. Bu da tam anlamıyla olmaz. Bunu da zaten beklemiyorum. Hani alemlerin yaratıcısı Rabbim insanın da tüm yedek parçalarını vücuduna yerleştirmişya ihtiyaç halinde alınsın diye. ... Ve hatta prospektüs olarak ta Kur'an-ı Kerîm'i göndermiş bakın ve uygulayın diye. Ama hala çözülememiş boyutlar varya aleni şahit olduğumuz gerçekler varken ve belki de çözülmüş ama görmezden geldiğimiz, vicdan sorduğu zaman inkar edemeyeceğimiz ama nefes alırken hayır ya böyle dediğimiz... Öyle bir şey bendeki... Zaman zaman gurur ve geri dönememe, zaman zaman ise çözümünü henüz bulamadığım ama bulmak için savaş verdiğim bir hal...

Bir şeylerin düzelmesi için hiç bir zaman geç olmasada düzeldikten sonra çokta zamanlıca olmadığı anlaşılıyor... Keşke denilen lanet kelime geliyor yine dilimize. Keşke daha erken akıl etseydim, keşke şu zaman farketseydim, keşke, keşke... Ama neresinden dönersen dön zarar yine zarar oluyor. Döndükten sonrasına kar desek bile... Sorun ne biliyor musun? İyi dayanmış olsamda artık dayanamıyor olmam ve bu yolda zarar verdiğim insanların vebalini düşünürken buna her geçen gün yenilerinin katılıyor olması. Yenileri önemli değil aslında ama yenilerinin bugüne kadar gelip geçen insanlardan daha değerli olmaları büyük sorun. Geçmişte canımı yakan insanların, gelecekte hayatıma gireceklerin haklarına girmiş olmaları mı sorun, bunlara benim izin vermiş olmam mı...

Yalandan gülücük ve esprilerin olduğu şaklaban bir profil oluşturursun sevdiklerine; ... Bugüne kadar acaba ne yer ne içer diye düşünmediğin, ama yakınlarda benim annem var benim babam var dediğin, dualarıyla nefes aldığın atalarına bari şimdi az üzülsünler diye utanarak, kendini acıtarak tebessüm edebiliyorsun sadece başka verecek bir şeyin kalmadığı için...

Geç artık çok geç. İmkansız 7 yaşına geri dönmen. İmkansız dününü yaşaman, imkansız 1 saniye öncesi... Bunlar sana yazdıklarım sadece. Kendime yazdıklarım çok daha net ve acımasız. Az bile!

... ... ...

Fatih Metin
05.07.2014 / 05:00
Ağustos 2014

Rasih Uğur Uyanık  yeni bir  gönderide  bulundu.

Öğrencilerle Söyleşiler, Louis İ. Kahn

857

Kitabı okurken çok dikkatimi çeken 3. Bölümden (tasarım mevcudiyete yönelen bicimdir. ) yaptığım alıntılar. ...
sayfa 50 ... Bir komite değil, bir kişi, o binayı var etmek üzere oradadır ... toplumdan neticede başka bir şey elde edemezsiniz.
sayfa 55 ... Mimarlığın aslında var olmadığını söyleyen mimarlığın ruhudur. Mimarlığın ruhu böyle der. Ne üslup ne de yöntem tanır. Her şeye hazırdır. Dolayısıyla kişinin de mimarlığa bir şey, bir adak sunacak tevazuyu geliştirmesi gerekir. Bir mimar, Partheon'un, Pantheon'un ait olduğu bir Rönesans' ın yüce lyceum'larının ait olduğu bir mimarlık hazinesinin parçasıdır. Bütün bunlar mimarlığa aittir ve onu zenginleştirir, yani bunların hepsi birer adaktır.
Sayfa 57
... varsayalım ki muazzam bir geçit veya galerisi var, bu galeride yürüyorsunuz; ve guzel sanatlara ilgili okullar, tarih olsun, heykel, mimarlık veya resim olsun, hepsi bu galeriye bağlanıyor; ve tüm bu sınıflarda
çalışan insanlar görüyorsunuz. Galeri, sizde her daim, insanların çalışmakta oldugu bir yerden geciyormuşsunuz hissi uyandıracak şekilde tasarlanmış.
meseleye bir de şöyle bakalım; bir avlu var diyelim, bu avluya giriyorsunuz. Etrafta binalar görüyorsunuz; birine resim denmiş, diğerine heykel bir diğerine mimarlık, ötekine ise tarih. Birinde sınıflara değip geçiyorsunuz. Diğerinde ise istediğiniz sınıfa girebiliyorsunuz. Şimdi, size hangisinin daha iyi olduğunu sormadan, ki bu çok haksız bir soru olurdu, benim için hangisinin iyi olduğunu söyleyeyim. Bence ikincisi kat kat daha iyi. İçinden geçtiğiniz salonlarda geçişme yoluyla bir şeyler özümsersiniz, bir şeyler görürsünüz. Hiç gitmeseniz bile, eğer oraya gitme imkanınız varsa, bu düzenlemeden daha fazla şey kazanırsınız. İlişkilendirme hissinin doğrudan değil dolaylı bir tarafı vardır; dolaylı ilişkilendirme daha uzun ömürlüdür ve sevgi bağı kurar.
Dolayısıyla cevap avlu. Avlu fiziksel olduğu kadar zihinsel bir buluşma yeridir. Yağmurda bile geçseniz, avluyla ruhen fiili ilişkiden çok daha güçlü bir ilişki kurmuş olursunuz. İşte,
soruyu sordum, hem de cevabını verdim, değil mi? Bildiğim en iyi sınav yöntemi. ( işte mimarlık öğrencilerine şahit ettirilmesi gereken proje üretim eylemi, biraz önceki cümlelerin hayal ettirdiği, üzerinde eskizlerin, yarıboş kahve fincanlarının olduğu toplantı masasıdır.)
Sayfa 63 ... insan inziva çekilip çalışabilir, fakat bence aklınıza bir fikir geldiğinde eğer gerçekten iyi birisiniz o fikri paylasmadan edemezsiniz. Fikri hemen paylaşmak istersiniz, saklamak istemezsiniz. Bu bir bakıma bizim doğamızda vardir. Fikri çalmış olsanız, hayatınızın sonuna kadar sizden nefret edilir, ama aklında olan fikri paylaşmak herkese olan bir dürtüdür. Elinizden başka türlüsü gelmez. Fikir paylaşımının başka bir anlamı vardır. O da şu: geçerli olup olmadığını anlarsınız. Fikrinin geçerliliğinin sezgisel kuvvetli biri tarafından onaylanması bir milyon kişinin onayını almak gibidir.
Sayfa 65 ... Her binanın kutsal bir mekanı olması gerektiğini düşünüyorum. Kutsal mekan dediğim şeyin ne olduğunu, Fort Wayne, İndiana'da tasarladığım bir tiyatro binasında keşfettim. Buprojeyle çok uğraştım; tiyatrolar hakkında fazla bir şey bilmiyordum. Soyunma odaları olması gerektiğini biliyordum, ama soyunma odalarıyla ilgili her şeyi öğrenmek zorunda kalırsam problemi çözemeyeceğimi biliyordum, çünkü işin ruhuna vakıf değildim. Soyuna odalarının sayısını umursamayacağım noktaya gelmem gerekiyordu. Ben sadece yerlerini biliyordum; buraya veya şuraya yerleştirebilirsin diyeceklerdir size; olur da yer artarsa birkaç soyunma odası daha ekleyeveririz. Ancak tüm bu tasarımlar, tiyatrolara çoğu zaman eksik halde sunulan planlar etrafında oluşturuluyor, çünkü size bu veya şu niteliğin ruhunu anlatabilecek lider vasıflı bir kimse yok. Tiyatro adı verilen mekanlar dünyasını gerçekleştirmenin yolu bence bu ruhu arayıp bulmaktan geçiyor. Sizi bir sürü ayrıntıyla yormak yerine sonucu anlatayım. Burada kutsal mekan oyuncunun mekanıdır, yani soyunma odaları, prova odası. Soyunma odasının sahneye bakan bir locası var. Burayla sahne arasında bir bağlantı var yani. Her şeyi bir araya getirdiğim anda burası bir kutsal mekan haline geldi ve ihtiyaç fazlası bir mekan olmaktan çıktı.
bu gerçek bir binaydı. Fikri bulmak gerçekten çok önemliydi. Tiyatronun kendi kutsal benliğini bulduk ve tiyatro tümüyle hayat buldu. Dürüst bir mekandı, bir davetti.

Yazıda bahsedilen bina ilgili birkaç görsel...

857

857

flickr.com/photos/museumtour08/sets/721...

Bir de ufak bir reklam yapayım.

yemkitabevi.com/kitap/ogrencilerle-soyl... .
Daha fazla

16 kişi

Konunun Takipçileri

Alt Konu Başlıkları

Henüz bu konu başlığı ile ilgili konular bulunmuyor.