Bilmek istediğin her şeye ulaş

Zooloji

Zooloji zoo (hayvanlar topluluğu) ve logos (bilim) sözcüklerinin birleştirilmesiyle türetilmiş bir terim olup biyolojinin hayvanları çeşitli yönleriyle inceleyen bir bilim dalıdır. Eski çağlarda yaşamış ve bugün soyu tükenmiş birçok tür ve günümüzde yaşayan bütün hayvanlar, zoolojinin inceleme alanına girmektedir. İnsanların merak ve araştırma eğilimiyle ortaya çıkan zoolojinin insanlık tarihi kadar eski olma olasılığı vardır. İlk olarak Mısır, İran ve Yunan kültürlerinde hayvanları incelemelere ait fikirler, yazılı belgeler görülmektedir. Geçmişte hayvanların basit tanımı ve işlevi, embriyonik gelişimi, beslenmeleri, sağlığı, davranışları, kalıtım ve evrimleriyle; çevreleri ve diğer canlılarla olan etkileşim ve iletişimlerini, incelemeye başlamış olup, daha sonraları altdallara ayrılacak kadar gelişmiştir. Günümüzde her bilimadamı bu bilimin altdallarından biriyle ilgilenmekte, ve ilgilendiği dala göre adlandırılmaktadır. Zooloji, tıptan, toplum sağlığından, ziraatten ve toplum bilimlerinden, uzay bilimlerine kadar tüm alanları ilgilendirmekte, bu alanlarda yapılacak herhangi bir araştırma biyoloji, ve dolayısıyla zooloji kapsamına girmektedir. Tüm düşünceler, tüm araştırmalar kökünü doğadan almakta olduğu gerçeği, zoolojinin neden bu kadar önemli bir bilim dalı olduğunu anlatmaktadır. Zooloji, Taksonomik ve Taksonomik olmayan alt dallara ayrılır. Taksonomik kısım, Protozooloji (Tek hücreliler), Helmintoloji (Solucanlar), Malakoloji (Kabuklular, Entomoloji (Böcekler) gibi bazı omurgasızları, Ihtiyoloji (Balıklar), Herpotoloji (Kurbağa ve Sürüngenler), Ornitoloji (Kuşlar), Memeliler gibi bazı omurgalıları taksonomik yönden inceler. Taksonomik yönden olmayan kısım ise, tüm hayvansal organizmaların morfolojisi ve fizyolojisidir.Zooloji veterinerlikle bağdaştırılabilir

Aralık 2015

Gökhan Biçer, bir soruya yanıt verdi.

Tilki, kurt ve çakal arasındaki farklar nelerdir?

Kurt, tilki, çakal diye sıralanırsa; bu sırada soldan sağa doğru hınzırlık artmaktadır.
Aralık 2015

Dilara  yeni bir  gönderide  bulundu.

Şubat 2015

Ahmet Caner Sönmez, bir soruya yanıt verdi.

Hayvanlar neden düşünemez?

Şu videoları izleyin ve "hayvanlar düşünemez" şeklinde çıkarımlarda bulunduğunuz kendi düşüncelerinizi tekrar sorgulayın derim. Umarım biraz olsun hayvanların düşünüp planlar yapabildiğini, hareketlerini bulundukları ortama göre fazlasıyla başarılı bir şekilde uyumlayabildiklerini anlayabilir ve insanın "düşünerek etrafını değiştirmek" denilen yaptırım gücüne sahip değiller diye (ki bütün bu yaptırım gücü değil midir aynı zamanda dünyayı yaşanılmaz kılan, dünyayı sömüren insan değil midir?) akrabalarımızı, yani diğer hayvanları, aşağı görmek gafletinden biraz olsun kurtulabiliriz.

Maymunların alet yapımı üzerine:


Kargaların düşünmesi ve planlaması üzerine:


Ahtapotun bir kurtuluş planı kurması üzerine:


Plan yapan şempanzeler üzerine:


Yiyeceklere ulaşmak adına "iki ayak üstünde yürümeyi düşünebilen" goril Ambam:
Ocak 2015

Gökhan Çancılar, bir soruya yanıt verdi.

Balıklar susuzluk hisseder mi?

Belki kirli veya fazla mineralli sularda olabilir. Biz nasıl havadan şikayet ediyoruz ya; "Öfff havası sıktı beni buranın, ağır kokuyor" diye, onlar da şikayet edebilir. Bir de tatlı su balığı tuzlu suda susuzluk hissedebilir belki. Ama unutur gider.
Kasım 2014

Şaman  yeni bir  gönderide  bulundu.

Ekim 2014

Şaman  yeni bir  gönderide  bulundu.

Evrim Teorisiyle İlgili Doğru Zannedilen 14 Yanlış Bilgi

Evrim Teorisiyle İlgili Doğru Zannedilen 14 Yanlış Bilgi - onedio.com

Fotoğraf Galerisi.
Temmuz 2014

Şaman  yeni bir  gönderide  bulundu.

Kertenkelelerin sırrı statik elektrik mi?

Kertenkelelerin yüzeylere nasıl tutunduğunu inceleyen yeni bir araştırma, elektrostatik kuvvetlerin rolünü ortaya çıkardı. Modern görüşü benimseyen bilim insanları ise araştırmaya şüpheyle yaklaştı.

990

Kertenkelelerin en kaygan ve dik yüzeylerde bile hiç yorulmadan sabit kalmalarının ve hareket etmelerinin elektrik sayesinde mümkün olduğu ortaya çıktı.
Yale Üniversitesi kimyageri Hadi Izadi, kertenkelelerin yüzeylere yapışabilme özelliğine dayanan yanlış görüşün, 1934 yılına uzanan araştırmalarla başladığını belirtti. Söz konusu yıl, Alman bilim insanı W. D Dellit, kertenkelelerin tutunabilme özelliğini elektrostatik kuvvetlere bağlı olup olmadığını inceledi. İki yüzey arasındaki elektrik yüklerinin farklılıklarını gözlemlemek isteyen Dellit, kertenkeleler metal yüzey üzerindeyken parmakları etrafındaki havayı X-ray ile analiz etti. X-ray havanın iyonlaşmasına ve yüzey üzerindeki yüklerin nötralize olmasına neden oldu.
Deneyde, yüzeye elektrostatik kuvvetle tutunan her canlı ve nesnenin düşmesi gerekirken, kertenkeleler durumdan rahatsız olmadı. Sonuç olarak, elektrostatik kuvvetlerin kertenkele yapışkanlığıyla ilişkisi olmadığına karar verildi.
Ancak Izadi, yumuşak bir yüzey ile kertenkelenin sert kılları arasında kalan alanın havadaki iyonların geçişi için çok dar olduğunu, ancak bu bilginin Dellit'in döneminde bilinmediğini ifade etti.

Elektrostatik kuvvetler kendini gösterdi
Kanada'nın Waterloo Üniversitesi'nde çalışmalar yapan Izadi, tokay gecko (Gekko gecko) kertenkelelerinin iki polimer yüzeye nasıl tutunduğunu gözlemledi. Deneyde, polimer yüzeylerden biri Teflon AF, diğeri de polidimetilsiloksan olarak bilinen silikon lastik olarak seçildi.
Journal of the Royal Society Interface dergisinde yayımlanan araştırmada, Izadi ve meslektaşları kertenkelelerin Van der Waals kuvvetine ( tr.wikipedia.org/wiki/van_der_waals_kuvv... ) dayanarak yüzeylere tutunabildiğini düşünüyordu. Böylece, birbirine değen yüzeylerdeki moleküller arasında zayıf etkileşimler yaşandığı kabul ediliyordu.
Deneyde, her iki yüzey Van der Waals etkileşimlerine eşit derecelerde sahip olmasına rağmen, kertenkelenin ayakları Teflon AF'ye kauçuktan iki kat daha sert tutundu. Sonuçlar, kertenkelelerin yapışkanlığının Van der Waals kuvvetleriyle doğrudan açıklanamayacağına işaret etti.
Deneyin son aşamasında, her iki polimer yüzey ile kertenkelenin ayaklarındaki yükler ölçüldü. İlk başta her yüzey nötr iken, etkileşim esnasında gecko'nun ayağından polimerlere elektron sıçrayışı yaşandı. Ayaklar pozitif yükle, polimer yüzeyler ise negatif yükle yüklendi. Izadi, deney sonucunda elektrostatik kuvvetlerin göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir rol oynadığını belirtti.

Kuşkular dinmiş değil
Sciencenews sitesine göre, bazı bilim insanları ise sonuçlara şüpheci yaklaştı. Lewis and Clark College'da biyolog olan Kellar Autumn, gecko'ların çıplak çelik ve su altında da yapışma özelliklerini gösterebildiklerine dikkat çekerek, asıl Van der Waal kuvvetlerinin göz ardı edilemeyeceğini ancak en son deneyle güçlü yapışkanlık için temasla elektriklenmenin gerekmediğini gördüklerini söyledi.
University of California, Berkeley'den elektrik mühendisi Ronald Fearing, 'belli durumlarda arka planda kalsa da asıl açıklamanın Van der Waals kuvvetleri olduğunu' söyledi

kaynak:
Haziran 2014

Şaman  yeni bir  gönderide  bulundu.

2012 Yılının Yeni Keşfedilen En İlginç 10 Türü!

990

Her yıl binlerce yeni tür tanımlanmaktadır. Ve her yıl, en azından son 6 senedir, Arizona Eyalet Üniversitesi'ndeki Uluslararası Tür Araştırmaları Enstitüsü, kendilerinin en favori 10 yeni türünü ilan etmektedir. Geçtiğimiz senenin en iyi 10 türü 23 Mayıs 2013'te ilan edildi. Bu türler, nadir veya erişmesi zor yaşam alanlarına bakılarak veya beklenmedik özelliklerine göre seçilmektedir. Bu türler, Güney Amerika'dan Afrika'ya, Çin'e kadar olan geniş bir alandan seçilmiştir ve içlerinde Dünya'nın en küçük omurgalısı, minnacık bir çiçek ve antik mağara sanatını tehdit eden bir siyah mantar da bulunmaktadır.

Enstitü'nün kurucusu Quentin Wheeler bir basın toplantısında şunları söyledi:

"Onlarca yıldır, her yıl ortalama olarak 18.000 yeni tür keşfetmekteyiz. Ancak buna rağmen yaşayan tahmini olarak 10-12 milyon türün sadece 2 milyonunu tanımlayabildik. Üstelik buna mikrobik dünyanın neredeyse hiçbir türü dahil değil. Her sene keşfettiğimiz türler sebebiyle mi, yoksa bir üyesi olduğumuz biyoçeşitliliğin derinlikleri konusundaki cahilliğimiz konusunda mı büyülenmeliyiz, bilemiyorum. "


Ayrıca Wheeler, her ne kadar keşif hızının etkileyici olsa da, halen yeterli olmadığını da ekledi:

"Şimdi, milyonlarca türün 21. Yüzyılın sonunu göremeyecek olduğunu bilerek, hızımızı almamızın tam zamanıdır. NASA-benzeri görevlere çağrıda bulunarak gelecek 50 yıl içerisinde 10 milyon türü keşfetmeyi hedefliyoruz. Bunu başarabilirsek biyosferin kökenlerini koruyarak çok daha yaşanabilir bir gelecek inşa edebiliriz. "


İşte 2012 yılının en iyi 10 türü!

1) Cüce menekşe (Viola lilliputana) : Dünya'nın en küçük menekşelerinden biridir ve boyu sadece 1 santimetre civarındadır. Peru'nun yüksek Ant Dağları'nda bulunur ve ilk olarak 1960 senesinde toplanmıştır; ancak geçtiğimiz yıla kadar tür teşhisi hiç yapılmamıştır. Aşağıda 1 sent (çap: 19.05 milimetre) üzerindeki bir örnek görülmektedir:

990

2) Lir Süngeri (Chondrocladia lyra) : Kaliforniya'nın açık sahillerinde keşfedilen bu tür, okyanus yüzeyinin 3.000 metre derininde yaşayan etçil bir sünger türüdür. Yüzey alanını en üst düzeye çıkaran garip bir şekli vardır ve bu sayede deniz içerisinde sürüklenen planktonları yeme şansını en üst düzeye çıkarır. Aşağıda tür görülmektedir:

990

3) Lesula Maymunu (Cercopithecus lomamiensis) : Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nde bulunan bu tür, son 28 yıl içerisinde keşfedilen ikinci Afrika maymunu türüdür. Çok gürültülü hayvanlardır. Kulak patlatıcı çığlıkları şafak sırasında ormanı adeta inletir. İnsana çok benzeyen gözlere sahip oldukları tespit edilmiştir; ancak daha çok çalılarda yaşayan ufak hayvanlarla avlanırlar. Aşağıda bir örneği görülmektedir:

990

4) Sibon noalamina: Salyangoz ve benzeri yumuşak vücutlu hayvanlarla avlanan bir yılan türüdür. Geceleri, Panama'nın yağmur ormanlarında ava çıkar. Avcılarından korunmak için zehirli olmamasına rağmen zehirli bir yılanmış gibi renklere sahiptir. Aşağıda tür görülmektedir:

990

5) Ochroconis anomala: Fransa'daki Lascaux Mağarası'nda bulunan Paleolitik çizimlere verdiği zararlarla bilinen siyah bir mantar türüdür. Duvar sanatlarını parçalamadığı zamanlarda da yer üzerinde bitkilerden gelen maddeleri ayrıştırmakla uğraştığı tespit edilmiştir. Aşağıda mikroskobik olarak görülmektedir:

990

6) Paedophryne amanuensis: Bu tür, Dünya'nın en küçük omurgalısı ödülünü kazanan ufak bir kurbağa türüdür. Boyu, ortalama olarak sadece 7.7 milimetredir. Yeni Gine'nin bol yapraklı tropik ormanlarında bulunabilir... Eğer görebilirseniz. Aşağıda 10 sent (çap: 17.91 milimetre) üzerinde duran bir örnek görülmektedir:

990

7) Eugenia petrikensis: Madagaskar'a ait soyu tükenen bodur bir ağaç türüdür. Zümrüt rengi parlak yaprakları vardır ve kızılımsı mor (magenta) rengi çiçek kümeleri bulunur. Okyanus kıyılarının kilometrelerce uzağında, kumlu yüzeylerde bulunur. Aşağıda çiçekleri görülmektedir:

990

8) Lucihormetica luckae: Karanlıkta parlayan hamam böceklerine Ekvator'dan katılan, en yeni türdür. Düşük ışıklı ortamlarda parlayarak etrafını aydınlatabilir. Ancak ne yazık ki tür çoktan yok olmuş bile olabilir; zira türün teşhisi, 70 sene önce yakalanmış tek bir örnekten yapılmıştır. Aşağıda, bu örneği görmektesiniz:

990

9) Semachrysa jade: Malezya'daki bu türün keşfi, Flickr'da paylaşılan bir fotoğraf sayesinde olmuştur. Hock Ping Guek tarafından çekilen fotoğrafta bu yeşil zarkanatlı hayvan görülmekteydi. Fotoğraf, Kaliforniya Yiyecek ve Tarım Bakanlığı'ndan Shaun Winterton tarafından fark edildi ve gösterilen tür "sıradışı" olarak tanımlandı. Guek, sonrasında Londra Tabiat Tarihi Müzesi'ne bir örnek gönderdi ve müze, bunu yeni bir tür olarak tanımladı.

990

10) Juracimbrophlebia ginkgofolia: Listedeki diğer türlerin aksine bu tür fosil asılansinek bir türdür. Genellikle ağaçların üzerinden aşağıya sarkarak avı olan böcekleri avlar. Çin'in Jiulongshan Oluşumu'nda bulunan ginkgo benzeri ağaçların arasında fosilleşmiş olarak keşfedilmiştir. Orta Jurassik zamanlarında yaşamıştır. Aşağıda, türün hem fosili, hem de rekonstrüksiyonu görülmektedir. Bakalım ikinci görselde türü ayırt edebilecek misiniz?

990

990

kaynak: evrimagaci.org/fotograf/64/3760
Haziran 2014

Şaman  yeni bir  gönderide  bulundu.

Cinsel Seçilim: Çok Eşlilik ve Kalın Penis Kemikleri

990

Çoğu erkek memelinin baculum denen bir penis kemiği vardır. Aslında böyle bir kemiği olmadığı için aykırı olan, insandır. Baculum büyüklüğü ortalamasının, farklı fare popülasyonlarına göre değiştiği iyi bilinmektedir. Daha önce yapılan çalışmalara göre, dişi bir fare, üreme döneminde birden çok erkekle çiftleşirse (fare çok eşliliği) daha kalın baculum’a sahip olan erkekler daha çok yavru sahibi oluyor.

Bu bağıntı, penis veya baculum yapısının cinsel seçilime maruz kaldığını gösterir. Başka bir deyişle, baculum’u kalın olan fareler daha çok yavru sahibi olduğundan büyük baculum’u sağlayan gen kopyaları, popülasyonda daha sık rastlanır olacak ve ortalama baculum çevresi (çapı) değeri artacaktır.

Ancak arada bir bağıntının olması, nedensellik kurulmasını gerektirmez; bu hipotezi test etmek için bilim insanları iki fare popülasyonunu 27 kuşak boyunca ürettiler. Bir popülasyonu tek eşli kalmaya mecbur bıraktılar, diğerinde ise bir dişi fareyi bir üreme dönemi boyunca dört erkek fareyle çiftleştirme yoluyla çok eşliliği zorunlu kıldılar. Sadece ikinci popülasyonda ortalama baculum kalınlığının arttığını gördüler, bu da çok eşliliğin daha kalın penis kemiklerini seçtiğini gösterdi.

Peki, neden kalın penis kemiğine sahip erkeklerin daha çok yavrusu oluyor? Kimse bilmiyor. Henüz... Makalenin özeti şu şekilde:

Erkek üreme organları, cinsine göre yaygın bir hızlı ve çeşitli evrimleşme şekli gösterir. Cinsel seçilim hipotezinin deneysel desteği çoğunlukla böcek çalışmalarından sağlanmış olsa da söz konusu evrimsel çeşitlilik şekillerine cinsel seçilimin yol açtığı düşünülmektedir. Bu çalışmada fare (Mus domesticus) popülasyonlarında baculum yapısındaki evrimsel çeşitliliğe cinsel seçilimin neden olduğunu göstereceğiz. Farklı çiftleşme-sonrası cinsel seçilim seviyeleri olduğu bilinen üç izole popülasyondan fare tedarik ettik ve onları bahçe ortamında çiftleştirdik. Çiftleşme-sonrası cinsel seçilim seviyesi yüksek olan popülasyona ait fareler, seçilim seviyesi düşük olan popülasyona ait farelere göre nispeten daha kalın baculum’a sahipti. Bu çeşitlilik şekillerinin çiftleşme-sonrası cinsel seçilime bağlı olup olmayacağını belirlemek için deneysel evrimleşme yöntemini kullandık. Deneysel evrimleşme 27 kuşak boyunca gerçekleştikten sonra, çiftleşme-sonrası cinsel seçilime maruz kalan fare popülasyonları, zorunlu tek eşliliğe maruz kalan popülasyona göre nispeten daha kalın baculum evrimleştirdi. Dolayısıyla verilerimiz, çiftleşme-sonrası cinsel seçilimin memeli baculum’unun evrimsel çeşitliliğinin asıl nedeni olduğunu kanıtlamakta ve evrimsel farklı cins grupları içinden erkek üreme organlarının evrimleşmesinde cinsel seçilimin genel bir rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. "

kaynak: evrimagaci.org/fotograf/54/5425
Haziran 2014

Şaman  yeni bir  gönderide  bulundu.

Elektrikli Canlıların Hücreleri: Elektrositler

990
Görselde, elektrikli balıkların hücreleri olan elektrosit isimli hücrelerin şematik çizimini görmektesiniz. Bu hücreler, elektrik alan yaratma amacıyla birçok elektrikli balıkta bulunmaktadır. Evrimsel süreçte bu hücreler sinir ve kas hücrelerinin farklılaşmasıyla oluşmuştur. Çoğunlukla yön bulma ve iletişim amacıyla kullanılan bu elektrik alan, kimi zaman avları veya avcıları sersemletmek amacıyla da elektrik üretebilir.

Elektrositler ilk olarak 18. Yüzyılda Hunter, Walsh ve Williamson gibi biyologlar tarafından Kraliyet Cemiyeti makalelerinde tartışılmıştır. Ancak evrimsel biyoloji açısından bu hücreleri inceleyen ilk isim Charles Darwin olmuştur. Darwin, Türlerin Kökeni isimli eserinde elektrositleri yakınsak evrim olgusunun bir örneği olarak sunmaktadır:

"Eğer ki elektrik organları tek bir atadan geliyorsa, tüm elektrikli balıkların birbirleriyle akraba olmalarını beklerdik. Tıpkı kimi zaman iki işinin aynı keşfi birbirinden bağımsız olarak yapmaları gibi, doğal seçilimin de her bir canlının iyiliği için, analog varyasyonların avantajlarını kullanarak, kimi zaman birbirinden bağımsız canlılarlarda, birbirine çok yakın özelliklerin ortaya çıkmasına neden olduğunu düşünmeye eğilimliyim. "


Darwin'den sonra birçok araştırmacı bu hücreler üzerine eğilmiş ve fizyolojisi büyük oranda aydınlatılmıştır. Kimi zaman elektroplaklar veya elektroplakslar olarak da bilinen elektrositler, yılan balıklarında, vatozlarda ve bazı diğer balıklarda elektrogenez (elektrik üretimi) için bulunur. Disk yapılı, yassı hücrelerdir. Örneğin elektrikli yılan balıklarında bunlardan binlercesi bir arada bulunur ve her biri ortalama 0.15 volt üretir. Hepsi bir araya geldiğinde, yaklaşık 600 voltluk bir potansiyel fark, çok kısa bir süreliğine de olsa yaratılabilir. Böylesine güçlü bir voltaj (şehir akımının 3 katı kadar), rahatlıkla bir avı veya avcıyı bayıltmaya veya felç etmeye yetmektedir.

Bu tür canlılar, tüm hayvanların sinir hücrelerinde de elektriğin üretilip iletilmesini sağlayan sodyum-potasyum pompalarını kullanır; yani orjinal bir tarafları bulunmamaktadır. Sinaps sonrası bağlantılar açısından elektrositlerin kas hücrelerinden hiçbir farkı yoktur. Bu hücrelerde, nikotinik asetilkolin reseotörleri bulunur ve bu açıdan kas hücrelerine benzerlikleriyle bilinirler.

Elektrositlerin bir arada kümelenerek küçük voltajları büyütmeleri, Alessandro Volta'nın ilk pili üretmesine esin kaynağı olmuş olabilir. Her ne kadar elektrik organları büyük oranda bir pile benzese de, çalışma prensipleri daha çok bir Marx jeneratörüne benzer: her bir hücre çok yavaş ve paralel bir biçimde şarj olur ve çok kısa bir sürede, seri bir bağlantı biçiminde elektrik boşaltılır. Bu da, yüksek bir voltaj atımına sebep olur.

Elektrositlerin akımı doğru zamanda ve senkronize olarak bırakabilmeleri için evrimsel süreçte adım sayıcı çekirdek adı verilen sinir düğümleri özelleşmiştir. Elektrikli yılan balığı avını tespit ettiğinde, bu sinir düğümü asetilkolin salgılamaya başlar ve bu kimyasalın birikimi, elektrik atımını sağlar.

Bu organların vücut içerisindeki konumu çok çeşitli olabilmektedir. Birçok balıkta bu organ, balığın vücudu boyunca uzanır. Sadece tiryaki balıkları ve vatozlarda vücudun dikine yerleşmiştir (görselde de görebileceğiniz gibi) . Birçok balıkta da bu organlar kuyruk şaftı boyunca uzanır. Kimi balıkta bu organları kafada görmek mümkündür.

2008 yılında The Journal of Experimental Biology dergisinde bu hücrelerin moleküler evrimine ışık tutulmuş, hangi genlerin ve bu genlerdeki ne tür değişimlerin bu hücrelerin evrimine yol açtığı ortaya konmuştur. Bu konuda halen yapılması gereken araştırmalar olsa da, alandaki önemli makalelerden biri olarak görülmektedir. 2009 senesindeZoological Science dergisinde yayımlanan bir diğer makalede, özellikle bu elektrikli canlıların elektrik boşalmasını nasıl koordine ettiği ve bunun nasıl evrimleştiği üzerinde durulmaktadır. Özellikle bu canlıların evrimsel geçmişi araştırılmakta ve merkezi sinir sisteminin bu elektrik salınımlarındaki rolü incelenmektedir.

kaynak: evrimagaci.org/fotograf/55/5288
Haziran 2014

Şaman  yeni bir  gönderide  bulundu.

Evrimle İlgili 10 Mit, Yanlış Anlama ve Yanlış Anlatım

Evrim, insanlarla tartışması zor bir konudur. Daha kötüsü tartışma, evrimin ardındaki bilimi tartışmaktan konuyu saptıran hileli konuşmalara kayabilir. Aşağıda evrim tartışmalarının karmaşıklaşıp saptırılmasına neden olan en yaygın 10 tartışma konusu listelendi:

1. Abiyogenez: "Yaşamın nasıl başladığını bilmediğimizden evrim hatalıdır. "
Yaşam abiyogenezle başlamıştır. Normal organik moleküllerin yaşam dediğimiz kendini kopyalayan moleküllere dönüşme süreci abiyogenezdir. Görünene göre bu süreç sadece bir kez gerçekleşmiştir ve evrimin diğer bütün aşamalarından farklıdır. Abiyogenez çokça muğlaktır. Neden? Çünkü yaşayan ilk canlıların fosillerine tam olarak ulaşamıyoruz (tek hücreliler çok iyi korunma eğiliminde değildir) .

Yaşamın başlangıcı hakkında ne biliyoruz? Yaklaşık 4 milyar yıl önce ilk yaşam tutunmuş olmalı. Bunu biliyoruz, çünkü yaklaşık 3,5 milyar yıl önceki yaşam, ilk bakterilerin fosil oluşturmaya yetecek kadar çok olmasına yetecek kadar dayanıklıymış. Bu bakterilerden önce, ilk yaşamın RNA'dan oluştuğu varsayılıyor. Bunun birkaç sebebi var. İlki, polimeraz olarak adlandırılan, DNA ve RNA'mızı birleştiren biyolojik makinacıkların RNA üzerinde çalışıyor olması. Aslında, DNA'nın kopyalanması işleminin başlaması için bir RNA öncülünün kullanılması şarttır. RNA öncüllerini, hücrelerimizdeki RNA'da işlevi kalmayan ilk yaşamı yeniden açığa çıkaran biyolojik fosiller olarak kabul edebiliriz. İkinci sebep, RNA'nın tuhaf bir şekilde çok yönlü olması. RNA sadece protein üretmek için bilgi kodlamakla kalmıyor, bir enzim gibi hareket ediyor, ki buna ribozim deniyor. Bu demek oluyor ki, tek bir RNA teli kendini kodlayıp toplayabilir.

Peki bu konu neden saptırılmış diyoruz? Çünkü abiyogenez yaşamın nasıl başladığıyla ilgilenir, evrimse yaşamın daha önce burada ne yaptığıyla ilgilenir; mesela ilk hücreye ne olduğuyla ilgilenir, ilk hücrenin oraya nasıl geldiğiyle değil.

2. Evrenin Kaynağı: "Bilim evrenin nasıl ortaya çıktığını söyleyemiyor, evrim hatalıdır. "
Büyük Patlamayı başlatan neydi? Tekilliğin genişlemeye başlayacak kadar kararsızlaşmasını -zamanı, uzayı ve maddeyi yaratmasını sağlayan neydi? Bu harika ve çok önemli bir soru, ama cevaplaması da bir o kadar zor. Dahası, bu evrim değil.

Bildiğimiz, evrenin bir başlangıcının olduğu. Bunun pekçok kişiye göre anlaşılmaz olduğunu da biliyoruz. Evrenin hiçlikten gelebildiği görülebiliyor (ve evren bunu aralıklarla tekrarlıyor) .

Görüyorsunuz ki, hiçbir boşluk gerçekten bir boşluk değildir. 'Hiçliğin' içinde bile varolmakla olmamak arası gidip gelen bir zahiri parçalar denizi vardır. Nereden biliyoruz? İki yüksüz metal levhayı vakumlanmış bir alanda yan yana getirirsek, çok tuhaf bir şey olur. Birbirlerine doğru iterler. Bu, Casimir Etkisi'dir ve en basit anlatımı ile, iki levha birbirlerinin çok yakınına geldiği zaman aralarında varlığı dalgalanan zahiri maddeler levhaların dışındakilerden göre çok daha az olduğundan birbirlerine itilirler.

Bu konu nasıl saptırılmıştır? Yıldızların kırmızıya kayması ve kozmik mikrodalga arkaplan ışıması evrenin 13.7 milyar yıldan fazla bir zaman önce oluştuğunu doğruluyor. Fakat Büyük Patlama'nın ayrıntıları, nasıl, neden olduğunun ilk hücrenin gelişimi ile hiç ilgisi yok.

3. "Evrim sadece bir teoridir. "
Teoriler önsezi ya da tahmin değildir; doğa olaylarının doğruluğu kanıtlanır açıklamalarıdır. Kanunlara da hiçbir zaman dönüşmezler. Neden? Çünkü kanunlar ilişkilerin tanımıdır, ama açıklaması değildir. Yani eğer evrim teorisi bir kanuna dönüşürse, bir açıklama olmayı bırakmış olur.

Bu kesinlikle bir saptırma, çünkü teorinin ne anlama geldiği ile ilgili tartışıyorsanız, evrimi değil anlambilimini tartışıyorsunuz demektir.
Dahası, bir şeyin adının teori olması onun kesin bir bilim olmadığı anlamına da gelmez.

4. "Evrim tesadüfidir. "
Öncelikle, bu fikir yanlış bir varsayım üzerine kurulmuştur. Mutasyonlar, aslında tesadüfi olarak değerlendirilebilir, ama evrimin teorisinin büyük kısmının temelinde olan doğal seçilim süreci kesinlikle tesadüfi değildir. Gayet sistematiktir ve çevreye daha iyi uyum sağlayan yüksek hayatta kalma ve çoğalma oranıyla sonuç verir. Kaldı ki bir şeyin tesadüfi olması onun gerçek bilim konusu olmadığı anlamına gelmez.

5. "Evrim yeni türler üretmez, evrim sadece türlerin çeşitlenmesidir. "
Pekçok anti-evrimci mikro evrimi tamamıyla kabul edip işi makro evrime vardıramaz. Bir kurdun ufak değişikliklerle bir köpeğe dönüşebileceğine inanırlar, fakat kurttan tamamen farklı bir tür ortaya çıkacağına asla inanmazlar. İnsanların bu yanılgısı ile ilgili vurgulamak gereken en önemli nokta mikro evrimin makro evrimden çok büyük farkları olmadığıdır. Aynı sürecin daha uzun süreye yayılmış halidir.

İnsanlara, onların makro evrimle ilgili yanlış anlamalarını düzeltebilmek için bazı sorular soruyoruz: İlk olarak, bir türü nasıl tanımladıklarını soruyoruz. Çeşitli tanımlar var, duruma göre her birinin zayıf ve güçlü yanları var.

İkinci olarak, eğer bir türü diğerine dönüştürmek mümkün olsaydı, sizce bu ne kadar sürerdi diyoruz. Pekçoğu hiç duraklamadan yaşanan küçük değişiklikler, topluluğu yeni bir tür olarak adlandırabilmemiz için tatmin edici bir seviyeye gelinceye kadar ne kadar süre geçmesi gerektiğini hesaplamaya çalışıyor. Evrim her an olmasına rağmen süreç o kadar yavaş seyreder ki, binlerce ya da yüzbinlerce yıl geçmeden gözlemlenemez, ki bu da insan hayatıyla mukayese edildiğinde, hatta insan tarihiyle mukayese edildiğinde gözlemlenebilir bir süre değildir. Yine de meyve sineği ve bakteri gibi bazı çabuk üreyen türlerde evrim daha belirgindir.

Üçüncü soru bir türün diğerine dönüştüğünü görmek için bir kişi neye bakmalıdır sorusu. Pekçok kişi evrim gerçekse yaşam (ve dünya) nasıl olurdu diye durup düşünmez. Bunun cevabı, tabii ki, fosil kayıtların değişimdeki ilerlemeleri gösterecek olduğu, türlerin birbiriyle benzer genetik özelliklere sahip olacağı, geçmişten kalan atıl bazı organlara sahip olacağı, ve insan hayatı gibi kısa dönemlerde eklenen küçük değişiklikleri görmenin mümkün olacağıdır. Bu tam da doğada bulduğumuz şeydir: uzun zaman içinde eklenen küçük değişiklikler sonucu oluşan yeni türler.

6. "Fosil kayıtlarındaki büyük boşluklar evrimin açıklamalarının yetersizliğini gösteriyor. "
Fosilleşme çok nadir bir olaydır. Richard Leakey ve Roger Lewin dünya tarihi boyunca 30 milyar türün yaşamış olduğunu belirtiyorlar. Bunların arasından yaklaşık 250.000 tür fosil olarak korunmuştur. Türlerin sadece 120.000'de biri doğru yerde ölmüş, doğru şekilde gömülmüş, fosilleşme süreci boyunca korunmuş ve bir insan tarafından bulunacak kadar şanslı olmuştur. Fosil kayıtlarında bulduklarımız, hem büyük zaman aralıkları içinde büyük değişiklikler geçirmiş şaşırtıcı derecede yüksek sayıda türler (fotosentez yapan siyanobakterilerden çokhücreli yaşama ve sonra daha karmaşık yaşama gibi), hem de küçük değişiklikler geçiren türlerdir (Australopitechus'tan Homo erectus'a ve sonra Homo sapiens'e vs.) .

7. Dünya'nın yaşı: "Evrimin gerçekleşmesine yetecek kadar zaman yoktu. "
Bu konunun saptırıldığı şöyle söylenebilir ki bahsedilen doğrudan evrim değil, bu listenin içinde evrim için gerekli ön şartlardır. Charles Darwin biliyordu ki şu anda dünya üzerinde var olan çeşitliliği oluşturmak için gereken doğal seleksiyon, oldukça uzun zamana ihtiyaç duyar. Günümüzde kimse dünyanın yaşını kesin olarak bilmemekle beraber, gerçekten çok yüksek derecede emin olarak söyleyebiliriz ki dünya kabaca 4.6 milyar yaşındadır.

Bunu nereden biliyoruz? Dünyanın yaşını anlayabilmenin birçok yolu var. Bazıları şunlar:

  1. Radyoaktif izotop bozunma oranı yöntemini bir şeyin ne zaman gömüldüğünü ya da kayanın ne zaman şekillendiğini tespitte kullanabiliyoruz.

  2. Fosil tabakaları şaşırtıcı derecede tahmini kolay sıralanmış olduğundan, indeks fosillerle kaya katman tarihlerini çapraz kontrollü kullanabiliyoruz. Bunu bir düşünün. Fosiller öyle sıralı organize olmuşlar ki eğer belli bir katmanda belli bir tür fosil örneği bulunduğunda, katmanın tarihi daha önce başka yollardan bulunmuş olduğu için yaşını bulmuş olursunuz.

  3. Örneğin, bir trilobit türü olan Paradoxides bulursanız, kaya katmanından Kambriyen döneminden kalma olup 500-509 milyon yaşında olduğunu görebilirsiniz.

  4. Eniwetok Mercan adası gibi bir mercan adasında yaklaşık bir mil (4610 ayak) derinliğinde en az 176000 yaşında saf mercan içine kazı yapılabilir. Kesin sayı vermek, mercan büyümesi okyanus seviyesi şimdikinden daha düşükken ışığa maruz kalmak gibi çok çeşitli sebeplerle yavaşlayabileceği için zor (Ladd, H. S. 1960. “Bikini and Nearby Atolls, Marshall Islands, Drilling Operations on Eniwetok Atoll” U. S. Geological Survey Professional Paper 260-Y) .

  5. Ağaçların büyüme görüntüsünü ağaç halka analizi yöntemiyle 11500 yıl öncesine kadar çıkarabiliriz. Yunanistan Antiparos'taki gibi mağaralar 45 milyon yıllık şekiller barındırır.

  6. Antartik buz çekirdeği 1,5 milyon yaşındadır.

  7. Colorado Nehri gibi menderesli akışa sahip nehirler son 5-6 milyon yılda Büyük Canyon gibi büyük oyuklara sebep olmuştur. Büyük Kanyon'u inceleyecek olursak, kanyonun 30000 yıllık tembel hayvan dışkısı barındıran yerleri vardır. Öf!

  8. Deniz tortusunun temeli 170 milyon yıl öncesine dayanır.

  9. Çin Denizi'nde 11000 yıllık cam süngerleri vardır.

  10. Kire gelince, bir düşünün: kayaların iyice incelip evinizin ettafındaki toza dönüşmesi çok zaman alıyor. Her mevkinin şekillenmesi çoğu zaman milyonlarca yıl almış olan kendi toz bileşimi vardır.

  11. Belki bilgisayarınıza da enerjisini veren yüksek miktarlarda kömür ve taşıtlarınızda kulandığınız petrol, çoğu 300 milyon yıl önceki Karbon Çağı olmak üzere, milyonlarca yıl içinde oluştu.

8. "Evrim ahlaksızlığı ve zarar vermeyi destekliyor. "
Baştan çıkmış zorbalar ve diğerlerinin 'en güçlünün hayatta kalması' fikrini nasıl kötüye kullanıp suistimal ettiklerinin, evrimin Dünya gezegeni üzerinde çeşitlilik ve birlik hakkındaki en iyi açıklama olması ile hiç mi hiç ilgisi yok. Ayrıca insan evrim tarihine bakıp ortak yaşamın vahşi hayattaki başarısını görerek olumlu ahlak mesajları da alabilir.

9. "İnsanın değerini ve onurunu baltalıyor. "
Bilim bizi ne kadar iyi ya da değerli hissettirdiğine göre belirlenmiyor. Bilim, insanın kibrine boyun eğmez. Bize uymadığı için yanlış kabul edilmez. Eğer insanın daha iyi, daha çok evrimleşmiş, daha etkin yaratılmış vs şekilde değerini tartışmaya başlarsanız evrim ya da bilim hakkında değil, felsefe hakkında konuşuyorsunuz demektir.

Dahası, evrimi kabul etmek, bir yıldız tozu olduğumuzu bildiğimiz için bana göre büyük bir onur kaynağı. 3,5 milyar yaşında, yaşamın son derece hassas ve nadir olduğu, bütün yaşamın birbirine bağlı olduğu başarının kırılmamış halkasına ait bir parçayız ve son derece büyük sevgi gösterebilen, fedakarlık yapabilen, affedebilen, yaratıcılık ve ahlaka sahip bir türe aitiz. Darwin'in Türlerin Kökeni'ndeki son paragrafında belirttiği ünlü sözündeki belirttiği gibi:


"Tek ya da birkaç şekilde başlamış olan yaşam; gezegen sabit çekim yasasına göre dönüp dururken, son derece basit bir başlangıçtan en güzel, en harika sonsuz şekillere evrimleşti ve evrimleşmeye devam ediyor. Böylesi bir yaşam görüşünde ihtişam var. "

10. "Benim dini görüşüme ters düşüyor. "
Öncelikle, bir önceki noktada olduğu gibi, bir gerçek bize uymadığı sebebiyle yanlış olmaz. İkinci olarak, çok sayıda dini bütün, büyük bilim insanı var ve inançları ile evrim gerçekleri arasında herhangi bir çelişki görmüyorlar.

Özet:
Eğer evrimi tartışacaksanız, ya da onu daha iyi anlamak için araştırma yapacaksanız, konunun özünden sapmayın. Yukarıda saydığımız tuzaklara düşmekten olabildiğince kaçının. Hatırlayın ki, gerçekler insanların kafasına vuracağınız araçlar değildir. Gerçekler, keyif alınacak, saygı duyulacak, kutlanacak ve paylaşılacak güzel ilham kaynaklarıdır.

Kaynak: evrimagaci.org/fotograf/54/5558
Haziran 2014

Turan Söylemez, bir soruya yanıt verdi.

Eşekarısı bal yapar mı?

BBC Focus dergisi bununla ilgili bir araştırma yapmıştı. Eşek arıları bal yapmıyor. Emdikleri çiçek özlerini yavrularının beslenmesinde kullanıyor.
Haziran 2014

Şaman  yeni bir  gönderide  bulundu.

Yumuşak Robotlar Yüzmeye Başladı

1080

Yeni robot balık aynen gerçek bir balık gibi kuyruğunu çırparak, kıvrılarak yüzebiliyor. Bu küçük silikon balık göbeğini dolduran elektronik sayesinde neredeyse gerçek bir balık kadar çevik hareket etme kabiliyetine sahip. Bu hızı yakalayabilmek için bilim adamları ve tabi kadınları robotun içine basınçlı karbondioksit yüklüyor ve manevralar için robotun çeşitli bölgelerini hızlıca şişiriyor ya da söndürüyorlar. Tabii bu hareketler otomatize olarak mili saniyelik süreçlerde gerçekleşiyor.
1080
Bu tür robotlar yaşayan ve soyu tükenmiş balıkların evriminin incelenmesinde kullanılabilecek.



kaynak: sciencenews.org/article/soft-robots-go-s... .

14 kişi

Konunun Takipçileri

Alt Konu Başlıkları

Henüz bu konu başlığı ile ilgili konular bulunmuyor.