Devlet ve Şiddet

Haziran 2013 | Hakan Özerdem, Makina Mühendisi
Meşru müdafaa şiddet değildir.
ŞİDDET, 40 yıl rezalet ücretlere çalışmak ve emekli olup olamayacağını merak etmektir…
ŞİDDET, devlet tahvilleridir, soyulan emeklilik fonlarıdır, borsa sahtekârlığıdır…
ŞİDDET, konut kredisi almaya zorlanıp, ve sanki altınmışçasına geri ödemektir…
ŞİDDET, müdürün seni istediği zaman kovabilme hakkıdır…
ŞİDDET, işsizliktir, mevsimlik işçiliktir, sosyal güvenceli ya da değil, asgari ücrettir…
ŞİDDET, iş kazasıdır, patronların güvenlik harcamalarını kısmasından kaynaklanan…
ŞİDDET, aşırı çalışmaktan hasta olmaktır…
ŞİDDET, yorucu çalışma şartlarına dayanmak için vitamin ve depresyon ilacı almaktır…
ŞİDDET, bir meta olan iş gücünüzü yenilemek için gereken ilaç parası uğruna çalışmaktır…
ŞİDDET, rüşvet veremediğiniz için, korkunç hastanelerin basmakalıp yataklarında ölmektir…*
Yukarıda yazılanlar benim şairane sözlerim değil, Ege komşumuz Yunanistan'da İşçiler Genel Konfederasyonu tarafından 2008 yılında yapılan bir bildiriden alınma. Gerçekte şiddetin ne olduğunu, ve ne kadar içinde hapsolduğumuzu belirten bu sözlerle başlamak belki devlet ve şiddet bağlantısını ifade edebilmek için en iyi yol olacak.
DemokrasiReuters muhabiri D. Ruvic'in Ankara'daki müdahalelerde çektiği fotoğraf...
Şu bir gerçek, hayat yin ve yang unsurlarının bir bütünü gibi. Hele konu otorite olunca, otoritenin gücünü sergileyebileceği kötü çocukların da sahnede olması şart. Şirinler kasabasında Gargamel olmasa hangi bölümünde heyecan olurdu ki?
Aslında bu yaklaşımı en sert halde belirten kişi Foucault. Ona göre düzene uymayan, aykırı olan, deli ve suçlu olanlara ihtiyaç duyan bir devlet modeli var. Bu ihtiyacının da oluşacak terör karşısında gücünü göstererek gövde gösterisini yapmak ve kendi şiddetini haklı göstermek için olduğu net. Ama şu da var ki, devlet kavramının şiddet yoluna başvurabilmesi için önce karşıtlarından şiddet görmesi gerekiyor. Ters meyal verirsek şiddetle karşılaşmayan devletin, yaptırım gücü uygulama konusunda elinin zayıflayacağını söyleyebiliriz.
Şiddet sadece kolluk kuvvetleri tarafından uygulanıyor dersek de yalan söyleriz. Psikolojik yönden de şiddetle karşılaşıyoruz hayatın her anında. Televizyon reklamlarında, okuduğumuz haberlerde, özellikle tecavüz ve mobbing olaylarının yer aldığı haber bültenlerinde ve gazete sayfalarında gördüğümüz şiddet bize gündelik bir olaymışçasına anlatılabilirken, televizyon dizileri ve filmlerinde de şiddetle çözümü bulan onlarca kahraman aslında otoritenin ihtiyacı olan karşıt güçleri yaratmak için uygun bir zemin hazırlıyor.
Bize şiddetin tanımını bir türlü yapmayan otoritenin amacı nettir. Neyin şiddete dahil olup olmayacağını istedikleri zaman belirleyebilme gücüne sahip olmaları gerekir ki, hak arama yolları istedikleri zaman kısıtlanabilir olsun. Ama ne denirse densin, ailesinde, toplumda, okulda, karakolda, askeriyede, sokakta şiddetin en serti ile tanışmış insanların söylemlerini dile getirmek için bir parkta oturmaları şiddet değildir. Hele ki, yattıkları yerde kolluk kuvvetlerinin çadırlarına müdahele etmesi ve biber gazı uygulamasındaki pişkinliği de onların kendileri için meşru müdafaa eylemlerini şiddet olmaktan çıkartır. Ki meşru müdafaa kelimesi TDK sözlüğünde bile "Uğranılan bir saldırı karşısında kişinin kendisini koruması" şeklinde tanımlanır. (Tabii bu tanım da her an değiştirilebilir.)
Aslına bakarsanız devlet ve şiddet arasındaki ilişki konusunda Engels'in eserlerinde bir çok bölümde değinildiğini görebiliriz. Marksist teori de bu konuyu ziyadesiyle incelemiştir. Marksist Teori mülkiyet kavramının, devletin örgütlenmesi için faydalı olduğunu, ve mülkiyetin de devletin zor kullanması yolu ile korunduğunu ifade eder. Bu ifadeyi de haklı çıkaranlar aslında bu teorinin karşıt görüşlüleridir, zira eleştirilerinde bile şiddet kullanmaya devam etmektedirler. Devletin şiddetinin ölçü ve şekli ise tarih boyunca kitlesel eylemlerin uyguladığı şiddet ile şekillenmiştir.
Ülkemizde şiddet kavramının ne düzeyde hayatımızda olduğunu sizlere anlatmak gibi bir niyetim yok. Zaten en alası ile özellikle son 1.5 aydır gerek medya kanallarından, gerekse sosyal medya üzerinden tanışmış haldeyiz. Tabii yıllardır süregelen şehit haberlerini de es geçmek cahillik olur. Ama 1 Mayıs eylemleri ile başlayan süreç ve Gezi Parkı Eylemlerinde doruk noktaya ulaşan şiddet uygulamaları, gerekçe ne olursa olsun, haklı bile olunsa kullanılan şiddetin bizi rahatsız etmesini, isyan etmemizi engelleyecek durumda değildir.
Kara leke gibi duran Gezi Parkı eylemlerinden edinilebilecek bir sonuç da şudur. PKK isimli terör örgütü ve yandaşlarının taşkınlık dolu eylemlerinin şiddet oranı her nasılsa kolluk kuvvetlerinin şiddet oranını ezmiş olacak ki, bir anda dün terörist denenler, bugün aktivisit ilan edilirken, Gezi Parkı eylemi esnasında sosyal medyada paylaşım yapanlar bile terörist ilan edilebilmektedir. Hatta Sayın Bakanlarımızdan birisi "Bu gece Taksim'e gitmek isteyenler, terörist olarak değerlendirilecektir" söylemi ile bize keyifli bir şaka yaparken, kendisine "o halde sorun yok, PKK'lı teröristleri karşıladığınız gibi karşılayacaksanız hemen geliyorum bakanım" diyerek şakasına ortak olduğumu belirtebilirim.
38 yaşındayım ve bir çok ismin siyasette yer aldığı dönemleri biliyorum. 5 yaşımda tanıştığım Kenan Evren'den 10 senedir muhatap olduğum Recep Tayyip Erdoğan'a kadar olan süreçteki kişilerin hepsinin de bir gün gündemden düşeceğini de. Ama unutulmayanlar ne yazık ki, halka karşı uygulanan şiddet eylemleridir. Gün gelecek Recep'ler, Tayyip'ler, Egemen'ler, Bağış'lar, Bülent'ler, Arınç'lar unutulacaktır, ama 1 Mayıs'lar, Roboski'ler, Uludere'ler, Reyhanlı'lar, Gezi Parkı asla, ama asla unutulmayacaktır.

Daha fazla bilgi: Devlet ve Şiddet | SEO ve Sosyal Medya Günlüğü - Hakan Özerdem ozerdem.info/devlet-ve-siddet/#ixzz2wqcwttg0
Under Creative Commons License: Attribution
Follow us: @hakanozerdem on Twitter | ozerdem.hakan on Facebook