Doğumda korkunun hikayesi

Nisan 2014 | Gonca Köse, Öğrenci
M. S. İkinci yüzyıldan itibaren yavaş yavaş dinin de etkisiyle erkeklerin egemenliğinin
artması sonucu kadınlara özellikle ebe ve şifacı kadınlara karşı nefret ve aşağılama
başladı. Daha önce iyileştirici özelliklerinden dolayı toplumda sayılan şifacı kadınlar
yine aynı özellikleri sebebiyle aforoz edilmeye başlandılar. Doğaya taptıkları, doğumu
kutsadıkları tapınaklar ve tanrıça heykelleri yıkıldı. Soranus'un öğretileri de bundan
nasibini aldı ve doğal ve rahat doğum konsepti küllerin arasında kaldı. Hatta
İskenderiye'den St.Clement şöyle yazdı: Kadınların sadece kadın olması bile utanç
duymaları için yeterlidir.

Artık yasalar hamilelerin ve doğum yapan kadınların izole edilmelerini emrediyordu.
Doğumlar artık papaz ve keşişlerin yönetimindeydi. Doktorların izin almadan günah
tohumu olarak görülen bu gebelere müdahale etmeleri yasaktı. Doğumla ilgili
korkular bu dönemde oluşmaya başladı. Yaşamın başlangıcı olan doğumu coşkuyla
yaşayan kadınlar için artık doğum acı, korku ve yanlızlık getiren bir olay haline
gelmişti. Kadınlar hamile kalınca kendilerini güvensiz hissediyorlardı. Doğum
denince akla sadece ağrı, acılar ve sefalet geliyordu.

16. Yüzyılın başları geldiğinde Soranus'un öğretileri yeniden keşfedilmeye başlandı.
Tıp dünyası bu keşfe ilgi gösterdi ve ilk doğum kitapları yazılmaya başlandı. Bu hoş
olmayan doğum işleri yine kadınlara devredildi. Ebelik kavramı yeniden canlandı
ama artık ağrı ve korku doğumla özdeşleşmişti. Bu yüzden en fazla afarozların
yaşandığı Almanya'da ebelere "weh mutters" ismi verildi yani "acının anneleri".
Rönasansla birlikte tüm Avrupa'da başlayan yeniden yapılanma sürecinde kadınlar
daha iyi koşullara kavuşmaya başladılar. Ancak bu çok yavaş oluyordu. Kloroformun
bulunmasına rağmen bunun kadınlarda ağrı kesici olarak kullanılması uzun süre
yasaklandı. Ağrı doğumda kadınların günahlarından arınması için vardı ve ağrıyı
kesmek Tanrı'nın emirlerine karşı gelmekti.

İhmal edilen ve yalnız bırakılan bu kadınlarda anne ölümleri çok yüksekti. Bu
olaylara baktığımızda kadınları korkutanın doğum değil daha çok komplikasyonlar ve
sonucunda gelen ölümlerin olduğunu görüyoruz. Aşırı korku gerginlik yaratıyordu,
bu da normal görevini yapması gereken rahimin çalışmasını ve rahim ağzının
açılmasını engelliyordu. Böylece komplikasyonlar ve ölümler artıyordu.
1800'lü yılların ortalarına doğru doktorların doğumla ilgilenmelerine izin verilmeye
başlandı ancak erkek olan bu doktorların birçoğu doğumla ilgilenme konusunda
isteksizdi. Hatta daha çok yeteneksiz ve alkolik olanlar doğumla ilgilenmek zorunda
bırakılıyorlardı. Ama bunun bir önemi yoktu çünkü o dönemlerde tıp dünyası doğum
yapan bir kadının ihmal edilmesini hala normal karşılıyordu.

1800'lü yılların sonunda kraliçe Victoria'nın doğum yaparken kloroform istemesiyle
doğumda anestezinin kapıları da kadınlara açılmış oldu.Ancak bu da gerek Avrupa
gerekse Amerika'da başka bir felaketi getirdi. Evde anestezi çok tehlikeli
olduğundan ve sık sık ölümler görülmeye başlandığından dolayı doğumlar artık
hastanelerde yapılmaya başlandı.

Yani ağrıdan kurtulmak isteyen kadınlar anesteziyi kullanmak adına evlerini bırakıp
hastanelere gitmek istediler. Böylece babalar artık doğumun bir parçası değildiler ve
ailelerin kendi doğumları üzerindeki karar verme seçenekleri ellerinden alınmıştı.
Kadınlar doğumda daha da yalnızlaştılar.

Hastanelerde doğum başladığında bu sefer kadınları başka bir felaket bekliyordu.
Doğum servisleri o zamanlar çok kirliydi. Sadece yıkanmayan ellerden bile
enfeksiyon bir gebeden diğerine kolaylıkla yayılıyordu. Daha güvenli ve iyi tedavi
için hastaneleri seçen gebeler bu sefer de enfeksiyondan ölüyordu. Bu enfeksiyonun
adına "doğum ateşi"ismini vermişlerdi. Hastanelerdeki bu yüksek anne ve bebek
ölümlerine normal karşılanıyordu oysa ev doğumlarında gerek komplikasyonlar
gerekse ölümler daha azdı. 1913'te yapılan bir çalışmayla hastanesi olmayan
adalardaki balıkçı köylerinde, keçi, domuz, tavuk gibi hayvanlarıyla içiçe yaşadıkları
evlerinde bile doğuma bağlı ölümlerin görülmediği tespit edildi. Hastanelerde ise
komplikasyonlardan çok enfeksiyona bağlı ölümler yüksek çıkıyordu. Sonuçta
ölümün adı doğumla birlikte anılmaya devam etti ve bu büyük bir korku yaratıyordu.
Artık kadınların doğuma bakışı değişmişti. Gerginlik ve korku doğumda bazı şeylerin
yanlış gitmesine neden oluyordu. Komplikasyonlar en iyi ihtimalle büyük acılar
demekti ama genellikle ölümle sonuçlanıyordu. Artık doğumun coşkusunun yaşanamadığı çok açıktı. Kadınlar için hamilelik ve doğum artık sadece acı ve
korkuydu.

Doğumun bu kötü kaderini yine bir kadın değiştirmeye başladı-Florence Nightingale.
Nightingale yeni ebelik okulları oluşturdu. Tüm doğum servislerinin temizlik ve
hijyen açısından aynı yükseltilmiş standartlara kavuşmasını sağladı. Hastane
enfeksiyonları ortadan kalktı. Meydana gelen değişimler doktorları da etkiledi.
Beceriksiz ve alkolik doktorlar doğumlardan uzaklaştırıldı. Artık kadınlar doğumda
hakettikleri saygı ve sevgi ortamına kavuşmuştu.
Ama artık çok geçti. Anestezinin doğumda kullanılmasıyla birlikte tüm doğumlara
gerekli-gereksiz müdahale edilmeye başlandı. Doğumda ağrının kaçınılmaz olduğu
düşüncesiyle ağrıyı kesmek için açılma döneminde yüksek doz ağrı kesiciler
verilirken, doğum anında da genel anestezi uygulanmaya başlandı. Uyuşturulmuş
bebeklerin genel anestezi almış annelerden aletlerle çekilip çıkarılması bir kural
olmuştu. Bütün amaç ağrıyı yok etmekti, gerisi önemli değildi.
Günümüzde tersi kanıtlanmış olmasına rağmen doğum işiyle uğraşanlar da dahil
olmak üzere kadınların birçoğu doğumda ağrının kaçınılmaz olduğuna inanmayı
sürdürmektedirler. Halen büyük bir kesim yapabilecekleri en iyi şeyin bedenlerine
güvenerek kendilerini bedenlerinin ve bebeklerinin rehberliğine bırakıp sakin bir
doğum yapmak yerine, bu durumdan kurtulmaları için doktor ve ebelere
sorumluluğu vermek olduğuna inanıyorlar.

Birçok hastane kanıta dayalı ispatlamış sonuçları olmayan müdahaleleri rütin olarak
kullanmaktadır. Yapılan bu müdahalelerin birçoğu ağrının artmasını tetiklemekte, bu
da daha sonra yapılacak müdahalelere zemin hazırlamaktadır. Müdahaleler
birşeylerin ters gitmesi demekti. Bu yüzden kadınlar doğum hikayelerini hayal
kırıklıkları ve nelerin ters gittiğinin açıklamaları şeklinde anlatmaktadırlar.
Bahsettikleri genellikle uzun süre çekilen ağrılar, ilaçlarla müdahaleler, suni sancılar,
ilerlemeyen doğumlar, yorgunluklar ve en önemlisi yardıma muhtaç olma
duygularıdır. Bu tür bir travma anneleri ve bebeklerini derinden etkilemektedir.
Doğumun coşkusunu hissetmeleri imkansız hale gelmekte, doğum kurtulunması ve
yardım edilmesi gereken bir prosedür halini almaktadır.
Peki kadınlar neden bu kötü tecrübeleri yaşamaktadırlar? Neden doğum için
yaratılmış kadın bedeni doğumun başlamasıyla birlikte kendini kapatmaktadır?
Neden diğer kaslar normal görevlerini yaparken ağrı hissedilmezken, doğum
yapmak için yaratılmış rahim kasları çalışırken ağrı olmaktadır? Neden kadınlar yıllar
önce bir kurtarma operasyonu olan sezaryeni doğumun yeni şekli olarak
benimsemektedir?

Cevap tek bir kelimede gizlidir: KORKU
Günümüzde doğumun tüm doğallığını engelleyen bu korkuların, binlerce yıldır
yaşanmış ve nesillere aktarılmış korkularla bağlantılarını görmek hiç de zor değildir.
Ancak korkularınızla yüzleşip onlarla çalıştığınız zaman çok kısa bir süre içinde
korkuların yerini bebeğin ve doğumun coşkusu alacaktır. Rahat, gevşemiş hatta
ağrısız bir doğumun sırrı korkularımızdan kurtulmaya bağlıdır. Bilgi korkunun
panzehiridir. Kendilerini profesyonel anlamda doğum eğitimi için geliştirmiş
kişilerden alacağınız doğum eğitimi sonucunda rahat ve huzurlu bir doğum yapmak
hepiniz için mümkün olacaktır.