EN BÜYÜK PARADOKS....

Ekim 2012 | Sevinç Yıldır, Yoga Eğitmeni


Dışarıda gideceğimiz yolu bulabilmek için içimize gitmemiz gerekir.



İşte yaşamın belki de en büyük paradoksu budur.



Kendi gerçek benliğimizle buluştuğumuzda "küçük ben"in bitmek tükenmek
bilmeyen arzularından, ihtiyaçlarından, yanılsamalarından kurtulabilir
ve özgür kalırız.



Kim olduğumuzu bulma yolculuğu ise atılabileceğimiz en büyük maceradır.



Nasıl bir insan olmak istediğimizi bulmak ve istediğimiz yaşama sahip
çıkabilmek üstlenebileceğimiz en kutsal görevdir aynı zamanda.





Sorun bunu nasıl gerçekleştireceğimizde.



Bu içsel yolculuğu nasıl gerçekleştirebiliriz?



Hepimiz bir çok şey denedik. Kütüphaneler dolusu yazılı kitap var bu konu hakkında. Türlü türlü sistem oluşturulmuş.

Konuşmalar, seminerler, kurslar birbirini takip ediyor.

İnsanlar meydanlara çıkmış bize nasıl daha mutlu, daha zengin, daha
huzurlu olabileceğimiz hakkında coşkuyla bir şeyler anlatıyor.

Bu dünyanın içine girmek insanı çoğu zaman yoruyor.

Maddi-manevi tüketiyor

ve

bir de bakıyorsunuz ki başladığınız noktaya geri dönmüşsünüz.



Son yapılan bilimsel araştırmalar insan beyninin içinde nörofiziksel bir
birlik bilincine ulaşma dürtüsü olduğunu bulmuş. Evrimin itici gücü bu
imiş. Yani dinlerin birlik arayışı, toplumların bir araya gelerek
birlikler oluşturmaları vb. hep bu nörofiziksel dürtü yüzündenmiş.



Bunu gerçekleştirmenin en önemli başlangıç noktası, korkuyu yenmekten geçiyor.



Bizler korkuyu yenmenin kolay yollarını tercih ediyoruz, alkol,
uyuşturucu, seks, sürekli bir aktivite içinde olmak gibi binlerce yol
bularak, alttaki akıntıyı yok sayarak üstte tutunmaya çalışıyoruz.



İçinizde taşıdığınız, size ait olduğunu zannettiğiniz değerlerin
güvenlik ortamından kendinizi bilinmeyene doğru korkmadan atabilmeniz
gerekiyor. Küçük ben'in tüm direnç noktalarına kulak asmadan. Alttaki
akıntıya rağmen ve hatta alttaki akıntıyı kendi hayrınıza kullanmanın
yollarını bularak.



İŞTE BU YOLLARDAN BİRİ










MEDİTASYON

VE

BEYİN DALGALARI TEKNOLOJİSİNİN KESİŞTİĞİ NOKTA








Evrenin
yaratılışını mistik felsefe, tek bir enerjiden yola çıkarak anlatır.
Tıpkı bugün kuantum fizikçilerin anlattığı şekilde. Mistiklere göre
yaratım anında bu tek enerji kendini kutuplaştırmış ve aşikar
dualitelere ve zıtlık görünümlerine bürünmüş; iyi ve kötü, dişi ve
erkek, yukarı ve aşağı, burada ve orda. Aşikar duaite ve zıtlık
görünümlerine diyoruz çünkü, her bir zıtlık birbirinden tamamen aynı
görünse daha varlığı açısından diğerine muhtaç. Tıpkı bir paranın iki
yüzü gibi. "Sıcak" olmadan "soğuk" nasıl olabilirdi. Ya da "kötü"
olmasaydı "iyi" nasıl var olurdu. Doğunun mistik felsefelerine göre
evreni tezahür ettiren zihnimizin içindeki bu zıtlık çiftlerinin
arasındaki gerilimdir.



İlginçtir ki bu zıtlıkların arasındaki gerilim insan beyninin yapısında
da kendini göstermektedir. Sağ ve sol yarıkürelere bölünmüş olan beyin
de bunu yapısal olarak görmek mümkün. Beyin lateralizasyonu olarak
adlandırılan bu hali aslında hepimiz biliyoruz. Sol yarı küresi bedenin
sağ tarafını idare ederken, sağ yarısı da bedenimizisol tarafını idare
etmektedir. Beyindeki filtreleme ve tercüme sistemi bu şekilde ikiyi
bölünmüş olduğu için biz şeyleri ayrı ve karşıtlık içinde algılıyoruz.
Büyük üstatların ya da son birkaç on yıldır kuantum mekaniklerinin
söylemi içindeki birlik halini ve aradaki bağlantıları göremiyoruz.



Sayfanın üstündeki yazıları görüyoruz ama sayfayı görmüyoruz. Sokakta
giderken insanları, binaları, arabaları görüyoruz ama onların varoluşuna
imkan veren mekanı-uzayı görmüyoruz. Görünen ve görünmeyen, bilinen ve
bilinmeyen arasında bir karar veriyor zihin, tıpkı bilgisayar gibi.
Açık ve kapalı devreler arasında. Üstelik birisinin kazanmasını
istiyoruz hep. İyi kötüye, zenginlik fakirliğe üstün gelsin. Hep ışık
olsun, karanlık kaybetsin istiyoruz. Mümkün mü ? İmkansız. Kötü
kalksaydı, iyiyi nerden bilecektik? Karanlık olmasaydı ışığı nasıl
bilecektik?



Beynin bu yapısı bizim deneyimlerimizi biz ve dünyanın geri kalanı
olarak algılamamıza yol açıyor. Çocukluk programlanmalarımız ve eğitim
sistemleri de bizi acıdan kaçmaya ve zevke yönelmeye, kötüden
sakınmaya-iyiyi yapmaya itiyor. Beynin iki yarısı arasındaki ilişki ne
kadar kopuksa biz o kadar ayrılık fikri büyütüyoruz. Korkularımız,
stresimiz, endişelerimiz ve yalnızlık duygumuz büyüyor öyleki
fonksiyonlarımızı kaybedebiliyor, "bağımlılıklar" yaratabiliyoruz.



Geleneksel meditasyon beyni bir şekilde bir noktaya odaklayarak bu
bölünmüşlüğü azaltmaya çalışıyor. Dualar, mantralar, nefesin takip
edilmesi, bir mum alevine sürekli bakılması ve benzer tekniklerin
müşterek amacı beynin iki yarısını dengede tutabilmektir. Bunu sürekli
yaptığınız zaman gelen içsel barış, mutluluk ve huzur duygusu ise
evrenin geri kalanı ile bir bağlantı kurabilmiş olmanızdan
kaynaklanıyor. Ne kadar odaklanabilirseniz, o kadar iki yarı senkronize
oluyor ve dolayısıyla siz evrenle bağlantınızı hissederek derin
meditatif hallere geçebiliyorsunuz.



1975 yılında Herbert Benson, Doçent Dr. Harvard Universitesi, Gevşeme
üzerine bir araştırma yapıyor. Ve deneklerini yirmi dakika gözleri
kapalı bir şekilde oturarak, "bir" gibi tek bir kelimeyi sürekli
tekrarlama şeklinde odaklandırdığında, tıpkı geleneksel meditasyon
yapanlardaki gibi bedensel verilere ulaşıyor.. Kan basıncının düşmesi,
kronik ağrıların azalması, unutkanlığın geçmesi gibi. Bensonun
araştırması beynin bir konu üzerine odaklanması neticesinde meditatif
sonuçlara ulaşıldığını göstermesi açısından çok önemlidir.



Oadaklanma halinde beyin bilim adamlarının söylediğine göre, gündelik
uyanık bilinç halinde kullandığı beta beyin dalgalarından, daha gevşemiş
haldeki alfa beyin dalgalarına geçiyor. Yıllar süren meditasyonlardan
sonra meditatör daha derin beyin dalga alanlarına ( teta) girerek daha
rahatlıyor ve bu alanda kısa gezintiler yapabiliyor. Bu alanlara
girildiğinde gevşeyen varlığın beyninin iki yarısı arasında haberleşme
başlıyor. Başlangıçta kısa süren bu deneyim halleri giderek
uzayabiliyor. Beyni dengelendikçe strese bağışıklı hale geliniyor.






Bundan
yola çıkarak diyebiliriz ki, beyin dengelendikçe, dış dünyadan giderek
bize gelen şeyleri kaldırabilme eşiklerimiz yükselmekte ve biz strese
yola açan olaylara karşı bağışıklık kazanmaktayız. Ancak meditasyon veya
odaklanma yoluyla elde edebildiğimiz bu sonuçlara ulaşmak çok uzun bir
süre alıyor.



Meditasyon
dış dünyayı algıladığımız filtreleri değiştiriyor. Beyinde
senkronizasyon arttıkça dünyaya geldiğimizde başlamış olan tüm bölünmüş
kategoriler birliğe doğru hareket ediyor. Dualiteler daha az bölücü
oluyor. Şeyler arasındaki birlik ve ilişki daha netleşiyor ve onları
ayrı ayrı algılamak yerine birliklerini görebiliyoruz. Kendilerini
meditasyona adamış kişilerin yaşamın iniş ve çıkışlarına tepkileri
neredeyse yoktur. Korkusuz ve yargısızdırlar. Başkalarını manipule
etmeye kalkmazlar, otomatik negatif tepkileri yoktur. Kısaca ayrılığa
dayalı zihinsel programların sınırlamalarından kurtulmuşlardır.






NEDİR BU BEYİN DALGALARI



1970
YILINDA Hintli bir yogi olan Swami Rama, Emler Gren isimli doktor
tarafından laboratuar ortamına alınarak, beyin dalgaları incelendi. Dış
koşullardan oluşan içsel tepkilerin nasıl istem içine alınarak kontrol
edilebileceğini gördü. Bunu transandaltal meditasyonla ilgili yapılan
nice araştırma takip etti.



Zaman içinde araştırmalar beynin kademeli olarak daha uzayan ve
yavaşlayan beyin dalgalarını buldular. Ve onlara yunan alfabesini
kullanarak bazı isimler verdiler.




BETA



En
hızlı 13-100+Hertz (Hz, devir/sn). Normal uyanık bilinç hali.
Genellikle dört beyin dalgası kategorisinin kombinasyonu içinde çalışır
beyin. Çoğu insan için, beta dalgaları diğerlerinden daha baskındır. Son
çalışmalar bize yüksek (30 Hz ve daha üstündeki beta dalgalarının)
bizde endişe, stres ve rahatsızlık zamanlarında ortaya çıktığını
göstermektedir. Beyin yüksek dozdaki beta dalgalarında çalıştığı zaman
davranış bozuklukları, bağımlılıklar, sinir nevroz, ayrılık duyguları
yaşanır. Bilim adamlarınca "kaç ya da döğüş" adını verdikleri tepkisel
davranışlar bu düzeyde oluşur.



ALFA




8-12.9 Hz arasında kalan daha yavaş bir dalga kalıbıdır.gözlerinizi
kapatarak dinlenme moduna geçtiğiniz anda devreye girer. Alfa beyin
dalgaları iç gözlemle ilgilidir. Alfa durumunda iken beyin rahatlatıcı
kimyasallar salgılar. Yüksek ucunda iken süperöğrenme dediğimiz hali
yaratır.Bir kitaba derin bir şekilde daldığınızda beyniniz alfa
dalgaları üretiyordur. Uyku öncesi ya da uyanma başlangıcında düşük
düzeyde alfa dalgaları üretir.Derin alfa düzeyi, düşük seviyeleri, iç
huzuru ve hoşnutluk, dinginlik getirir. Geleneksel meditasyonun en temel
beyin dalgasıdır. Beta kaç ve döğüş modelini yaratırken alfa gevşeme
modelini yaratır. Dış dünyadaki tehlikeler yerine içe döner, gevşemeyi
ve rahatlamayı öğrenir. Kendini yeniler.



TETA



Bu
kalıp 4-7.9 Hz arasında daha yavaş bir dalga kalıbıdır. REM uyku
düzeyindeki kırpışan göz kapağı modunda oluşur.Uykuya geçiş hali
diyebileceğimiz bu dalga düzeyi yaratıcılık, hazfa, şifa, geçmişteki
bilgi parçacıklarını birleştirerek aha dediğimiz deneyimleri yaşatan hal
ile ilgilidir. Genel olarak derin meditasyon deneyimi yaşayanlar dahi
çok kısa anlarda bu dalganın getirdiği hali deneyimlerler. Zen rahipleri
üzerinde yapılan araştırmalar meditasyon sırasında ani yükselen teta
dalgaları göstermiştir. Psikologlar teta halinin şuuraltına giriş kapısı
olduğunu söylemektedirler.



DELTA



En
düşük kalıptır. 0.1 ila 3.9 Hz arası. Düşsüz uyku halidir. Carl Junga
göre tüm insanlar tarafından paylaşılan kolektif şuur alanı ile temas
kurduğumuz haldir. Büyük bir birlik ve teklik deneyimlenir Aynı zamanda
bu hal içinde az biraz beta, alfa veya teta kalıpları da varsa uyanık
olmanız da mümkündür.İnsanlar her zaman sürekli olarak belli dozda delta
dalgalırını taşımaktadırlar. Ama meditatörler yoğun bir delta haline
girmezler, uyumadıkları sürece, uyudukları zaman da zaten meditasyon
değildir o artık.






Paradoks



Beynin
delta dalgaları yayması halinde en büyük gelişme yer alıyor. Bunun
geleneksel meditasyon ile yapılması çok uzun yıllar neticesinde elde
edilebiliyor ve çok kısa an dilimleri içinde. Teknolojik yardımlar
alarak bunu kısa sürede gerçekleştirebilmek ise mümkün



Uyku
süreci içinde girdiğimiz alfa ve teta beyin dalgaları yayılmaya
başladığında zihnimizin şuuraltı dediğimiz bölgesindeki veriler
taranmaya başlanır. Yeniden düzenlenir ve işleme tabi tutulur. Biz buna
rüya diyoruz. Zihnin şuursuz bölgelerinin farkına varırız. Yani
otomatik olarak çalışan, dış dünyada istediğimiz neticeleri almamıza
yardımcı olmayan, eski ve uygunsuz duygularla ilgili zihinsel
programlara gireriz. Teta durumunda bunları ele alarak işe yarar
kaynaklar haline çevirebiliriz.Delta halinde ise girdiğimiz bölge, insan
olmakla murat edilen ilk ve temel programların depolandığı yere
gireriz. Deltanın düşsüz uyku hali olduğunu söylemiştik. Bu hale gene
teknolojinin yardımı ile, üstelik tamamen uyanık olarak girmek mümkün.
Deneyimlerimden biliyorum ki şuuraltımın en derin düzeyine depolanmış
bilgilere anda ve uyanık ulaşabilmem mümkün oldu. Aslında meditatif
halde iken yapılan değişikliklerin farkında olmamız da gerekmiyor. Yaşam
içinde entelektüel anlayışa ulaşabiliyoruz.



1950 yılında, New York Mt. Sinai Tıp Merkezinde çalışan Dr. Gerald Oster
meditasyon ve beyin dalgaları üzerine araştırmalara başladı. Elde
ettiği neticeleri Ekim 1973 te Scientific Americanda yayınladı. Buna
göre, ses dalgaları beyin dalgaları üzerinde etkiliydi. Ses dalgaları
kullanılarak, beynin istenilen dalgayı yaratması, meditasyon sırasında
ulaşılabilen derin deneyimleri yakalaması mümkündü.



Dr.Oster, tek bir ritm yaratacak ama çok az farklı iki frekans
kullanıyor ve bunları ayrı kulaklardan aynı anda dinletiyordu. Bu sesler
beynin olivary nucleus (zeytin çekirdeği) denilen bölgesinde bu
tonların çözünürlüğü neticesinde tek ve tutarlı bir dalga haline
geliyordu.



Tabi ki hemen bir sanayi gelişti bunun etrafında. Sizi belli bir şekilde
seslerle uyulmayıp, değişik ruh halleri içine alabiliyorlardı. Bunda
eksik bir şeyler olduğunu düşünenlerde vardı.



Bundan yirmi yıl kadar önce araştırmacı C. Maxwell Cade beyin
dalgalarının hareketlerini gösteren EEG ler üzerinde çalışmaya başladı.
Yüksek şuur hallerine rahatça geçebilen yüzlerce kişi ile birlikte
çalıştı. Onların beyin dalgalarını inceledi. Benzerliklerini saptadı. Bu
insanların beyin dalgaları ile diğer insanların beyin dalgaları
arasındaki farklılıkları tespit etti. Bu insanlar beta dalgasından
alfaya geçiyorlar, sonra alfa azalıyor deltaya geçiyorlardı. Biraz
çalışmakla beta, alfa, delta kayboluyor ve teta haline geçebiliyorlardı.
Bunu yapabilen insanların EEG leri ile Zen rahiplerinin EEGleri
birbirilerinkine benziyordu. Araştırmalarına devam eden Cade, doruk
deneyimleri yaşayan insanların bunların ötesinde bir başka hale
geçtiklerini fark etti. Doruğa çıktıklarında beyinleri büyük miktarda
alfa ve teta dalgaları yayıyor aynı zamanda da beta ve delta
aktivitesini de güçlü bir şekilde taşıyorlardı.



Bu her tür dalganın yoğun şekilde varlıklarını sürdürdükleri hale Cade,
uyanmış zihin adını verdi. Doruk deneyimleri yaşayan bireylerin okurken,
matematik hesaplar yaparken, ya da herhangi bir konuşma sırasında da bu
dalgaları aynı yoğunlukta taşıdıklarını buldu. Bu bireyler, alfa
dalgalarının gevşemişliğini, teta dalgalarının yaratıcı, belleyici
halini, delta dalgalarının şifa verici, insanı topraklayan enerjisini
aynı anda taşırken bir yandan da beta dalgalarının dış dünyaya yönelik
konsantrasyon ve dış uyumu da bir arada yaşıyabiliyorlardı.



Burada işleyen bir başka sistem vardı. Belli bir beyin dalgasına
geçmekle beyin taşıyabileceğinin üstünde bir yük taşımaya zorlanıyordu.
Zihinsel ve duygusal taşıma eşiklerinin üstüne çıkmaya zorlanan beyin
yeni dalganın haline uyumlanıyordu. Beyin tıpkı bir koşucunun yavaş
yavaş ısınması gibi halden hale geçerken onlara uygun yapısal
değişiklikleri de kendi içinde yapıyordu. Başa çıkamıyacağı uyarılara
karşı kendini geliştirerek ve yeniden organize ederek onları
kaldırabilecek yeni bir yapıya ulaşabiliyordu. Ulaştığı yeni yapısı
farklı ve de daha yüksek zihinsel ve ruhsal halleri destekler. Bu yeni
yapıya sizler de ulaşabilirsiniz