Film İncelemeleri - Kuzuların Sessizliği (The Silence of the Lambs, 1991)

Mayıs 2014 | Mustafa Uğur Şen, Senarist
Kuzuların Sessizliği'ni sinema tarihinin en önemli gerilim filmlerinin arasına yerleştiren, 1992'de kazandığı beş Oscar ödülü değildi elbet. Kuşkusuz, Thomas Harris'in sözcüklerin gücüne, Anthony Hopkins ile Jodie Foster'in sergiledikleri oyunculuk resitaline, Ted Tally'nin ölçülü biçili senaryosuna şapka çıkarmamak mümkün değildi ama yine de Jonathan Demme'i kariyerinin zirvesine ulaştıran yönetmenliği neredeyse bunların hepsinin üstünde duruyordu. Sonuçta seri cinayet filmlerini tümden değiştiren, bu alt türü neredeyse yeniden tanımlayan, eğip büken ve bugünün sineması için önemli bir referans noktasına dönüştüren şey bunların kuşkusuz bileşimiydi.


1960'larda kendisini yaygın olarak göstermeye başlayan seri cinayet vakaları sayesinde tüm dünya, Amerikan toplumunun dipte kalan rahatsızlıklarını bir bir somutlaştıran çeşitli hasta ruhları tanıma fırsatı buldu. Birçok kişilik bozukluğunu bünyesinde barındıran bu insanların, etraftaki dağınıklıklarını düzeltme ya da bu toplumun vahşi kapitalist düzeni içinde kaybolup da kendilerinde tatmin sağlayacak başka yönlere sapma istekleri onların ' seri katil ' olarak anılmalarına yol açacak polisiye vakaları başlatacaktı. Ortak temalar altında işlenen cinayetlerin sahipleri, her kurbanında önceki kurbanlarına da bağlayan birtakım izler bırakacak ve bu sayede kriminoloji biliminin ilerlemesine de, mecburen(!), katkıda bulunacaktı.

İşin ilginci Amerikan toplumu da içindeki bu habis ruhların hikayelerini büyük bir merakla izlemiş ve hem edebiyatta hem de sinemada karşısına çıkan bu hikayelere her zaman ilgi göstermiştir. Bu adamların ( ki seri katilin bir kadın olması genelde pek rastlanan bir durum değil ) yaşadıkları mekan ve hayatları her daim hayranları(!) tarafından didik didik edildi. Ed Gein, Ted Buny, Son of Sam, Gary Heidnik gibi sıradan görünen ama iç dünyalarının korkunç katliamlar gerçekleştirmelerine neden olduğu bu ilginç psikosomatik kişilikler her alanda incelenmesi gereken ve merak edilen beyinler olarak görüldüler. Ayrıca sayısız kitaba, filme ve araştırmaya konu edildiler.

Bu seri katillerden sinemaya ilham verenlerden biri olan Ed Gein, annesinin kanserden ölümünün ardından başladığı birçok kadını katleden bir adamdı. Kurbanların derilerinden kendisine elbise, vücut parçalarından da evine dekor yapacak kadar da işi götürmüştü. Ed Gein, Teksas Katliamı gibi filmlere ilham kaynaklığı yapmasının yanı sıra gazeteci Thomas Harris'in de bir roman yazmasına sebep olacak kadar zengin bir 'malzeme' olmuştur.

Aslında Thomas Harri, 1981'de yazdığı ikinci romanı olan Red Dragon bestseller listesinin zirvesine çıkmıştı. Miami Vice dizisinin de yaratıcısı olan yönetmen Michael Mann 1986'da bu romandan, Manhunter adında gayet serbestçe uyarladığı bir film çıkardı. Red Dragon'da Francis adlı bir seri katilin peşine düşen FBI ajanı Will Graham'ın araştırmaları sırasında, önceden tutukladığı, hastalarını yiyen, entellektüel psikiyatr Dr. Lecter'dan faydalanması anlatılıyordu kısaca. Mann'ın filmi aslında romanı baz alan ama ona kelimesi kelimesine bağlı kalmayan, Hollywood normlarından hayli uzak bir filmdi. Manhunter, yıllar sonra kült statüsünde kabul gören, hatta kimi yabancı eleştirmenlerce bir seri katil filminden ya da polisiyeden beklenmeyecek kadar 'art-house' olan bir yapımdı.

Harris, ilk romanının gördüğü ilgi üzerine 1991'de öyküyü devam ettirdiği bir roman daha çıkardı. Kuzuların Sessizliği, Red Dragon'da yarattığı ve o romanın tüm kşiliklerinden daha ilginç bulunan yan karakter Dr. Lecter'ı biraz daha ön plana çıkardığı bir devam romanıydı. Kitap yine büyük bir ilgi görünce Orion Pictures kitabın haklarını almıştır ve battaman son büyük işi olan Kuzuların Sessizliğini filme aktarmıştır.

Film şüphesiz 1991'in en büyük Oscar ödüllerini alamasa da (ki biliyorsunuz beş önemli dalı kazanarak beşte beş yapmıştı) modern klasiklerin arasında yer alacak değerde bir filmdi. Anthony Hopkins ve Jodie Foster'ın, hatta Jame Gump rolünde kısacık gördüğümüz Ted Levine'ın bile muhteşem performanslar sergiledikleri, Howard Shone'un filmin ruhunu yüzde yüz besleyen etkili müzikleri ve Jonathan Demme'nin hiç bir yerde aksamayan titiz yönetimiyle yıllarca tekrar tekrar izlenecek bir klasik olarak da kalacaktır...