HAYATIN TADI

Kasım 2013 | Solsoledo, Akademisyen
Henüz küçük bir çocukken, ilkokul ya da ortaokula gittiğim zamanlarda, Yalova’nın pazarının kurulduğu cumartesi günleri annem pazara gider ve akşama doğru döndüğünde nefis bir kahvaltı yapardık. Nefis bir kahvaltı derken öyle büyük burjuvanın masasını süsleyen şeylerden bahsetmiyorum; o gün pazardan alınan taze soğan, salatalık, yeşillik, domates, zeytin ve peynir masaya konulur, yanına bir de çay yapardı annem. Daha sonra tüm aile üyeleri annem, babam, abim ve ben mutfaktaki masanın başına oturur ve bu güzel ikindi kahvaltısına konanları afiyetle yerdik.
Şimdi, uzun bir süredir hep bu kahvaltılar aklımda, tatları damağımda. Bazen aynı kahvaltıyı tek başıma evde yapmayı deniyorum, ama aynı tadı alamıyorum; ve bir daha asla o tadı alamayacağımı da biliyorum. Ve o tadı verenin ailem ve çocukluğum olduğunu düşünüyorum. Elbette o zamanlar bu tadın sadece yediklerimden geldiğini düşünüyordum, ancak insan ailesinden ayrıldığı zaman bu tadın asıl kaynağını keşfetmeye başlıyor; ve ailede evlilik, ölüm gibi sebeplerden çözülmeler başladığında aslında bize bu tadı verenin ailemiz olduğunu fark ediyoruz. Bu yüzden hayatın anlamını aramaya kurgulanmış yaşamlarımızda, kaybettiğimiz ve hayatımıza bu tadı katan aile yapısını kendimiz oluşturmak için evlenip yeni bir aile kuruyoruz. Hiç şüphesiz bizim çocuklarımızda, içine doğdukları bu aile yapısında yaptıkları kahvaltılarda bizim çocukken aldığımız tadı alacaklar ve onlar da bizim gibi düşünecekler: Bu tadın sadece yediklerinden geldiğini sanacaklar!
Belki de bu yüzden, belli bir yaşa kadar hayatımızda hiçbir şeyin tam olmadığını düşünüyoruz; belli bir yaştan sonra da hayatımızda hep bir şeylerin eksik olduğunu fark ediyoruz.