İyilik O’ndan, Kötülük Nefistendir.

Haziran 2014 | Bf, Kooperatif Uzmanı
14009

Tasavvufi kavramları doğru anlamak çok önemlidir. Aksi takdirde yanlış sonuçlara varılabilir. Mesela “fail olan Allah’tır” ifadesi gibi. O zaman yalan söyleyen de, üçkâğıtçılık yapan da Allah mıdır? Bu konuyu şu örnek üzerinden anlayabiliriz: Bir ney sesi dinlediğimizde ona üfleyen bir neyzen olduğunu biliriz.

Diyelim ki bir ney var, sadece üç deliği açılmış ya da içi düzgün bir şekilde boşaltılmamış. Üfleyen aynı neyzen olmasına rağmen çıkan ses güzel olmaz. Bizler de bazen iyi bazen kötü bir ney oluruz. O nefesi veren tabi ki Tanrıdır. O’nun kudreti olmazsa kimse bir faaliyette bulunamaz. Ama Tanrının kudreti; imkân, kabiliyet ve sürecimizdeki halimize göre açığa çıkar. Neyi üfleyen her zaman neyzendir. Ama her çıkan sesi de neyzene mal etmek olmaz. Bizim içimiz saf ve temizse Tanrının fiili olduğu gibi yansır. İşte ona tam anlamıyla Tanrının fiili deriz.

Tanrının mutlak iradesi olmadan biz hiçbir şeyi irade edemeyiz. Kuran’da “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” denir. Ben iradeyi kötüye kullanarak yaptığım bir şeyden dolayı Tanrının iradesini suçlayamam. İyi oyulmamış bir neyden çıkan sesten neyzenin mesul olmaması gibi. Tanrının irade tecellisi olmadan ben hiçbir şey yapamam ama irade bana verildikten sonra onu olduğu gibi yansıtamıyorsam o çarpıklık bana ait. Tezahür zorunlu olarak bir ikiliği içerir. Tanrının iradesi var ama o iradenin sana düşen bir payı da var. Benim nefsim eğer nötr olursa iradem Tanrının iradesiyle özdeş olur. Ben nötr değilsem ve üstelik negatifsem o yüzden Tanrının iradesini tezahür düzleminde bazen bozabilirim. Allahtan gelen şeyi dosdoğru yansıtabilme kabiliyetim de var, onu bozma, indirgeme kabiliyetim de var. Kamil insan verileni olduğu gibi yansıtma kabiliyetine sahiptir. O yüzden peygamberlerin söylediğine karşı çıkılamaz. Çünkü Allah’ın iradesini onlarda direkt olarak görüyoruz.

İnsan zahiri itibariyle “sınırlı esmaya” mazhardır, hakikati itibariyle her esmaya mazhardır. Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Özümüz itibariyle bütün esmaya mazharız ama sınırlı benliğimizle de sınırlı esmaya mazharız. Mesela bir erkek doğuramaz. Biyolojisi itibariyle sınırlıdır. Fakat özü itibariyle sınırsızdır. İlginçtir insan iyi bir şey yaptığında “bu kaderdir, benim bir etkim yoktur” demez. Kötü bir şey olduğunda “kader ne yapalım, çare yok” der. Bediüzzaman bu konuda “nefsi gurura kaptırmamak için kader vardır aynı zamanda insanın sorumluluğu tamamen kendi üzerinden atmaması için kader vardır” der. İyilik, güzellik, hayır anlamında diyeceğiz ki “Allah takdir ettiği için ben bunu yaptım”, yanlış bir şey yaptığımızda ise bunu nefsimizden bileceğiz.

Namaz kılarken erkeklerin sağ ayakları dik, sol ayakları ise yatay durur. Birisi ruhu ötekisi ise nefsi temsil eder. Sağ ayak ruhani olanı, dikey olanı temsil eder; sol ayak ona tabi olma anlamında yatay durur. Nefs ancak ruh olduğunda iyi iş görür. Ruhun otoritesini kaybettiğinde yalpalar.

Bir nesnenin, bir şeyin beni bütünüyle mutlu edeceğini düşünüyorsam, dışsal bir nesne tarafından çekilip cezp ediliyorsam kendi iç hazinemden uzaklaşmışım demektir. O yüzden arif kendi içine dönüktür. Çünkü kaynağı kendindedir. Gafil insanın gözü hep dışarıdadır ve eksikliğini tamamlamayı da hep dışarıda arar. Nesneler tarafından çekiliyorsak içimizdeki o asli zenginlikten uzaklaşmışız demektir. Hz. İbrahim aya, yıldıza, güneşe bakıp “bunlar doğup batan şeyler, ben doğup batan şeyleri sevmem” demesi buna işarettir. Yaratılışı temaşa etmek ama ona gömülmemek gerekir. Altın mıknatıs tarafından çekilmez çünkü o kemalini bulmuştur. Bir arif dünyayı terk ettim düşüncesine sahip değildir. Veya dünyaya karşı kendini tutma (Zühd) durumunda da değildir. Dünya onun için cezbeden bir şey değildir ki kendini ona karşı tutsun. Ama yol alırken bizler kendimizi tutarız, dünyanın bizi çekmesine karşı. Çünkü henüz altın değiliz. Ve dünya bizi çeker ama altın olduğumuzda dünya bizi çekmez. Tıpkı altınla mıknatıs gibi… Kaynağında olmak yeterlidir. Metaforik olarak bir tekerleğin merkezi dönmez. Tekerlek merkezin etrafında döner. Bir arif de öyledir. Biz de öyleyiz ama farkında değiliz. Arif olmak bize dışarıdan gelmeyecek. İçimizde zaten var, onu açığa çıkaracağız sadece.

Allah’ın üflediği ruhu taşıyan insan neyin mahrumu olabilir? Bizler ilahi ışığın tecelli ettiği, tezahür ettiği varlıklarız. Sadece imkânlar âleminde deneyimler yaşıyoruz o kadar. Hikmetini tam anlayamadığımız şeyler için Bediüzzaman, “pencerelerden seyret, içlerine girme” diyor.

Dünya çok bozulmuş, her şey kötüye gidiyor diyen insan gaflettedir. Çünkü ona göre dünya düzgün olması gereken bir şeydir. O zaman o dünyanın ne olduğunu bilmiyor. Bir arif için dünyanın cennet haline gelmesi söz konusu değildir. O bir tezahürler âlemidir. İdrakimizi düzeltmek gerekir. Dünyada sevgi de sevgisizlik de, merhamet de merhametsizlik de hepsini kendi dengesi içinde fark edersin, tecrübe edersin ama şikâyet etmezsin. Bir arif şikâyet etmez. Sadece insanların kendi algılarının bozukluğundan ileri gelen mutsuzluklarından dolayı uyarıda bulunur. Hz. Yusuf kimseden şikâyette bulunmamıştır. Dünyanın tezahürünü, nefsin tabiatını bilmiştir. Zahiren bir veli şikâyet edebilir. Bu, muhatapları kendini düzeltsin diyedir.

Kaynak : ismailacarkan.net