Karışım Gaz Dalışları

Temmuz 2012 | Cem Saran, Gezgin

Karışım gaz dalışı solunum gazı olarak normal hava dışında diğer inert gazlarin (örneğin: Helyum-oksijen) ya da havada bulunan nitrojen ve oksijenin normalde olduğundan daha farklı karışım oranlarında kullanılmasıdır. Karışım gaz organizasyonu normal hava dalışlarından daha gelişmiş echize, daha iyi planlama, daha eğitimli personel, daha yoğun satih personeli ve daha iyi satih olanakları gerektirir.

Karışım gaz dalışı iki kategoriye ayrılmaktadır:

  1. Saturasyon Dalislar
  2. Saturasyon Harici Dalislar


1. Helyum-Oksijen Dalışları

Elihu Thomson dalgıcın solunum gazında olarak nitrojenyerine helyumun kullanılabileceğine teorize ederek nitrojenin yerine helyum kullanılması durumunda çalışma derinliğinde en az %50 kazanç sağlanacağını öngörmüştür. 1924 yılında A.B.D. Deniz Kuvvetleri sponsorluğunda helyum-oksijen gaz karışımı ile deneysel dalışlar başlamıştır. İlk test dalışları sonucunda helyum-oksijen gaz karışımının insan ya da hayvan organizmalarına herhangi bir zararlı etki yapmadığı ve dekompresyon zamanının kısaldığı tespit edilmiştir. 1937 yılında A.B.D. “Deneysel Dalış Uniti” simülatörde 500 ft’e dalış gerçekleştirmiştir. Dalgıçlar 500 ft’te kendilerini 100 Ft’teymis gibi hissettiklerini söylemişlerdir. Dekompresyon esnasında 300 ft’te solunum gazı olarak havaya geçildiğinde dalgıçlar nitrojennarkozuna maruz kalmışlardır. Helyum-Oksijen ile ilk reel dalış USS Squalus’un 243 ft’teki kurtarma dalışlarında gerçekleştirilmiştir. Bu yıl ilk kez Satihtan Ikmalli Devreler için HeO2 Dekompresyon Tabloları yayımlanmıştır. Helyum gazının pahalı ve kısıtlı olması nedeniyle MK V Mod 0 açık devre başlığının ekonomik olmaması nedeniyle MK V Mod 1 Yarı-Kapalı Dalış Başlığı kullanıma sokulmuştur. Bu başlık göğüslük ve kanisteri ile birlikte yaklaşık 103 pound (46.72 kg.) ağırlığındaydı.

2. Hidrojen-Oksijen Dalışları
Helyum bulmanın zor olduğu ülkelerde dalgıçlar farklı solunum gazı kullanmayı denediler. Bunların arasında en dikkate değeri İsveçli bir mühendis olan Arne Zetterstorm’un kullandığı Hidrojen-Oksijen karışımıdı. Hidrojen patlayıcı bir gaz olmasına karşın şayet karışım içerisinde %4’ten az ise bu tehlikesi mevcut değildir. Satıhta %4'lük O2 yüzdesi yaşamı idame etmek için yetersiz olmasına karşın bu oran 100 fit derinlikte kısmi basınç yönünden %16’ya tekabul etmektedir. Zetterstorm solunum gazında havadan Hidrojen-Oksijen'e %4'lük O2 yüzdesini aşmadan geçmek için çok basit bir yöntem uyguladı. 100 ft'te solunum gazını normal havadan %96 nitrojen %4 O2'e geçirdi. Daha sonrada bu karışımdan aynı oranda hidrojen oksijene geçti. 1945’te bu yöntemle 528 ft’e ulaştı. Ancak satih personelinin yanlış uygulaması nedeniyle satha hızlı çıkış yaptığından öldü.


3. Modern Satıhtan İkmalli Karışım Gaz Dalışları
A.B.D. ve İngiliz Donanması’nın dalgıçları daha sonraları Satıhtan İkmalli Karışım Gaz Dalışları kapsamında bir çok deneysel dalış yaptılar. 1956 yılında İngiliz Donanma Dalgıçları 600 ft’e ulaştılar. 1962 yılında İsviçreli bilim adamı Hannes Keller değişik oranlarda O2, Helyum, Nitrojen ve Argon kullanarak A.B.D. Donanma dalgıçlarının da yardımı ile gerçekleştirdiği dalışta 1000 ft’e ulaşmasına karşın uygulanan tekniğe bağlı olmayan bir dekompresyon hastalığı nedeni ile yaşamını yitirdi. 1960'ların sonu ile 1970'lerin başında 300 ft'i aşan Satıhtan İkmalli Karışım Gaz Dalışları’nda "Derin Dalış (Can)Sistemi" kullanmanın çok daha efektif olduğu görülerek bu konuda dekompresyon teknikleri geliştirildi.

Dalgıçlıkta Yakın Zamana Kadar Olan Gelişmeler

Cousteau'nun başarısından sonra açık ve kapalı devre SCUBA'lar hızla gelişti ancak su altı teknolojisinde en göze çarpan gelişme birbirleriyle yakından bağlantılı olan ''Satürasyon Dalış Tekniği'' ve ''Derin Dalış Sistemi''nin bulunmasıdır.

a. Saturasyon Dalışı: Dalgıçlar gün geçtükçe daha derinlere iniyorlar ve zor su altı görevlerini yerine getiriyorlardı. Bu ilerlemeler sonucu su altında emniyetli ve daha uzun çalışma olanağı sağlayacak metotlara gereksinme duyuldu.

1. Saturasyon Dalışının Avantajları: Bütün derin dalışlarda dekompresyon en fazla zaman alan faktördü. Örneğin; 200 feet derinlikte 1 saat çalışan bir dalgıç bu işi bitirdikten sonra 3 saat 20 dakikada su üstüne çıkabiliyordu. Erimiş halde bulunan azot gibi kimyasal maddelerin tekrar gaz haline dönüşüp vücudu terk etme süreleri derinlik ve o derinlikte kalınan süreyle doğru orantılıydı. Dekompresyon için bu kadar uzun bir süre gerekir miydi? Eriyen gazları absorbe eden kan ve dokular bir noktadan sonra bu maddeleri kabul edemez. Bu noktaya "Sature (Doyum) Noktası" denir. Dalgıç sature noktasından itibaren ne kadar derine inerse insin kan ve dokular daha fazla ermiş gaz tutamaz. O halde daha derinden sature noktasına kadar dekompresyona gerek yoktur. Dalış süresi ne kadar uzun olursa olsun dalgıç yalnız bir kere, görevi bitirdiğinde dekompresyona tabi tutulur. Örneğin; Sature edilen bir dalgıç 200 feet derinlikte 40 saatlik bir iş için 5 gün dip basıncında kalmalı ve 2 gün dekompresyon yapmalıdır. Halbuki eski metotla bu süre 40 gün kadardır.

2. Saturasyon Teorisinin Gelişimi : Saturasyon teorisinin geliştirilmesinde üç bilim adamının emeği geçmiştir. Jacques-Yves Costeau, Edwin A. Link ve George F. Bond. 1962 Eylül'ünde Link, İsviçreli bir dalgıcın özel bir dalma sistemiyle 200 feet'te 24 saat kalmasını sağladı. Link' in bu başarısından dört gün sonra Cousteau, basıncı ayarlanmış bir odayla iki kişiyi 33 feet'e indirdi. Burada 169 saat kalan dalgıçlar zaman zaman suya daldılar. Bir sonraki yaz Cousteau'nun altı adamı 36 feet'te bir ay ve iki adamı da 90 feet'te bir hafta kaldılar. Bu iki dalgıç 330 feet'e kısa süreli bir-iki dalış yaptılar. 1964 yılında Link'in iki dalgıcı 430 feet derinliğe yerleştirilen su altı odasında iki gün ve iki gece kaldılar. Bu sıralarda Dz. Albay Bond ABD Deniz Kuvvetlerinin SEALAB deniz araştırmaları serisini başlatmak üzereydi. Bond Bermuda açıklarında 4 dalgıcı 192 feet'e gönderdi ve bu derinlikte 9 gün kaldılar. Dokuzuncu günün sonunda su altı laboratuvarı SEALAB'i, 81 feet'e yükseltildi. Bu derinlikte dalgıçlar bir dekompresyon odasına alınıp gemiye çıkartıldılar. Bir yıl sonra SEALAB II ile onar kişilik üç grup 205 feet'e indirildi. Bu derinlikte her grup 15 gün kaldı ve bir dalgıç 30 gün kalmayı başardı. Saturasyon teknikleri kullanılarak yapılan bu dalışlarda su altı araç ve gereçleri kadar su üstü desteği de önemliydi. Bu deneylerden kısa süre sonra geliştirilen yeni bir sistem dalgıcı su üstünden tamamen bağımsızlaştırdı.

b. Derin Dalış Sistemleri: Son 10 yıl içinde geliştirilen Derin Dalış Sistemleri (DDS) derinlere inmek için kullanılan bütün eski sistemlerden farklı olarak saturasyon tekniklerine uyarlandi. Kullanılan yöntem saturasyon dalışı olsun veya olmasın, DDS dekompresyon süresini çok kısaltmaktadır. DDS ayrıca su altı odalarına gereksinmeyi ortadan kaldırmakta ve bu nedenle su üstü faaliyetlerini de azaltmaktadır. Sistem bir Güverte Basınç Odası (GBO) ve bir de Personel Transfer Kapsülünden (PTC) oluşmaktadır. Gemiye bağlı PTC'e iki veya daha fazla dalgıç alınarak istenilen derinliğe indirilirler ve kapsülün iç basıncı o derinlikteki su basıncına eşitlenir. Daha
sonra dalgıçlar açılan bir kapaktan görevlerini yapmak üzere suya girerler. Kapsule bir emniyet kablosuyla bağlı olan dalgıçlar SCUBA kullanabilecekleri gibi bir hava hortumu ile kapsülden solunum gazı sağlayabilir ve haberleşebilirler. Su altı görevi bittiğinde dalgıçlar kapsüle dönerler. Kapsül, iç basıncı değiştirilmeden gemiye çekilir ve GBO’na alınır. Basınç odasının basıncı kapsülün iç basıncı ile eşitleninceye kadar yükseltilir. Kapsülün dış basıncı, iç basınç seviyesine çıktıktan sonra dalgıçlar kapsülü terk edip daha fazla hareket olanağı sağlayan basınç odasına geçerler. Dalgıçlar burada ikinci bir dalışa kadar bekletilirler veya dekompresyona tabi tutulurlar.