Kozadan Çıkmak

Mart 2012 | B. Bagoglu, Üniversite Öğrencisi

Elif Şafak

04 Mart 2012


Bir kozada yaşıyoruz nice zaman. Tekrarlardan örülü bir sarmalda. Pamuk ipliği, iğne oyası günlerimiz. Sabahlar birbirine benziyor, geceleri yataklarımıza çekildiğimiz o yorgun, mekanik anlar da. Kendi küçük hayatlarımıza, telaşlarımıza, uğraşlarımıza kapılarak gidiyoruz. Aynı insanlar, tanıdık mekânlar, benzer konular. Dünyanın hallerine de ilgisiz değiliz hani. Konu açıldı mı söyleyecek çok lafımız var. Okuyor, takip ediyor, konuşuyor, tartışıyoruz kendi aramızda. Ama mesele biraz da bu ya; hep ama hep kendi aramızda... O kadar soyut, öylesine teorik ki ekseriya meselelerimiz, etten ve kemikten, hüzünden ve hayalden müteşekkil insana, bireye ulaşamıyor, yüreklere değmiyoruz. İstanbul’da yakın zamanda 440 ilkokul öğrencisiyle yürütülen bir çalışma anlamak istemediğimiz, duymazdan geldiğimiz bir hakikati gözler önüne serdi. Son bir sene içinde kendi evlerinde en az bir kez şiddete maruz kalan çocukların oranı % 73.41. Her 100 çocuktan 73’ü aile içinde şiddet görmüş! 2010’da yapılan bir başka çalışma var. Bu kez üniversite öğrencileriyle. 988 kişiye çocukluk dönemleriyle ilgili sorular sorulmuş, bunlardan % 64’ü erkek. Ve çalışmaya katılanların % 53.3’ü geçmişte aile içinde şiddet gördüklerini dile getirmiş. Üstelik burada kastedilen ağırlıklı olarak fiziksel şiddet. Bir de sözlü ve duygusal şiddet var ki onu kimse kolay kolay ölçemiyor. Yüzde 53.3 ise yaşadıkları deneyimleri şöyle tanımlıyor: Dayak, tokat, tekme, diş kaybı, yumruklanma, kemik kırılması... Bunları yapanlar başta anne baba olmak üzere en yakın aile fertleri, akrabalar... Bu yazıyı okuyanlar arasında kaçımız benzer hadiseleri tecrübe ettik acaba? Şu anda farklı mesleklerde olan, dışarıdan bakınca gayet kelli felli, itibar sahibi görünen kaç yetişkinin çocukluk anıları gölgeli? Affettik mi babalarımızı, amcalarımızı, ağabeylerimizi? Hiç konuştuk mu bu konuyu onlarla? Yoksa hep beraber tuhaf bir tiyatro oyunu mu oynamaktayız? Hiçbir şey olmamış gibi davranarak el birliğiyle...

Çocukken şiddete uğrayanlarımız konuşmuyorlar belki, anlatmıyorlar kimseye. Ama yaşadıkları deneyimleri unutabildikleri anlamına gelmiyor bu. Politikacılar, ticaret erbabı, mühendisler, mimarlar, bürokratlar, akademisyenler, bankacılar, gazeteciler... Kaçımızın çocukluğunun kanadı kırık, hafızası sargılı, kaçımız inatla susuyoruz acaba? Türkiye’de zayıfı ezmek kolay. Gazeteciler-şairler-karikatüristler kelimelerden dolayı “potansiyel suçlu” muamelesi görürken, gerçek suçlular ellerini kollarını sallayarak dolaşmakta: Her türlü cezai indirimden yararlanıp, “Tahrik vardı” diyerek kılıfına uydurmaktalar. Biz kutuplaşmış bir ideolojik ortam, gergin gündemler yüzünden toplumca gerilirken, 13 yaşında kızlara tecavüz edenler, okullarda öğrencilerini taciz edenler, kendi evlatlarına zulmedenler, ayrıldıkları eşlerini yolda koyun keser gibi kesmeye kalkanlar ve daha nice niceleri doğru dürüst hiçbir cezai yaptırım görmeden devam etmekteler yollarına.

UNICEF ile Çocuk Esirgeme Kurumu’nun beraberce yürüttükleri önemli bir araştırma var. 2008 tarihli. Ülkemizde 7-18 yaşları arasındaki çocuk ve gençlerin % 45’inin fiziksel şiddet gördüklerini, % 51’inin duygusal istismara uğradıklarını ve % 25’inin ihmale maruz kaldıklarını gösteriyor. Demek ki biz daha çocukken yaralanıyoruz. Toplumca bir türlü büyüyemeyişimizin bir sebebi de bu. Kırgınlar, büyüyünce başkalarını kırıyor. Mazlumlardan en beter zalimler çıkıyor. Kendi dayak yiyen oğullar ileride dayak atan babalara dönüşüyor. Sevilmeye sevilmeye kuruyor gönlümüz; sevmeyi de bilmez oluyoruz. Bir zincir ki uzayıp gitmekte, kuşak kuşak.... Yapacak çok iş var. Yasalar değişmeli. Kafalar değişmeli. Biz kendimiz değişmeliyiz, kendi daracık kozalarımızdan başlayarak. BM Ekonomik Kültürel ve Sosyal Hakları Komitesi, Türkiye’den, çocuklara karşı işlenen şiddeti temel bir suç kapsamına almak için gerekli düzenlemeleri yapmasını istedi. Yapmadık.

Keza daha önce Avrupa Sosyal Haklar Komitesi, ülkemizde çocuklara karşı işlenen fiziksel şiddetin yasalarca yasaklanması konusunda bir öneride bulundu ve mevcut yapının Avrupa Sosyal Şartı’na uyumlu olmadığının altını çizdi. O günden bugüne daha bir arpa boyu yol gidemedik. Kaç kadın okurum var, aklı başında, vicdan sahibi, ayakları yere basan, lakin günlerini dolu dolu geçirmeyen. Ufacık meseleleri zihninde büyüten, olmadık şeylere üzülen, kendileriyle ya da sevdikleriyle uğraşa uğraşa ömürlerinin en verimli dönemlerini heba eden... Kaç kadın ve kaç erkek okur var orada, bu sayfanın öbür yanında, çocuklara yönelik şiddetin engellenmesinde aktif olarak çalışabilecek durumda iken hiç ama hiçbir şey yapmayan? BM Çocuk Hakları Komitesi’nin, Türkiye’de Çocuk Esirgeme Kurumu ve Genç Hayat Vakfı gibi doğrudan çocuk ve gençlerle çalışan vakıfların araştırmalarını okuyun lütfen. Destek verin. Gönüllü olun. Çünkü karşımıza çıkan tablo kaygı verici. Çünkü evde, okulda, sokakta, işyerinde çocuğa karşı şiddetin boyutları sandığımızdan da derin. Çünkü bizler bugün harekete geçmezsek, giderek şiddete kayan bir ülke olacak Türkiye. Vaktimiz varken, vicdanımız varken, bir adım atalım, birçok adım atalım, bugün, şu anda, şimdi...