oda

Temmuz 2013 | Fatma Büşra Erbil, Psikoloji Öğrencisi
Konuşacak kimse yoktu. Sanki içinde bulunduğum odaya ''hiçliği arayan bir adam'' gibi
konmuştum. Sanki, ''Al sana, merak içinde aradığın hiçlik bu. Yaşa onu.''
denmişti. Acı çekiyordum. İnsan bilmek istiyordu her şeyi, oysa bunların çok
azını yaşayabilirdi. Ben ki kuyunun dibine bakmaya çekinirdim, bomboş bir odanın verdiği rahatsızlıkla nasıl başa çıkacaktım. Neden burada olduğumu ve ne vakit çıkabileceğimi bir kenara bıraktım. Odada kenardan başka şey yoktu zaten. Bir yatak vardı gerçi, bir de lavabo. Eh olsundu onlar da, yaşayacaktık herhalde.

Yalnız kağıt ve kalemden yoksunluk beni bitiriyordu. Tütünsüz kalmaya sefillik içinde yaşadığım zamanlardan alışkındım. Az daha asabileşirdim, alnımdaki damar beliriverirdi yemyeşil. İnsan bu, alışırdı sonra. Ama zihnimi alıştıramıyordum. Vakit geçirebilmem için en azından kağıdım ve kalemim olmalıydı. Çünkü konuşamıyordum. Kendi kendime konuşmaktan sıkılmış, yalnızlığın beni daha büyük bir boşluğa ittiğinde karar
kılmıştım. Her şeyden soyutlandığınız bir odada verdiğiniz hiçbir kararın hükmü
yoktur. Bilginiz olsun. Çaresiz yine kendimle baş başa verip konuşur halde buluyordum kendimi.

Sonra her şeyi sorguladığım anlardan birinde konuşmak için kimseyi bulamıyorsam bir 'şeyi' bulabileceğim geldi aklıma. Belki bir çiçek olsa daha 'normal' olurdu, elimdeki tek şeyin şu yatak ve lavabo olması fena olmuştu ama onlarla konuşmam delilik olmayacaktı. Çünkü delilik, içinde bulunduğunuz durum ve normlara göre şekil alıyor. Bulunduğunuz yerdeki delilik anlayışıyla dünyanın öteki ucundaki delilik anlayışı bir değildir. Şu halde etrafımla konuşmaya başlamazsam işte o zaman delirecektim. Çünkü kendimi tüketmiş, kendime kızabileceğim en şiddetli şekilde kızmış, defalarca küsmüştüm kendime ve yalnızlığın acımasız itişleriyle yeniden kendime dönmüştüm. Defalarca, defalarca... Yapacak pek bir şeyiniz olmayınca eylemlerinizde tekrara düşüyorsunuz.

Yine de eşyalara isim takma ve onlarla konuşma işi aklıma yatmıyordu bir türlü. Uyumadan önce ayıcığına iyi geceler dileyen bir kız çocuğuna benzemek istemiyordum. Bunun için on yıl kadar büyük kalıyordum. Sonra düşünmeye başladım, bir oyun ayıya iyi geceler dilemek neden absürt ve yalnız çocuklar yaptığında kabul edilebilecek bir davranıştır?

Herkesin aklına gelecek ilk sebep oyuncak aynın cansız bir varlık olması ve cevap veremeyecek olmasıdır. Oysa aldığımız tüm cevapların bir yanılsama olma ihtimali bu konuşmayı kabul edilebilir kılacaktır. Duyularımızın yanıldığıyla ilgili bir teorim yok, ancak algılarımızın hayatımızı yönlendiren en büyük etkenlerden biri olduğu da su götürmez bir gerçek. İnsan bir cümle kuruyor, içindeki kelimeler belli, kullanılan dil belli, sentaksı belli; ancak karşısındaki yine de söylediği cümleden kastedilen anlam dışında bir anlam çıkarabiliyor. İnsanoğlunu birbirine kırdıran algı değil de ne öyleyse? Bakış açısı diyecek olan varsa bilsin ki algı onu kapsar. Algı, tüm varlığımızı ve yaşamak suretiyle varlığımıza kattığımız her değeri, her deneyimi kapsar. Düşüncemin burasında, kafamdaki fikir çoktan meşrulaşmış bulunuyordu. Eğer karşımdaki ne derse desin istediğim gibi algılayabiliyorsam, hiçbir şey söylemediğinde neden istediğim gibi algılayamayayım? İşte bu, yalnızlığıma süreceğim bir merhem olacaktı. Başta yakacaktı, alışmam gerekecekti ama iyileşecektim. Madem ne söylerse söylesin, benim yüklediğim anlamla konuşmanın gidişatını belirleyeceğimiz bir insana ihtiyacım vardı ve bu insan bu odada bulunmuyordu, bu işi pekala cansız bir varlık da görebilirdi. Bu kez, bunun da kendi kendime konuşmak manasına gelip gelmeyeceği sorusu dayanıyordu kapıya.

Sonuçta ben konuşacaktım ve karşımdaki yerine yine ben konuşacaktım. Sonra bu
düşünce, insanlarla konuşurken de aslında kendi kendimize konuştuğumuzu anlamamı sağladı. Belki tamamen değil, ancak taraflardan her biri konuşmaya yüzde yüz hakim oluyor diye düşündüm. Bunun sonucunda bazen konuşmalar kesişiyor ve tarafların uzlaşabildiği en azından birbirlerini anlayabildikleri bir diyalog çıkabiliyordu ortaya. Ama çoğunlukla kesişmiyor, herkes kendi muhabbetini idare ediyor, yalnızca görünürde taraflar birbirleriyle muhatapmış gibi duruyordu. Oysa insan hep kendiyle muhataptı.

Ne tuhaf dedim... Bir şeyi keşfedince geriye döner bakarsınız da aslında ipuçlarının daima gözünüzün önünde olduğunu görürsünüz ya hayretle, işte öyle oldu.

Sanki en sonunda, insanlarla neden bir türlü anlaşamadığımı bulmuştum. Benden
kaynaklanmıyordu ve onlardan da... Bu bir gereklilikti, bu doğal ve normal olandı. Birbirimizle konuştuğumuzu zannederken kendimizle konuşuyor olmamız, birbirimizin cümlelerini modifiye ederek algılamamız işleri değiştiriyordu.

Artık emindim, bir lavaboyla konuşmak bir insanla konuşmak kadar giderebilirdi yalnızlığımı. Aynı şekilde, görünürde giderecekti... Bir insan da olsaydı burada yine aynı derecede yalnız olacaktım muhtemelen. Bu odanın dışına çıkmak isteyişimin son bulduğu an işte o andı.

Benim olduğum her yerin bir olduğunu anladığım an.