Paranormal ve Kaotik Rüyalarım

Nisan 2013 | Burak Ercan, Üniversite Öğrencisi
Rüya, uykunun REM bölümünde 5-30 dakikalık bir sürede görülür. Bu zaman diliminde uyku hafif olmasına karşın kişiyi uyandırmak güçtür. Rüyalar ise gündelik yaşamdan alınan öğrenmenin etkisiyle bilincin de kapanmasıyla görülen normal veya anormal olaylardır.

Kuru ve terimsel ifadelerle uyku-rüya ilişkisinin özeti budur. Fakat...

Siz hiç aynı rüyaları yıllarca hiçbir farklılık olmadan gördünüz mü?

İşte benim yıllarca gördüğüm o psikonevrotik ve narkolepsik rüyalarım:

-Yalnız başıma bir köye gidiyorum. Gündüz vakti ve loş bir hava var. Köy terkedilmiş ve harabe. Sadece gökte uçan leş yiyicileri görebiliyordum uzaktan. O kadar çoklardı ki, kara bulutların arkasına gizlenen güneşin az da olsa saçtığı ışığı bile karartıyorlardı. Köy lanetlenmişti sanki. Ağaçlarda bir tek yaprak yok, otlar kurumuş, böcekler ölmüş, patika yolu kana bulanmış. Bir tek insan bile yoktu. Biraz daha ilerleyince ağaçlarda bacaklarından ve boyunlarından asılmış hayvan cesetleri görüyordum. Yerlerde karınları deşilmiş, kafaları ve bacakları kesilmiş inek ve keçi cesetleri ve o cesetleri yiyen cılız fakat vahşi köpekler... Köpekler siyahtı ve gözleri kızıldı. Keçinin etini keskin dişleriyle koparırken beni fark etmiyorlardı. Biraz ileride kerpiç evler vardı. Fakat yıkılmıştı ve kurumuş otlarla çepeçevre sarılmıştı. Kanın bile rengi değişmişti, kapkara olmuştu. Köy, salgın bir hastalığa yakalandığı için karantinaya alınmış bir köydü sanki. Ya da nükleer saldırıya uğramış bir olağanüstü hal bölgesi... Ahşap, iki katlı bir ev vardı biraz ileride. Ve bir de tepe vardı hemen karşımda. Ve o tepeden bana doğru koşan leş yiyici köpekler... Korkuyordum, çünkü beni yakaladıklarında canlı canlı yiyeceklerdi. Hızla ahşap eve doğru koştum. İçerisi kapkaranlık ve her yer örümcek ağlarıyla örülmüş. Bir dolaba girdim, kapısını kapattım ve küçük bir delikten dışarıda beni arayan köpekleri seyrettim bir süre. Ve sonra uyandım. Bu rüyayı 5 yıldır sürekli görüyorum.

-Eskiden oturduğumuz apartmanın sürekli çatısına çıkar uçurtma uçurur, zengin olduğu için sevmediğim komşuların camlarına ve arabalarına taş atardım. Bazen alırdım kitabımı elime hava kararıncaya kadar kitap okurdum. Ya da öylece oturur etrafo izlerdim. Üstü açık hapishanelerde mahkum yaşayan fare gibi hissederdim kendimi. Her yer betondu. Ve iki tane de gökdelen vardı binlerce kilometre ötelerden bile görünen. Bir gün kulelerin önüne geldim ve o gökdelenlerin artık nükleer santral tesisi olduğunu ve en kısa zamanda füze denemesi yapacağını yazan bir bildiri okudum. Buna rağmen hayat hiçbir şey yokmuş gibi devam etmekteydi. Ben ise her zaman olduğu gibi o akşam yine çatıya çıkmıştım. Fakat o akşam her şey çok farklıydı. Ne betonların arkasına saklanıp batacak güneş, ne de gece yeryüzünü aydınlatacak bir ay yoktu.Gökyüzü kızıla bürünmüş, parçalı bulutlar ise karaya. Ölüm kokan bir sessizlik vardı şehrin üzerinde. Kötü şeyler olacak diye bağıran kargalar uçuşmaya başladı birden. Derken nerden geldiğini göremediğim bir jet hızla 200 metre ilerideki cadde kenarındaki apartmanı bombaladı ve inanılmaz bir patlamayla şehir aydınladı bir an. Daha sonra kulelerin olduğu yerden büyük bir gürültüyle gökyüzüne bir füze fırlatıldı. Üzerinde durduğum apartman yıkılacak gibiydi. Uçaklar ve helikopterler gözdağı verir gibi alçak uçuş yapıyordu. Bomba bırakan jetler gelmeye devam etti. Hiç bitmedi onların gelişi. Onlar geldikçe şehir yıkıldı, şehir yıkıldıkça onlar geldi. Ve bir anda tam tepemde bir şeyin hızla üzerime doğru geldiğini görüyordum. İnanılmaz bir gürültü ve korkunç bir görüntü vardı. Galiba kıyamet günü o gündü. Kaçış olmayacağını biliyordum o gelen şeyden. Bana doğru gelen şeyin neye benzediğini bilmiyordum ama o şeyin ölümden başka bir şey olmadığına adım gibi emindim. Hızla apartmanın merdivenlerinden aşağı doğru iniyordum fakat o an anladım ki üzerime gelen şey az önce fırlatılan füzeydi. Her şey buhar oldu. Hiçbir şey kalmadı ayakta. O üstü açık hapishane olarak nitelendirdiğim fare kapanı olan bir beton yığınından başka bir şey olmayan şehrin yerine yerle bir olmuş uçsuz bucaksız bir çöl vardı artık. Ve elbette uyanınca korkudan kendine gelemeyen bir ben...

Peki siz, sizin hiç hayali şehirleriniz oldu mu? Benim çok oldu. Gökdelenler, yüksek binalar, uçsuz bucaksız otobanlar, köprüler, metrolar, sahiller filan. En garibi ise ben uçuyordum. Kanatlarım yoktu ama iyi uçuyordum. Bütün şehri geziyor ve tekrar başa dönüp yine geziyordum. Bazen uçmayı bırakıp araba kullanıyordum. Ağaçlarla çevrilmiş otobanda tek başıma hız yapıyordum. Bazen caddelerde yürüyor, bazen de olur olmadık yerlerde denize dalıp yüzüyordum. Araba kullanırken otobanda hızla bariyerlere çarpıyor yoldan çıkıyor ve uçurumdan aşağı hızla düşüp ölüyordum. İlk ölümüm böyle oluyordu. Sonra denizde yüzerken bir anda su beni içine çekiyor ve ben tıpkı bataklıkta çırpındıkça dibe batar gibi batıyordum. Bazen de dev bir yaratığın öğle yemeği oluyordum. Yani her iki ihtimalle de ölüyordum. Caddede yürürken ise bir katilin hedefi oluyordum. Çok hızlı koşan ben o anda hiç koşamıyordum. Sanki ayaklarım bağlanmış gibiydi. Ara sokaklara giriyordum. Karanlık ve ucube yollardan geçiyordum. Katile yakalanmıyordum ama tıpkı bir labirentte kaybolmuş bir fare gibi nereye gitsem aynı yola çıkıyor veya yollar kapanıyordu. Sokaklarda yüzleri olmayan garip insanlar görüyordum her bir köşe başında.

Rüyalar

Ve elbette uçarken en kötü ölümümü görüyordum. Bir anda uçamadığımın farkına varıyor ve hızla yere çakılıyordum. Düşerken hissettiğim tek şey ise biraz sonra paramparça olacağımdı. Soluğum kesiliyor, çok küçük gördüğüm şeyler hızla büyüyordu. Yukarıdan karınca gibi gördüğüm her şey dev gibi oluyor ben ise az sonra parçalara ayrılacak ve o karıncalar kadar küçülecektim. Son gördüğüm şey ise sadece kapkaranlık bir boşluktu. Galiba ölmüştüm. Bir anda ve hiçbir acı hissetmeden. Çünkü acı hissedecek kadar bile yaşamıyordum. Sadece ölmeden önce biraz korku vardı ama o da birkaç saniyelik bir korkuydu. Ölmeden ölümü yaşamak garip de olsa güzel bir şey...