Thomas More - Ütopia'nın Eleştirisi

Nisan 2013 | Nursel Akçay, Felsefe Bölümü Öğrencisi
Malın ve mülkün kişisel bir hak olduğu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde, toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşmez.’ Diyor, Raphael. Bu sözleriyle, özel mülkiyetin, adaletsizliğin nasıl temeli olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Bu konuda kesinlikle Raphael’e katılıyorum. Özel mülkiyetin altında ise; para yatar. Aslında tüm adaletsizliğin, eşitsizliğin altında yatan gerçek sebep; paradır. Para sayesinde, insanların kişiye olan davranışları şekillenir. Para sayesinde, sosyal statüleri belirlenir, hiç hak etmedikleri mevkilere gelirler. En basit örnek… Bir suç işlediğinde zengin biri, para her türlü işin işinden çıkmasını sağlıyor. İki kişi düşünelim; birisi, bir ülkenin seçkin insanlarının(parası olan insanlar oluyor bunlar) yaşadığı semtte ve seçkin insanlardan; diğeri ise, memleketin ücra köşesinde büyümüş ve o devletin sıradan halkının seviyesinde geliri olan biri. Bu insanların, her ikisinin de birisini öldürdüğünü düşünelim… Gelecek olan cezaların ne kadar eşit olacağı muamma. Muhtemelen zengin olan belli bir para karşılığı serbest bırakılıp; diğeri ise, ömür boyu veya ömrünün önemli bir kısmını cezaevinde geçirecek. Paranın ortaya çıkardığı adaletsizliğin, en basit örneğiydi bu varsayım. Bu konuda Raphael kesinlikle haklı. Eğer bir devlette; eşitlik ve adaletin olmasını istiyorsak mutlaka, paranın ortadan kalkması gerekir. Fakat günümüz insanları, böyle bir yaşamı hayal bile etmekte güçlük çekerler. Parayı adeta, nefes gibi görüyorlar. ‘Parasız devlet veya toplum’ dendiğini duydukları anda; olur mu öyle şey ya!’ oluyor ilk tepkileri.

Diğer bir dikkatimi çeken konu ise; Raphael’in mülk ortaklığını savunup, herkesin eşit olması gerektiğini söyleyince, Thomas More’un buna karşı çıkmış olmasıydı. Raphael’e göre; mülk ortaklığı sonucu, insanlar mutluluğa ulaşacaklardır. Thomas More ise; bu tür bir devletin, mutluluğa ulaştırmasının aksine; yoksulluğun, sefaletin oluşacağını, herkesin işten kaçacağını, tembelliğe alışacağını ve başkalarının emekleriyle geçineceğini söyler. Bunu üzerine ise; fazla çalışanların ayaklanıp, ülkedeki birliğin bozulacağını söylemesi üzerine, Raphael sadece değillemekle yetiniyor. Gerekçe olarak da; böyle bir toplumda yaşamadığını ve bu düzeni bu yüzden beyninin kabullenmediğini gösterir. Evet, mantıklı bir gerekçe, fakat bana göre eksik kalıyor. Belki de bu duruma daha geçerli bir açıklama yapsaydı; sonucunda Thomas More’un bu ütopya’ya olan inancı daha fazla olabilirdi.

Diğer bir konu ise; bu ütopyada, Altın’a v Gümüş’e değer verilmiyor olması; bireylere halk’a bunun çocukluktan itibaren öğretilmesi sonucu, mantıklı gelebilir. Ama bu yaşadığımız çağa bakarsak; mantık dışı, kesinlikle kabul edilemez bir yargı olarak çıkar karşımıza. Fakat bunu ben mantıklı görüyorum. ‘Değer verme’ duygusu doğuştan gelen bir duygu olsa da, neye değer vereceğimizi, yani değer nesnelerimizi daha çok çevre, aile, toplum, kültür belirliyor. Buna örnek verecek olursak eğer; Altın’ın veya Gümüş’ün değeri hakkında bize hiçbir bilgi verilmemiş olsaydı ( öyle ki, değersiz olduğu yargısını bile vermemiş olsalar bize Altın hakkında) ve biz de yolda yürürken görmüş olsaydık, hangimiz eğilip alma zahmetine girerdi. Veya hangimiz o gereksinimi hissederdi. Bence cevap gayet açık: ‘ HİÇBİRİMİZ!’

Bizler, bize öğretilen değer yargılarına değer veriyoruz. Eğer bir gün olur da, bize öğretilen bu değer yargıları (mesela; PARA) değişirse, bu defa bizden sonrakilere bizim değer verdiğimiz nesneler, anlamsız hale gelecekler. Umarım bir gün, şuan ki değer verdiğimiz nesne değişir ve tüm anlamını yitirip, tarihteki tozlu raflarda ki yerini alır.