Tüketici Toplumlarında Mecburi Bunalım

Temmuz 2014 | Erdem Efe Erginsoy, Hukuk Uzmanı
Tüketici toplumlarının en belirgin özelliği tükettiği nesnelerin bağımlısı olmala rıdır. Şarj kabloları kadar özgür, sinyal seviyesi kadar mutluyuzdur hayatta. Gün be gün değişen hayat şartları, teknolojik gelişmeler vs. insanları bir çıkmazın içine sokar. Üretim aşamasından tüketim aşamasına kadar olan bir çıkmaz. Üretim için en çok çaba/emek sarf edenler tüketim aşamasında en çok mağdur olanlar olur çoğu kez ve bu o kadar içselleştirilir ki bu toplumlarda kimse çıkıp "Durun! Biz napıyoruz! " diyemez. Çünkü sarjı bitmiştir. Tweet atamamıştır. Arkadaşlarını foursquare'de etiketliyememiştir, facebooktan etkinlik oluşturamamıştır. Daha da kötüsü hayatını anlamlı kılan manevi duygu ve düşüncelerden o kadar soyutlanmıştır ki üzülme, sevinme smileyleri olmasa hatırlamayacak haldedir. :( yaptığımız zaman üzülüyor, :) yaptığımız zaman seviniyoruz şu kısa hayatta. Zzzz yazınca uyuyor oluyor, asdasfgh yazınca kahkaha atmış oluyoruz. Döngü o kadar kısır ki! Sabah kalkıyoruz, kendi evimizdeki insanlara günaydın demeden "günaydın millet bugün nasılsınız bakalım" gibi tweet atıyoruz. Öğlene doğru arkadaşlarımızla geçtiğimiz/uğradığımız her kafeyi, restaurantı, parkı foursquareda puanlıyor, yer bildirimi yapıyoruz. Bunu yaparken parkı görmeden geçenler bile oluyor aramızda. Akşama doğru eve geliyor "ayaklarıma kara sular indi, ama güzel bir yorgunluktu" tweeti atıyoruz. Döngü içerisinde kalmış bireyler ister istemez bir zaman sonra bunalım yaşamaya başlıyorlar. Bireyden topluma doğru giden süreçte bu sancılı süreç çok büyük problemlere yol açıyor. Örneğin toplumsal olayları sosyal medya aracılığı ile yaymaya başlıyor, düğün kartlarımızı bile vermeye ihtiyaç duymuyoruz. Toplumda infial uyandıran olayları bile buralardan lanetliyoruz.

Şimdi bir düşünün. Ne yapıyoruz? Bu site dahil girdiğimiz onca sosyal paylaşım platformlarında neden bu kadar vakit geçirmeye başladık? Ben dahil bağımlısı olduğumuz bu kablolu/kablosuz garip şeylerin yüz yüze bakarak attığımız bir gülümsemeden, bir omuzda ağlamadan daha mı fazla değeri var? Kendimize soralım şimdi? Gözlerimiz ekrana bakmaktan kızarıyor, boynumuz ekrana bakmaktan tutuluyor, ellerimiz yazmaktan ağrıyor. Neden? Bunalıma girmek zorunda kaldık. Neden?