Ve televizyonların toplatılması ile başladı her şey

Eylül 2014 | Ahmet Caner Sönmez, Moleküler Biyolog
... Her yerden, evlerin salonlarındaki baş köşesinden, tüm bürolardan, kahvehanelerde izlemek için yukarı bakmaktan boynu tutulan adamların önünden, annelerin buzdolaplarının üstünden, çiftlerin yatak odalarından, çocukların oyun oynadıkları alanlardan toplatılmıştı dünyadaki bütün televizyonlar.

İnsanlar bir anda neye uğradıklarını şaşırmış, tam anlamıyla sudan çıkmış balığa dönmüşlerdi. Ne yapacaklarını bilemez halde değillerdi belki ama çok şaşkınlardı böyle olunca. Geride kalan görsel basın, gazeteler, kitaplar, dergiler ve internet yine vardı. Yine bilgi araştırıyor bulabiliyorlardı, üretilen şeyler üstüne yorumlar, kıyaslamalar yapabiliyor, çeşitli eğlenceler, karşılıklı etkileşimli oyunlar vs. bulabiliyor, isterlerse kendilerine dünya yaratabiliyorlardı da. Ancak televizyonlar ebediyen yok edilmek üzere toplatılmıştı.

Toplanan milyarlarca televizyonun ekranlarından ve parçalarından dünyanın en büyük heykeli yapılarak Pasifik okyanusundaki Mariana çukurunun en dip noktasından yüzeye kadar ulaşan ve yaklaşık 2000 metre daha yükselen bir "kule" inşa edilmişti. Bu kule, insanlığın "en dibi" gördüğünü ve bu dipten de çıkarak varabileceği "en yüksek" seviyelere vardığını anlatıyor, hammaddesi olan televizyon ekranlarıyla ve parçalarıyla da kendi uygarlığının bir zamanlar nasıl "çöp" üzerine inşa edildiğini vurguluyordu. Genellikle siyah, ancak gri ve birtakım renkli tonların da bulunduğu bu heykel, okyanusun içine batırılmış yanık bir kibrit çöpü gibiydi.



Yeryüzünde bu esnada tüm televizyon programcılığı yapan insanlar işlerini bırakıp diğer yazılı, görsel, işitsel iletişim sektörlerine geçmişti ancak uyumlanmakta zorlanıyorlardı. Damdan düşmek tabiri de bunlara yakışıyordu. Şirketler gitmiş, kişisel ve bireysel olarak var olan haberciler, yazarlar, sanatçılar, sağlıkçılar, düşünürler, bin türlü uğraştan bin türlü "birey" tipi ortaya çıkmıştı! Televizyon yoluyla eğlence anlayışı da tümden bitmişti, tüm o giyim tarzı, yemek, ev döşeme, ses yarışmaları gibi programlar, sabah programları, tüm spor müsabakalarının yayınlanması, spor karşılaşmalarının yorumlandığı programlar, çeşit çeşit filmler, belgeseller, haberler, meclis televizyonları, gece programları, açık oturum programları bitmiş ve televizyonun insanların hayatındaki, odasındaki ve beynindeki o "kocaman" yeri gitmiş, büyük bir boşluk kalmıştı geriye. Ama anlamsız bir boşluk değil. Anlam doldurulabilecek bir boşluktu bu.

İnsanlık sadece uluslararası internete ve beynindeki çipe dayalı görsel, işitsel ve yazılı "verilerle" uyumlanacaktı artık. Canlı yayın kavramı ortadan kalkmış, herkes belli saatte bir programın izlenmesi boyunduruğundan sonsuza dek kurtulmuştu ve kendisine sunulan milyonlarca veri arasından en canının istediği hangisiyse onu istediği anda seçiyor ve dinliyor, haberi oluyor ya da dünyanın öte tarafıyla yazışıyordu.

İş dünyası bu durumun getirdiği karmaşayla başa çıkamamış ve kimi ekonomik çöküntülerle karşılaşan büyük şirketler ve sahipleri soğuk terler döküyorlar, insanlığın tamamen kendi bilincine ve seçimlerine dayalı olan bu yeni sisteme karşı büyük bir öfke duyuyorlar ancak ellerinden de bunu engellemek gelemiyordu! Yapacakları belki de en iyi şey, artık kendilerinin buyruklarına boyun eğilmesini istemek değil, insanlığın kendilerine vereceği buyruklara göre hareket etmekti. Görmek isteyen her göz, göreceğini görüyordu zaten! Kaçış yoktu yani. Yalan haber yoktu, beyinlerin abuk subuk televizyon programlarıyla uyuşturulması yoktu, gerçek dışı filmler yoktu, kişilerin düşünme kabiliyetlerini sınırlayan ve onları esaret altına alan yayın anlayışı tümüyle yok olmuştu. İnsanlığın bu bilinç seviyesinden nefret ettikleri kadar hayatta nefret ettikleri hiçbir şey olmamıştı bu "sahip"lerin.

İnsanların istedikleri haberi alıp yorumlamaları olacak iş miydi? O zaman "kamusal vicdan" nasıl yaratılacaktı? Bu kadar "fikir serbestisi" insanlığa fazlaydı ve zararlıydı aslında! Böyle olursa kaosa giderdi her şey! Dur bakalım, kaos yaratmak ve bundan faydalanmak bu "efendi sahip"lerin işi değil miydi zaten? Kesinlikle bundan da bir çıkar yol buluruz düşüncesindelerdi ama bu televizyon çağının tümden kapanışı onlar için olağanüstü bir felaket olmuştu evet. Bu noktada insanların o değersiz(!) "özgürlük" çiplerine ulaşmak gerekiyor, her birinin o inanılmaz derecede karmaşık özgün biyo-şifrelerini kırmak gerekiyordu! Öyle ya! İnsanlık camiası denilen bu koca yaratık, bu yeni çağa geçerken kendi "özgürlük ve özgünlük" haklarını da güvenceye alacak bir "uluslararası yasalar bütünü" oluşturmuş ve bunu da ileri teknolojik gelişmelerle destekli sağlam bir belkemiğine oturtmuştu bile! Kaostan medet umanlar için en can sıkıcı yan buydu. Ve en büyük suçlardan birisi "özgürlüklerin kısıtlanması veya bir diğeri tarafından gasp edilmesi" olarak açıklanmıştı. Bu belkemiğini kırmak olanaksız gibi bir şeydi. Bu yüzden devasa şirketler batıyordu ve gelirleri dünyanın geneline saçılıyor, para tüm insanlığa dağılıyor ve insanların bu fazla geliri dünya için en iyi şekilde değerlendirme yoluna gitmelerine sebep oluyordu! Sağduyu ve gerçek "vicdan" esaslı bir yükselişe geçmişti artık! Önünde durulamıyordu!

İnsanların "özgür iradesi" sonsuza kadar kazanmış mıydı dersiniz? Olup biteceklere dair en ufak bir plânsızlık, programsızlık yoktu ve her şey tıkır tıkır işliyordu. İnternet ve bilgi ağının her insanı birbirine bağlamasıyla ve özgürlüğün bir "varoluş hakkı" olarak algılanmaya başlanmasıyla kimsenin bir diğerinin yaşamına saldırısı mümkün görünmüyordu. Yardımseverleşme en üst boyuta taşınmıştı çünkü insanlar daha aktif ve hareket özgürlüğüyle davranır hale gelmişlerdi. Televizyonların bir zamanlar acınası hâldeki insanları haber yapması ve bunun sadece izlenip geçilmesi gibi utanç verici durumlar eskide kalmış, "yardımseverlik ve içtenlik" evrensel bir kurala dönüşmüştü! Bu yüzden işsiz, yemeksiz ve evsiz kalma dertlerinden kurtulmuş insanlar, yardıma muhtaç olanlara gerçekten yardım edebiliyor, onlara iş, ev ve yemek sağlamaları konusunda doğru yönlendirmeleri yapabiliyor, çok yüksek oranda da başarıya ulaşabiliyordu. İş çoktu artık, çünkü insanları esir alan hiçbir düzen kalmamıştı. Sağlık, eğitim ve kültür düzeyleri tüm dünyada logaritmik bir şekilde artıyor, bir insan en az 2 insana, 2 insan en az 4 insana, 4, en az 8'e, 8, en az 16'ya yardımcı olacak şekilde bir yardımlaşma ağı kurulmuştu. İnsanlar esaret düzeninden kurtulduktan çok değil, 10 yıl sonra varlık bilinçlerinin doruklarına ulaşmış ve kendi yaşamlarının diğer insanların ve canlıların varlığına dayalı olduğunu kavramışlardı. Einstein'ın bir zamanlar korktuğu şey insanlığın başına gelmemiş, teknoloji insanî iletişimin ve dayanışmanın önüne geçmemiş, aksine onu müthiş bir ölçüde geliştirmiş ve insanları daha çok birbirine bağlamıştı!

Bunun bir tek televizyon denilen bir canavarın yok olmasıyla gerçekleştiğine kimse inanamıyor ve herkes birbirine, doğaya ve gerçeklere bu denli bağlanabilmelerini sağladığı için teknolojiye içten içe her saniye milyarlarca teşekkür ediyordu. İnsanların kendi hayatlarına dair sınırsız seçme özgürlüklerinin sağlanabildiği ve bu devrimin diğer canlıların özgürlüklerine asla dokunulmadan gerçekleştirilebildiği ortamda, dünya gerçek ve elle tutulur bir cennetten başka neresi olabilirdi ki?

Bu gerçeküstü gibi görünen kısa hikâyemin bir gün gerçek olup olamayacağına dair fikirler, olumlamalar gelir mi acaba sizlerden? Bir anda ürettim ve bir anda da soruyorum!
BÖYLE BİR DÜNYA VE İNSANLIK ÇOK MU UZAK SİZCE?

Fikirleriniz için şimdiden teşekkürler!

ACS