YALAN VE HIRSIZLIK

Kasım 2014 | Devrim Deniz Bardakcı, Çocuk Gelişim Uzmanı
Çocuk eğitimi ve terbiyesinin özü, çocuklara istenen yönde bilgi, beceri ve
davranış kazandırmak olduğu kadar, istenmeyen davranışları da azaltmaya veya
yok etmeye çalışmaktır. Hemen hemen her çocuk, belli dönemlerde aile ve toplum
tarafından hoş karşılanmayan davranışlar gösterir. Bu dönemlerde büyüklerin
hatalı tutumları, bu yanlış davranışların kalıcı olmasına yol açabilir.

Tırnak yeme, saç yolma, tikler, kekemelik ve çeşitli korkular, çocuklarda
istenmeyen davranış ve durumlara verilebilecek örneklerdir.
Psikolojik kökenli bu davranışlar çoğunlukla çocuğa zarar verir ve tedavisi
mümkündür. Örnek olarak saydığımız bu davranışlar zararlı olmakla beraber,
hukuken ve dinen suç niteliği taşımazlar.

Kader kurbanı mı, ana baba kurbanı mı?
Ancak bazı istenmeyen davranışlar, sadece çocuğun kendisiyle sınırlı değildir.
Bunlardan üzerinde hassasiyetle durulması gereken iki önemli davranış
bozukluğu, yalan ve çalmadır.

Anne-baba olup da, çocuğunda bu iki davranıştan en az biriyle mücadele etmek
zorunda kalmayan çok az ebeveyn bulunur. Bu iki davranış genellikle birlikte
görülür. Adeta birbirinin tamamlayıcısı gibidir. Çocuğun terbiyesinin, ailenin
terbiyesini yansıttığı kanaatinden dolayı da anne-babaların çocuklarında bu tür
davranışlar olabileceğini kabullenmeleri çok güç, hatta imkansızdır. Oysa bu
tür davranış bozukluklarının dinî, ahlâki ve toplumsal kuralları aktarmakla ya
da aktarmamakla pek ilgisi yoktur. Yani çocuklar yaptıklarının yanlış ve suç
olduğunu bilirler.
Öğretmenler ve çocuk eğitimcileri bu tür problemleri olan çocuklarla
uğraşırlarken çoğu kez aileleriyle de uğraşmak zorundadır. Çünkü ailelerin hem
suçlu çocuğu kabullenmeleri hem de kendi yanlış tutum ve davranışlarının bu
sonucu doğurduğunu anlamaları oldukça güçtür. Çoğunlukla, çocuğu kader kurbanı
olarak ele alırlar. İftiraya uğradığını veya kötü arkadaş teşvikiyle bu suçları
işlediğini öne sürerler ve gerçek nedenlere ulaşmayı zorlaştırırlar. Anne
babaların başvurduğu yaygın bir savunma türü ise çocuk terbiyesi konusunda
birbirlerini kıyasıya eleştirmek ve suçlamaktır: Tüm bunlar annesinin
şımartması yüzünden veya babasının baskısından dolayı olmaktadır… Oysa aile,
karşılıklı ilişkiler ağından oluşan ve paylaşmaya dayalı bir kurumdur.

Her yaşın hali ayrı
Yalan ve hırsızlığın oluşumunda, çocuğun yaşına dikkat etmek gerekir. Çok küçük
yaşlardaki çocukların mülkiyet hissi tam olarak gelişmemiş olabilir. Nesnelerin
kendilerine mi yoksa başkalarına mı ait olduğunu ayırt edemeyebilirler.
Özellikle 2-5 yaş grubunda bu tür alma veya değiştirme davranışları sıkça
görülebilir. 6-7 yaşlarında, beslenme çantasında başkasına ait çatal, kaşık
veya kalemliğinde kendine ait olmayan kalem silgi bulunabilir. Bu durum
karşısında paniklemeye gerek yoktur. Burada yanlışlık veya çocukça bir
çaresizlik söz konusu olabilir. Mesela çocuk yazı yazarken kalem sıranın altına
düşebilir. Ön sıradakinin yedek kalemini kullanır ve geri vermeyi unutarak
kalemliğine koyabilir. Bir başka çocuk sıranın altındaki kalemi bulup
kullanabilir. Bunların gerçek hırsızlık ile ilgisi yoktur.
Yine, çok küçük yaşlardaki çocukların yalanları ve hayalleri birbirine karışır.
Düşündüğü her şeyi gerçek zannedebilir. Belki de gerçeğin ne olduğunu
bilmemektedir. Bunlar atma, palavra veya abartma türü yalanlardır. Yine de
teşvik görüp, kalıcı hale gelmemesine dikkat edilmelidir.
Ergenlik veya buluğ çağı, hem dinen hem hukuken -indirimli de olsa- ceza
ehliyetinin başladığı dönemdir. Bu yaşlar artık suçlu damgasının kalıcı olarak
yerleşebileceği bir dönemdir. Önemli olan, çocuklar bu yaşlara gelmeden bu
problemleri halletmektir. Bu noktada, pek çok eğitimcinin ve en önemlisi de
İslâm dininin, çocuğu "temiz bir beyaz sayfa" olarak tanımladığını
hatırlatalım. Onu iyiye ya da kötüye sevk etmek, başta ailesi olmak üzere yakın
çevresinin etkisi dahilindedir. Yalan konusunda maalesef çocuklar, daha çok
yakın çevresindeki kişilerin sözde mecburiyet karşısında söylediği yalanlarla
sıkça karşılaşırlar. Etkili bir eğitim metodu olan "model alma"
burada arzu edilmeyen sonuçlar doğurur.

Asıl nedenler
Temel eğitim çağındaki çocukların yalan söyleme ve hırsızlık yapma nedenleri
araştırıldığında iki önemli faktör ortaya çıkar: Yalan söylemenin kökeninde
cezalandırılma korkusu veya ödüllendirilme arzusu ya da doyumsuzluk vardır.
Çalma davranışının kökeninde ise sevgi açlığı bulunur. Bilhassa, ihtiyacı
olmadığı halde çalmanın yegâne nedeni sevgi eksikliğidir. Burada çalınan şeyin
maddi değeri hiç önemli değildir. Çalınan eşyalar ve kimlerden çalındığı
incelemeye alındığında, durum daha da netleşir.

Çalma sırasındaki heyecan ve korku da çalan kişi için çok şey ifade edebilir.
Kendi kendini cezalandırma arzusu, riske atma eğilimi gibi görünen bu
davranışlar, çoğu kez sonuçları itibariyle kendi ebeveynlerine yönelik bilinçaltındaki
yoğun öfkenin bir ürünüdür. Onları aşağılama ve cezalandırma dürtülerini
birlikte içerir. Diğer bir deyimle çocuk, anne-babasını "rezil"
ederek "intikam" alır. Bu durumda ebeveynin öfke ve cezalandırma
yerine “neden? ” sorusunu samimiyetle kendilerine sorması gerekir.

Yakın çevreye yönelik çalma davranışı, aileler tarafından "kol kırılır yen
içinde kalır” sözüne uygun olarak bastırılır. Veya dayakla geçiştirilir. Oysa
kıskançlık önemli bir çalma nedenidir. Daha çok kardeşlere, arkadaşlara
yöneliktir ve onlara verilen sevgiyi çalma sembolü söz konusudur.

Çocukluk döneminde "erik hırsızlığı" olarak tabir edilen, sırf
heyecan olsun diye ve arkadaş grubuna uyum sürecinde, önemsiz şeylerin
çalındığı bir dönem de mevcuttur. Bu tür hırsızlık zamanla kendiliğinden yok
olur. Panikten, acımasızca cezalandırmaktan ve çocuğu damgalamaktan
kaçınılmalıdır. Her iki davranış bozukluğunda da sonuçtan önce nedenler
üzerinde düşünülmelidir. Küçük nedenler zamanında telâfi edilerek suç işleme
önlenmelidir.

“Sebep, annemin dili”

Bu nahoş konuyu küçük bir halk hikâyesi ile bitirelim:

Bir anne ve bir oğul vardır. Oğlu bir şeyler çalar getirir. Annesi nerede
bulduğunu sormaz bile. Zamanla oğul azılı bir hırsız ve cani haline gelir. İdam
sehpasında asılacaktır. Son arzusunu sorarlar. Annesini görmek ister. Annesini
getirirler. Kadın, "yavru kuzum! " diye feryat-figan etmektedir.

"Anneciğim” der hırsız; “senin o tatlı dillerine doyamadım! Son arzu
olarak dilini öpmek istiyorum…“ Annesi yanaşır ve dilini uzatır. Oğul ani bir
hamle ile annesinin dilini ısırır ve koparır. Neden böyle yaptığı sorulduğunda
ise:
"O, ben küçükken bir şey çalıp getirdiğimde bana getirdiğin ne güzelmiş
derdi. Bana dili ile engel olmadı. Benim bu hale gelmemin sebebi annemin
dilidir. " der.


Aman anneler! Dilimize dikkat edelim…


Dr. Ayşe İZCİ