ZİHNİYETTEN ÖTESi-I

Kasım 2012 | Serhat Demir, Siyasal Analist

Her şeyin canlı olduğuna, bir ruhu bulunduğuna inanmaktadır. Kendisini bu âlemin bir parçası olarak görmekte, dolayısıyla bunlarla ilişkilerini bu temelde kurmakta, kutsallık derecesinde yaklaşmaktadır.

Felsefe

Zekâ/bilinç, yani kendi üzerine düşünerek sonuçlara ulaşma, bulunduğumuz evrende sadece insana özgü bir özellik olarak yaşanıyor. Bilebildiğimiz kadarıyla böyle. İnsan zekâsı evrendeki zekânın özelleşmiş ve en gelişmiş formu olarak tanımlanıyor. Ancak ilginç bir paradoks olarak insanın gücü kadar güçsüzlüğü, özgürlüğü kadar köleliği bu özelliğini nasıl kullandığıyla belirleniyor.

İnsandaki zekânın/bilincin gelişimi iklim, uygun coğrafik koşullar ve mekânlar başta olmak üzere birçok hususa bağlı olarak yaşanmıştır. Dünya üzerinde yaşama uygun coğrafik alanların oluşması, beslenme, korunma ve üremeye dönük olanakların artması, evrim sonucu gözlerin, ellerin, gırtlak yapısının gelişim göstermesi bilincin oluşumu ve gelişimi için gerekli altyapıyı oluşturdu. Tabi grup halindeki yaşamın giderek toplumsallığa evrilmesiyle tüm bunların harmanlanıp düşünceyi geliştireceği zemin gelişti ve insan düşünme gücüne ulaştı.

Zekâ pratik ve kurumsal sorunlar üzerine esnek ve etkin biçimde düşünme, bunları kavrayıp yargılama yetisidir. Bu temelde ulaştığımız sonuçları pratik, edebi, sanatsal, matematiksel vb. yollarla ortaya koyarız. Zekâ yeteneği insanın organsal gelişimiyle ilişkili olmakla birlikte tam olarak böyle değildir. Diğer bir deyişle “zekâ” diye bir organımız yoktur. Ancak duyu organlarımızdan elde ettiğimiz verileri işleme, aralarında bağlantı kurma, karşılaştırma, daha önce edindiğimiz deneyimler temelinde düzenleme, farklarını görme gibi yeteneklere sahibiz. Zekâ anlama gücü ve yeteneği olarak da tanımlanıyor.

Evrenin İnsanda Dile Gelmesi…

Zekâ insanın toplumsal gelişimiyle doğrudan bağlantılıdır. İnsan zekâsının gerçekleştirdiği kavrama, genelleştirme, soyutlama, yargılama gibi zihinsel işlevlerden hiçbiri toplum-üstü veya toplum-dışı değildir. Zekâsı gelişmiş insan toplumsal insandır. Tek başına kalmış, toplumsal bağlarından kopmuş insan; kavrama, genelleştirme, soyutlama, yargılama gibi yetenekleri geliştiremez. Dolayısıyla bunların oluşturduğu zekâya da ulaşamaz.

Önder APO “Toplumsallığın kendisi zekânın potansiyel olmaktan çıkıp aktifleşme sürecine etkince girmesidir. Topluluk sürekli düşünceyi gerektirir.” demektedir. Toplumsallık, zekânın gelişimi anlamına gelir. Beslenme, çoğalma, güvenlik gibi toplumsallığın temeli olan etkinlikler, toplumsal bir zekânın yardımıyla sağlanabilir. Topluluğun ihtiyaçlarını karşılayabilen, birden fazla insan veya grubun ortak taleplerine yoğunlaşabilen, kuran, yürüten, organize eden, paylaşan, uzlaştıran, aşırılıkları törpüleyen ve toplumun ihtiyaçlarını gözeten bir zekâ oluşmalıdır ki toplum var olabilsin.

Toplumsallıkta ifadesini bulan zekâ, evrendeki zekânın tezahürü gibidir. Doğadaki zekâ tüm varlıklardaki, özelde de canlılardaki zekâdır. Bu zekâ korunma, üreme ve çeşitlenme, diğer canlılarla bir denge oluşturma yine uyum sağlama, farklılaşma ve seçim yapma, etkileşime girme gibi özelliklerle kendini gösterir. Doğadaki her canlı varlıkta gözlediğimiz bu süreçleri zekâdan yoksun süreçler olarak değerlendiremeyiz. Doğadaki zekâ insanda özelleşerek yeni ve daha üst bir zekâ türüne dönüşmüştür. Doğadaki zekâyı da içeren ancak daha üst özellikler gösteren bu zekâsıyla insan, doğada en ileri ve karmaşık zekâya sahip canlı olarak adeta canlılığın yaşadığı tüm gelişimin özetini ve zirvesini temsil etmektedir.

İnsan, zekâsının ayırt edici özellikleriyle diğer canlılardan ayrılmaktadır. Ancak bu insanın içgüdülerden ve hislerden kopuk olduğu anlamına gelmez. Aynı biçimde ‘canlı-cansız’ diye tanımlanan hiçbir varlıkta da zekânın olmadığından söz edilemez. İnsan zihni dikkat, heyecan, merak, öykünme, bellek, hayal gücü, sağduyu, alet kullanımı, soyutlama, inanç ve dil yardımıyla gelişip evrilmiştir. Toplumsallığa yol açan ve toplumsallık içinde gelişen insan zekâsı, “Analitik Zekâ” ve “Duygusal Zekâ” olarak ayrılmaktadır.

Analitik mi? Duygusal mı?

Günümüzde canlı evren anlayışı artık genel kabul gören bir görüştür. Buna göre doğadaki tüm varlıkların canlılık özelliği bulunmaktadır. Bu aynı zamanda evrendeki tüm varlıkların bir zekâya sahip olduğu anlamına da gelmektedir. İşte evrendeki tüm varlıklarda bulunduğuna inanılan en eski ve temel zekâya duygusal zekâ denilmektedir. Gelişkin halini genelde canlılarda özelde de insanda gözlemlediğimiz duygusal zekâ, içgüdülerin ve reflekslerin yaşamı korumak üzere düzenlenmesi ve yönetilmesi biçiminde tanımlanabilir. Temel işlevi yaşamı korumak, sürdürmek ve çeşitlendirmektir. Duygusal zekâdan yoksunluk yaşamı koruma refleksinden yoksunluk demektir. Bir insanda veya toplumda yaşamı koruma, yaşama anlam ve değer verme duygusu, sevgi ve empati ne kadar gelişkinse duygusal zekânın o kadar gelişkin olduğunu söyleyebiliriz.

Analitik zekâ ise duygusal zekânın insandaki evrime paralel yaşadığı bir farklılaşmaya işaret eder. Kaynağını duygusal zekâdan almaktadır. Ancak insanın özellikle grup yaşamından klana yani toplumsallığa adım atmasıyla birlikte kendini gösteren bir zekâ türü olarak ele alınmaktadır. Kıyaslama, kurgulama, yorumlama yeteneğimiz, sağduyu olarak değerlendirilen yanımız analitik zekâmızın özellikleridir. Analitik zekâ yorumlayarak duygusal zekâya yeni yönler, davranış biçimleri gösterir ve gelişkin insan türüne aittir. İnsan türünün toplumsal yaşama adım atması analitik zekânın gelişmesiyle mümkün olabilmiştir. Toplumsal gelişmeyi sağlayan analitik zekâdır. Ancak burada toplumsal yaşamın korunması ve geliştirilmesi kaygısıyla yüklü duygusal zekânın güçlü denetimi ve sınırlayıcılığı altındadır ve bu kesinlikle gereklidir. Bu noktada bir zayıflama yaşandığında, denetim ve kontrol mekanizmaları olarak ahlakın, vicdanın, toplumsal kaygı yüklü inanç biçimlerinin etkisizleştiği, zayıfladığı durumlarda sapmaya ve toplumsal yaşam aleyhine olumsuz sonuçlar yaratmaya açıktır.

Toplumsallaşan insan zekâsı giderek kolektif yaşamın korunması ve onun için ayakta kalmaya odaklanmıştır. Toplumsallaşarak kolektifleşen zekâ, tüm toplum için yaşam standartlarının iyileştirilmesine odaklıdır. Tasarım, plan, yorum, kurgu geliştirirken esas aldığı komünalitedir. İnsanda bu anlamıyla duygusal ve analitik zekânın büyük uyumu yaşanmaktadır. Bu uyum temelinde; aidiyet, empati, dayanışma, ortak değerler etrafında birleşme, korunma-koruma gibi toplumsal özellikler edinen insan, bir canlı türü olarak kendini sadece yaşatmakla kalmamış doğanın en yetkin canlısı haline getirmiştir.

“Toplum, zihniyet düzeyi gelişkin, esnek bir yapıdır…”

Toplum doğadaki zekanın en yoğunlaştığı, en sistematize olduğu, kompleks bir yapıya ulaşarak işlevsellik kazandığı bir gerçekliktir. Bu anlamıyla toplum zekâ düzeyini gerektirmiştir. İnsan sürüden ve sürü yaşamından farklı olarak, ilk toplumsal formu oluşturduğunda yeni bir zihniyet formunu oluşturmuş demektir. İnsanın zekâ düzeyi toplumsallığını belirlemiştir. Toplumsallığı da bu zekâ düzeyini zihniyet halinde çalışmaya ve gelişmeye zorlamıştır. İnsan paylaşarak, dayanışma içine girerek, birbirini tamamlayarak, bu anlamıyla kendini büyüterek bu yeni yaşam formu içinde yepyeni bir canlıya dönüşmüştür. O artık doğadaki herhangi bir canlı gibi değildir. Toplumsal bir canlıdır. Ait olduğu hayvanlar kümesinden toplumsallığıyla farklılaşan bir türdür. Toplum olarak yaşamanın, yaratmanın, korunmanın büyük geliştiriciliğini an be an yaşamaktadır ve buna kutsallık derecesinde değer vermektedir. Analitik ve duygusal zekânın uyumlu birlikteliğinin oluşturduğu toplumsal zekâ harikalar yaratmaktadır.

Barınma, korunma, beslenme, giyim, alet yapımı, toprağı işleme ve hayvanları evcilleştirme, sanat, inanç gibi temel toplumsal yaratımların tümünün duygusal ve analitik zekânın dengede olduğu, hiyerarşik ve iktidarcı yapıların henüz ortaya çıkmadığı, komünalitenin özellikle kadın öncülüğünde devrimsel adımlar attığı bu dönemde gerçekleştirilmiş olması; insan zekâsının bütünlüğünü koruduğunda, toplumsal zekânın toplum yararına çalıştığında yani doğru işlediğinde nelere kadir olduğunu göstermektedir. Bu dönemde ortaya konulan yaratımların ve yaratıcılığın ancak 18. yüzyıldan sonra aşılabilmesi; ‘insanın zihniyeti kadar insan’ olduğuna en açık kanıttır. Bu anlamda diyebiliriz ki neolitiğin insanı toplumsal aklını doğru işletmesiyle, bunun sonucunda ulaştığı üretkenlik ve yaratıcılıkla, adalet ve hakkaniyetle, oluşturduğu ahlaki ve politik ilkelerle daha fazla insandır. Çünkü zekâsını toplumsallaşarak büyüten ve farkını esasta buradan aldığı güçle ortaya koyan insan, zekâsını oluşturma, işletme ve geliştirme tarzıyla yaşam biçimini de oluşturmaktadır. Yaşama rengini veren toplumsal aklın kullanım biçimi olmaktadır. Toplumsal aklın oluşturulması, işletilmesi ve geliştirilmesi -ki buna zihniyet diyoruz- tüm gelişmeleri belirlemekte, toplumsal esenliğin, güvenliğin, üretkenliğin, yaratıcılığın düzeyini ortaya koymaktadır.

Konuya bu perspektifle yaklaşırsak -ki yaklaşmalıyız- bir toplumu oluşturan çeşitli kimliklerin (dinsel, sınıfsal, cinsel, kültürel, etnik) aralarındaki ilişkilere, üretim ve paylaşımın nasıl gerçekleştirildiğine, toplumu ilgilendiren kararların nasıl alındığına, yönetimin nasıl işletildiğine toplumsal eşitlik ve adaletin nasıl tesis edildiğine, doğaya nasıl yaklaşıldığına bakarak toplumsal zekânın doğru işleyip işlemediğini anlayabiliriz.

Toplumsal zekâ, duygusal ve analitik zekânın bileşimiyle oluşur. Tarihten beslendiği kadar, geçmiş-bugün-gelecek arasında bağlantı kurarak zihinsel akışı sağlar. Toplumun sağlıklı bir biçimde yaşamasını amaçlayan her kural, tedbir ve uygulama aynı zamanda bireyin de yaşamasına hizmet eder. Zekâ toplumu ve bireyini empati, dayanışma, acıma gibi özelliklerle korurken, hırs, saldırganlık, şehvet, ihtiras gibi özelliklere karşı da savunur. İnsan zekâsı esas olarak bu toplumsal refleksler sayesinde gelişebilmiştir.

Çünkü toplumsallık, kurallara bağlanmış belirli davranış biçimlerini gerektirir ki bunlar toplumsal bir zekânın ürünüdür. Tarihsel bilince sahip bireyler bu temelde kendilerini kontrol edebilir, toplumsal kabul ölçülerine uygun davranabilir, ait olunan toplumun yararlı, uyumlu ve üretken bir mensubu olabilirler. Bunun getirdiği saygınlık, değer görme, sevilme gibi sonuçları yaşayabilirler. Bunun ötesine geçerek toplumdaki davranışları, sınırları, yasaları, teşvik ve yasakları toplumsal ihtiyaca göre yeniden oluşturabilir, toplumdaki ret-kabul, iyilik-kötülük, tarih-şimdi, özgürlük-kölelik, doğru-yanlış gibi temel ölçü ve kuralları, yaşama yön veren toplumsal aklın yasalarını, kutsallarını, ilkelerini ve yöntemlerini değiştirebilirler. İnsan zekâsı akışkanlığı toplumsallığı, sürekli devinim içinde olması nedeniyle esnek ve yeniden yapılandırılabilir özelliktedir.

Toplum, zihniyet düzeyi gelişkin ve esnek bir yapıdır. İnsanın sahip olduğu içgüdüler toplumsaldır; korunma, barınma, üreme, çevreyle uyum vb. tek başına karşılanamazlar. İnsan varlığını sürdürmek için toplumsal yaşamak zorundadır. Bu nedenle toplumsal zekâ, toplumu oluşturan bireylerin tek tek zihinsel yeteneklerinin toplamından daha fazla bir şeydir. Toplumsal zekâ canlı bir organizma gibidir ve bu organizmayı oluşturan duygusal ve analitik zekâ arasına keskin sınırlar konulamaz. Durağan değildir. Toplumsal zekâ, analitik ve duygusal yanlarının dengede olduğu koşullarda toplumun sürekli olarak var olma ve kendisini var kılma mücadelesinde ona en uygun yaşam koşullarını bulan, organize eden ve uygulayan bireysel ve toplumsal tutumların, yaklaşımların, davranışların kaynağını oluşturur.

Dengenin önemi ve kopuş…

Yaşamsal ihtiyaçlara cevap veren duygusal ve analitik zekâ arasındaki denge durumudur. Kötü ve zararlı olanı ayıklayıp, iyi ve yararlı olanı toplumun kazanımlarına dâhil eden de bu birleşik zekâdır. Ahlak dediğimiz kurallar dizgesini yaratan, toplumu kontrol altında tutan, uygun üretim ilişkisi ve tarzını oluşturan, toplumsal ilişkileri düzenleyen, toplumun kolektif aklı olan ve çağlar boyunca süzülüp ilerleyen bu zekâdır. Bu sayede toplumsal çıkarlara uygun olanın kalıp, zararlı olanın ayıklanmasında yüz binlerce yıl başarı sağlanabilmiştir. Toplumsal her davranış, özünde bu kolektif zekânın ürünü olarak şekillenmiştir.

İnsan evrenin bir parçasıdır ve bu evren içinde oluşmuştur. O halde sezgisellik, seçim yapma, farklılaşma ve özgürlük eğilimi evrende olduğu gibi insanda da vardır ve bu farklılaşma her zaman iyiden ve güzelden yana işlememektedir. İşte bu nedenledir ki insan aklı zamanın bir yerinde evrensel akıldan kopmuş, evren aklını ve yasalarını hiçe sayan, çiğneyen bir yola girmiştir. Bunu Önder APO, “sapma” ve “kanserleşme” kavramlarıyla değerlendirmekte ve toplumsal problemlerin temel nedeni olarak ele almaktadır. Bu sapma temelinde evrenin aklı hiçe sayılmış ve sapkın bir zihniyet yaratılarak toplumsal zekâ sakatlanmış, ele geçirilmiş ve tahrip edilmiştir. Bu sapkın zihniyet yapısı tarih içinde geçirdiği dönüşümlerle doğayı, toplumu ve bireyi çelişkiler ve çatışmalara boğmuş, sorunlara çözüm olmak bir yana yaşamı cehenneme çevirerek insanlığı günümüzde uçurumun kenarına getirmiştir.

Şüphesiz insan aklının gelişimi, zihin kapasitesinin yüksekliği, esnekliği ve kendini yenileme gücü önemli bir gelişme aşamasıdır. Ancak unutulmamalıdır ki insan zihninin bu esnekliği, sınır tanımayan hareket potansiyeli ve kendini yenileme gücü toplumsallıktan kopulduğunda ya da baskının ve duyguların istismarının yoğun olarak yaşandığı anlarda sapmaya da alabildiğine açıktır. İnsan (özellikle erkek insan) neolitik dönemin sonlarına doğru artan bilinç gücünün farklılığını toplumsallaşmayı güçlendirmenin, yaşamı zenginleştirmenin ve güzelleştirmenin değil, kendini önce kadından giderek tüm canlı-cansız varlıklardan üstün görerek onları nesneleştirmenin aracı olarak kullanmış, erkek egemenlikli bir zihniyeti geliştirmiştir. Bu zihniyet yapılanması toplumsal sistem inşasının kadın-erkek, hayvan-insan, özne-nesne, canlı-cansız, akıl-duygu, metafizik-diyalektik vb. ikilemler üzerinden gelişmesine zemin yaratmış; hiyerarşik ilişkilere, oradan iktidara ve onun kurumlaşmış biçimi olarak devlete ulaşmak zor olmamıştır.

İnsanlaşmanın başlangıcı…

Oysaki insanlığın ilk oluşturduğu zihniyet yapılanması doğayı gözleyerek ve adeta bir bebeğin annesinden öğrenmesi gibi doğadan öğrenerek oluşturduğu animizmdir. Çevresinde hareket halindeki her şey dikkatini çekmektedir. Her şeyin canlı olduğuna, bir ruhu bulunduğuna inanmaktadır. Kendisini bu âlemin bir parçası olarak görmekte, dolayısıyla bunlarla ilişkilerini bu temelde kurmakta, kutsallık derecesinde yaklaşmaktadır. Şimdi bize uzak bir zamanda küçük insan topluluklarının zihniyeti olarak görünen bu zihniyet insanlığın en uzun süre yaşadığı zihniyet yapısı olmuştur. Eşitsizliğe, sömürüye, zulme, yalana, çıkarcılığa kapalıdır. Bu zihniyetin şekillendirdiği klan toplumsallığı doğaya saygılı olduğu gibi kendi içinde dayanışmacıdır. İnsan toplumsallığının bu en saf, en temiz hali animist zihniyetin etrafında şekillenmiştir. Sonraki tüm zihniyet yapıları animizmin yarattığı zemin üzerinde yükselmişlerdir. Totemizme ve bunun etrafında geliştirilen toplumsallığa animist zihniyet üzerinden varılmıştır. Bunlar devrimsel gelişmelerdir.

Toprağı işleme ve yerleşik yaşama geçişin sağlandığı neolitik devrim sürecinin zihniyeti de animizme dayalı olarak gelişmiştir. Doğurganlık, analık, yaratıcılık özellikleriyle doğaya benzediği için kadının kutsandığı ve esas alındığı bu zihniyet şekillenmesinde toplumsal yaşam için önem taşıyan her şeyin tanrılaştırıldığı bir insan-tanrı zihniyet yapısı gelişmiştir. Ana tanrıça kültü etrafında gelişen bu zihniyet ve inanç yapısında ana tanrıçaya kutsallık ve tanrısal sıfatlar yüklenmekte ve göklerde yaşayan ölümsüz bir varlık olarak tanımlanmaktadır. İnsan zekâsının soyutlama özelliğinin kendini en yetkin ortaya koyduğu bir düzey yaşanmaktadır.