Bilmek istediğin her şeye ulaş

Serkan Köse,

Girişimci

inploid.com kurucu ortağı, fotoğraf meraklısı (https://www.flickr.com/photos/koseserkan/ ve https://instagram.com/koseserkan/), motosiklet sevdalısı, elektronik yüksek mühendisi, insan ve bir adam. Dünyanın değişebileceğine inanan bir adam...

Ekim 2016

Serkan Köse

Ahşap Atölyesi Notlarım ve Öğrendiklerim

İki günlük bir ahşap atölyesine katıldım. Bu atölyede oldukça faydalı bilgiler aktardılar. Bunlardan önemli olanlarını buraya da taşımak istedim. Öğrendiklerimi belirli bir sıralamadan ziyade maddeler halinde yazacağım. Umarım ihtiyaç duyanlara da faydalı olur. Notların bir düzeni yok ama arada ihtiyaç duyuldukça dönüp bakılabilir :).
  • Ağaçların yaşları enine kesitteki halkaların sayısı ile belirlenir. Bunlara yaş halkaları denir ve ağacın ömrü ile ilgili oldukça fazla bilgi içerir. Siyah halka kış mevsimini, beyaz halka yaz mevsimini temsil eder (ekvatora gittikçe halka aralıkları genişler ve her 2 halka 1 yaş olarak sayılır).
  • Ağaçlar iki türdür. İğne Yapraklı ve Yapraklı. İğne yapraklı ağaçlar yaprak dökmez, kışın da büyümeye devam eder ve yaprakları yeşil olarak kalır. Türkiye'de en çok Sarı Çam, Kızıl Çam, Kara Çam bulunmaktadır bu türe örnek olarak. Kara Çam her yerde yetişir Türkiye'de. LAdin, Köknar ve Sedir de bu türe örnektir.
  • Budak: Ağacın dallarının yokolması ile oluşan yerelere verilen ad. Düşen Budak veya Kör Budak olarak iki çeşidi vardır.
  • Ağaçların sınıfları vardır. 4 metrelik boyda 1 düşen budak 2 de kör budak varasa (en fazla) birinci sınıf ağaç olarak tanımlanır.
  • Kızıl Çam, akdeniz ve Ege bölgesinde inşaatlık agaç olarak kullanılmaktadır.
  • Reçine oranlarına göre büyükten küçüğe sıralama ise şu şekildedir. Kızıl Çam-Kara Çam-Sarı Çam
  • Sedir ağacı dünyada sadece Lübnan ve Toros dağlarında vardır (Türkiye'de). Suya en fazla dayanan türdür.
  • Ceviz ağacı yaşadığı sürece ozon tabakasını destekleyici şekilde yaşıyor. Ne kadar çok ceviz ağacı o kadar düzgün ozon tabakası da diyebiliriz.
  • Kayın ağacının tozu emme özelliği. Vardır. Bu sayede havadaki tozu temizleyen nadir ağaçlardandır. Bir kayının düzgün bir yapıya gelmesi/büyümesi 60 yılı bulmaktadır. Meşe ağacının 200 seneye ihtiyacı vardır, çamın 50 seneye.
  • Piyasada sunta diye tabir edilen malzemenin asıl adı "Yonga Levha"'dır. Marangozlar, "sunta" demek kolaylarına geldiği için bu kelimeyi tercih etmekteler.
  • Tomruk, bildiğiniz ağacın kereste olarak bulunduğu haldir. Kalın halde kesilip düzeltilmiş hali ile kalas elde edilir. Kalası daha ince hale getirilmiş haline de tahta denir.
  • Suntanın kenarları masif ile kaplanarak daha iyi bir görünüm elde edilmektedir. Günümüzde en çok tüketilen hali. De budur zaten.
  • MDF: Normal suntadan çok daha yoğun suntaya verilen addır.
  • Suntalam: Sunta üzerine lamine (PVC-plastik) plaka yapıştırılarak elde edilir.
  • MDFlam: MDF üzerine lamine plaka yapıştırılarak elde edilir.
  • Laminat: Laminenin daha da kalın halne denir (kanserojen kimyasallar ile yapıştırılır)
  • Lamina yapıştırma demektir. Laminat ya da lamina ahşap da bu işlemden geçmiş halidir ahşapın.
  • Köknar ağacı birçoğunda hammadde agaç olarak kullanılır. Doğanın size verdiği ağacı kullanabilirsiniz ancak fazlası yıkım demek. Doğadan en hızlı alınan Kayın ve çamdır.
  • Su kontra: Gemicilikte kullanılır (daha çok yat). Nem ve su geçirmez.
  • Playwood: İnşaatta kalıp için üretilir, dış kısmında bir film tabaka vardır. Bu sayede kalıp olarak kullanılabilir.
  • OSV: İzolasyon yalıtım malzemesi olarak kullanılır
  • Ahşap kaplamalar kalınıklarına göre adlandırılır. Ahşap yüzeyine eklenen 0,4-0,6mm lik parçalara kaplama denir. Bu kalınlık 1,5 cm civarına kadar olursa buna papel kaplama denir.
Ağaç Özellikleri
  • Ceviz ağacı klasik mobilyacılıkta kullanılır. Mobilya ağacıdır.
  • Cevize en yakın ağaç kayındır. İşlemesi kolaydır ve mobilyacılığın da vazgeçilmezidir. Hızlı büyür o yüzden sert olmaz.
  • Ağaçlar neminin alınması için kurutulmaktadır. Meşe doğal ortamda kurutulduğunda bu işlem 10 yıl sürmektedir, bu işlemi hızlandırmak için oksalat içine yatırılarak bekletilir.
  • Kestane ağacı suya dayanıklıdır. Hafiftir de. Tekne yapımında kullanılır.
  • Dişbudak ve Meşe ağacı serttir. Meşe eski evlerin taşıyıcı kolonlarında kullanılır.
  • Ihlamur: Kolay işlenir. Kalıp yapımında da kullanılır o yüzden.
  • NOT: Meşe kömürünü buzdolabına koyarsanız tüm kokuyu alır.
İşlemler
  • Empirye: Kimyasala batırarak böcekleri öldürme işlemine verilen addır.
  • Romalak: Verniğin kimyasal olmadan doğal olarak üretilenidir. Verniğe tercih etmek gerekir.
Atölye'den bazı fotoğraflar:









Temmuz 2015

Serkan Köse

Nisan 2015

Serkan Köse

CrushMe - Multiplayer iOS Oyun

10174

Kendimiz severek oynadığımız bir ürün ortaya çıkardık. Arkadaşlarınızla ve tüm dünyayla gerçek zamanlı oynayabileceğiniz, oynaması zevkli bir multiplayer oyun geliştirdik.

iPhone'u veya iPad'i olan arkadaşlardan indirmelerini ve güzel düşüncelerini iletmelerini rica ediyorum. Şu an için tüm dünyaya açılmadı, Türkiye, Kanada ve Avustralya ülkelerinde yayında. Tahminen 2 haftaya tüm ülkelere açmış olacağız. Sizlerden ricam oyunu indirip, oynayıp geri bildirimlerinizi bize iletmeniz. Çok uğraştık ve çok da güveniyoruz oyuna ama sizlerden gelecek fikirler ile daha da geliştirilebiliriz. Mümkün olduğu kadar da paylaşıp, destek olursanız çok memnun olurum.

NOT: Kulaklık ile ya da sesleri açık oynamanız tavsiye edilir :).

Oyun tanıtım adresi:crushmeapp.com
iTunes adresi:itunes.apple.com/tr/app/crushme/id925647040? Ls=1& mt=8

Geri bildirimleriniz için info[at]lenasoftware.com adresine mail atabilirsiniz.
Sevgiler,

10174

10174

ÖNEMLİ: Bir de Microsoft yarışmasında adayız. Oylarınızla desteklerseniz çok sevinirim :) Oylamak için:
bit.ly/1E8Xmy7 (puanlama sayfası işlem yardımcısı aşağıda :))

10174
Mart 2015

Serkan Köse

Girişimcilik üzerine konuşmalar -1-

Birçok kişi ile kendi fikri, girişimi, yatırım arayışı, girişimin başarı kriterleri gibi birbirini takip eden konularda fikir alış verişi içerisindeyim. Bu konular ile ilgili bilgi ve insanların tecrübesini inploid içerisinde bulmak mümkün. Bu yazımda ben bu konuları biraz daha derinlemesine inceleyen bir şekilde ele almak istiyorum. Ana başlıklar şu şekilde olacak ve sanıyorum ve yazılar da biraz uzun olacak.
  • Fikir aşaması, fikre aşık olmak, fikirin yönleri.
  • Girişim, kuruluş aşaması, ekip kurmak, hedefler, misyon, ihtiyaçlar.
  • Yatırım, ihtiyaç var mı, ne zaman olmalı, yatırımcı nasıl olmalı, ne katmalı.
  • Başarıya giden yol, hedefler neler olmalı, nasıl yapmalı.
  • Geçen zaman, girişimci neleri düşünmeli, nasıl yapmalı.
Bunlar ana olarak incelemek istediklerim. Umarım zamanım da enerjim de bu yazıları hakettiği şekilde bitirmeme izin verir. Bugünlük sadece fikir aşaması ile ilgili bazı noktaları yazacağım.

Fikir aşaması
Bu aşamada yapmanız gereken şey fikrinizi bir kağıda yazdıktan sonra, kendinize iki tane A4'ü geçmeyecek şekilde notlar almanızdır. Almanız gereken notlar şu başlıklardan oluşmalıdır.
  • Fikrin tanımı
  • Problem çözüyor mu? Hangi problem?
  • Kimlere hitap ediyor? Ne kadar büyüyebilir? Nerelere gidebilir?
  • Para kazanması için ne gerekiyor?
  • Önündeki engeller nelerdir (engeli olmayan iş olmaz)?
  • Gerçekleştirmek için hangi aşamada kaç kişi gerekiyor?
  • En önemlisi ise siz bu işi tutturabilir misiniz? Bu kısım çok önemli. "Bu iş tutar" yanlış ifadedir, bu alışılmış cümleyi aklınızdan çıkarın ve yerine "biz bu işi tutturabilir miyiz? " diye sorun. Evet, siz. Yani sen ve ekibin.
Bu birkaç başlığı gerçekten nesnel bakmaya çalışarak doldurun ve sonra en az bir hafta bekleyin. Beynin güzel bir özelliğinden bahsedeyim burada. Bazı şirket eğitimlerinde de de yapılan "beyin boşaltma" çalışmaları vardır. Bu çalışmaların da bir amacı vardır. Burada bir paragraf açarak bunu açıklayayım.

Beynimiz, yapısal olarak, her şeyi hatırlamak, saklamak ister. Her şeyi ama her şeyi. Bunu yaparken o şeyin duygu yüküne bağlı olarak da bilinçdışı, bilinçüstü seçimini yapar ve bunu derecelendirir. Bir şeyi sürekli düşünmek aslında o şeyin duygusunu ve yükünü artırır, düşüncesi sürekli beyninizde iken ısrarla düşünmemeye çalışmak ise onu bilinçdışına baskılar, başka bir şey ile ilişkilendirmek ise beyninizi o konuda rahatlatır. Bir konuda duygu veya düşünce yoğunluğu yaşayan birinin (acı çekmek, mutluk olmak, vb.) bunu yazıya dökerek, beste yaparak, resim yaparak ifade etmesi beynin o duyguyu yapılan eyleme paylaştırarak rahatlamasını ve onun üzerindeki baskıyı azaltmasını sağlar. Yani daha sağlıklı düşünme yoludur bu. Duyguları ve o konudaki düşünceleri bilinçdışı olarak ölümsüzleştiği için de kendisini iyi hisseder beynimiz. Buradaki tek önemli nokta, yazdığınız yazıları, notları, besteleri, vs. asla yırtıp atmamanız, yakmamanız, yoketmemenizdir (çünkü o güzel beynimiz bu durumdan dolayı kişiliğinize karşı bir savunma geliştirip bu aktarım eylemlerinin etkisini bu davranışınızı bildiği için azaltmaktadır).

Bunları niye anlattığıma dönecek olursam, yukarıda fikriniz ile iligili olarak bahsettiğim başlıkları doldurup bir hafta normal hayatınıza döndüğünüzde beyniniz artık o şeye yüklediği yoğun duygulardan sıyrılmış olarak bakmayı başarabilecektir (yüksek ihtimal ile). Fikrinize olan aşkınız, bir fikre olan bakışınıza dönüşecektir. Bizim, ekip olarak, sürekli karşılaştığımız problemlere çözüm olacağını düşündüğümüz fikirlerimiz oluyor ancak bu yöntem sayesinde yapmaktan vazgeçtiğimiz ve gereksiz macera olacağına inandığımız fikir sayısı o kadar çok ki. Sizlerin de bunu yapmasını çok isterim. En değerli şey zaman ve zamanınızı boşa harcayacağınız fikirlere ihtiyacınız yok.

Önemli bir nokta da şu ki; fikir, aslında tüm bu süreçlerdeki en önemli şey gibi gelir birçok kişiye ama aslında sıralamada en tepede değildir. Yukarıda gördüğünüz gibi, bu aşamada; ne kadar para gerektiği, ne kadar para kazanacağı, vs. gibi konular hesapsal olarak henüz ortada yok. Bunların bu aşamada önemi yok çünkü. Fikre bakışınız bir hafta sonra hala değişmemiş ise bunlar üzerinde kafa yorma adımı başlayacak. Bunlara da diğer yazılarımda değineceğim.

NOT: Bir hafta sonra düşünceniz hala aynı ise, hedeflediğiniz kitleye ve probleme yönelik çözüm geliştirdiğiniz insanlara böyle bir şeyi kullanırlar mı ya da para verirler mi diye mutlaka ama mutlaka sormalısınız.
Ocak 2015

Serkan Köse

5 Psychology Studies That Will Help Growth Hackers Achieve Real Results

14697

Growth hacking is widely misunderstood and commonly referred to as simply glorified marketing. Some professionals have gone as far to suggest that growth hacking is BS while others have proclaimed that growth hacking is one of the most important shifts in thinking for marketers since the rise of social media.
After spending time studying the habits of some of the best, I’m not as quick to draw the line in the sand and state that growth hacking is a load of crock. In fact, I’m a believer that the idea of growth hacking and a marketer’s ability to leverage the growth skillset is a differentiator for marketers looking to have a sustainable career in the future.

While marketing and growth hacking might be different by definition,they share one thing in common – driving results. And one of those results more times than not tends to be linked to a marketer’s ability to influence the behavior of humans As distribution and communications channels continue to be reinvented, it’s those that understand how people behave online that will have the power to influence where they end up.

Growth hackers have a unique knowledge of product development, distribution, and the talent to unlock technology-based opportunities for growth that often go beyond traditional expectations. The best growth hackers think like a marketer as it relates to influence but obsess over the idea of driving user growth. And the best marketers of our time lean on psychology to help them influence and convert prospects into paying customers.

In both roles, human psychology plays a big part in achieving success. If you don’t understand how people think, customers’ react and what drives attention – you’re likely to fail as a marketer and a growth hacker. Here are five psychology studies that expose key insights to help growth hackers achieve real results:

1. Regan’s Reciprocity Experiment
Let’s begin with the simple concept of reciprocity. I give something to you and you feel obligated to return the favor. Marketers have been using the idea of reciprocity to influence human behavior or years.
In 1971, Professor Dennis Regan at Cornell University demonstrated the power of reciprocity in an experiment where subject were asked to rate the quality of chosen paintings as part of an experiment on “art appreciation. ” In the experiment, subjects were asked to rate paintings with a partner. Unknown to the subjects, their partner, Joe, was in fact the research assistant.
In each exercise, Joe would behave the exact same, including leaving the room for a brief period of time and returning a little while later. For some, he would bring back a soft drink. For others, he would return with nothing.
At the end of the exercise, Joe asked the subjects to do him a favor and purchase raffle tickets from him for a quarter each. The subjects who had received a soda were far more likely to purchase tickets, even though the tickets were far more expensive than the value of the soda.

Growth Hacking Takeaway
The concept of reciprocity is just as important for growth hacking as it is in marketing. You can do this easily by developing product features that your clients want and using distribution channels that your clients expect, such as social media. Without a value offering, how do you expect to successfully move users through the growth funnel from visitors to active members?
You must first give something of value in order to receive something in return. One reciprocity tactic that works well for growth is the idea of providing a “value add” whenever a user signs up or registers for your product. Once you’ve provided this value, the customer will feel connected and potentially fall into a similar situation as the subjects in the Regan Reciprocity Experiment.
For example, if a user signs up for the free plan associated with your business; take this as an opportunity to provide value they didn’t expect in the form of an eBook or an extra seven-day trial of your product. Communicate this surprise value add either through email or directly on your website when they sign up.

2. Freedman and Fraser’s Compliance Experiment

14697
(Via Persuasion & Influence)

Many years of psychological research demonstrates that when people are asked to make a small commitment first, they are more likely to comply with a larger request down the road. In psychology, this is called cognitive dissonance. Once a person has committed to something it becomes part of who they are, how they see themselves, and how they want others to see them too.

In 1966, Jonathan L. Freedman and Scott C. Fraser conducted one of the first studies that effectively demonstrated the foot-in-the-door method. In this study, researchers contacted California housewives by telephone to ask them to answer questions about the household products they use. Three days later, the researchers called back. This time they asked the same housewives if they could send a number of men to the house for two hours to manually take account of the cleaning products in the home. The women who initially agreed to the smaller request were more than 2x as likely to agree to this larger request.

Growth Hacking Takeaway
When developing growth hacking strategies for your business, think about the customer lifecycle. Consider the moments within the customers’ lifecycle such as considering and develop a content marketing strategy that will deliver requests in the form of emails or call to actions at the end of blog posts. The more frequently a customer opens your emails, downloads your content or goes along with your request, the more likely they are to comply with a larger request like sharing your content & inviting their friends.

3. Kahneman’s Framing Experiment
The framing effect is a good example of cognitive bias. It says that people will react to a situation differently depending on whether they perceive the situation to be a loss or a gain. Daniel Kahneman and Amos Tversky are attributed with discovering the existence of many cognitive biases in the 1970s and 1980s. In one experiment, Tverksy and Kahneman asked two different groups of participants to choose between two treatments for 600 people infected with a deadly disease. In Group 1, participants were told that with Treatment A, “200 people will be saved. ” With Treatment B, there was “a one-third probability of saving all 600 lives, and a two-thirds probability of saving no one.” The majority of participants chose Treatment A because it was guaranteed to save lives. In Group 2, participants were told that with Treatment A, “400 people will die.” And with Treatment B, there was “a one-third probability that no one will die, and a two-thirds probability that 600 people will die.” This time, the results were opposite. The majority of participants chose Treatment B. In both experiments participants were presented with the same outcomes, the only thing that changed was the way in which the outcomes were framed.

Growth Hacking Takeaway
The way your frame your information influences how people will react to it.
Growth hackers will have more success when context is considered and you’re strategic in the language used in your content and messaging. How you frame your product needs to be a key consideration during all aspects of growing your business, from development, to design, to marketing.
An example of this in the wild is the approach LinkedIn takes to onboard their users. During the sign up stage, it’s essentially forced on you to fill out your profile, upload your photo, share your skills, insert your experience and upload or invite your contacts to LinkedIn with the hope of having a 100% completed profile. The growth hacking insight is found in the act of forcing invites before giving a user the 100% completion screen. Framing at its finest.

4. Kahneman, Knetsch, and Thaler’s Loss Aversion Experiment
14697

Loss aversion is another commonly referenced cognitive bias in marketing. Essentially, people tend to feel the negative effects of loss more strongly than they feel the positive effects of equivalent gains.
For example, if you won $500 in a community raffle, you’d be pretty happy. But if instead you lost $500 in a community raffle the level of sadness you’d feel would be more intense than the happiness you’d feel on the flip side. According to Daniel Kahneman, and his colleagues Jack L. Knetsch and Richard H. Thaler, loss aversion can be applied even on small-value goods. In their 1990 experiment on loss aversion, they randomly assigned participants to either a “buyer” or “seller” group. Sellers were each given a mug. Buyers were given nothing. Later, participants were asked to trade with each other. The researchers found that the sellers required significantly more money to part with their mugs (around $7) than the buyers were willing to pay to acquire them (around $3).

Growth Hacking Takeaway
Growth hackers, using their unique knowledge of product and distribution, can use creative technology-based tactics to alleviate a customer’s aversion to either parting with their money, switching to your product, or both. Loss aversion can be achieved by offering risk-free trials, rebates, and pricing products strategically; avoiding additional surcharges, usage fees, and other additional low-cost expectations. Again, it comes back to your responsibility to ensuring the user experience is positive, demonstrating value for your product, and meeting customer expectations. Dissolve their fear of what they might lose by first understanding what those losses might be and creating a product that alleviates those fears from the start.

5. Asch’s Conformity Experiment
14697
Humans are social beings.

We aim to fit in and want to be liked. Psychologists call this conformity.
In a famous 1951 experiment, Solomon Asch showed that group pressure can influence people to make the wrong decision even if the right decision is obvious. Asch had college students participate in a “perceptual” task along with a group of other students, who were actually hired actors.
The participants were shown a card with a line on it, followed by a card with three lines on it, labeled A, B, or C. The college students were asked to say aloud which of the three lines matched the length of the first line that had been shown. In each of Asch’s experiments he instructed the actors to give the wrong answer. The result? A large percentage of participants followed the majority and chose the wrong answer. Only when one acted as a “dissenter” and gave the right answer did the power of the majority influence weaken.

The Takeaway
Growth hackers can use the idea of conformity to their advantage.
Conformity is one of the oldest growth hacking tricks in the book. If people see other people using a product, they are more likely to also consider the product and adopt. For example, when Fab.com was first released in the wild, it was evident in their ability to spark users to send invites with the hope of earning early access that they figured out the right formula. Users from all over the world were sharing Fab.com links and on the hunt for invites. Identify key influencers and industry leaders and get them to use your product. Encourage them to tell their network about the value in your product and take their advice and critiques and make adjustments and improvements as needed. The more authority you can attach to your product the more likely you are to achieve growth from the start.

Conclusion
No matter if you’re looking to acquire users for B2C industries or B2B industries, the fact that you’re speaking to humans cannot be ignored. As such, the study of human behavior and psychology must be understood to truly recognize the opportunities that exist for converting strangers into customers.
Growth hacks that leverage human insight and psychological triggers are those that can result in significant result. The studies we’ve discussed are just the tip of the iceberg as it relates to the other psychological influences that can help a growth hacker go from developing a mediocre idea to developing a great one.

Kaynak:blog.clarity.fm/5-psychology-studies-tha. . .
Ocak 2015

Serkan Köse

Einstein, Quantum and more (Görelilik, Kuantum, Anti-Madde ve diğerleri)...

An easy-to-understand introduction to theories of Physics, Quantum and more..

P.S.: All subtitles are included. Please select a subtitle from the Caption menu at the bottom of the videos.
NOT: Tüm videolarda, altyazılar video oynatıcının alt kısmındaki menüden seçilebilir.

Particles and waves: The central mystery of quantum mechanics - Chad Orzel




Schrödinger's cat: A thought experiment in quantum mechanics - Chad Orzel


What can Schrödinger's cat teach us about quantum mechanics? - Josh Samani


What is the Heisenberg Uncertainty Principle? - Chad Orzel


Einstein's brilliant mistake: Entangled states - Chad Orzel


The fundamentals of space-time: Part 1 - Andrew Pontzen and Tom Whyntie



The fundamentals of space-time: Part 2 - Andrew Pontzen and Tom Whyntie


The fundamentals of space-time: Part 3 - Andrew Pontzen and Tom Whyntie


Is time travel possible? - Colin Stuart


The Higgs Field, explained - Don Lincoln


The basics of the Higgs boson - Dave Barney and Steve Goldfarb


Dark matter: The matter we can't see - James Gillies


What happened to antimatter? - Rolf Landau


Bonus
Aralık 2014

Serkan Köse

How we end up marrying the wrong people

Anyone we could marry would, of course, be a little wrong for us. It is wise to be appropriately pessimistic here. Perfection is not on the cards. Unhappiness is a constant. Nevertheless, one encounters some couples of such primal, grinding mismatch, such deep-seated incompatibility, that one has to conclude that something else is at play beyond the normal disappointments and tensions of every long-term relationship: some people simply shouldn’t be together.

277
© Getty

How do the errors happen? With appalling ease and regularity. Given that marrying the wrong person is about the single easiest and also costliest mistake any of us can make (and one which places an enormous burden on the state, employers and the next generation), it is extraordinary, and almost criminal, that the issue of marrying intelligently is not more systematically addressed at a national and personal level, as road safety or smoking are.
It’s all the sadder because in truth, the reasons why people make the wrong choices are easy to lay out and unsurprising in their structure. They tend to fall into some of the following basic categories.

One: We don’t understand ourselves
277
© Rex/Agatha A. Nitecka

When first looking out for a partner, the requirements we come up with are coloured by a beautiful non-specific sentimental vagueness: we’ll say we really want to find someone who is ‘kind’ or ‘fun to be with’, ‘attractive’ or ‘up for adventure…’
It isn’t that such desires are wrong, they are just not remotely precise enough in their understanding of what we
in particular are going to require in order to stand a chance of being happy – or, more accurately, not consistently miserable.

All of us are crazy in very particular ways. We’re distinctively neurotic, unbalanced and immature, but don’t know quite the details because no one ever encourages us too hard to find them out. An urgent, primary task of any lover is therefore to get a handle on the specific ways in which they are mad. They have to get up to speed on their individual neuroses. They have to grasp where these have come from, what they make them do – and most importantly, what sort of people either provoke or assuage them. A good partnership is not so much one between two healthy people (there aren’t many of these on the planet), it’s one between two demented people who have had the skill or luck to find a non-threatening conscious accommodation between their relative insanities.
The very idea that we might not be too difficult as people should set off alarm bells in any prospective partner. The question is just where the problems will lie: perhaps we have a latent tendency to get furious when someone disagrees with us, or we can only relax when we are working, or we’re a bit tricky around intimacy after sex, or we’ve never been so good at explaining what’s going on when we’re worried. It’s these sort of issues that – over decades – create catastrophes and that we therefore need to know about way ahead of time, in order to look out for people who are optimally designed to withstand them. A standard question on any early dinner date should be quite simply: ‘And how are you mad? ’

277
© Getty/Ernst Haas

The problem is that knowledge of our own neuroses is not at all easy to come by. It can take years and situations we have had no experience of. Prior to marriage, we’re rarely involved in dynamics that properly hold up a mirror to our disturbances. Whenever more casual relationships threaten to reveal the ‘difficult’ side of our natures, we tend to blame the partner – and call it a day. As for our friends, they predictably don’t care enough about us to have any motive to probe our real selves. They only want a nice evening out. Therefore, we end up blind to the awkward sides of our natures. On our own, when we’re furious, we don’t shout, as there’s no one there to listen – and therefore we overlook the true, worrying strength of our capacity for fury. Or we work all the time without grasping, because there’s no one calling us to come for dinner, how we manically use work to gain a sense of control over life – and how we might cause hell if anyone tried to stop us. At night, all we’re aware of is how sweet it would be to cuddle with someone, but we have no opportunity to face up to the intimacy-avoiding side of us that would start to make us cold and strange if ever it felt we were too deeply committed to someone. One of the greatest privileges of being on one’s own is the flattering illusion that one is, in truth, really quite an easy person to live with.
With such a poor level of understanding of our characters, no wonder we aren’t in any position to know who we should be looking out for.

Two: We don’t understand other people
This problem is compounded because other people are stuck at the same low level of self-knowledge as we are. However well-meaning they might be, they too are in no position to grasp, let alone inform us, of what is wrong with them.
Naturally, we make a stab at trying to know them. We go and visit their families, perhaps the place they first went to school. We look at photos, we meet their friends. All this contributes to a sense we’ve done our homework. But it’s like a novice pilot assuming they can fly after sending a paper plane successfully around the room.

277
© Getty

In a wiser society, prospective partners would put each other through detailed psychological questionnaires and send themselves off to be assessed at length by teams of psychologists. By 2100, this will no longer sound like a joke. The mystery will be why it took humanity so long to get to this point.
We need to know the intimate functioning of the psyche of the person we’re planning to marry. We need to know their attitudes to, or stance on, authority, humiliation, introspection, sexual intimacy, projection, money, children, aging, fidelity and a hundred things besides. This knowledge won’t be available via a standard chat.

In the absence of all this, we are led – in large part – by what they look like. There seems to be so much information to be gleaned from their eyes, nose, shape of forehead, distribution of freckles, smiles… But this is about as wise as thinking that a photograph of the outside of a power station can tell us everything we need to know about nuclear fission.

We ‘project’ a range of perfections into the beloved on the basis of only a little evidence. In elaborating a whole personality from a few small – but hugely evocative – details, we are doing for the inner character of a person what our eyes naturally do with the sketch of a face.
277

We don’t see this as a picture of someone who has no nostrils, eight strands of hair and no eyelashes. Without even noticing that we are doing it, we fill in the missing parts. Our brains are primed to take tiny visual hints and construct entire figures from them – and we do the same when it comes to the character of our prospective spouse. We are – much more than we give ourselves credit for, and to our great cost – inveterate artists of elaboration.
The level of knowledge we need for a marriage to work is higher than our society is prepared to countenance, recognise and accommodate for – and therefore our social practices around getting married are deeply wrong.

Three: We aren’t used to being happy
We believe we seek happiness in love, but it’s not quite as simple. What at times it seems we actually seek is familiarity – which may well complicate any plans we might have for happiness.
We recreate in adult relationships some of the feelings we knew in childhood. It was as children that we first came to know and understand what love meant. But unfortunately, the lessons we picked up may not have been straightforward. The love we knew as children may have come entwined with other, less pleasant dynamics: being controlled, feeling humiliated, being abandoned, never communicating, in short: suffering.
As adults, we may then reject certain healthy candidates whom we encounter, not because they are wrong, but precisely because they are too well-balanced (too mature, too understanding, too reliable), and this rightness feels unfamiliar and alien, almost oppressive. We head instead to candidates whom our unconscious is drawn to, not because they will please us, but because they will frustrate us in familiar ways.
We marry the wrong people because the right ones feel wrong – undeserved; because we have no experience of health, because we don’t ultimately associate being loved with feeling satisfied.

Four: Being single is so awful
One is never in a good frame of mind to choose a partner rationally when remaining single is unbearable. We have to be utterly at peace with the prospect of many years of solitude in order to have any chance of forming a good relationship. Or we’ll love no longer being single rather more than we love the partner who spared us being so.
Unfortunately, after a certain age, society makes singlehood dangerously unpleasant. Communal life starts to wither, couples are too threatened by the independence of the single to invite them around very often, one starts to feel a freak when going to the cinema alone. Sex is hard to come by as well. For all the new gadgets and supposed freedoms of modernity, it can be very hard to get laid – and expecting to do so regularly with new people is bound to end in disappointment after 30.

277
© Rex

Far better to rearrange society so that it resembles a university or a kibbutz – with communal eating, shared facilities, constant parties and free sexual mingling… That way, anyone who did decide marriage was for them would be sure they were doing it for the positives of coupledom rather than as an escape from the negatives of singlehood.
When sex was only available within marriage, people recognised that this led people to marry for the wrong reasons: to obtain something that was artificially restricted in society as a whole. People are free to make much better choices about who they marry now they’re not simply responding to a desperate desire for sex.
But we retain shortages in other areas. When company is only properly available in couples, people will pair up just to spare themselves loneliness. It’s time to liberate ‘companionship’ from the shackles of coupledom, and make it as widely and as easily available as sexual liberators wanted sex to be.

Five: Instinct has too much prestige
277
Back in the olden days, marriage was a rational business; all to do with matching your bit of land with theirs. It was cold, ruthless and disconnected from the happiness of the protagonists. We are still traumatised by this.
What replaced the marriage of reason was the marriage of instinct, the Romantic marriage. It dictated that how one felt about someone should be the only guide to marriage. If one felt ‘in love’, that was enough. No more questions asked. Feeling was triumphant. Outsiders could only applaud the feeling’s arrival, respecting it as one might the visitation of a divine spirit. Parents might be aghast, but they had to suppose that only the couple could ever know. We have for three hundred years been in collective reaction against thousands of years of very unhelpful interference based on prejudice, snobbery and lack of imagination.
277
© Getty

So pedantic and cautious was the old ‘marriage of reason’ that one of the features of the marriage of feeling is its belief that one shouldn’t think too much about why one is marrying. To analyse the decision feels ‘un-Romantic’. To write out charts of pros and cons seems absurd and cold. The most Romantic thing one can do is just to propose quickly and suddenly, perhaps after only a few weeks, in a rush of enthusiasm – without any chance to do the horrible ‘reasoning’ that guaranteed misery to people for thousands of years previously. The recklessness at play seems a sign that the marriage can work, precisely because the old kind of ‘safety’ was such a danger to one’s happiness.

Six: We don’t go to Schools of Love
277
© Getty

The time has come for a third kind of marriage. The marriage of psychology. One where one doesn’t marry for land, or for ‘the feeling’ alone, but only when ‘the feeling’ has been properly submitted to examination and brought under the aegis of a mature awareness of one’s own and the other’s psychology.
Presently, we marry without any information. We almost never read books specifically on the subject, we never spend more than a short time with children, we don’t rigorously interrogate other married couples or speak with any sincerity to divorced ones. We go into it without any insightful reasons as to why marriages fail – beyond what we presume to be the idiocy or lack of imagination of their protagonists.
In the age of the marriage of reason, one might have considered the following criteria when marrying:
- who are their parents
- how much land do they have
- how culturally similar are they
In the Romantic age, one might have looked out for the following signs to determine rightness:
- one can’t stop thinking of a lover
- one is sexually obsessed
- one thinks they are amazing
- one longs to talk to them all the time
We need a new set of criteria. We should wonder:
- how are they mad
- how can one raise children with them
- how can one develop together
- how can one remain friends
277


Seven: We want to freeze happiness
We have a desperate and fateful urge to try to make nice things permanent. We want to own the car we like, we want to live in the country we enjoyed as a tourist. And we want to marry the person we are having a terrific time with.
We imagine that marriage is a guarantor of the happiness we’re enjoying with someone. It will make permanent what might otherwise be fleeting. It will help us to bottle our joy – the joy we felt when the thought of proposing first came to us: we were in Venice, on the lagoon, in a motorboat, with the evening sun throwing gold flakes across the sea, the prospect of dinner in a little fish restaurant, our beloved in a cashmere jumper in our arms… We got married to make this feeling permanent.
Unfortunately, there is no causal necessary connection between marriage and this sort of feeling. The feeling was produced by Venice, a time of day, a lack of work, an excitement at dinner, a two month acquaintance with someone… none of which ‘marriage’ increases or guarantees.
Marriage doesn’t freeze the moment at all. That moment was dependent on the fact that you had only known each other for a bit, that you weren’t working, that you were staying in a beautiful hotel near the Grand Canal, that you’d had a pleasant afternoon in the Guggenheim museum, that you’d just had a chocolate gelato…
Getting married has no power to keep a relationship at this beautiful stage. It is not in command of the ingredients of our happiness at that point. In fact, marriage will decisively move the relationship on to another, very different moment: to a suburban house, a long commute, two small children. The only ingredient in common is the partner. And that might have been the wrong ingredient to bottle.
The Impressionist painters of the nineteenth century had an implicit philosophy of transience that points us in a wiser direction. They accepted the transience of happiness as an inherent feature of existence and could in turn help us to grow more at peace with it. Sisley’s painting of a winter scene in France focuses on a set of attractive but utterly fugitive things. Towards dusk, the sun nearly breaks through the landscape. For a little time, the glow of the sky makes the bare branches less severe. The snow and the grey walls have a quiet harmony; the cold seems manageable, almost exciting. In a few minutes, night will close in.
277Alfred Sisley,
The Watering Place at Marly-le-Roi, 1875

Impressionism is interested in the fact that the things we love most change, are only around a very short time and then disappear. It celebrates the sort of happiness that lasts a few minutes, rather than years. In this painting, the snow looks lovely; but it will melt. The sky is beautiful at this moment, but it is about to go dark. This style of art cultivates a skill that extends far beyond art itself: a skill at accepting and attending to short-lived moments of satisfaction.
The peaks of life tend to be brief. Happiness doesn’t come in year-long blocks. With the Impressionists to guide us, we should be ready to appreciate isolated moments of everyday paradise whenever they come our way, without making the mistake of thinking them permanent; without the need to turn them into a ‘marriage’.

Eight: We believe we are special
The statistics are not encouraging. Everyone has before them plenty of examples of terrible marriages. They’ve seen their friends try it and come unstuck. They know perfectly well that – in general – marriages face immense challenges. And yet we do not easily apply this insight to our own case. Without specifically formulating it, we assume that this is a rule that applies to other people.
That’s because a raw statistical chance of one in two of failing at marriage seems wholly acceptable, given that – when one is in love – one feels one has already beaten far more extraordinary odds. The beloved feels like around one in a million. With such a winning streak, the gamble of marrying a person seem entirely containable.
We silently exclude ourselves from the generalisation. We’re not to be blamed for this. But we could benefit from being encouraged to see ourselves as exposed to the general fate.

Nine: We want to stop thinking about Love
Before we get married, we are likely to have had many years of turbulence in our love lives. We have tried to get together with people who didn’t like us, we’ve started and broken up unions, we’ve gone out for endless parties, in the hope of meeting someone, and known excitement and bitter disappointments.
No wonder if, at a certain point, we have enough of all that. Part of the reason we feel like getting married is to interrupt the all-consuming grip that love has over our psyches. We are exhausted by the melodramas and thrills that go nowhere. We are restless for other challenges. We hope that marriage can conclusively end love’s painful rule over our lives.
277
It can’t and won’t: there is as much doubt, hope, fear, rejection and betrayal in a marriage as there is in single life. It’s only from the outside that a marriage looks peaceful, uneventful and nicely boring.
****
Preparing us for marriage is, ideally, an educational task that falls on culture as a whole. We have stopped believing in dynastic marriages. We are starting to see the drawbacks of Romantic marriages. Now comes the time for psychological marriages.

Kaynak:thephilosophersmail.com/relationships/ho. . .
Aralık 2014

Serkan Köse

Putting Time In Perspective

Humans are good at a lot of things, but putting time in perspective is not one of them. It’s not our fault—the spans of time in human history, and even more so in natural history, are so vast compared to the span of our life and recent history that it’s almost impossible to get a handle on it. If the Earth formed at midnight and the present moment is the next midnight, 24 hours later, modern humans have been around since 11:59:59pm—1 second. And if human history itself spans 24 hours from one midnight to the next, 14 minutes represents the time since Christ.
To try to grasp some perspective, I mapped out the history of time as a series of growing timelines—each timeline contains all the previous timelines (colors will help you see which timelines are which). All timeline lengths are exactly accurate to the amount of time they’re expressing.
A note on dates: When it comes to the far-back past, most of the dates we know are the subject of ongoing debate. For these timelines, it’s cumbersome to put a ~ sign before every ancient date or an asterisk explaining that the date is still being debated, so I just used the most widely accepted dates and left it at that.
For teachers and parents and people who hate cursing:here’s a clean, Rated G version.

779

Poster:waitbutwhy.com/wp-content/uploads/2014/...

You can get the poster of this graphic here. It comes in both normal poster size andlong skinny vertical size. And a prettier, less offensive version.
And here’s a cool interactive take on the graphic. Thanks to PreziJedi.

Kaynak:waitbutwhy.com/2013/08/putting-time-in-. . .
Aralık 2014

Serkan Köse

The Fermi Paradox

Everyone feels something when they’re in a really good starry place on a really good starry night and they look up and see this:

1192
Some people stick with the traditional, feeling struck by the epic beauty or blown away by the insane scale of the universe. Personally, I go for the old “existential meltdown followed by acting weird for the next half hour. ” But everyone feels something.

Physicist Enrico Fermi felt something too—”Where is everybody? ”
________________
A really starry sky seems vast—but all we’re looking at is our very local neighborhood. On the very best nights, we can see up to about 2,500 stars (roughly one hundred-millionth of the stars in our galaxy), and almost all of them are less than 1,000 light years away from us (or 1% of the diameter of the Milky Way). So what we’re really looking at is this:
1192
Galaxy image:Nick Risinger
When confronted with the topic of stars and galaxies, a question that tantalizes most humans is, “Is there other intelligent life out there? ” Let’s put some numbers to it— As many stars as there are in our galaxy (100 – 400 billion), there are roughly an equal number of galaxies in the observable universe—so for every star in the colossal Milky Way, there’s a whole galaxy out there. All together, that comes out to the typically quoted range of between 10^22 and 10^24 total stars, which means that for every grain of sand on Earth, there are 10,000 stars out there.

The science world isn’t in total agreement about what percentage of those stars are “sun-like” (similar in size, temperature, and luminosity) —opinions typically range from 5% to 20%. Going with the most conservative side of that (5%), and the lower end for the number of total stars (10^22), gives us 500 quintillion, or 500 billion billion sun-like stars.

There’s also a debate over what percentage of those sun-like stars might be orbited by an Earth-like planet (one with similar temperature conditions that could have liquid water and potentially support life similar to that on Earth). Some say it’s as high as 50%, but let’s go with the more conservative 22% that came out of a recent PNAS study. That suggests that there’s a potentially-habitable Earth-like planet orbiting at least 1% of the total stars in the universe—a total of 100 billion billion Earth-like planets.
So there are
100 Earth-like planets for every grain of sand in the world. Think about that next time you’re on the beach.

Moving forward, we have no choice but to get completely speculative. Let’s imagine that after billions of years in existence, 1% of Earth-like planets develop life (if that’s true, every grain of sand would represent one planet with life on it). And imagine that on 1% of
those planets, the life advances to an intelligent level like it did here on Earth. That would mean there were 10 quadrillion, or 10 million billion intelligent civilizations in the observable universe.

Moving back to just our galaxy, and doing the same math on the lowest estimate for stars in the Milky Way (100 billion), we’d estimate that there are 1 billion Earth-like planets and 100,000 intelligent civilizations in our galaxy. [1]

SETI (Search for Extraterrestrial Intelligence) is an organization dedicated to listening for signals from other intelligent life. If we’re right that there are 100,000 or more intelligent civilizations in our galaxy, and even a fraction of them are sending out radio waves or laser beams or other modes of attempting to contact others, shouldn’t SETI’s satellite array pick up all kinds of signals? But it hasn’t. Not one. Ever.

Where is everybody?

It gets stranger. Our sun is relatively young in the lifespan of the universe. There are far older stars with far older Earth-like planets, which should in theory mean civilizations far more advanced than our own. As an example, let’s compare our 4.54 billion-year-old Earth to a hypothetical 8 billion-year-old Planet X.
1192
If Planet X has a similar story to Earth, let’s look at where their civilization would be today (using the orange timespan as a reference to show how huge the green timespan is) :
1192
The technology and knowledge of a civilization only 1,000 years ahead of us could be as shocking to us as our world would be to a medieval person. A civilization 1 million years ahead of us might be as incomprehensible to us as human culture is to chimpanzees. And Planet X is 3.4
billion years ahead of us…

There’s something called The Kardashev Scale, which helps us group intelligent civilizations into three broad categories by the amount of energy they use:
A Type I Civilization has the ability to use all of the energy on their planet. We’re not quite a Type I Civilization, but we’re close (Carl Sagan created a formula for this scale which puts us at a Type 0.7 Civilization).
A Type II Civilization can harness all of the energy of their host star. Our feeble Type I brains can hardly imagine how someone would do this, but we’ve tried our best, imagining things like a Dyson Sphere.
1192
A Type III Civilization blows the other two away, accessing power comparable to that of the entire Milky Way galaxy.
If this level of advancement sounds hard to believe, remember Planet X above and their 3.4
billion years of further development. If a civilization on Planet X were similar to ours and were able to survive all the way to Type III level, the natural thought is that they’d probably have mastered inter-stellar travel by now, possibly even colonizing the entire galaxy.

One hypothesis as to how galactic colonization could happen is by creating machinery that can travel to other planets, spend 500 years or so self-replicating using the raw materials on their new planet, and then send two replicas off to do the same thing. Even without traveling anywhere near the speed of light, this process would colonize the whole galaxy in 3.75 million years, a relative blink of an eye when talking in the scale of billions of years:

1192

Source:Scientific American: “Where Are They”

Continuing to speculate, if 1% of intelligent life survives long enough to become a potentially galaxy-colonizing Type III Civilization, our calculations above suggest that there should be at least 1,000 Type III Civilizations in our galaxy alone—and given the power of such a civilization, their presence would likely be pretty noticeable. And yet, we see nothing, hear nothing, and we’re visited by no one.

So where is everybody?
_____________________
Welcome to the Fermi Paradox.
We have no answer to the Fermi Paradox—the best we can do is “possible explanations. ” And if you ask ten different scientists what their hunch is about the correct one, you’ll get ten different answers. You know when you hear about humans of the past debating whether the Earth was round or if the sun revolved around the Earth or thinking that lightning happened because of Zeus, and they seem so primitive and in the dark? That’s about where we are with this topic.
In taking a look at some of the most-discussed possible explanations for the Fermi Paradox, let’s divide them into two broad categories—those explanations which assume that there’s no sign of Type II and Type III Civilizations because there are none of them out there, and those which assume they’re out there and we’re not seeing or hearing anything for other reasons:

Explanation Group 1: There are no signs of higher (Type II and III) civilizations because there
are no higher civilizations in existence.

Those who subscribe to Group 1 explanations point to something called the non-exclusivity problem, which rebuffs any theory that says, “There are higher civilizations, but none of them have made any kind of contact with us because they all _____. ” Group 1 people look at the math, which says there should be
so many thousands (or millions) of higher civilizations, that at least one of them would be an exception to the rule. Even if a theory held for 99.99% of higher civilizations, the other . 01% would behave differently and we’d become aware of their existence.

Therefore, say Group 1 explanations, it must be that there are no super-advanced civilizations. And since the math suggests that there are thousands of them just in our own galaxy, something else must be going on.

This something else is called The Great Filter.
The Great Filter theory says that at some point from pre-life to Type III intelligence, there’s a wall that all or nearly all attempts at life hit. There’s some stage in that long evolutionary process that is extremely unlikely or impossible for life to get beyond. That stage is The Great Filter.
1192
If this theory is true, the big question is, Where in the timeline does the Great Filter occur?

It turns out that when it comes to the fate of humankind, this question is very important. Depending on where The Great Filter occurs, we’re left with three possible realities:We’re rare, we’re first, or we’re fucked.
1. We’re Rare (The Great Filter is Behind Us)

One hope we have is that The Great Filter is behind us—we managed to surpass it, which would mean it’s
extremely rare for life to make it to our level of intelligence. The diagram below shows only two species making it past, and we’re one of them.

1192
This scenario would explain why there are no Type III Civilizations…but it would also mean that
we could be one of the few exceptions now that we’ve made it this far. It would mean we have hope. On the surface, this sounds a bit like people 500 years ago suggesting that the Earth is the center of the universe—it implies that we’re special. However, something scientists call “observation selection effect” suggests that anyone who is pondering their own rarity is inherently part of an intelligent life “success story”—and whether they’re actually rare or quite common, the thoughts they ponder and conclusions they draw will be identical. This forces us to admit that being special is at least a possibility.

And if we are special, when exactly did we become special—i. E. Which step did we surpass that almost everyone else gets stuck on?

One possibility: The Great Filter could be at the very beginning—it might be incredibly unusual for life to begin at all. This is a candidate because it took about a billion years of Earth’s existence to finally happen, and because we have tried extensively to replicate that event in labs and have never been able to do it. If this is indeed The Great Filter, it would mean that not only is there no intelligent life out there, there may be
no other life at all.

Another possibility: The Great Filter could be the jump from the simple prokaryote cell to the complex eukaryote cell.After prokaryotes came into being, they remained that way for almost two billion years before making the evolutionary jump to being complex and having a nucleus. If this is The Great Filter, it would mean the universe is teeming with simple prokaryote cells and almost nothing beyond that.

There are a number of other possibilities—some even think the most recent leap we’ve made to our current intelligence is a Great Filter candidate. While the leap from semi-intelligent life (chimps) to intelligent life (humans) doesn’t at first seem like a miraculous step, Steven Pinker rejects the idea of an inevitable “climb upward” of evolution: “Since evolution does not strive for a goal but just happens, it uses the adaptation most useful for a given ecological niche, and the fact that, on Earth, this led to technological intelligence only once so far may suggest that this outcome of natural selection is rare and hence by no means a certain development of the evolution of a tree of life. ”

Most leaps do not qualify as Great Filter candidates. Any possible Great Filter must be one-in-a-billion type thing where one or more total freak occurrences need to happen to provide a crazy exception—for that reason, something like the jump from single-cell to multi-cellular life is ruled out, because it has occurred as many as 46 times, in isolated incidents, just on this planet alone. For the same reason, if we were to find a fossilized eukaryote cell on Mars, it would rule the above “simple-to-complex cell” leap out as a possible Great Filter (as well as anything before that point on the evolutionary chain) —because if it happened on
both Earth and Mars, it’s almost definitely not a one-in-a-billion freak occurrence.

If we are indeed rare, it could be because of a fluky biological event, but it also could be attributed to what is called the Rare Earth Hypothesis, which suggests that though there may be many Earth-like planets, the
particular conditions on Earth—whether related to the specifics of this solar system, its relationship with the moon (a moon that large is unusual for such a small planet and contributes to our particular weather and ocean conditions), or something about the planet itself—are exceptionally friendly to life.

2. We’re the First
1192
For Group 1 Thinkers, if the Great Filter is not behind us, the one hope we have is that conditions in the universe are just recently, for the first time since the Big Bang, reaching a place that would allow intelligent life to develop. In that case, we and many other species may be on our way to super-intelligence, and it simply hasn’t happened yet. We happen to be here at the right time to become one of the first super-intelligent civilizations.

One example of a phenomenon that could make this realistic is the prevalence of gamma-ray bursts, insanely huge explosions that we’ve observed in distant galaxies. In the same way that it took the early Earth a few hundred million years before the asteroids and volcanoes died down and life became possible, it could be that the first chunk of the universe’s existence was full of cataclysmic events like gamma-ray bursts that would incinerate everything nearby from time to time and prevent any life from developing past a certain stage. Now, perhaps, we’re in the midst of an astrobiological phase transition and this is the first time any life has been able to evolve for this long, uninterrupted.

3. We’re Fucked (The Great Filter is Ahead of Us)
1192
If we’re neither rare nor early, Group 1 thinkers conclude that The Great Filter must be in our future. This would suggest that life regularly evolves to where we are, but that something prevents life from going much further and reaching high intelligence in almost all cases—and we’re unlikely to be an exception.

One possible future Great Filter is a regularly-occurring cataclysmic natural event, like the above-mentioned gamma-ray bursts, except they’re unfortunately not done yet and it’s just a matter of time before all life on Earth is suddenly wiped out by one. Another candidate is the possible inevitability that nearly all intelligent civilizations end up destroying themselves once a certain level of technology is reached. This is why Oxford University philosopher Nick Bostrom says that “no news is good news. ” The discovery of even simple life on Mars would be devastating, because it would cut out a number of potential Great Filters behind us. And if we were to find fossilized complex life on Mars, Bostrom says “it would be by far the worst news ever printed on a newspaper cover, ” because it would mean The Great Filter is almost definitely ahead of us—ultimately dooming the species. Bostrom believes that when it comes to The Fermi Paradox, “the silence of the night sky is golden. ”

Explanation Group 2: Type II and III intelligent civilizations are out there—and there are logical reasons why we might not have heard from them.

Group 2 explanations get rid of any notion that we’re rare or special or the first at anything—on the contrary, they believe in the Mediocrity Principle, whose starting point is that there is nothing unusual or rare about our galaxy, solar system, planet, or level of intelligence, until evidence proves otherwise. They’re also much less quick to assume that the lack of evidence of higher intelligence beings is evidence of their nonexistence—emphasizing the fact that our search for signals stretches only about 100 light years away from us (0.1% across the galaxy) and suggesting a number of possible explanations. Here are 10:

Possibility 1) Super-intelligent life could very well have already visited Earth, but before we were here. In the scheme of things, sentient humans have only been around for about 50,000 years, a little blip of time. If contact happened before then, it might have made some ducks flip out and run into the water and that’s it. Further, recorded history only goes back 5,500 years—a group of ancient hunter-gatherer tribes may have experienced some crazy alien shit, but they had no good way to tell anyone in the future about it.

Possibility 2) The galaxy has been colonized, but we just live in some desolate rural area of the galaxy. The Americas may have been colonized by Europeans long before anyone in a small Inuit tribe in far northern Canada realized it had happened. There could be an urbanization component to the interstellar dwellings of higher species, in which all the neighboring solar systems in a certain area are colonized and in communication, and it would be impractical and purposeless for anyone to deal with coming all the way out to the random part of the spiral where we live.

Possibility 3) The entire concept of physical colonization is a hilariously backward concept to a more advanced species.Remember the picture of the Type II Civilization above with the sphere around their star? With all that energy, they might have created a perfect environment for themselves that satisfies their every need. They might have crazy-advanced ways of reducing their need for resources and zero interest in leaving their happy utopia to explore the cold, empty, undeveloped universe.An even more advanced civilization might view the entire physical world as a horribly primitive place, having long ago conquered their own biology and uploaded their brains to a virtual reality, eternal-life paradise. Living in the physical world of biology, mortality, wants, and needs might seem to them the way we view primitive ocean species living in the frigid, dark sea. FYI, thinking about another life form having bested mortality makes me incredibly jealous and upset.

Possibility 4) There are scary predator civilizations out there, and most intelligent life knows better than to broadcast any outgoing signals and advertise their location. This is an unpleasant concept and would help explain the lack of any signals being received by the SETI satellites. It also means that we might be the super naive newbies who are being unbelievably stupid and risky by ever broadcasting outward signals. There’s a debate going on currently about whether we should engage in METI (Messaging to Extraterrestrial Intelligence—the reverse of SETI) or not, and most people say we should not. Stephen Hawking warns, “If aliens visit us, the outcome would be much as when Columbus landed in America, which didn’t turn out well for the Native Americans. ” Even Carl Sagan (a general believer that any civilization advanced enough for interstellar travel would be altruistic, not hostile)called the practice of METI “deeply unwise and immature, ” and recommended that “the newest children in a strange and uncertain cosmos should listen quietly for a long time, patiently learning about the universe and comparing notes, before shouting into an unknown jungle that we do not understand. ” Scary. [2]

Possibility 5) There’s only one instance of higher-intelligent life—a “superpredator” civilization (like humans are here on Earth) —who is far more advanced than everyone else and keeps it that way by exterminating any intelligent civilization once they get past a certain level.This would suck. The way it might work is that it’s an inefficient use of resources to exterminate all emerging intelligences, maybe because most die out on their own. But past a certain point, the super beings make their move—because to them, an emerging intelligent species becomes like a virus as it starts to grow and spread. This theory suggests that whoever was the first in the galaxy to reach intelligence won, and now no one else has a chance. This would explain the lack of activity out there because it would keep the number of super-intelligent civilizations to just one.

Possibility 6) There’s plenty of activity and noise out there, but our technology is too primitive and we’re listening for the wrong things. Like walking into a modern-day office building, turning on a walkie-talkie, and when you hear no activity (which of course you wouldn’t hear because everyone’s texting, not using walkie-talkies), determining that the building must be empty. Or maybe, as Carl Sagan has pointed out, it could be that our minds work exponentially faster or slower than another form of intelligence out there—e. G. İt takes them 12 years to say “Hello, ” and when we hear that communication, it just sounds like white noise to us.

Possibility 7) We are receiving contact from other intelligent life, but the government is hiding it. This is an idiotic theory, but I had to mention it because it’s talked about so much.

Possibility 8) Higher civilizations are aware of us and observing us (AKA the “Zoo Hypothesis”). As far as we know, super-intelligent civilizations exist in a tightly-regulated galaxy, and our Earth is treated like part of a vast and protected national park, with a strict “Look but don’t touch” rule for planets like ours. We wouldn’t notice them, because if a far smarter species wanted to observe us, it would know how to easily do so without us realizing it. Maybe there’s a rule similar to the Star Trek’s “Prime Directive” which prohibits super-intelligent beings from making any open contact with lesser species like us or revealing themselves in any way, until the lesser species has reached a certain level of intelligence.Possibility 9) Higher civilizations are here, all around us. But we’re too primitive to perceive them. Michio Kaku sums it up like this:

Lets say we have an ant hill in the middle of the forest. And right next to the ant hill, they’re building a ten-lane super-highway. And the question is “Would the ants be able to understand what a ten-lane super-highway is? Would the ants be able to understand the technology and the intentions of the beings building the highway next to them?

So it’s not that we can’t pick up the signals from Planet X using our technology, it’s that we can’t even comprehend what the beings from Planet X are or what they’re trying to do. It’s so beyond us that even if they really wanted to enlighten us, it would be like trying to teach ants about the internet.

Along those lines, this may also be an answer to “Well if there are so many fancy Type III Civilizations, why haven’t they contacted us yet? ” To answer that, let’s ask ourselves—when Pizarro made his way into Peru, did he stop for a while at an anthill to try to communicate? Was he magnanimous, trying to help the ants in the anthill? Did he become hostile and slow his original mission down in order to smash the anthill apart? Or was the anthill of complete and utter and eternal irrelevance to Pizarro? That might be our situation here.

Possibility 10) We’re completely wrong about our reality.There are a lot of ways we could just be
totally off with everything we think. The universe might appear one way and be something else entirely, like a hologram. Or maybe we’rethe aliens and we were planted here as an experiment or as a form of fertilizer. There’s even a chance that we’re all part of a computer simulation by some researcher from another world, and other forms of life simply weren’t programmed into the simulation.

________________
As we continue along with our possibly-futile search for extraterrestrial intelligence, I’m not really sure what I’m rooting for. Frankly, learning either that we’re officially alone in the universe or that we’re officially joined by others would be creepy, which is a theme with all of the surreal storylines listed above—whatever the truth actually is, it’s mindblowing.

Beyond its shocking science fiction component, The Fermi Paradox also leaves me with a deep humbling. Not just the normal “Oh yeah, I’m microscopic and my existence lasts for three seconds” humbling that the universe always triggers. The Fermi Paradox brings out a sharper, more personal humbling, one that can only happen after spending hours of research hearing your species’ most renowned scientists present
insane theories, change their minds again and again, and wildly contradict each other—reminding us that future generations will look at us the same way we see the ancient people who were sure that the stars were the underside of the dome of heaven, and they’ll think “Wow they really had no idea what was going on.”

Compounding all of this is the blow to our species’ self-esteem that comes with all of this talk about Type II and III Civilizations. Here on Earth, we’re the king of our little castle, proud ruler of the huge group of imbeciles who share the planet with us. And in this bubble with no competition and no one to judge us, it’s rare that we’re ever confronted with the concept of being a dramatically inferior species to anyone. But after spending a lot of time with Type II and III Civilizations over the past week, our power and pride are seeming a bit David Brent-esque. That said, given that my normal outlook is that humanity is a lonely orphan on a tiny rock in the middle of a desolate universe, the humbling fact that we’re probably not as smart as we think we are, and the possibility that a lot of what we’re sure about might be wrong, sounds wonderful. It opens the door just a crack that maybe, just maybe, there might be more to the story than we realize.

To humble you further:Putting Time In Perspective

Sources:
PNAS:Prevalence of Earth-size planets orbiting Sun-like stars
SETI:The Drake Equation
NASA:Workshop Report on the Future of Intelligence In The Cosmos
Keith Wiley:The Fermi Paradox, Self-Replicating Probes, and the Interstellar Transportation Bandwidth
NCBI:Astrobiological phase transition: towards resolution of Fermi’s paradox
André Kukla:Extraterrestrials: A Philosophical Perspective
Nick Bostrom:Where Are They?
Science Direct:Galactic gradients, postbiological evolution and the apparent failure of SETI
Nature:Simulations back up theory that Universe is a hologram
Robin Hanson:The Great Filter – Are We Almost Past It?
John Dyson:Search for Artificial Stellar Sources of Infrared Radiation

Kaynak:waitbutwhy.com/2014/05/fermi-paradox.ht. . .
Aralık 2014

Serkan Köse

Dazzling Images of the Brain Created by Neuroscientist-Artist

The brain has been called the most complex structure in the universe, but it may also be the most beautiful. One artist's work captures both the aesthetics and sophistication of this most enigmatic organ.
Greg Dunn earned a PhD in neuroscience before deciding to become a professional artist. "I had been a scientist in my previous life, " Dunn said.
The patterns of branching neurons he saw through the microscope reminded him of the aesthetic principles in Asian art, which he had always admired. Dunn realized that neurons could be painted in the sumi-e (ink wash painting) style, which involves making as few brush strokes as possible to capture the soul of the subject. [Research as Art: A Gallery of Scientific Beauty]
"The microscopic world belongs in the world of Asian art, " Dunn said. "There's no distinction between painting a landscape of a forest and a landscape of the brain. " Here are a few of his dazzling creations.
Cortical Columns (21K, 18K and 12K gold, ink, dye, and mica on aluminized panel)

3964
Dunn's early work involved very minimalist compositions. He uses microscope images to inspire him, but he paints all the neurons himself.
"It's almost a zen quality to the branching pattern of a neuron that I was interested in capturing initially, " he said. (Credit: Greg Dunn)

Basket and Pyramidals (Ink on 22K gold)

3964
Dunn developed a process that involves blowing ink around on non-absorbent paper. The shape of the paper and the turbulence in the air cause the ink to splatter in a way that perfectly captures the treelike tangles of a neuron. (Credit: Greg Dunn)

Gold Cortex II (Ink on 22K gold)

3964
There's a degree of randomness in the branching patterns of neurons that is difficult to capture when painting them. "If you try to paint neurons by hand, you adhere to all kinds of unconscious rules, " Dunn said.
By contrast, the ink blowing technique is kind of like Italian cooking, he said — you just get the best ingredients, and learn to control them. (Credit: Greg Dunn)

Cortical Circuitboard (Microetched gold on steel)

3964
Dunn's newer work involves using a technique called microetching. He creates these etchings in collaboration with his colleague Brian Edwards.
First, Dunn paints all the neurons by hand. Next he scans them into a computer and assembles them into an image using photo-editing software. Then, Dunn and Edwards create a high-resolution image out of hatched lines; the angles of these lines determine how light will reflect off the image. (Credit: Greg Dunn and Brian Edwards)

Electron micrograph of microetching

3964
Next, Dunn and Edwards etch the image onto metal using a technique called photolithography, which is how microchips are made.
First they print the image onto a transparent sheet, which is placed over light-sensitive material laminated to a sheet of steel. Everywhere the transparency has black ink, it prevents the light from hitting the light-sensitive layer. Next, they shine ultraviolet light on the metal, which engraves the image everywhere the photosensitive layer was blocked by the ink. Finally, they apply gold leaf to the surface. (Credit: Greg Dunn and Brian Edwards)

Brainbow Hippocampus in Blues (Microetched gold on steel)

3964
Dunn and Edwards build lights and shadowboxes around the frames of the engravings, to add different colors. By controlling the angle that the light hits the image, they can control the color of that part of the image.
The image above was inspired by the Brainbow process, a neuroscience technique for coloring neighboring neurons by combining colored fluorescent proteins. (Credit: Greg Dunn and Brian Edwards)

Brainbow Hippocampus variations

3964
Here, the Brainbow Hippocampus is shown under different lighting conditions. "You can get an infinite number of appearances, because there's no color in the surface [of the image], " Dunn said. (Credit: Greg Dunn and Brian Edwards)

Glia and Blood Vessels (22K and 12K gold, dye on stainless steel)

3964
While much of Dunn's work focuses on neurons, his subjects also include other tissue types, such as glia, non-neuronal brain cells that provide support and protection for neurons. These cells are increasingly thought to play an important role in the brain. (Credit: Greg Dunn)

Glial Flare (22K and 21K gold, and dye on aluminized panel)

3964
Another image of glia. (Credit: Greg Dunn)

Spinal Cord (12K gold, ink, and dye on stainless steel)

3964
One of Dunn's most arresting pieces isn't of the brain at all, but of a slice of the spinal cord.
Through his art, Dunn hopes to give voice to scientists whose work usually isn't appreciated by the general public, he said. "Art has the power to capture people's emotions and inspire awe [in a way] that a lot of charts and graphs don’t have. " (Credit: Greg Dunn)

Kaynak:bit.ly/1syDBLN
Aralık 2014

Serkan Köse

Bazı konular

Bu konuda oldukça fazla şey yazma isteğim olmasına rağmen, birden fazla nedenden ötürü bunu yapmamaya karar verdim. Aranızdan herhangi birisi; soru-cevap ve tecrübe paylaşımı üzerine büyük bir platform kurup yönetmedikçe, onbinlerce kullanıcı ile temasa geçip, yüzlercesi ile sayısız kez günün herhangi bir saatinde konuşamadığı sürece, onlarca gönüllü moderatörün tamamen gönüllü olarak sistemin ayakta kalması için nasıl uğraşabildiğini görmediği ve böylesine büyük bir sistemdeki problem ve süreçleri ilk elden yaşamadığı sürece kesinlikle bu tartışmada/tartışmalarda sonuca varamayacağımızı net bir şekilde anladım. Bu durumdan dolayı sizlerden özür diliyorum. Sizler kullanıcılarımızsınız; ve dünya elbette ki sizlerin etrafında dönecek. Elbette ki sistemde eksik olduğunu düşündüğünüz bir şeyin düzeltilmesini ya da açıklanmasını ACİLEN isteyeceksiniz ve aslında karşınızdaki çok çok küçük ekip (hele ki böyle büyük bir platformu ayakta tutan) de elbette ki robot olduğu için, size hemen, çok hızlı, ne kadar kısa zamanda olursa, hayatlarında o an ne olursa olsun dönecek ve ne istiyorsanız onu hemencecik yapacaklar. Elbette ki onlar da aslında insan değil ve bugüne kadar sürekli olarak hızlıca çözebildikleri birçok konu yanında; böyle basit bir konuyu, yaşadıkları herhangi bir dönemde hemen çözememişlerse asıp keseceksiniz. Elbette ki bunu kendinizin iyiliği için değil, platformun iyiliği için isteyeceksiniz. Elbette ki bu konularda bir şeyler yazacaksınız, tartışmak isteyeceksiniz ve o güne kadar küçük bir ekip olarak ne kadar büyük işler çıkardığını takdir ettiğiniz ve desteklediğiniz inploid ekibine, o anda “bu kadar büyük bir şirket, paranın da dibine vurdular heral, soruları görüyorlar ama yanıt vermiyorlar inanılmaz, bu nasıl iştir, bunlar şucu olmuş, yok bunlar hatta bucu olmuş, bunlar devlet olmuş, hatta faşizan olmuş, vb.” demeye hakkınız olacak. Elbette ki bu platform ile değil tamamen Google’ın etkisi ile sayfanızda görülen bir reklamdaki kadın figürlerini de espri ile karışık inploid platformuna maledeceksiniz (şaka mı gerçek mi ayırt edemedim, benim algı hatam da olabilir elbet)... Bunların hepsi bizim için kabul edilmiş durumlar.Yazdıklarımın hiçbirine hiçbirinizin alınmasını istemem. Açıkçası ben şahsen yazılanlara alınmıştım ama şu an bu konuda içim çok rahat çünkü bugün bir şeyi farkettim. Sizlerin kullanıcı olduğunuzu unutmuşum oldukça uzun bir süredir :). Bunu farkettim ve o andan beri de iyi hissediyorum.Sizleri kullanıcıdan öte olarak gördüğümüz çok uzun bir sürecin iki taraflı bir etkisi tüm bunlar. Sizleri sadece birer kullanıcı olarak görse idik bunların hiçbirisi olmazdı. Aramızda yeniler var, eskiler var, çok büyük ya da çok az olsun, sayısız emek var elbette ki (tüm bunlara inanılmaz saygı duyduğumuzu zaten her fırsatta dile getirdim) … Ama işin içinde insan olduğu sürece bunlar hayatın da platformun da bir parçası. Size yaşamdaki bu olaylarla
ilgili birkaç örnek vermek de isterim hatta. Bazen sorularınız silinebilir mesela, ya da yanıtlarınız silinebilir, ya da sorularınız anlamsız olduğu düşünüldüğü için elden geldiğince değiştirilebilir de ve belki de anlamı tamamen değişmiş olur. Bunların hepsini de aslında birer insan olan ve hayata karşı kendi bakışı, duruşu da olan, yani objektifliğinden de şüphe edebileceğiniz moderatörler tarafından da yapılabilir hatta. Elbette ki onların da hataları olur, ancak bu sistemin ayakta kalması için yaptıkları sayısız doğrunun yanında çok az sayıda hata yapıyorlar ve ben göğsümü gere gere onları sonuna kadar savunacak kadar iyi tanıyorum ve gözlemliyorum onların iş süreçlerini. Bu konudaki sorunlarınızı benimle zaten uzunca bir zamandır konuşuyordunuz ancak bundan sonra bunu da bir sisteme oturtmak istiyorum. Herkes için daha faydalı olacağına eminim de. Sistemle ilgili herhangi bir dilek, düşünce ve isteğinizi inploid’in info @ inploid.com adresine iletebilirsiniz. Yine ben göreceğim hepsini ve sizlerle temasa geçeceğim elbette ki ancak bu konudaki tek temas noktası bu adres olsun isterim. Maillerinizi hemen yanıtlayamayabiliriz ancak mutlaka döneceğimizden emin olun.

Konuyu fazla uzatmadan; yukarıda daha çok sıradan insan Serkan KÖSE kimliğim ile yazdığımı farkettiğim duygusallaşmış paragrafımı sonlandırarak, inploid platformundaki bir yönetici olarak, bu konudaki yanıtımı siz sevgili kullanıcılarımıza daha resmi olarak iletmek istiyorum şimdi.

Aşağıdaki durumlarda karar hakkı tamamen moderatörlere ve yöneticilere aittir. Bu kurallara uymayan herhangi bir içerik ilgili yönetici ve moderatörler tarafından silinebilir, değiştirilebilir ya da şikayet edilebilir.
  1. İmla kurallarına uymayan veya soru için gerekli olan “doğru ilgili konu başlığı, doğru noktalama, doğru soru cümlesi olma” gibi kriterleri içermeyen sorular.
  2. Kullanım şartlarındaki herhangi bir kuralı ihlal eden sorular, yanıtlar, alt yorumlar veya her türlü paylaşım.
  3. Sadece geyik maçlı olarak açılmış paylaşım, soru, yanıt veya içerikler.
  4. Sisteme daha önceden eklenmş olan sadece kişisel düşünce içeren ve “Düşünce” konu başlığına dahil edilerek kullanıcıların fikir beyanlarını da kurtarmaya yönelik daha önceden yaptığımız çalışma bugün itibarı ile sonlandırılmıştır. Eski içerik, indeks yapısından dolayı kalacaktır ancak yenilerine izin verilmeyecektir.
  5. Yukarıdaki maddelere ragmen ilk aşamada silinmemiş ama moderasyonda işlemi süren sorular için; moderasyon süreci tamamı ile sonlanmamış herhangi bir içerik bu süreçte silinebilir, ya da düzenlenebilir. Moderasyonun çok adımlı teknik yapısı nedeni ile bu soruların ne kadar süre moderasyonda kalacağı tamamen sistemdeki online moderatör sayısı ile ilgilidir, bu süre değişebilir ancak bugüne kadar mümkün olan en kısa sürede bu süreç işlemiştir. Moderasyon süreci tamamlanmış olan içerik silindiği takdirde yanıt sahiplerine ya da soru sorana mesaj ile bildirilecektir. ÖNEMLİ bir not olarak; sistemde moderasyonu tamamlanmadan once sorunun hiçbir yerde görüntülenmemesi ve tüm süreçlerin tamamlandıktan sonra yanıta açılması daha önceden inploid içerisinde varolan bir özellik olmasına ragmen, kullanıcıların aşırı aceleci tavırları nedeni ile sorusu yayınlanmadığı için aynı soruyu defalarca sorması ve sayısız şikayetin oluşması üzerine kaldırılmıştır.
  6. Soruların benzerleri sistemde var ise silinebilir, birleştirilebilir, değiştirilebilir.
  7. Tamamı büyük harfle yazılan sorular veya paylaşımlar ile tüm kelimelerin büyük harfle başladığı sorular ve yazılar silinebilir ya da düzeltilebilir.
  8. Sistemde moderatörlerin kim olduğunu öğrenmeye yönelik sorular, yazılar, tartışmalar açmak veya paylaşımlarda bulunmak yasaktır. Moderatörler inploid’in garantörlüğünde faaliyet gösteren gönüllü inploid ailesi üyeleridir. Onlar da insandırlar ve hata yapabilirler. Kullanıcılar yapılan hataları yönetime mail vasıtası ile bildirebilirler. Yönetim gereken çalışmayı yapacaktır.
  9. Yanıtı sadece “var/yok, evet/hayır, isterim/istemem, vb.” olabilecek tüm paylaşımlar silinebilir.
  10. Sadece anket amaçlı olarak sorulan veya şık da belirtilerek girilen her türlü içerik (anket için bu işi çok iyi yapan platformlar var).
  11. Sadece geyik amaçlı olarak girilen ve sistemdeki hiçbir kullanıcıya faydası olmayacak her türlü içerik silinebilir.
  12. Reklam amaçlı olarak girildiği düşünülen her türlü içerik silinebilir.
  13. SEO amaçlı olarak girilen her türlü içerik (bu tarz içerikler için inploid’in başka bir özelliğinin devreye alınması planlanıyor, süresi net değil ama o zamana dek bu kural geçerli) silinebilir.
  14. Bir soru, sonunda soru işaretini bile hak etmeyecek şekilde, soru niteliğinde değilse silinebilir.
  15. Öğrencilerin sordukları ödev soruları ve net olarak anlaşılmayan tüm içerik silinebilir.
  16. inploid platformu bu kurallara uymamasına rağmen, teknik yapının elvermediği durumlarda, içeriği sistemde tutma hakkına sahiptir.
  17. INPLOID platformundaki kuralları değiştirme ve yeni kurallar ekleme hakkı saklıdır ve inploid yönetimine aittir.
Şimdi bu kuralları okuyunca, bu kuralları destekleyici bazı inploid yazılım geliştirmelerinin yapılması gerektiğini söyleyebilir ya da isteyebilirsiniz. Bunu da saygı ile karşılıyorum ancak bu konuda size şu tarihte bunu ekliyoruz gibi bir söz verecek durumda değiliz teknik olarak. Bunu da mazur görmenizi dilerim.Buna ek olarak; sistemde hali hazırda varolan ve silinmemiş, kurallara da uymayan içerikleri de görebilirsiniz. Bunlar teknik olarak silmiyoruz ama kullanıcılarımızın önüne bu soruların düşmesini engelliyoruz. Bunu da adım adım yapıyoruz ve bu da zaman alabilir. Bunu da belirtmek isterim.

Gelelim birkaç teknik açıklamaya. Merak edilen bazı konularda da zihinleri berraklaştırmak iyi olacak sanıyorum. Sorularınızın moderasyon işlemi tamamlandıktan sonra, "indeks problemi nedeni ile silinmemesini" emsal göstererek silinen soruların "nasıl oluyor da silindiğini" sormuşsunuz. Moderasyon işlemi tamamlanma süreci bittikten sonra indekse alınıyor da ondan. Yani bizler her sorulan soruyu hemen indeks işlemi için dizinimize eklemiyoruz. Bu yüzden bazı sorular silinebiliyor ama işlemi tamamlanmış sorular silinmiyor/silinemiyor. Bu duruma rağmen silinen sorular varsa bunları bize bildirebilirsiniz ve nerede hata yapmışız bulmaya çalışırız. Bir soru ve yanıt üzerinde; kurallara uyduğu sürece, birçok kullanıcının emeği olduğu için, moderasyon işlem süreci sonunda faydalanacaklara iletiliyor bu soru.

İkinci konu, kurallar ile ilgili yöneticilerle temasa geçen sevgili Şaman’ın yanıt alamaması konusu. Bu konuyu özellikle yazmak istiyorum çünkü bu gerçekten kişisel olarak beni rahatsız etti (mesajı bana attığı için). Sevgili üstadım; şunu söylemek isterim ki, mesajı iki ya da üç hafta önce attın sanıyorum ve listeye eklediğimizi söyledim, bu ara çok yoğun olduğumuzu ve listede çok fazla iş olduğunu da ekledim sana. Bunun üzerine bir konuşma yaptığımızı ben hatırlamıyorum (yaptıysak da atlamışım demektir). Sen ise istediğini alamadığını yazmışsın. Tam olarak istediğin şey; “şu gün ve saatte kurallar açıklansın” idi sanırım ama malesef şu an geçtiğimiz süreçte bu mümkün değil ve bu konuda elimizden gelecek bir şey de şu anda yok (bu şekilde kesin bir tarih beklentisi ile bir isteğin olmasını da sağlıklı bulmuyorum zaten eğer öyle ise). Yukarıda belirlediğim kurallara ek bazı eklemeler olması gerekiyor mesela ancak konu buralara kadar geldiği için ve gerçekten bu yazıyı yazmaya zamanım bu aralar olmamasına rağmen, kendimi zorlayarak, aldığım bazı notlardan faydalanarak taslak olarak oluşturduğum bazı kurallar ile sınırı çizmeye çalıştım. Bence sağlıklı değil ama (bu konudaki tutumu da genel olarak sağlıklı görmediğim halde) bunu yine de yapıyorum. Amacım asla olayı büyütmek değil, bunun altını çiziyorum ama bakış açımı da belirtmem gerekiyor. Bugün herhangi bir devlet dairesine SADECE BİLGİ ALMA amaçlı olarak dilekçe yazsanız bile 30 iş günü bekleme süreniz var (o da yanıt gerçekten alabilirseniz). Biz elbette ki devlet değiliz ama mübalağa yaparak verdiğim bu örneğimi de mazur görün.

Diğer bir konu da inploid ile ilgili siz sevgili kullanıcılarımızın istekleri. Bugüne kadar yüzlerce istek aldık. Birbirine benzeyenleri birleştirerek, platform kullanıcılarının genel yönelimlerini gözeterek ve aramızda konuşup tartışarak da karara bağlayıp gerçekleştirdik. Buna devam da ediyoruz. Ne var ki bazı istekler tamamen kişisel olarak o kullanıcının daha çok ihtiyacı olan şeyler oluyor ve genel kullanımda önceliği olmadığını farkettiğimizde bunu ya “daha sonra yapılacaklar” listesine ekliyoruz ya da “bir daha konuşmamız gerek” olarak işaretliyoruz yeniden dönebilmek için. Şunu eklemeliyim ki dünyadaki hiçbir platformda her istediğiniz gerçekleşmez ve sizin için çok mantıklı gelen bir iyileştirme herkes için de öyle olmaz. Bunu denemesi de bedava hatta. Bu akşam facebook’a üst menüyü değiştirmeleri için mesaj atın mesela. 1 milyarın üzerinde kullanıcısı olan facebook bu değişiklik isteğini ancak yüzdelik dilimde daha fazla yer kapladıkça hayata geçirmek için daha çok çaba sarfedecektir ya da dikkate alacaktır. Sistem büyüdükçe ve kullanıcı sayısı arttıkça istekleriniz genelin içinde matematiksel olarak küçülüyor malesef (ancak biz yine de hepsini değerlendiriyoruz buna emin olun). Yapacağız dediğimiz her şeyi mutlaka yaparız, yapmamıza engel bir durum oluşursa da o durum oluştuğu anda bilgilendirme yaparız. İsteklerinizi değerlendiriyoruz ama makine değiliz. Kaldı ki; inploid’in geçirdiği sayısız değişikliğe ve geliştirmeye bakarsanız aslında sizlere ne kadar kulak verdiğimizi de anlamış olursunuz.

INPLOID, platform olarak elinden geleni en iyi şekilde yaptı, yapıyor ve yapacak. Hepinizin memnun olmayacağını elbette ki biliyoruz. Herkes memnunsa zaten yeterince iyi bir iş yapmıyoruz demektir.

Sizlerle karşılıklı olarak platformun yararına bir sonuç çıkardığımız bir süreç yaşadığımızı düşünüyorum. Bunun ötesindeki her şey kişiselleştirmeye açık olacaktır. Buna ise gerek yok.

Unutmayalım… İnsanın olduğu her yerde hata da vardır.

Sevgiler,
Kasım 2014

Serkan Köse

Yıldızlararası Filminin Bilimsel Arkaplanı

Yıldızlararası

Yıldızlararası Filminin Bilimsel Arkaplanı

Geçtiğimiz hafta vizyona giren Yıldızlararası (Interstellar) filmi, izleyeciler tarafından büyük beğeni aldı. Ayrıca filmin gerek içeriği, gerekse görsel yapısı, bilime yaptığı katkılarıyla da ses getirdi. Bu yazıda filmin kurgusuna pek dokunmadan, filmin bilimsel arkaplanına göz atmaya çalışacağız.
Filmin bilim danışmanı (ve aynı zamanda yapımcılarından olan) Kip Thorne ünlü bir fizikçi. Filmle aynı tarihte piyasa bir kitap çıkardı:The Science Of Interstellar (Yıldızlararası’nın Bilimi). Alfa Bilim dizisinden basıma hazırlanan bu kitapta filmdeki hemen her bir sahne anlatılmış ve açıklanmış. Yerimiz dar olduğundan kitaptaki önemli yerleri aktaracağımız bu yazıda, mümkün olduğunca filmi anlamamız için gereken fizik alt yapısı verilmeye çalışılacak. Bu yazıdaki görsellerin bir kısmı, ikisi de Alfa Bilim dizisinden çıkmış olan Stephen Hawking’inZamanın Kısa Tarihi ve John Gribbin’in Çoklu Evrenler kitaplarından diğerleriyse Kip Thorne’un kitabından alınmıştır.

Öncelikle Kip Thorne’dan söz edelim biraz. Amerikan Bilimler Akademisi, Ulusal Bilimler Akademisi, Rus Bilimler Akademisi, Amerikan Felsefe Derneği gibi en önde gelen bilim ve felsefe gruplarına üyeliği bulunan Prof. Thorne’un aldığı birçok ödülden birisi de 2009 yılında aldığı Albert Einstein Madalyası'dır. Prof. Thorne kütleçekim ve astrofizik konularında çalışmış ve California Teknoloji Enstitüsünde 2009 yılına kadar Feynman Teorik Fizik Profesörlüğü unvanını taşımıştır. Genel Görelilik Teorisi üzerine yazdığı yüzlerce makale ve kitapla dünyanın önde gelen araştırmacılarından biri olmuştur.

Kip Thorne’un danışmanlığında kurgulanan film baştan sona bilimsel kuramlara dayanmakta. Fantezi öğeleri yok filmde. Ancak bu bilimsel kuramların hepsi aynı türden değil. Kip Thorne Yıldızlararası’nın Bilimi kitabında bilimsel kuramları üçe ayırıyor: İlki, kanıtlanmış bilimsel gerçekler (görelilik kuramı, kuantum kuramı vb gibi). İkincisi ise henüz kanıtlanmasa bile kanıtlanacağına kesin gözüyle bakılanlar (örneğin henüz Mars’a insan gönderemediysek de yakın bir zamanda göndereceğimiz kesin). Üçüncü tür bilimsel kuramlarsa, diğer bilimsel kuramlarla çelişmeyen ancak henüz kanıtlanmamış kuramlar (sicim kuramları, 5 veya 11 boyutlu uzayzaman vb gibi). Bu kuramların doğrulanacağına dair bir kanıt yok elimizde. Ancak diğer kuramlarla uyum içinde olduklarından bunlara fantezi veya hayal ürünü olarak bakamayız. Belki ilerde yanlışlanacaklar ve yerlerini başka kuramlara bırakacaklar ama şu anda bunları kullanarak evrene ilişkin bazı olguları açıklamaya çalışmakta bir sakınca yok. Sonuçta bu bir film, eğlenceli ve ufuk açıcı olması gerekiyor.

Filmin önemli bir kısmı bu üçüncü türden henüz kanıtlanmamış bilimsel kuramlara dayanıyor. Bunları anlatmadan önce, günümüz fiziğinin temellerini oluşturan kanıtlanmış kuramlara hızlıca bir göz atmamız gerekiyor.

I)Kanıtlanmış bilimsel kuramlar

Görelilik

Einstein’ın 1905’te ortaya koyduğu özel görelilik kuramının temel postülası, fizik yasalarının serbest hareket eden tüm gözlemciler için hızları ne olursa olsun aynı olması gerektiğidir. Aslında Newton’ın hareket yasalarında da yer olan bu fikir Einstein tarafından Maxwell’in kuramını ve ışık hızını da kapsayacak şekilde genişletildi. Buna göre tüm gözlemciler ne hızla hareket ederlerse etsinler ışık hızını aynı ölçmelidirler. Bu basit fikir, kütle ile enerjinin denkliği (Emc2) gibi çığır açıcı sonuçlara yol açmıştır. Işık hızının yüzde 90’ıyla yol alan cisim durgun kütlesinin iki katına ulaşır. Cisim asla ışık hızına ulaşamaz, çünkü ulaştığında kütlesinin de sonsuz olması gerekir. Göreliliğin bir diğer önemli sonucu da uzay ve zaman hakkında tamamen yeni bir yaklaşım getirmiş olmasıdır. Eşzamanlılık diye bir kavram yoktur artık. Görelilik kuramı mutlak zaman fikrine son vermektedir. Her gözlemci kendi ölçümüne sahiptir ve farklı gözlemcilerin taşıdığı özdeş saatler aynı sonucu vermek zorunda değildir. Örneğin aynı yaştaki ikizlerden biri bir uzay gemisine binip, ışık hızına yakın bir hızda başka bir gezegene gitse, dünyadaki ikizinden daha genç olarak geri gelir. Bütün bunlar deneylerle kanıtlanmış bilimsel gerçeklerdir.

Uzayda bir kaynaktan belirli bir zamanda yayılan ışık sinyali zaman geçtikçe, boyutu ve konumu kaynağın hızından bağımsız olarak bir ışık küresi biçimindedir. Işık dalgası zaman geçtikçe büyüyen bir çember şeklinde genişler. Bu durumu biri uzay (x-ekseni) diğeri zaman (y-ekseni) olmak üzere iki boyutlu bir grafikte gösterirsek, sıfır noktasında (kaynakta) birleşen ve yukarıya doğru genişleyen bir üçgen elde ederiz. 4-boyutta çizemeyeceğimiz için uzay boyutunu ikiye indirip 3-boyutta çizersek bir koni elde ederiz (Şekil 1).


Yıldızlararası


Şekil 1Koninin üst kısmına olayın gelecekteki ışık konisi adı verilir. Aynı şekilde, ışık sinyalinin şimdiki zamana ulaşmayı başardığı olayların kümesine de geçmişteki ışık konisi denir.

Evrendeki tüm olayları üç sınıfa ayırabiliriz. Şimdiki zamanda bir O olayı olmuş olsun; ışık hızında veya ışık hızının altında bir hızla hareket eden etkiler yoluyla elde edilebilen olaylar, şimdiki zamanın geleceğinde yer alır. Şimdiki zaman sadece gelecekteki olayları etkileyebilir çünkü hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edemez.

Benzer biçimde geçmişteki etkiler de ışık hızında veya ışık hızının altında hareket ederek şimdiki olaya ulaşması mümkün olan tüm olayların kümesi olarak tanımlanabilir. Şimdiki zamanın geleceği veya geçmişinde yer almayan olaylarsa, O noktasının dışında bir yerde yer alan olaylardır. Bu tür olaylarda olan biten şeyler, ne O’da olanları etkiler ne de O’da olanlardan etkilenir. Örneğin güneşin birden ortadan kalksaydı, bu şimdiki zamanda dünyada olanları etkilemezdi, çünkü güneşin ışığı veya kütleçekim etkisinin dünyaya erişmesi 8 dakika alır. Aslında evrene baktığımızda onu geçmişteki haliyle görüyoruz.

Buraya kadar anlattıklarımız Özel Görelilik kuramının konularıydı. Öte yandan 1915’te Einstein göreliliği kütleçekime de uygulayarak çok daha genel bir kuram elde etti: Genel Görelilik Kuramı. Einstein kütleçekimin diğer kuvvetler gibi bir kuvvet olmadığını, uzayzaman bükülmesinin sonucu olduğunu gösterdi. Gezegenlerin güneş etrafında dönmelerinin nedeni, uzayzamanın içerisindeki kütle ve enerjinin dağılımı nedeniyle bükülmüş olmasıdır. Bu olayı anlamak için jeodezik kavramını incelemeliyiz. Düz uzayda iki nokta arasındaki en kısa yol düz bir çizgidir. Ama kürenin yüzeyi gibi eğri bir uzayda jeodezik en kısa yoldur. Dünyanın yüzeyini düşünürsek, bir geminin okyanusta yol alırken izleyeceği en kısa yol (jeodezik) bir çemberdir (Şekil 2)


Yıldızlararası


Şekil 2

Aynı şekilde ışık da uzayzamanda en kısa yolu izler. Dolayısıyla bükülmüş uzayda ışık eğri bir çizgi izleyerek hareket eder. Işık kütleçekim alanları tarafından bükülür.

Einstein’ın bu öngörüsü 1919 yılındaki güneş tutulması sırasında Eddington tarafından sınanmış ve doğrulanmıştır (Şekil 3).

Yıldızlararası


Şekil 3

Genel görelilik kuramı ayrıca zamanın kütleçekime göre faklı aktığını da ortaya koyar. Tıpkı birbirine göre farklı hızlarda hareket eden sistemlerde zamanın farklı akması gibi, farklı kütleçekim etkilerine maruz kalan sistemlerde de zaman farklı akar. Örneğin zamanın dünya gibi kütleli bir cismin yakınında daha yavaş akar. Dünyaya uzak bir insan için, olayların gerçekleşmesi için yakındakinden daha uzun zaman gerekir. Kullandığımız konum ölçme sistemleri (GPS’ler), dünya yüzeyinden değişik yüksekliklerdeki saatlerin hızlarındaki farklılık, ve uydulardan gelen sinyaller temelinde işleyen çok hassas navigasyon sistemleriyle çalışmaktadır. Aksi takdirde hesap edilen konum birkaç kilometre yanlış çıkar.

Filmde bu nokta çok önem kazanıyor. Uzay yolculuğundaki mürettebat, çok büyük kütleli bir kara deliğin (Gargantua) yakınında bulunan bir gezegene iniş yaptıklarında, tıpkı uzay gemisiyle ışık hızına yakın bir hızda seyrediyorlarmış gibi zaman yavaşlamasına maruz kalıyorlar. Ancak filmin senaryosu gereği gereken dakikada 7 yıllık zaman farkını yaratmak için Kip Thorne Gargantua’yı neredeyse ışık hızında döndürmek zorunda kalıyor. Bu çok eğlenceli ayrıntıyı Yıldızlararasının Bilimi’nde okuyabilirsiniz.

Kuantum
1900-1930 yılları arası dünyayı algılayışımızı kökten değiştirecek üç kuram ortaya çıktı: özel görelilik (1905), genel görelilik (1915) ve kuantum mekaniği (1900-1926). Kuantum fiziği, cep telefonlarından DNA’ya her şeyin nasıl çalıştığını açıklayabilse de, gerçekte neden böyle olduğunun cevabını veremiyor. Buradaki temel gizem, bir elektronun iki delikten aynı anda geçmesi (diğer bir deyişle Schrödinger’in kedisi) paradoksu. Hangi delikten geçtiğine baktığınızda, elektronlar ekranda girişim deseni oluşturmaz, belli bir duruma ‘çökerler’. Kopenhag yorumuna göre elektron gibi kuantum varlıklarının siz onlara bakmıyorken ne yaptıklarını sormak anlamsızdır. Bu yoruma göre, uzaydaki bir noktada, örneğin iki delikten birinde, gerçek gözlemden bağımsız olarak, elektronun nesnel varlığına verilebilecek herhangi bir anlam yoktur. Elektron sadece biz onu gözlemlediğimizde varlığa kavuşur gibi görünür (Şekil 4).


Yıldızlararası


Şekil 4: Basit bir çift yarık düzeneği. Eğer gözlemci hangi elektronun nereden geçtiğini gözlemezse girişim deseni oluşur (üstteki durum) ; ama hangi elektronun nereden geçtiğini gözlerse girişim deseni oluşmaz (alttaki durum).

Çevremizde gördüğümüz her şey, hava, su, ateş ve toprak bir metrenin on milyarda biri büyüklüğündeki atomlardan; atomlar kendilerinden on bin kat küçük çekirdek ile bir milyar kat küçük elektronlardan; çekirdek ise kendinden on kat daha küçük nötron ve protonlardan oluşmaktadır. Atom çekirdeğindeki proton ve nötronlar ise temel parçacık olan kuarklardan meydana gelmektedir. Böylesi küçük varlıkların (mikrokozmos) davranışlarının günlük hayatta (makrokozmos) gözlemlediğimiz cisimlerden farklı olduğunu varsayıyoruz. Çok küçük boyutlarda geçerli olan kuantum mekaniği yasalarına göre, atomaltı parçacıkların konumları ne kadar yüksek hassasiyetle ölçülürse, hızları o kadar az hassasiyetle bilinebilir (Heisenberg belirsizlik ilkesi) ; hem dalga hem parçacık özellikleri gösterirler; devinim sırasında belli bir yörünge izlemezler; verilen bir durumdan diğerine geçerken gözlenemeyen ara durumlar geçirirler. Özetle, mikrokozmosa uyguladığımız doğa yasalarıyla, makrokozmosu değerlendirirken ortaya attığımız doğa yasaları arasında ontolojik bir kopuş sözkonusu. Çünkü beynimiz makrokozmosta evrimleşti. Çevremizdeki olaylara tepki vermeye yönelik olarak evrimleşen zihnimiz, atom altı dünyasındaki günlük hayatta alışkın olmadığımız olguları yorumlamakta yetersiz kalıyor.

Evrenimiz aslında temelinde kuantize olmuş durumda. Evrendeki her şey (biz dahil) az ya da çok, rastgele dalgalanmakta. Küçük nesnelerdeki dalgalanmaları hassas aletlerle tespit edebiliyoruz. Ama büyük cisimlerde dalgalanma çok çok az olduğundan tespiti mümkün değil. Ancak sözkonusu kütleçekim olduğunda ve kara delik ya da Büyük patlama gibi tekillikler söz konusu olduğunda kuantum dalgalanmaları temel rol oynamakta.


Yıldızlararası

Şekil 5: Şekilde, farklı enerji seviyelerindeki atomlardaki elektron olasılıkları görülmekte.


Günlük hayatta yukarıda bahsettiğimiz etkileri gözlemleyemememizin nedeni, deneyimlediğimiz hızların ve kütleçekim alanlarının çok zayıf, boyutların ise çok büyük olmasıdır.

Karadelikler
Ama karadelikler için durum değişir. Kara deliklerde hem kütleçekim çok büyüktür ve karadelik tekilliklerinde kuantum mekaniğinin önemli etkileri olsa gerektir. Bu yüzden nasıl klasik fizik atomların sonsuz bir yoğunluk derecesinde çökmesi gerektiğini varsayarak kendi çöküşünü öngörüyorsa, klasik genel görelilik de karadeliklerdeki sonsuz yoğunlukta noktalar öngörerek bir anlamda kendi kendini çökertir. Bu nedenle fizikte yeni bir kurama, genel görelilikle kuantumu birleştiren bir kurama ihtiyaç vardır. Böyle bir kuramın sahip olması gereken bir dizi özelliği biliyoruz. Ama önce kara deliklerin özelliklerine göz atalım.

Aslında kara delik fikri genel görelilikten çok daha eskidir. İngiliz fizikçi John Michell 1783 yılında, yeterli ölçüde yoğun ve kütleli bir yıldızın ışığın kaçamayacağı yeğinlikte bir kütleçekim alanına sahip olacağını öngörmüştü.

Bugün bu tür cisimlere kara delik diyoruz, çünkü bu cisimlerden hiç bir şey kaçamaz. Şüphesiz o yıllarda ışığın kütleçekimden nasıl etkilendiğine dair bir fikir yoktu. Ama 1915’te Einstein’ın genel göreliliği ortaya koymasından bu yana kütleçekimin ışığı nasıl etkilediğine ilişkin tutarlı bir kuramımız var.

Bir kara deliğin nasıl oluştuğunu anlayabilmek için öncelikle bir yıldızın yaşam döngüsüne bakmamız gerekir. Bir yıldız, kütleçekim kuvveti nedeniyle çok büyük miktarda hidrojenin kendi üzerine doğru çökmeye başladığında biçimlenir ve atomlar birbirleriyle daha sık ve daha yüksek hızlarda çarpışmaya başlayarak yıldız ısınır. Sonunda öyle sıcak bir hale gelir ki, hidrojen atomları çarpıştıklarında artık birbirlerinden sekmez, bunun yerine helyumu oluşturacak şekilde kaynaşırlar. Füzyon adı verilen bu tepkimede serbest kalan ısı, yıldızın parlamasını sağlar. Bu ısı, gazın basıncını kütleçekim etkisini dengelemeye yeterli olana dek arttırır ve gazın büzüşmesi durur. Tıpkı bir balonu üfleyerek şişirmeye başladığımızda, balonu genişletmeye çalışan içerideki havanın basıncı ile balonu küçültmeye çalışan lastikteki gerilim arasındaki denge gibi, yıldız da bir süre sonra genişlemesini durdurur. Ancak en sonunda yıldız hidrojenini tüketir ve soğumaya, dolayısıyla da büzüşmeye başlar. Bir yıldızın kütlesi Chandrasekhar sınırından azsa, büzüşme durur ve beyaz cüceye dönüşür. Öte yandan Chandrasekhar sınırının üzerinde bir kütleye sahip olan yıldızlar, yakıtlarının sonuna geldiklerinde kara deliğe dönüşebilirler.

Güneş'in kütlesinin 5-10 katı kadar kütlesi olan bir yıldız düşünün. Birkaç milyar yıllık yaşam süresi boyunca hidrojeni helyuma dönüştüren yıldızın merkezinde üretile ısı yıldızı kendi kütleçekimine karşı desteklemeye yeterli basınç yaratacaktır. Ancak yıldız nükleer yakıtını bitirdiğinde, dışa doğru basıncı koruyacak hiçbir şey olmayacak ve yıldız kendi kütleçekimi nedeniyle çökmeye başlayacak, büzüldükçe yüzeydeki kütleçekim alanı güçlenecek ve kaçıp kurtulma hızı artacaktır. Yıldızın yarıçapı otuz kilometrenin altına inene kadar kaçıp kurtulma hızı saniyede 300.000 kilometreye, ışığın hızına kadar artmış olacaktır ve sonra yıldızdan yayılan herhangi bir ışık sonsuzluğa kaçamayacak, kütleçekim alanı tarafından çekilecektir. Böylelikle yıldız kara deliğe dönüşmüş olur. Kara deliğin sınırına olay ufku denir ki, yaklaşık on Güneş kütlesi kadar kütlesi olan bir yıldız için bu sınır yaklaşık otuz kilometredir (Şekil 6).


Yıldızlararası
Şekil 6

Roger Penrose ve Stephen Hawking’in çalışmaları, genel görelilik uyarınca bir kara deliğin içerisinde sonsuz bir yoğunluğa ve uzayzaman bükülmesine sahip bir tekilliğin olmak zorunda olduğunu gösterdi. Bu Büyük Patlamadaki duruma benzer tekillikte bilimsel yasaların ve bizim geleceği öngörme becerimiz geçersizleşir. Ancak kara deliğin dışında kalan bir gözlemciye tekillikten ne ışık ne de başka bir sinyal ulaşabildiğinden bu durumdan etkilenmez. Kara deliğin dışında kalan gözlemciler tekillikte oluşan öngörülebilirlik kırılmasının sonuçlarından korunmaktadırlar. Olay ufku, kara deliği çevrelemiş tek yönlü bir filtre gibidir. Cisimler, olay ufkundan geçerek kara deliğe düşebilir, ama hiçbir şey kara delikten çıkıp olay ufkundan geçerek dışarı çıkamaz.

Kara delikler doğrudan gözlemlenemezler ama çevresindeki yıldızları içine çekerken oluşturdukları görüntüler saptanabilir. Kütleçekimsel mercek etkisi adı verilen bu durum da filmde isabetli bir şekilde veriliyor. Einstein'ın Görelilik kuramının ortaya koyduğu kara delik yapısının, gerçeğe en yakın gösterimi bu filmde yapılmış. Hatta bu film için hazırlanan görseller yeni bir bilimsel keşfe bile yol açmış.

II)Kanıtlanmamış bilimsel spekülasyonlar

Sicim kuramları ve zaman yolculuğu
İşte filmin ana teması da aslında kara deliğin içinde neler olup bittiğini bilmememize dayanmakta. Kara deliklere ilişkin alternatif fizik modelleri vardır. Bu modellerden bazıları kuantum kuramıyla kütleçekimi birleştiren kuantum kütleçekim kuramlarıdır ki, en popülerleri arasında sicim kuramları yer alır.

Sicim kuramına göre madde, titreşen sicim benzeri nesnelerden ve uzay da ekstra gizli boyutlardan oluşur; bilinen her parçacık aslında salınan küçük bir sicimdir ve sicimler farklı şekillerde salınarak farklı parçacıkları meydana getirirler. Ufak sicimlerin yanı sıra kozmik sicimlere benzeyen çok büyük sicimlerin de olması olasıdır. Bu kuram doğada gözlenen sayısız temel parçacığı tek bir nicelikle, sicimle açıklayabildiği için güzel bir kuramdır. Sicimler kesin, kuantize olmuş hareketlere sahip olarak titreşir ve dönerler; böylece her yeni kuantize durum kütle, yük ve spin gibi bir dizi fiziksel özellik ortaya çıkartır. Fotonları ya da gravitonları tanımlayan sicimlerin ufak parçaları yaklaşık olarak bir protonun çapının bir trilyonda birinden daha küçüktür ve o nedenle de günümüz teknolojileriyle saptanamazlar. Sicim kuramı kütleçekimi de açıklayabildiği için çok başarılı bir kuramdır ama henüz spekülasyon düzeyindedir, kanıtlanamamıştır. Yine de sicim kuramı, sonsuzlukları barındırmayan bir kuantum kütleçekim kuramını otomatik olarak kapsar. Sicimin iki parçası çarpıştığında, birleştiğinde ve parçalara ayrıldığında meydana gelen olayların hesapları sonlu değerler verir. Hiçbir tekillik ya da sonsuzluk yoktur.

Başlangıcı 1968’e dayanan sicim kuramının modern versiyonu Edward Witten’ın fikirlerine dayanır ve bu bize yeni bir kuantum kütleçekim kuramı sunar. Sicim kuramının bu versiyonunda sıradan üç boyutlu evren, deneyimlenemeyecek dördüncü bir boyut boyunca uzanan ince bir boşluk sayesinde birbirlerinden ayrılır. Atomlar ve ışık, içinde yaşadığımız uzayın yüksekliği, genişliği ve derinliği boyunca hareket edebilir ama ekstra boyutta hareket etmeleri sicim kuramı yasalarınca yasaklanmıştır. Diğer evren de ekstra boyutta hareketleri yasaklanmış kendine has madde ve ışığa sahiptir ve bu iki evren birbirleriyle kütleçekim sayesinde etkileşebilirler. İşte filmde de Cooper’ın geçmişiyle haberleşebilmesi bu sayede gerçekleşir.

Modern sicim kuramlarında (ya da M-kuramlarında) uzayzamanın alışıldık dört boyut yerine, on bir boyuta ihtiyaç vardır. Böylece ek uzayzaman boyutlarının varlığı bize bilimkurgusal bir malzeme sunar ve bu sayede genel göreliliğin normal sınırlaması olan ışıktan hızlı ve zamanda geriye doğru seyahat edilememesinin üstesinden gelinir. Zaman yolculuğunun ana fikri, bu fazladan boyutlardan geçen bir kestirme yoldan gitmektir. Bu durumu şöyle kafamızda canlandırabiliriz. İçerisinde yaşadığımız uzayın sadece iki boyutlu ve simit (torus) yüzeyi gibi olduğunu düşünün (Şekil 7). Simitin iç tarafındaysanız ve diğer taraftaki bir noktaya gitmek istiyorsanız, simitin iç kısmını dolaşarak gitmeniz gerekir. Oysa üçüncü boyutta yolculuk edebiliyor olsanız, doğrudan karşıya geçerdiniz.

Yıldızlararası

Şekil 7

Yıldızlararası
filminin bilim danışmanı Kip Thorne’un bilimkurguya kazandırdığı solucan deliği fikri de buna benzer. 1984’te Carl Sagan’a Mesaj romanı için verdiği solucan deliği fikri o günden bu yana bilimkurgunun vazgeçilmez unsuru haline gelmiştir. Gerek diğer bilimkurgu romanlarında ve filmlerinde gerekse Yıldızlararası’ndaışıktan hızlı seyahat için solucan deliği kullanılır. Bir solucan deliği, yukarıdaki simit örneğinde olduğu gibi, uzayzaman düzleminin bir noktasını tamamen ayrı bir bölgedeki bir diğer noktasına doğrudan bağlayan geçittir. Basitçe bir kağıdı elinize alıp, iki kenarını birbirine değecek şekilde katladığınızda, birbirine değen uçlar arasında seyahat edebilmeniz şeklinde görselleştirilebilir (Şekil 8). Şekilde görüldüğü gibi, normal de 25 ışık yılı mesafedeki Vega’ya gitmemiz için bir solucan deliği kullanırsak neredeyse Vega’ya anında ulaşırız.

Yıldızlararası
Şekil 8

Elbette, bizi böyle bir yolculuğa çıkartabilecek bir makine inşa etmek oldukça zordur ve bunu sağlayacak teknoloji bugün var olan her şeyden çok daha farklı olacaktır.

Witten’ın M-teorisi titreşen sicimler yerine, titreşen zarları koyar. Bir nokta bir 0-zar’dır, bir çizgi (veya sicim) bir 1-zar’dır, bir tabaka bir 2-zar’dır, ve görsellemesi zor olsa da, daha yüksek boyutlarda özdeş yapılar bulunmaktadır: 3-zar, 4-zar, vs. İşte bu kuram evrenin başlangıcı sorununa da bir açıklama getirir. Ovrut, Steinhardt ve Turok bu kuramı evrenin başlangıç soruna bir çözüm olarak kullandılar ve Büyük Patlamanın birbirine çarpan zar evrenler ile başlamış olabileceğini önerdiler. Buna göre, sonsuz sayıda evren-zarlar birbirleriyle çarpıştıklarında (Şekil 9) bizim Büyük Patlama dediğimiz şey gerçekleşir ve içinde yaşadığımız evren genişlemeye başlar. Öte yandan başka yerlerde, başka boyutlarda da sonsuz sayıda Büyük Patlamalar gerçekleşmekte ve sonsuz sayıda başka evrenler de ortaya çıkmakta.
YıldızlararasıŞekil 9: Çarpışan zar-evrenler

Bütün bu bilgilerin ışığında filmin en zor anlaşılan kısmına gelebiliriz. Kara deliğin içinde ne var? Nasıl oluyor da filmin kahramanı başka bir boyuta (ve zamana) geçebiliyor ve bizim yaşadığımız boyutu (ve zamanı) etkileyebiliyor? Şüphesiz işin bu kısmı spekülatif bilime giriyor. Ancak bunun bilimsel bir spekülasyon olduğunu ve her ne kadar kanıtlanmasa da diğer bütün kanıtlanmış bilimsel kuramlarla uyum içinde olduğunu hatırlatalım. Uzayzamanın bükülebildiğini yukardaki paragraflarda anlatmıştık. Bu konuda kimsenin bir şüphesi yok. Ancak bu bükülme iki şekilde gerçekleşebilir. 1-) İçinde yaşadığımız 4-boyutlu uzayzamandan başka bir boyut yok ve bükülme uzayzamanın kendisinin bükülmesidir. Büyük Patlamadan bu yana genişleyen evren de, bütün uzayzamanın genişlemesi şeklinde gerçekleşiyor. Tıpkı bir balon gibi ama balondan başka bir şey yok. Klasik cevap bu ve bu cevap yakın zamana kadar bütün fizikçilerin ortak görüşüydü. 2-) Ancak bir açıklama daha var ki, özellikle 1980’lerden sonra kuantum kütleçekim kuramlarının çeşitlenmesiyle birlikte, sicim kuramları, M-kuramı gibi popüler kuramlar tarafından benimsenmekte. O da şu: içinde yaşadığımız uzayzaman,yığın [bulk] adı verilen bir beşinci boyut (diğer tüm boyutları 5. Boyut gibi düşünelim) içinde bükülmekte. Dolayısıyla bu açıklamaya göre, “evrenimiz neyin içinde genişliyor? “ sorusuna verilecek yanıt:, “yığının içinde ya da 5. Boyutun içinde genişliyor” olacaktır. Bu yeni kuramlara göre bizim içinde yaşadığımız evren bu yığının için de bir zardır [brane] (Şekil 10).

Yıldızlararası
Şekil 10: 4-boyutlu uzayzamanımızı 2-boyutta canlandırmaya çalışırsak elde edeceğimiz resim şekildeki gibi bir zar [brane] olacaktır. Yığın [bulk] ise buna dik bir 5. Boyuttur. Şekildeki “dışarı-içeri” [“out-back”] yönü, zardan yığına olan yöndür.

Ayrıca bu kuramlara göre, kütleçekimi hariç diğer bütün kuvvetler (elektromanyetizma, zayıf ve yeğin nükleer kuvvetler) bizim zarımız içine hapsolmuş durumdalar. Sadece kütleçekim boyutlararası geçiş yapabilmekte.

Yıldızlararası filmi, yığının [bulk] var olduğu varsayımına göre kurgulanmış. Öte yandan eğer yığın varsa o zaman kurama göre mutlaka “bükülmüş” olmalıdır. Teknik olarak söylersek, eğer yığın (5. Boyut) bükülmüş olmasaydı, kütleçekim ters kare yasasına değil ters-küp yasasına göre davranırdı. Diğer bir ifadeyle, güneşle gezegenler arasındaki kütleçekim kuvveti mesafenin küpüyle ters orantılı olurdu ve bu durumda gezegenler güneşin etrafında dolanmak yerine uzaya dağılıp giderlerdi.

Şimdi 2-boyutta gösterdiğimiz 4 uzayzaman boyutlu zarımızdaki boyutları 1-boyuta indirelim (Kuzey-Güney) ve ortadaki kalın çizgiyle ifade edelim (Şekil 11).
YıldızlararasıŞekil 11

Şekil 11’in ortasındaki mavi diskte küçük bir parçacığın kütleçekim alanı betimlenmekte. Kırmızı çizgiler kuvvet çizgilerinin “dışarı-içeri” [out-back] yönünde yığına sızmasını gösteriyor. Mavi diskin içinden yayılan kütleçekim kuvvet çizgileri, diskin dışına çıktıklarında Kuzey-Güney [North-south] yönüne paralel olurlar ve “dışarı-içeri” yününe gitmezler. Böylelikle Newton’ın ters kare yasası da tekrar sağlanmış olur.

Kuantum kütleçekimi anlamaya çalışan fizikçiler, ekstra boyutların mikroskobik boyutlarda olduklarını ve kendi üzerlerine katlandıklarını düşünürler. Bu da kütleçekimin çok hızlı yayılmasını engeller. Ancak Yıldızlararası filminde bir spekülatif adım daha atılmış ve bu boyutlardan en az birinin kendi üzerine katlanmadığı varsayılmış. Bunun nedeni de filmin kahramanına yer açmak. Cooper filmin sonunda teserakt adı verilen 4-boyutlu bir küpün içine düşüyor.

1999 yılında Lisa Randall ve Raman Sundrum kütleçekimin yığının içine yayılmasını önleyen bir yol buldular. Randall’ın Warped Passage [Bükülmüş Geçitler] kitabında (Alfa Bilim dizisinden basıma hazırlanmakta) anlatılan teknik detaylara değinmeden, buna Anti-deSitter bükülmesi adı verildiğini söyleyelim. Özetle belirtirsek, Anti-deSitter bükülmesi kuantum dalgalanmalarından kaynaklanmakta.

Şimdi, mikroskopik bir tesearkta yaşayan iki mikrobu gözümüzde canlandıralım. Bunlar birbirlerinden 1 km mesafede olsunlar ve dik açılarla kendi zarları terk edip yığının [5. Boyut] içine girsinler (Şekil 12).

Yıldızlararası
Şekil 12
Bu mikroplar 1 mm yol aldıklarında, Anti-deSitter (AdS) bükülmesi nedeniyle aralarındaki mesafe 10 kat küçülür, 100 m’ye iner ve yol almaya devam ettiklerinde aralarında mesafe de küçülür. Bu küçülme nedeniyle de, zarımızın dışındaki 5. Boyutta kütleçekimin yayılacağı fazla bir yer kalmaz.

Bu nedenle, aslında Cooper’ın teserakta gezinebileceği pek yer yoktur. Ama Kip Thorne bu problemi kendi zarımızı AdS bükülmesinin içinde bir sandviç gibi tasarlayarak çözer. Sandviçin içinde ortadaki bizimki olmak üzere üç zar vardır ve sandviçin dışında yığın bükülmüş değildir. Dolayısıyla sandviçin dışında her türlü bilimkurgusal senaryoya izin verecek bir alan kalır. Sandviçin kalınlığının 3 santimetre olması bütün gözlemlenir evreni kapsaması için yeterlidir!

YıldızlararasıŞekil 13

Cooper’ın içinde gezindiği 4 boyutlu küp [teserakt] hakkındaki teknik detayları Kip Thorne’un kitabında okuyabilirsiniz. Burada kütleçekim dalgalanmaları önemli bir yer tutmakta. Filmde de kütleçekim anomalileri olarak karşımıza çıkıyorlar.

Aslında kütleçekim anomalileri çok eski bir kavram. Newton kuramına uymayan Merkür’deki anomali Einstein kuramıyla halledilmişti. Daha modern bir anomali kara madde kavramını kattı bilim dünyasına. Henüz kara maddenin ne olduğu çözülebilmiş değil. 1998’de çok daha çığır açıcı bir anomali evrenin hızlanarak genişlediğini göstererek kara enerji ismini aldı. Kara enerjinin de ne olduğunu bilmiyoruz. Filmdeki anomalilerse zaten varlığını bildiğimiz gelgitsel kütleçekimdeki açıklanamayan farklılıklar. NASA’daki profesör bunlara 5. Boyuttakilerin yol açtığından şüpheleniyor. 5. Boyuttaki yığın alanının böylesine gelgitsel kütleçekim anomalilerine yol açması mümkün.

Tekillik
Kuantum dalgalanmalarını bir kenara bırakırsak, Einstein’ın çok iyi anlaşılmış görelilik yasalarını elde ederiz. Bu yasalar uzayzamanın örneğin bir kara delik etrafında nasıl büküldüğünü betimler. Ancak kuantum dalgalanmalarını işin içine katmadan doğru bir kuantum kütleçekim kuramı elde etmek de mümkün değildir. Çünkü Einstein yasaları Büyük Patlamanın başlangıcı ya da kara deliğin içi gibi yerlerde çalışmaz. Tekillik, uzayın ve zamanın bükülmesinin sınırsız olduğu yerdir.

Yıldızlararası
Şekil 14: kuantum köpüğü
Tekillik, Einstein yasalarıyla kuantum kuramının birleştiği yerdir. İşte o nedenle kara deliğin içinde neler olup bittiğini anlamak, kuantum kütleçekim kuramını kurtaracak olan bir bilgidir. Filmde de bu bilgiye erişmek için kahramanlarımız kara deliğin içine dalmaktalar.

1990’lardan bu yana fizikçiler kara delikler hakkında daha çok şey bildiklerini düşünüyorlar. Her ne kadar bu kuramlar doğrudan deneylerle veya gözlemlerle kanıtlanmamış olsa da, diğer kuramlar ve gözlemlerle uyum içindeler. Eskiden sadece BKL tipi tekillikler bilinirdi. Belinsky, Khalatnikov, ve Lifshitz isimli Rus fizikçilerin adını verdiği BKL tipi tekillikler yüksek düzeyde kaotiktir. Böyle bir kara deliğin içine girmeniz tavsiye edilmez. Eğer kazara böyle bir kara deliğin içine düşerseniz atomlarınıza ayrılırsınız. Rus fizikçiler kara deliğe düşen birinin kaderini öngörebiliyorlar ancak tek bir konuyu bilemiyorlar: atomların kaderi. Ne onlar ne de başka hiç kimse günümüzde kara deliğe düşüp de parçalanan bir cismin atomlarının ne olacağını öngöremiyor.

Yıldızlararası
Şekil 15

1991 yılında Eric Poisson ve Werner Israel, Einstein denklemleri üzerine çalışırken ikinci tipte bir tekillik keşfettiler. Bu tekillik kara delik yaşlandıkça büyüyordu. Nedeniyse, kara deliğin içinde zamanın olağanüstü yaşlanmasıydı. Eğer Gargantua gibi kara deliğin içine düşerseniz, sizinle birlikte gaz, toz, ışık vb gibi birçok başka şey de girer. Bütün bunların kara deliğe girmesi, dışarıdan bakan bir gözlemci için milyarlarca yıl alır. Ama kara deliğin içindeki biri için bir saniyeden kısa bir süredir bu. Dolayısıyla böyle bir kara deliğin içine girerseniz, bütün bu maddelerin ışık hızına yakın bir hızla, ince bir tabaka halinde üzerinize doğru düştüğünü görürsünüz. Bu tabaka uzayzamanı bozan yoğun gelgitsel kütleçekim kuvvetleri yaratır. Gelgit kuvvetleri sonsuza kadar büyürken tekillik oluştururlar. Sonuçta “içeri doğru tekillik” meydana gelir (Şekil 16).
YıldızlararasıŞekil 16

Gelgit kuvvetleri bir yandan çekip bir yandan sıkıştırdığından, tekilliğe ulaştığınızda net kuvvet sonsuz değil sonlu olur ve hayatta kalma şansınız olabilir (Şekil 17).

YıldızlararasıŞekil 17

2012’de Donald Marolf ve Amos Ori üçüncü tipte bir tekillik keşfettiler. Sizden önce kara deliğe düzen gaz, toz, ışık, kütleçekim dalgaları vb gibi şeylerin yarattığı “dışarı doğru tekillik” adı verilen bu tekillik de kara delik yaşlandıkça büyür. Bunların küçük bir bölümü kara deliğin içindeki uzay ve zaman bükülmeleri sonucu size doğru yansır. Bu yansıma, zaman yavaşlaması yüzünden bir şok cephesi gibi sıkıştırılmıştır Yine gelgit kuvvetleri oluşturur ve sonsuzluğa doğru büyüyerek tekillik oluştururlar. Ama bu defa söz konusu olan “dışarı doğru tekillik”tir. Bu tür bir tekillik içinde de sağ kalma şansınız vardır (Şekil 18).


YıldızlararasıŞekil 18

Sonuç olarak, filmin kahramanı yarattığı “dışarı doğru tekillik” tipindeki bir tekillik içine düşerek dört boyutlu küp olan teserakta girer ve kütleçekim anomalileri yaratarak geçmişe haber gönderir. Bütün bunlar fantezi değil, şu anki bilimsel bilgilerimizle olası senaryolar. Ama şüphesiz kanıtlanmış bilgiler değil bunlar. Filmden zevk almanız dileğiyle.

Kerem Cankoçak
kaynak: keremcankocak.blogspot.com.tr/2014/11/yl. . .
Kasım 2014

Serkan Köse

Why It's A Great Time To Raise A Seed Round

399
Seed investments are booming. According to Crunchbase data, the number of seed rounds in US companies has grown by 10x in 6 years from 200 per year to more than 2,200 in 2013. This is driven by the expansion of the institutional seed investor and the tripling of seed stage capital available to founders.
399
With all that capital entering the market, seed round sizes have also increased. The top quartile seed rounds have expanded by 44% in 8 years, and by 75% since 2008. The 75% percentile seed round in 2014 totals $1.3M. Coincidentally, this seed round size maximizes a seed stage’s company odds of a follow-on Series A.
399
The expansion in seed investments spans the top 3 states for venture capital (CA, MA, and NY), which collectively account for 70% of seed investment dollars raised. Today, Californian seed-stage startups raise 8.2x as much in aggregate as they did in 2008. Massachusetts startups have increased their seed investment by 20x and NYC companies have raised more than 14x more seed dollars.
Capital is plentiful. Startup infrastructure costs continue to plummet App stores and other novel channels of distribution are flourishing. At this point, a startup’s most challenging task, aside from finding the right idea, is recruiting and retaining a great team. But if you needed another push to found a startup, just take a look at the data.
Nov 11, 2014

Kaynak: tomtunguz.com/state-seed-market-q4-2014
Kasım 2014

Serkan Köse

How to go from $0 to $75,000/mo. without taking on an investor or hiring a single employee

3465

In case you didn’t know, we (Talkroute) declined our acceptance into a well-known accelerator, and a lot of people thought we were stupid. Even after I published a ridiculously long blog post explaining why we said “no thanks, ” the skeptics remained, well, skeptical.
But today, right here on VentureBeat, I wanted to share a little secret.
Within six months of declining Techstars, we went from $0 to $75,000+ per month with no outside investment and without hiring a single employee.
My cofounder, Eric Howey (yes, we are related), and I worked heads-down on scaling the bejeezus out of Talkroute and, just like Thomas Edison’s lightbulb extravaganza, found 10,000 things that didn’t work — and three things that worked quite well.

Customer Acquisition: A tactic Google hasn’t blocked yet that got us thousands of customers for $0


As you know, Google loves unique and relevant content. So, when the fate of Google Voice was unknown back in May, we seized the opportunity to write a blog post about Google Voice alternatives.
Fast forward to today, that blog post has been read 180,000+ times over five months, resulting in 17,000+ sign-ups. And it still generates 1,000 – 2,000 sign-ups per month.
Oh, and the cool part is that it cost us $0 (we wrote it ourselves), and it took us under four hours to go from random idea in the shower to a real live article on our blog (side note: we used the Yoast WordPress plugin to quickly markup the meta info and make the post a bit more SEO friendly; this only took a couple minutes).
The slow death of old school black-hat SEO tricks actually presents a surprisingly compelling opportunity: For the first time ever, you can feel confident that investing your time crafting unique content that is relevant to recent events in your industry will be justly rewarded by the Google gods!
So, what are the takeaways?
  • A corporate blog can generate a lot of business.
  • Monitor the news and voice your opinion on what is going on in your industry.
  • Small corporate blogs from new startups can actually rank pretty well on Google.
Customer Service: The trick we use to support 5,000+ paying customers for less than one hour a day

3465

Nothing against Tony Hsieh and Zappos’ customer service, but delivering a big bundle full of happiness can send young startups down the wrong path.
Rather than viewing customer service as an inevitable byproduct of having customers and immediately focusing on hiring someone to “handle that stuff, ” we decided to obsess over making our UI and product documentation so awesome that no one needed to ask us anything, ever.
Ok, obviously there are going to be questions from time to time, but the point is, we kept testing and tuning our UI until we reached the lowest number of inquiries possible (side note: had we not bootstrapped our company, I question whether we would have been as incentivized to take this approach).
When we first launched, we only had ~100 beta users, and they were peppering us with 70-80 customer support tickets per day!
Now, with 40,000+ users, we address an average of 40 tickets per day (80% of which are via email), taking an average of 1-2 minutes per ticket to address. And 90% of those tickets are pre-sales questions.
So, what’s the takeaway?
  • You don’t need to Zappify your customer service situation just because that’s what all the cool kids are doing.

3465

Pricing Model: How to increase the price of your service without pissing everyone off

We used to have a multi-tiered pricing structure that started at $9.95 for 500 minutes a month and went up to $199.95 for 10,000 minutes a month.
Pretty much every SaaS startup on planet Earth does tiered pricing, and when we launched we followed industry protocol. Why reinvent the proverbial wheel, right?
Wrong.
When we looked at our conversion funnel, we noticed that people were spending a ton of time on the payment page and that an embarrassingly high number of people decided not to buy.
Long story short (you can read the long story version I posted on our blog if you want more of the details), we learned that a lot of people weren’t converting because they didn’t know which tier to pick — a classic paralysis by analysis predicament.
So we talked to customers, did the math, and launched a $19.95 flat-rate, unlimited-minute plan (with a reasonable use policy for protection), and our conversion rate immediately jumped up.
The thing is, the majority of our original customers were paying $9.95 a month, so how did we break the bad news that we had to increase their price?
Simple. We didn’t increase their price.
We spent a considerable amount of time and energy debating strategies on how we were going to break the bad news until we realized that the incremental dollar value of that disruptive change did not exceed the risk of a few vocal angry customers.
So, what’s the takeaway?
  • Think of your customers as micro-investors in your startup. There are times when it is okay to cut them a deal in order to keep a good working relationship for the long term.


Final words

As cool as it sounds to bootstrap a tech startup from 0 to $75,000+ per month in six months without taking on an investor or hiring a single employee, there were 9,997 mistakes we made in order to end up with those those things we mentioned above that worked out well.
We are proud of our growth, but do you think that being part of an accelerator like YC or Techstars would have allowed us to grow faster?
Let me know in the comments …

Paul Howey is the cofounder of Talkroute, a Chicago-based startup that helps small companies sound like a big companies when customers call.

Orjinali için: venturebeat.com/2014/11/02/how-to-go-fr. . .
Ekim 2014

Serkan Köse

The Great Eastern Philosophers: The Buddha

The story of the Buddha’s life, like all of Buddhism, is a story about confronting suffering. He was born between the sixth and fourth century B.C., the son of a wealthy king in the Himalayan foothills of Nepal. It was prophesied that the young Buddha — then called Siddhartha Gautama — would either become the emperor of India or a very holy man. Since Siddhartha’s father desperately wanted him to be the former, he kept the child isolated in a palace with every imaginable luxury: jewels, servants, lotus ponds, even beautiful dancing women.
2815
Young Prince Siddhartha with his bride and servants

For 29 years, Gautama lived in bliss, protected from even the smallest misfortunes of the outside word: “a white sunshade was held over me day and night to protect me from cold, heat, dust, dirt, and dew.” Then at the age of 30, he left the palace for short excursions. What he saw amazed him: first he met a sick man, then an aging man, and then a dying man. He was astounded to discover that these unfortunate people represented normal—indeed, inevitable—parts of the human condition that would one day touch him, too. Horrified and fascinated, Gautama made a fourth trip outside the palace walls—and encountered a holy man, who had learned to seek spiritual life in the midst of the vastness of human suffering. Determined to find the same enlightenment, Gautama left his sleeping wife and son and walked away from the palace for good.
2815

A Chinese painting from the Tang Dynasty shows Buddha discovering illness and old age

Gautama tried to learn from other holy men. He almost starved himself to death by avoiding all physical comforts and pleasures, as they did. Perhaps unsurprisingly, it did not bring him solace from suffering. Then he thought of a moment when he was a small boy: sitting by the river he’d noticed that when the grass was cut, the insects and their eggs were trampled and destroyed. Seeing this, he’d felt compassion for the tiny insects.
Reflecting on his childhood compassion, Gautama felt a profound sense of peace. He ate, meditated under a fig tree, and finally reached the highest state of enlightenment: “nirvana, ” which simply means “awakening”. He became the Buddha, “the awakened one”.
2815

A second-century carving of the Buddha receiving enlightenment under a fig tree, surrounded by admiring members of creation

The Buddha awoke by recognising that all of creation, from distraught ants to dying human beings, is unified by suffering. Recognising this, the Buddha discovered how to best approach suffering. First, one shouldn’t bathe in luxury, nor abstain from food and comforts altogether. Instead, one ought to live in moderation (the Buddha called this “the middle way”). This allows for maximal concentration on cultivating compassion for others and seeking enlightenment. Next, the Buddha described a path to transcending suffering called “the four noble truths. ”
The first noble truth is the realisation that first prompted the Buddha’s journey: that there is suffering and constant dissatisfaction in the world: “Life is difficult and brief and bound up with suffering. ” The second is that this suffering is caused by our desires, and thus “attachment is the root of all suffering. ” The third truth is that we can transcend suffering by removing or managing these desires. The Buddha thus made the remarkable claim that we must change our outlook, not our circumstances. We are unhappy not because we don’t have a raise or a lover or enough followers but because we are greedy, vain, and insecure. By re-orienting our mind we can grow to be content.
The fourth and final noble truth the Buddha uncovered is that we can learn to move beyond suffering through what he termed “the eightfold path. ” The eightfold path involves a series of aspects of behaving “right” and wisely: right view, right intention, right speech, right action, right livelihood, right effort, right mindfulness, and right concentration. What strikes the Western observer is the notion that wisdom is a habit, not merely an intellectual realisation. One must exercise one’s nobler impulses. Understanding is only part of becoming a better person.
Seeking these correct modes of behaviour and awareness, the Buddha taught that people could transcend much of their negative individualism—their pride, their anxiety, and the desires that made them so unhappy—and in turn they would gain compassion for all other living beings who suffered as they did. With the correct behaviour and what we now term a mindful attitude, people can invert negative emotions and states of mind, turning ignorance into wisdom, anger into compassion, and greed into generosity.

2815
Art being invited to support philosophy: a beautifully carved eight-spoke wheel commonly used as a Buddhist symbol. The eight spokes represent the eightfold path

The Buddha travelled widely throughout northern India and southern Nepal, teaching meditation and ethical behaviour. He spoke very little about divinity or the afterlife. Instead, he regarded the state of living as the most sacred issue of all.
After the Buddha’s death, his followers collected his “sutras” (sermons or sayings) into scripture, and developed texts to guide followers in meditation, ethics, and mindful living. The monasteries that had developed during the Buddha’s lifetime grew and multiplied, throughout China and East Asia. For a time, Buddhism was particularly uncommon in India itself, and only a few quiet groups of yellow-clad monks and nuns roamed the countryside, meditating quietly in nature. But then, in the 3rd century B.C., an Indian king named Ashoka grew troubled by the wars he had fought and converted to Buddhism. He sent monks and nuns far and wide to spread the practice.
Buddhist spiritual tradition spread across Asia and eventually throughout the world. Buddha’s followers divided into two main schools: Theravada Buddhism, which colonised Southeast Asia, and Mahayana Buddhism which took hold in China and Northeast Asia. The two groups sometimes distrust each other’s scriptures and prefer their own, but they follow the same central principles passed down through over two millennia. Today, there are between a half and one and a half billion Buddhists following the Buddha’s teachings and seeking a more enlightened and compassionate state of mind.

2815
Modern monks meditate under a fig tree near the place the Buddha first attained enlightenment

Intriguingly, the Buddha’s teachings are important regardless of our spiritual identification. Like the Buddha, we are all born into the world not realising how much suffering it contains, and unable to fully comprehend that misfortune, sickness, and death will come to us too. As we grow older, this reality often feels overwhelming, and we may seek to avoid it altogether. But the Buddha’s teachings remind us of the important of facing suffering directly. We must do our best to liberate ourselves from our own tyrannous desires, and recognise suffering as our common connection with others, spurring us to compassion and gentleness.

Kaynak: thephilosophersmail.com/perspective/the. . .
Ekim 2014

Serkan Köse

Super-Intelligent Humans Are Coming

9522
Lev Landau, a Nobelist and one of the fathers of a great school of Soviet physics, had a logarithmic scale for ranking theorists, from 1 to 5. A physicist in the first class had ten times the impact of someone in the second class, and so on. He modestly ranked himself as 2.5 until late in life, when he became a 2. In the first class were Heisenberg, Bohr, and Dirac among a few others. Einstein was a 0.5!
My friends in the humanities, or other areas of science like biology, are astonished and disturbed that physicists and mathematicians (substitute the polymathic von Neumann for Einstein) might think in this essentially hierarchical way. Apparently, differences in ability are not manifested so clearly in those fields. But I find Landau’s scheme appropriate: There are many physicists whose contributions I cannot imagine having made.
I have even come to believe that Landau’s scale could, in principle, be extended well below Einstein’s 0.5. The genetic study of cognitive ability suggests that there exist today variations in human DNA which, if combined in an ideal fashion, could lead to individuals with intelligence that is qualitatively higher than has ever existed on Earth: Crudely speaking, IQs of order 1,000, if the scale were to continue to have meaning.

9522
The Overnight Genius: Actor Cliff Robertson, who plays the part of bakery worker-turned-genius Charly (spelled Charlie in the novel), studies an illustration of a maze in this scene from the 1967 film adaptation of Flowers for Algernon. Photo by Cinerama/Courtesy of Getty Images
In Daniel Keyes’ novel Flowers for Algernon, a mentally challenged adult called Charlie Gordon receives an experimental treatment to raise his IQ from 60 to somewhere in the neighborhood of 200. He is transformed from a bakery worker who is taken advantage of by his friends, to a genius with an effortless perception of the world’s hidden connections. “I’m living at a peak of clarity and beauty I never knew existed, ” Charlie writes. “There is no greater joy than the burst of solution to a problem… This is beauty, love, and truth all rolled into one. This is joy.” The contrast between a super-intelligence and today’s average IQ of 100 would be greater still.
The possibility of super-intelligence follows directly from the genetic basis of intelligence. Characteristics like height and cognitive ability are controlled by thousands of genes, each of small effect. A rough lower bound on the number of common genetic variants affecting each trait can be deduced from the positive or negative effect on the trait (measured in inches of height or IQ points) of already discovered gene variants, called alleles.
The Social Science Genome Association Consortium, an international collaboration involving dozens of university labs, has identified a handful of regions of human DNA that affect cognitive ability. They have shown that a handful of single-nucleotide polymorphisms in human DNA are statistically correlated with intelligence, even after correction for multiple testing of 1 million independent DNA regions, in a sample of over 100,000 individuals.
If only a small number of genes controlled cognition, then each of the gene variants should have altered IQ by a large chunk—about 15 points of variation between two individuals. But the largest effect size researchers have been able to detect thus far is less than a single point of IQ. Larger effect sizes would have been much easier to detect, but have not been seen.
This means that there must be at least thousands of IQ alleles to account for the actual variation seen in the general population. A more sophisticated analysis (with large error bars) yields an estimate of perhaps 10,000 in total (1).

Each genetic variant slightly increases or decreases cognitive ability. Because it is determined by many small additive effects, cognitive ability is normally distributed, following the familiar bell-shaped curve, with more people in the middle than in the tails. A person with more than the average number of positive (IQ-increasing) variants will be above average in ability. The number of positive alleles above the population average required to raise the trait value by a standard deviation—that is, 15 points—is proportional to the square root of the number of variants, or about 100. In a nutshell, 100 or so additional positive variants could raise IQ by 15 points.
Given that there are many thousands of potential positive variants, the implication is clear: If a human being could be engineered to have the positive version of each causal variant, they might exhibit cognitive ability which is roughly 100 standard deviations above average. This corresponds to more than 1,000 IQ points.
9522
Supersize me: The breeding of domesticated plants and animals has changed some populations by as much as 30 standard deviations. Broiler chickens, for example, have increased in size more than four times since 1957. A similar approach could be applied to human intelligence, leading to IQs greater than 1,000. Zuidhof, M.J., Schneider, B.L., Carney, V.L., Korver, D.R., & Robinson, F.E. Growth, efficiency, and yield of commercial broilers from 1957, 1978, and 2005. Poultry Science 93, 1-13 (2014).
It is not at all clear that IQ scores have any meaning in this range. However, we can be confident that, whatever it means, ability of this kind would far exceed the maximum ability among the approximately 100 billion total individuals who have ever lived. We can imagine savant-like capabilities that, in a maximal type, might be present all at once: nearly perfect recall of images and language; super-fast thinking and calculation; powerful geometric visualization, even in higher dimensions; the ability to execute multiple analyses or trains of thought in parallel at the same time; the list goes on. Charlie Gordon, squared.

To achieve this maximal type would require direct editing of the human genome, ensuring the favorable genetic variant at each of 10,000 loci. Optimistically, this might someday be possible with gene editing technologies similar to the recently discovered CRISPR/Cas system that has led to a revolution in genetic engineering in just the past year or two. Harvard genomicist George Church has even suggested that CRISPR will allow the resurrection of mammoths through the selective editing of Asian elephant embryo genomes. Assuming Church is right, we should add super-geniuses to mammoths on the list of wonders to be produced in the new genomic age.

Some of the assumptions behind the prediction of 1,000 IQs are the subject of ongoing debate. In some quarters, the very idea of a quantification of intelligence is contentious.
In his autobiographical book Surely You’re Joking, Mr. Feynman! , the Nobel Prize winning physicist Richard Feynman dedicated an entire chapter to his quest to avoid the humanities, called “Always Trying to Escape. ” As a student at the Massachusetts Institute of Technology, he says, “I was interested only in science; I was not good at anything else. ”
9522
The sentiment is a familiar one: Common wisdom sometimes says that people who are good at math are not so good with words, and vice versa. This distinction has affected how we understand genius, suggesting it is an endowment of one particular faculty of the brain, and not a general superlative of the whole brain itself. This in turn makes the idea of apples-to-apples comparisons of intelligence moot, and the very idea of a 1,000 IQ problematic.

But psychometric studies, which seek to measure the nature of intelligence, paint a different picture. Millions of observations have shown that essentially all “primitive” cognitive abilities—short and long term memory, the use of language, the use of quantities and numbers, the visualization of geometric relationships, pattern recognition, and so on—are positively correlated. The figure below displays graphically the ability scores of a large group of individuals, in areas such as mathematical, verbal, and spatial performance. The space of the graph is not filled uniformly, but instead the points cluster along an ellipsoidal region with a single long (or principal) axis.
9522
Smart is smart: The Project Talent study looked at the mathematical, verbal, and spatial skills of over 100,000 ninth-graders, as displayed in this scatterplot. Ability in one area was positively correlated with ability in the other two.
These positive correlations between narrow abilities suggest that an individual who is above average in one area (for example, mathematical ability) is more likely to be above average in another (verbal ability). They also suggest a robust and useful method for compressing information concerning cognitive abilities. By projecting the performance of an individual onto the principal axis, we can arrive at a single number measure of cognitive ability results: the general factor g. Well-formulated IQ tests are estimators of g.
Does g predict genius? Consider the Study of Mathematically Precocious Youth, a longitudinal study of gifted children identified by testing (using the SAT, which is highly correlated with g) before age 13. All participants were in the top percentile of ability, but the top quintile of that group was at the one in 10,000 level or higher. When surveyed in middle age, it was found that even within this group of gifted individuals, the probability of achievement increased drastically with early test scores. For example, the top quintile group was six times as likely to have been awarded a patent than the lowest quintile. Probability of a STEM doctorate was 18 times larger, and probability of STEM tenure at a top-50 research university was almost eight times larger. It is reasonable to conclude that g represents a meaningful single-number measure of intelligence, allowing for crude but useful apples-to-apples comparisons.
Another assumption behind the 1,000-IQ prediction is that cognitive ability is strongly affected by genetics, and that g is heritable. The evidence for this assumption is quite strong. In fact, behavior geneticist and twins researcher Robert Plomin has argued that “the case for substantial genetic influence on g is stronger than for any other human characteristic. ” (2)

9522

In twin and adoption studies, pairwise IQ correlations are roughly proportional to the degree of kinship, defined as the fraction of genes shared between the two individuals. Only small differences due to family environment were found: Biologically unrelated siblings raised in the same family have almost zero correlation in cognitive ability. These results are consistent over large studies conducted in a variety of locations, including different countries.
In the absence of deprivation, it would seem that genetic effects determine the upper limit to cognitive ability. However, in studies where subjects have experienced a wider range of environmental conditions, such as poverty, malnutrition, or lack of education, heritability estimates can be much smaller. When environmental conditions are unfavorable, individuals do not achieve their full potential (see The Flynn Effect).

Super-intelligence may be a distant prospect, but smaller, still-profound developments are likely in the immediate future. Large data sets of human genomes and their corresponding phenotypes (which are the physical and mental characteristics of the individual) will lead to significant progress in our ability to understand the genetic code—in particular, to predict cognitive ability. Detailed calculations suggest that millions of phenotype-genotype pairs will be required to tease out the genetic architecture, using advanced statistical algorithms. However, given the rapidly falling cost of genotyping, this is likely to happen in the next 10 years or so. If existing heritability estimates are any guide, the accuracy of genomic-based prediction of intelligence could be better than about half a population standard deviation (meaning better than plus or minus 10 IQ points).
Once predictive models are available, they can be used in reproductive applications, ranging from embryo selection (choosing which IVF zygote to implant) to active genetic editing (for example, using CRISPR techniques). In the former case, parents choosing between 10 or so zygotes could improve the IQ of their child by 15 or more IQ points. This might mean the difference between a child who struggles in school, and one who is able to complete a good college degree. Zygote genotyping from single cell extraction is already technically well developed, so the last remaining capability required for embryo selection is complex phenotype prediction. The cost of these procedures would be less than tuition at many private kindergartens, and of course the consequences will extend over a lifetime and beyond.

The corresponding ethical issues are complex and deserve serious attention in what may be a relatively short interval before these capabilities become a reality. Each society will decide for itself where to draw the line on human genetic engineering, but we can expect a diversity of perspectives. Almost certainly, some countries will allow genetic engineering, thereby opening the door for global elites who can afford to travel for access to reproductive technology. As with most technologies, the rich and powerful will be the first beneficiaries.

Eventually, though, I believe many countries will not only legalize human genetic engineering, but even make it a (voluntary) part of their national healthcare systems.

The alternative would be inequality of a kind never before experienced in human history.

Stephen Hsu is Vice-President for Research and Professor of Theoretical Physics at Michigan State University. He is also a scientific advisor to BGI (formerly, Beijing Genomics Institute) and a founder of its Cognitive Genomics Lab.

References
1. Hsu, S.D. H. On the genetic architecture of intelligence and other quantitative traits. Preprint arXiv: 1408.3421 (2014).
2. Plomin, R. IQ and human intelligence. The American Journal of Human Genetics 65, 1476-1477 (1999).
Kaynak: nautil.us/issue/18/genius/super_intelli. . .
Ekim 2014

Serkan Köse

What Are Average CPM Rates in 2014?

Anyone monetizing a website through display ads wonders at some point how their earnings compare to their peers. Display ad earnings can be standardized through the CPM metric–or, more appropriately, revenue per thousand impressions (RPM) . This figure refers to the cost to advertisers (which equates to revenue for publishers) for 1,000 ad impressions. In other words, it makes it possible to compare the earnings rates for sites regardless of audience sizes.

The higher a site’s RPM, the more money it will earn for every thousand pageviews generated.

CPM Rates By Channel
Calculating an “average” CPM (or RPM) is of course very difficult. For starters, online advertisements are of course not served exclusively on desktop computers using Internet Explorer anymore; there are multiple mediums through which Web traffic consumes content and ads.
More specifically, a growing number of ads are served on mobile devices, within online videos, and within emails. Each of these channels has a number of unique characteristics that impacts the value of the ads to advertisers (and therefore the expected revenue to the publishers).
We’ve compiled detailed information about average CPMs across various channels in our detailed CPM Rate Guide. A summary of this information is below:
7511
In addition to the simple averages, each individual CPM rate guide contains:
  • Education of general trends and nuances of generating revenue through each medium
  • Commentary on the role of networks and impact on bottom line revenue to publishers
  • Details of and links to each data point included in the analysis
The in-depth, advanced version requires MonetizePros Professional membership.

Average CPMs: Traditional Display
Though ads are served in multiple environments, the most interest exists around traditional display ads. The following section takes an in-depth look at some data points for average RPMs here.
The revenue earned and RPMs generated will depend in large part on the demographics of the audience and the focus of the site. When it comes to display advertising, not all Web traffic is created equal. Some audiences are much more attractive to advertisers than others, and some verticals can command much higher rates. The more valuable the audience (i. E., the wealthier and more likely to be making a purchase), the more a site will make per visitor.
Even among similar sites, the earnings from traditional desktop display ads depend quite a bit on the site layout; the positioning and appearance of ad units can have a major impact on clicks and earnings. (See How to Place Banners: 11 Proven Layouts.) A poorly structured site in a valuable niche could very possibly make less than an optimized site in a less valuable vertical. All this to say: figuring out an “average CPM rate” is not as simple as it seems!

Research on Average CPMs
Despite the difficulty in computing averages and establishing benchmarks, there are several data points we’ve assembled that hopefully shed some light on what types of CPMs sites are generating in 2014:
  • Average CPM for video ($24.60), mobile ($3.00), general display ($1.90), and premium display ($10.40) — Source: ZenithOptimadia
  • Estimated video eCPMs, for indirect, midtier, and premium sites — Source: Credit Suisse
  • Average CPMs to rise from $2.66 in 2012 to $4.68 by 2017 — Source: Forrester
  • General AdSense Benchmarks for generic, content rich, and product sites — Source: Webglide
  • DoubleClick Display Benchmark Tool — Source: DoubleClick
  • Estimated CPMs for BleacherReport, HuffingtonPost, TechCrunch, SBNation, and more — Source: MonetizePros
One of the best tools for figuring out an average CPM is . Their interface is designed for buyers looking to place ads, but has some great information for publishers as well. You’re able to filter by channel to find sites generally comparable to yours, and see what they’re charging (and, in many cases, receiving). Here’s an example from their Entertainment channel:

7511

Not surprisingly, there’s a pretty wide range in the CPMs that different publishers are earning here. But the data from this tool helps to give some timely and targeted real-world data on CPMs.

We analyzed the public data on this site to add some more detail to the average CPMs being seen in the market now. Below is a summary of the top performing ad units for several different verticals. For each, we took the top ten sites listed under the “best performing” screen and included only IAB standard units (728×90, 300×250, and 160×600) described as “top” (i. E., appearing at the top of the page).

Note that these rates reflect the gross amount charged to the advertiser, and are for a single above-the-fold ad unit:
7511

All data is as of January 2014.
While this data is extremely useful, there are a few points to note:
  • It reflects the gross amount paid by the advertiser; the net amount to publishers will be reduced by the ad network’s take.
  • It is a relatively small sample size.
  • These are the prices shown by the publishers; it’s tough to know how much demand there is at these price points (though some of the placements are currently “sold out, ” indicating that there are some buyers at these prices).
Another data point (from a small sample size) comes from Hochman Consultants. They’ve tracked advertising costs for their clients over the past several years:
7511
Again, this data contains a fair amount of volatility. But the general range of CPMs is fairly consistent with the other data points highlighted above.

RPM vs. CPM
It’s worth expanding upon the differentiation between cost per thousand impressions (CPM) and revenue per thousand impressions (RPM). The former (CPM) refers to the amount paid by an advertiser. The latter (RPM) refers to the amount earned by the publisher.
In some instances, these amounts will be equal. For example:
  • An advertiser pays a $10 CPM to run 100,000 ads (a $1,000 total expense).
  • The publisher earns a $10 RPM for serving those 100,000 ads ($1,000 in total revenue).
In other cases, there may be a meaningful difference between the CPM and an RPM. This occurs for two primary reasons:
  1. An ad network takes a cut of the amount paid (i. E., the ad spend is split between the publisher and the network).
  2. A publisher has a fill rate of less than 100% (i. E., some pageviews have no ads served–or an effective RPM of $0).
To use our example above, let’s assume that the advertiser spends the $1,000 to get 100,000 ad impressions–their RPM remains constant at $10. The publisher, however, serves a total of 200,000 pageviews. Half of those show the ad, while half are blank because no ad was sold. (I. E., supply was greater than demand; in reality, this is a pretty rare occurrence given the sophistication of ad networks.) Further, the publisher used an ad network that takes 50% of gross spend.
The result is $5,000 in revenue to the publisher for 200,000 pageviews, or an effective RPM of just $2.50. This is obviously quite a bit less than the advertiser CPM of $10.

Kaynak: monetizepros.com/blog/2014/average-cpm-r. . .
Ekim 2014

Serkan Köse

Fiyatlandırmanın Psikolojisi

Bu yazıda okuduğum bazı makalelerden yaptığım derlemeler ve yaptığım bazı çevirilerin de desteği ile fiyatlandırmanın psikolojisi üzerine bazı noktalardan bahsedeceğim.

Akademisyenler, tüketicilerin farklı fiyat politikalarına tepkisi üzerine sayısız inceleme yapmışlar. Ortaya çıkan önemli bulgulardan birisi de fiyatlardaki noktalı rakamlı küçültücü oynamalar bizim daha ürünü almadan pazarlık yaptığımız hissini uyandırdığıdır. Fiyatlandırma konusunda Amerika'daki şirketlerin %15'i düzenli olarak araştırma yapıyor ve çalışmalar da gösteriyor ki fiyat üzerindeki küçük oynamalar dahi şirketin karlılığını %20 artırabiliyor ya da azaltabiliyor.

Örneğin; üst-düzey bir yazılımı 1.000 TL yıllık bedel ile SAAS (Servis olarak sunulan yazılım (Sofware as a service - SaaS) nedir?) olarak satmaya çalışıyorsunuz diyelim. Bu rakamın mantıklı olduğunu insanlara göstermek için yazılımınızın sayısız üstün özelliklerinden bahsediyorsunuz ve potansiyel müşterilerinize bu yazılımın diğerlerinden ne kadar iyi olduğunu göstermeye çalışıyorsunuz ve buna rağmen de istediğiniz kadar satış yapamıyorsunuz. Peki aynı ürünü, aynı fiyatı gözeterek, günlük 3TL'ye sattığınızı söylerseniz ne olur? Bir kahve fiyatına bu süper ürünü satmış olursunuz kullanıcı gözünde. Daha küçük fiyatlandırma yapmak (fiyatı bölmek) beyin için daha kolaydır. Çalışmalar gösteriyor ki yüksek fiyatlar beyindeki bazı nöral devreleri aktive ederek, kullanıcıda (pazarlığı) kaybettiğine dair hisleri tetikliyor. Günlük 3TL'nin aslında yine yıllık 1.000TL'ye eşit olması beyin tarafından düşünülen şey olmuyor.

Bir başka örnek de, fiyatlandırma etiketlerine eklenen bazı kelimeler ile ilgili. Carneige Mellon Üniversitesi'nde yapılan bir çalışma ile DVD kiralayan bir marketin fiyat etiketi üzerindeki yazıda küçük bir değişiklik satışları %20 artırmayı başarmış. "5 dolar kiralama bedeli ile" yerine, "5 dolarlık küçük bir kiralama bedeli ile" yazılarak eklenen "küçük" kelimesi bu satış artışını başaran. 5 doların zaten küçük olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ancak buradaki mevzu "küçük" kelimesi ile beyinde alışverişi gerçekleştiren tetikleyicinin, bu rakamın fayda sağladığını düşünerek alımı tetiklemesi. Reklamlarda bu kelimeleri sık sık görmenizin nedeni de işte bu gerçekler. Steve Jobs ile ilgili ilginç bir fiyatlandırma hikayesini de buraya ekleyeyim. 2010 yılında ilk iPad'i tanıttığında, daha önce hiç iPad satın almamış olan ve fiyatı konusunda hiçbir fikri olmayan kitle ile karşı karşıya olan Jobs onlara şu soruyu yöneltti: "Bunu kaça satalım?". Hemen sonrasında şöyle devam etti: "Uzmanlara sorsak bunu 1000 doların altında bir rakama satalım derlerdi, ki bu da 999 dolar demek oluyor :)". Bu andan itibaren kalabalığın kafasında bu yeni rakamı sabitledi ve ardından da "ancak kaça satıyoruz biliyor musunuz? Sadece 499 dolara" diye ekleyerek herkesin aslında kafasında gerçekleşen bir pazarlığı satıcı olmadan sonlandırmayı başarmış oldu. iPad'i olması gerekenin yarısı fiyatına satın alıyorduk :).

Özetle, fiyat karşılaştırmasını kullanıcıların kendi kafasında kendi kendilerine yapmalarına izin vermemek gerekli. Müşteriler, kendi başlarına iPad'i, örneğin, iPhone ile karşılaştırsalardı ürünün zaten çok pahalı olduğu sonucuna kendi kendilerine varabilirlerdi -ki bu iyi olmazdı. Jobs, bunun yerine, onların, iPad'i yarı fiyatına aldıklarını düşündükleri bir üst fiyatla karşılaştırmalarını sağlamış oluyor.

Aşağıdaki TED videosunda Dan Airely de ilginç bir fiyatlandırma konusundan bahsediyor ki bu da online alemde çok yapılan bir şey aslında:



Dan Airely, yaptığı bir çalışmada; online bir dergi için aşağıdaki 3 fiyatlandırma önerisini sunuyor:
  1. Online üyelik: $59
  2. Sadece basılı dergi: $125
  3. Basılı dergi ve online üyelik: $125
İkinci seçenek size çok saçma gelmiştir eminim. Neden aynı fiyata hem online üyelik hem de basılı dergi alabilmek varken sadece basılı dergiyi seçeyim? Dan Airely, MIT'deki öğrencileri ile bir dizi test yaptı ve onlara yukarıdaki üçlemeden hangisini seçeceklerini sordu. Sonuç beklendiği gibiydi:
  • 16% online üyelik.
  • 0% sadece basılı dergi.
  • 84% basılı dergi ve online üyelik.
bu tablodan 2. seçenek çıkarıldığında deney sonuçlarında ilginç bir durum gerçekleşti:
  • 68% sadece online üyelik.
  • 32% sadece basılı dergi.
Sadece 2 seçenek sunduğunuzda insanlar daha ucuz olana yöneliyorlar. İkinci seçenek ise bir amaç içeriyor. Daha iyi bir anlaşma. Müşterilerinize onların henüz farkında olmadıkları daha iyi bir anlaşma önerin :).
Siz de kendi işinizde farklı fiyatlandırma seçeneklerini benzer etkileri de gözlemleyerek ölçümlemelisiniz. Bazen aslında hiçbir anlam ifade etmeyen bir seçenek bile sizi bir adım öteye taşıyabilir. Elbette ki seçenek sayısını çok da fazla artırıp kullanıcıları boğmadan. Bunu söyleme nedenim ise aşağıdaki paragrafta.

Markette bir reyonda aynı ürünün sayısız farklı seçeneğine bakıp hangisini alacağınıza karar vermek için dakikalar harcadığınız olmuştur sanıyorum. Bu durum çok fazla seçenek ile karşılaştığımızda başımıza gelen "seçenek yüklemesi" anlarında gerçekleşir. Araştırmacılar bu fenomeni de incelemişler (sağolsunlar) . Çalışmada, müşteriye 24 farklı çeşit reçel sunduklarında sadece %3'ü satın alma yaparken, seçenek sayısını 6'ya düşürdüklerinde satın alma oranı %30'a yükselmiş. Yani seçenek sayınızı olabildiğince düşük ve net tutmaya gayret göstermelisiniz.

Meşhur 0,99 mevzusuna gelince :). 2,99 rakamsal olarak 3'ten sadece 1 kuruş daha azdır ve aslında neredeyse 3'tür ama beynin sayıları işleme yönteminden ötürü aslında daha iyi bir fiyatlandırmadır. MIT burada da iş başında ve bu kez başka bir deneyde bir mağazanın fiyat kataloğundaki ürünleri baz alarak 3 farklı katalog hazırlamışlar. Buna göre fiyatı X kadar olan bir ürünün fiyatını X, X+5 ve X-5 olarak 3 farklı kataloğa yansıtmışlar. Rasgele seçtikleri tüketicilere de bu 3 farklı kataloğu dağıtarak postalamışlar. Örneğin bir katalogda 39 dolar olan bir elbise diğer kataloglarda 34 dolar ve 44 dolar olarak görünmüş.

Sonuçlar şaşırtıcı: fiyatların son basamakları 9 ile biten ürünlerde, diğerlerine oranla %40 haha fazla satış yapıldığı test edilmiş. Evet, aynı elbise :). Yazar burada fiyatın 9 ile bitmesinin etkisini gözardı etmeyin diyor.

Burada bir konu daha var. Rakamlarınız yüksek ise fiyat yazımı ile ilgili bir ipucu var. Bu ipucu daha çok Amerika için geçerli sanıyorum çünkü büyük rakamların okunma yapısı ile ilgili. Örneğin ürün 1599 dolar ise bunu "1,599 dolar" olarak yazmak ile "1599 dolar" olarak yazmak arasında da bir fark oluştuğu gözlemlenmiş. Amerika'da bu yazımlardan ilki "bin beş yüz doksan dokuz dolar" olarak okunurken, diğeri (ikincisi) "on beş doksan dokuz" olarak telaffuz ediliyor. Burada da okunması uzun süren fiyatların daha pahalı olduğuna dair beyin aldanmamız devreye giriyor ve ikinci yazım şekli beynimizde her zaman daha pozitif yaklaşım yapmamızı sağlıyor. Bu da diğer bir bulgu. İlginç bulgulardan diğer bazıları ise şu şekilde:
  • Menülerindeki fiyatlardan dolar simgesini ($) silen bir restoranda insanların daha çok para harcadığı saptanmış (25$ yerine 25). Elbette ki web sitenizde bunu yapmanız sorun yaratabilir ama bunun için de alttaki maddeye bakın derim.
  • Başka bir çalışmada da satış fiyatını küçük fontlarla yazmanız gerektiğine air bir bulgu var. İçgüdüsel olarak beynimiz fiziksel büyüklük ile sayısal büyüklük arasında bir bağlantı kuruyor ve fiyatın büyük yazılması o fiyatın aslında yüksek olduğuna dair de bir his uyandırıyor. Yani daha büyük fontlar bize pahalı bir fiyatı çağrıştırıyor.
  • Son olarak da; indirim dönemlerinde yapacağınız indirim rakamlarının, hesaplaması kolay rakamlardan seçilmesi üzerine. Fiyatı 10TL'den 8TL'ye indirmek gibi bir amacınız varsa ve bunu duyuracaksanız indirimi direkt bu şekilde duyurun. 10TL'den 7,99'a indiriyoruz şeklinde yazmak beynimizde daha uzun bir hesaplama gerektirdiği için 8 daha iyi bir anlaşma demek oluyor, ve elbette ki daha ucuz algısı :)
Kendi işinizde bu çalışmalar ile ilgili denemeleri siz de yapabilirsiniz. Online bir iş ile ilgileniyorsanız işiniz daha da kolaylaşıyor. Kampanya dönemindeyiz diyerek fiyatın kullanıcı davranışlarına yansımalarını ölçümleyebilir, stratejinizi bunun üzerine kurgulayabilirsiniz.
Ekim 2014

Serkan Köse

Fotoğraf Çekerken Deneyimlediklerim -1-

Amatör olarak fotoğrafla ilgilenen birisi olarak sizlere bu yazıda aklımda kalan, okuduğum, deneyimlediğim bazı noktaları aktarmak istiyorum. Fotoğraf çekiminde daha önceden duduğum ama kulak asmadığım bir çok şeyin de aslında ne kadar önemli olduğunu da bu süreçte yeniden anlayan birisi olarak belki de bunları bir yerde derlemenin faydalı olacağını düşündüm. Yazıyı başlıklara ayırmadan madde madde notlar ile ilerlemeyi uygun gördüm. Fotoğraf ile ilgili bazı kısaltma ve terimlerin ne anlama geldiğini de Fotoğraf makinesi objektifleri üzerinde yazan kısaltma ve değerler ne anlama gelir? sorusundaki yanıtımı inceleyerek öğrenebilirsiniz.

Fotoğraf çekme işlemi nasıl olur? :)
Fotoğraf çekme işlemi, ışığı, bir film (veya şimdiki dijital makinelerde bir sensör) üzerine düşürme ancak bu işlem esnasında ışığın sensör/film üzerindeki etkisini bir kaç parametre yardımı ile ayarlama işlemidir aslında. İşin içine yine çok önemli olan kadrajlama ve kompozisyon gibi, fotoğrafçıyı ve fotoğrafçılığı ön plana çıkaran eylemler de girmelidir elbette ki ancak basitçe, çekim işlemini, yukarıdaki şekilde tanımlayabiliriz. Peki ışığı bu sensöre hapsetmek ve gördüklerimizin ruhunu almak için ( : p kızılderili inanışlarını da ayrıca severim ve bazısını faydalı bulurum bunu da burada belirteyim :)) hangi paramatreleri ayarlamalıyız. En önemli parametreler ISO, diyafram, shutter hızı, beyaz dengesi (white balance), netleme/odaklama diyebiliriz. Tabii objektifin kalitesi, özellikleri, vs. gibi konulara hiç girmeden konuşuyorum. Bunlara ayrı maddeler olarak bakalım.
Pozlama ve Kadrajlama: Bazen elinizde makine dolaşırken beyniniz size doğru anı ve yeri söyler, bazen de siz aniden bir yere bakarken farklı bir hisse kapılırsınız ve bu hissi hapsetmek istersiniz. İşte bu anlarda çekilen fotoğraflardaki sahneyi yakalama çabası adına yapılan her şeye "pozlama ve kadrajlama" denir : P :). Bu benim fotoğraf konusundaki birçok yazıda geçen "altın oran, 3'e 1 kuralı, ışık türlerine göre pozlama türleri, doğru açı ile kadrajlma", vs. gibi tanımlamaların ötesinde kendime has tanımım. Bence iç sesinizi dinlerseniz (görsel üretime dayalı birçok işte) o size doğru yolu, yeri, anı, hissi söyleyecektir. Belki de fotoğraf bunu en hızlı gözlemleyebileceğiniz alan ve benim de bu yüzden ilgimi çekiyor... Bilemiyorum...

Ben, fotoğrafta asıl önemli olanın, fotoğrafa bakan kişide, baktığı o ilk anda farklı duyguların ortaya çıkmasını sağlayabilmek olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu; kanaatimce, "iyi bir fotoğraf ona bakanda anlık olarak, yavaşça ya da hızla sönümlenen farklı hisleri uyandırabilmelidir" diyebilirim. Bunu kendi çektiğim fotoğraflarda henüz tam olarak başaramamış olsam da, denemeye devam ediyorum :).

Tüm bunlardan sonra Fotoğraf çekmek için en iyi doğal ışığı hangi saatte yakalayabilirim? , Yağmurlu havalarda iyi fotoğraf çekmek için neler yapılabilir? sorularına da bir gözatarak işe koyulabilirsiniz.

Ek olarak; Canon makineye sahipseniz, oldukça faydalı geliştirme yapılan bu ücretsiz aygıt yazılımını yüklemenizi ve denemenizi öneririm: magiclantern.fm

Biraz da reklam :) flickr.com/photos/koseserkan/ Amatör olarak çektiğim fotoğraflardan bazıları burada. Facebook üzerinde de facebook.com/keepdreamingserkan adresindeyim.
Ekim 2014

Serkan Köse

iş hayatı

Merhaba. Ben 27 yaşındayım, adım b. Evde oturmayayım diye 5 yaşında anaokuluna başladım. Evde oyun oynasam ya da doya doya televizyon izlesem ya da en güzeli sabahtan akşama kadar mahallede koştursam da olurdu ama anaokulu diye bir kurum vardı ve ailem oraya yolladı. Yine ben 5 yaşında sıkıntıdan okuma yazmayı çözmüştüm ama ilkokul diye bir şey yaratıldığı, beş yıl boyunca çocukları oyalamak için bir bina yapıldığı için oraya gönderildim. İlkokul birinci sınıfı bitirdiğimde basit bir şekilde matematik anlatmayı beceremeyen babam sayesinde iki bilinmeyenli denklem çözebiliyordum. İlkokulun beş yılı boyunca acayip sıkıldım. Bu beş yılda defalarca dizimi kanattım, blok fülüt çalmayı öğrendim, bir kere gözümü yardım, kabakulak ve su çiçeği geçirdim, düzgün olmayan yazımı bir türlü düzeltemedim. Onun dışında çok sıkıldım. Bir de evde ailemin dinden hiç bahsetmemesi fakat okuldaki çocukların sürekli "allah karanlıktaki karıncayı bile görür" demesi yüzünden paranoyak oldum. Bir ara babamın düşüncelerimi okuyabildiğini düşünüp yaramazlık yapamıyordum. Ha bir de ilkokul beşte harket enerjisinin ısı enerjisine dönüşümünü anlatmak için kaydıraktan kayan ve poposu yanan çocuk örneğini verdiğim için dayak yedim.

İlkokul dört ve beşinci sınıflarda anadolu lisesi sınavına hazırlandım. Çünkü iyi iş bulabilmek için iyi üniversiteye gitmek, iyi üniversiteye gidebilmek için de iyi liseye gitmek gerekiyordu. Çocukluğumu ders çalışarak geçirdim. İlkokuldan sonar hazırlık okudum. Bak o güzeldi. Sonra ortaokul ve lise. Bozulmayan sırayla ve aynı kelimelerle selçuklular, osmanlı ve cumhuriyet tarihleri öğrendim. Liseden mezun olduğumda ikinci dünya savaşı hakkında hiçbir şey bilmediğim gibi birinci dünya savaşı da benim için bir sırp milliyetçisinin frand ferdinand'ı öldürmesinden ibaretti. Bol bol dua ezberledim, saçma sapan matematik problemleri çözdüm, üçgenin iç açılarını ve dış açılarını ezberlemem yetmiyormuş gibi onyedigenin bir dış açısını hesaplayabiliyordum. Blok fülüt çalmaya devam ettim. Sandıktan takla attım. Mercekte kırılan mum ışığının iz düşümünü buldum filan. Bunlar hep iyi bir üniversite ve akabinden gelecek iyi iş hayatı, bol para içindi.

Hayatımın en ergen yıllarını ders çalışarak geçirdiğim için manyak bir ergen oldum. Çılgın gibi test çözdüm. Trigonometri, türev, integral öğrenmeye çalıştım. Beceremedim çünkü çok sıkılıyordum. Üniversiteyi kazandım. İlerde iyi bir iş bulabilmek için anorganik kimya dersini geçmem gerekiyordu ve bunun için periyodik cetveli ezberledim. Sonra sülfürik asitle elimi yaktım. Bir keresinde organik kimya laboratuarında astım krizim tuttuğu için profesörden azar işttim. Haklıydı, astımım varsa niye bu bölümü okuyordum? Ama kimya bölümünde ne okunur, kimya mezunu ne iş yapar bilmeden o bölüme girmiştim işte. Zar zor mezun oldum üniversiteden, tca siklusunu ve karbondioksitin molekül orbital şemasını çizmeyi ezberleyerek.

Yaşım 24'ü bulduğundan artık ne iş yapmak istediğimi biliyordum ve yüksek lisansa başladım. Genetik bölümünü kazandım, kanser çalışmak için heyecanla okula gittim tezlerin dağıtıldığı gün. Maya çalışması verdiler bana. "kanser? " dedim, "maya da iyidir" dediler. Yüksek lisansı bıraktım.

İş aramaya başladım sonra. İstanbul'da 1+1 bir ev ve sadece elektrik faturasını karşılamaya yetecek işler teklif ettiler uzunca bir süre. Halbuki ben 24 yaşıma kadar iyi bir iş bulabilmek için franz ferdinand'ı, tca siklusunu ezberlemiştim. Blok fülüt bile çalmıştım! Bari doğalgaz faturamı da ödeyebilseydim!

Bir süre sonra tüm faturalarımı da ödeyebileceğim bir iş buldum. Çünkü hak etmiştim bence. En çok sandıktan takla atarken haketmiştim! İki yıl oldu. İki yıldır allahıma çok şükür faturalarımı ödüyorum. İki yıl oldu, iki yıldır mobbing yaşıyorum. İki yıl oldu, iki yılda defalarca hıçkıra hıçkıra ağlayarak çıktım ofisten. İki yıl oldu, iki yıldır nefret ederek geliyorum işe.

Merhaba, ben b. Birkaç ay sonra 28 yaşımı bitirecek ve 29. yılımdan gün almaya başlayacağım. 5 yaşından beri iyi bir iş bulabilmek için saçma sapan işler yapıyorum, ama mutsuzluktan ölüyorum. Hem badminton oynamayı öğrendiğim hem de ikinci dil olarak öğrenmeye çalıştığım almanca ile "ich bin acht un zwanzig jahre alt" demeyi becerebildiğim halde hayatımın 2/7'sinde geç uyanabilmek ve kahve içmeye gidebilmek için hayatımın geri kalan 5/7'sinden nefret ediyorum.

Merhaba, intihar edelim mi?

Kaynak: eksisozluk.com/entry/38817812
Daha fazla göster