Bilmek istediğin her şeye ulaş
Ocak 2018

Seyda Kartal

Gamlı Hazan


Bir yolculukmuş ömür, hiç çocuk olamamışların daha çok hırpalandığı velhasıl yaşıtlarının önemsemediği çoğu şey de ehemle mühimi ayırt edecek olgunluğa gelmiş olmak gibi bir şeymiş. .
Eylül 2017

Seyda Kartal

Mutluluklar bizimle elem yok olsun..

Günlerin birbiri ardına akıp gittiği şu zamanlarda belkide aldığımız her yeni yaş, üzüntü, mutluluk için yazılmış en güzel şarkı diyebilirim.Bana göre dünyanın en güzel müzikleri çok eskiden yazılmış, yaşayan bazen sessiz bazende sesli çığlıklarla gelecek yüzyıllara aktarılacak kadar tohum serpmiştir her insanın kalbine...

14

14
14
14
14
14
14
1414
Eylül 2016

Seyda Kartal

İSTASYON İNSANLARI



Eskiden cok eskiden küçük çoçuk babasını bir şarkıda aramış, içine onuda katıp onu aradığı her yeri eklemiş bu şarkıya..
Ruhidir benim adımla başlayıp biten bu şarkıda 'Ruhi' karakteri babasıdır bir bakıma yani Hasan Bahsi. Bu duygusal adama böyle bir isim vermiş yöre halkı hayatı böylesine anlamlandırarak yaşadığı için.Başka umutlara başka hayatlara yeni kapılar açan istasyonlar bir çocuğun babasını arayabileceği ilk yerlerden biri belkide.. Yolculardan ya da çoktan geri dönüşü olmayan yoldan gitmiş biri neden olmasın ki bu kişi..
"yolcular ellerinde tek gidişlik bir bilet, henüz bilmeseler de hayat bundan ibaret"şarkıda beni etkileyen sözlerden biri. Eğer bir yere gidersen geri dönüş asla tam anlamıyla gittiğin yere dönüş olmuyor, aynı yolu takip etsen bile döndüğünde bulunduğun yer hep farklı oluyor. Önce sen değişiyorsun, yol boyu hayata yeni şeyler ekleyip hayattan yeni şeyler kazanarak.. Her adımda farklı biri oluyorsun, onun için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bu küçük çocuk içinde hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı 4 yaşında 'babam nerede?'sorusundaki cennet onun için bir plaj olmuştu cennet plajı koymuştu ismini. O da cennetin içinde mercanların arasında dolaşan küçük kavuniçi balıktı 6 yaşına geldiğinde ise onun tabiriyle büyümesi beklenmeden afiyetle yenmişti, hayallerini süsleyen cennet plajı otopark olmuştu.. Belki çoğumuzu etkilemesede bu durum küçük bir çocuğun hayal dünyasında hüzünlü bir kaybedişle sonlanmıştı, sonrasında onu arayabileceği en güzel yeri kendi içinde saklamıştı küçük çocuk, değişen hayatın her evresinde nerede olursa olsun içinde bir yerlerde hep ruhi olarak kalmıştı.
Eylül 2016

Seyda Kartal

SELLUKA

1477
Egenin limon kokulu yasemin çiçeği olan selluka hem ezgisiyle hem de anlamıyla çoğumuzun kalbinde münhasır bir yer edinmiştir. Eylül geldiğinde açan eylülün hüznüne inat sevdiği dala sarılan bir çiçektir selluka. Çoğu aşk şarkısına yer edişide bu yüzdendir herkes sevdiğinin selluka sarılışından bir özlem edinmiştir kendine.Selluka zor bir çiçektir, bir bakıma sevdalı bir gencin bekleyişini anımsatır. Zordur bu çiçeği yaşatmak, tohumunu alacaksın, çürütmeden koruyacaksın. Sonra mevsimi geldiğinde toprağa dikecek, her gün çıktı mı, boyu uzadı mı, çiçek açtı mı diye nöbete duracaksın. Karşıyaka ve selluka takıntılı çok egeli vardır aramızda bende araştırdım bu nazlı çiçeği bir yorumda ne de güzel anlatmıştı paylaşmak istedim :'İlkbaharda geçirgen, kumlu, humuslu ve de yanmış doğal gübre ile hazırlanan toprak harç doldurulmuş saksılara tohumları dikmek, toprağı sürekli nemli tutmak (asla ıslak değil) aslında uzun ve sabır isteyen bir yolculuğun başlangıcıdır. Saksıları, yakıcı güneşten ve rüzgardan uzak bir yere koymuş ve tohumları çimlendirmeyi başarabilmişsen, sürgünün sarılacağı bir çıtada 50 cm kadar boylanması, haziran ortalarını bulabilir. Sabırlı olacaksın! .. Boylanma 50 cm kadar olunca; selluka kızı, daha büyük bir saksıya ya da bahçenin yukarıdaki koşullara uygun, tercihen güneye bakan bir yerine, şaşırtmak gerekir. Birinci yaz sonuna kadar selluka kızın serpilmesini seyretmekle yetineceksin... İlk yıl, o güzelim çiçeklerini görmeyi hayal etme...

Sonbaharda havalar soğumaya yüz tutunca kök çevresine saman veya benzeri bir malzemeyle doğal örtü oluşturmak ve selluka kızın taze gövdesini bir çuval ya da hasırla sarmak, soğuk çarpmasından korumak gereklidir. Dedim ya, kızımız çok nazlıdır...

İlk kışı atlatmış iseniz, önünüzdeki yaz sonu için heveslenebilirsiniz. Havalar ilkbahar sonlarında ısınmaya başlayınca, genç ve nazlı kızımız yeni sürgünlerini vermeye başlar. Özenle gübrelemeye ve dikkatle sulamaya devam... Güçlenip, çıtalara veya pergolelere sarılmaya başladıysa doğru yoldasınız demektir. Ağustos oldu hala çiçek yok, demeyiniz. Eylüle doğru kızımız ilk çiçeklerini verecek, sizi mutlu edecektir. Özenli bakımın, sellukanın gövdesi ağaçlaşıncaya kadar devam etmesi ve kışın dondan korunması şarttır...'
Böyledir selluka yetiştirmek başta bir heves sonrasında ise muazzam bir tutku ve aşk..


'Yağmur yağdı, gene damlar boyandı
Sellukalar uyandı
Yağmur yağdı, gene yıkandı kalbim
Aşk kapıma dayandı

Dilimde şarkılar, hepsi aşktan yakınır
Yüreğimde kuşlar, hepsi aşktan sakınır
Yar senin kalbin kırılmış, sözler sana dokunur
Ama bak aşk sende de var, gözlerinden okunur

Sen sen sen aşkı bilsen, başka bir dünyaya girsen
Sen sen sen aşkı bulsan, selluka gibi sarılsan'

kentyasam.com/izmirin-kaybolan-kokusu-y...
Bu güzel kokuyu gelecek nesillerin tatması ve asla kaybolmaması dileğimle. .
Temmuz 2016

Seyda Kartal

Bir şarkının beş mevsimi



"Tunus asıllı genç sanatçı Emel Mathlouthi, Alamo kelimesinin yerine Palestine'i koyarak söyler bu defa şarkıyı.
"Naci en Palestine" yani "Filistin'de doğdum. "
Bu haliyle yersiz yurtsuzluğun bir başka coğrafyasında yankılanır ağıt... "

no tengo lugar
adsız yerlerden geldim
y no tengo paisaje
toprağım yok
yo menos tengo patria
anavatanım yok
con mis dedos hago el fuego
ateşler yakıyorum parmaklarımda
y con mi corazon te canto
sana şarkılar söylüyorum kalbimle
las cuerdas de mi corazon lloran
yürek telim gönül yakıyor
naci en Palestina
Filistin’de doğdum
no tengo lugar
yerim yok
y no tengo paisaje
toprağım yok
yo menos tengo patria
yurdum yok
naci en Palestina
Filistin’de doğdum
ay cuando canta
böyledir bizim cingene kadınlarımız
y con tus dolores
acıyla şarkı söylediğinde
nuestras mujeres te chican
seni darmadağın eder
Temmuz 2016

Seyda Kartal

Hayatın kapı eşiğinden kırıntı toplayan küçük bir kuş gibi DİDEM MADAK


1747
şiirlerin içinden
çıkıp gelen kadınlar
vardır.
öpse şiir,
saçını dağıtsa mısra,
gülse kıta olur.

Benim için tam anlamıyla budur Didem Madak şiirlerden gelmiş ruhundaki toz bulutunu sevgiyle örselemiş bir çiçektir o.Bazen bir papatya olur bazen deste deste ismini her şey koyduğu üzerine milyonlarca anlam yüklediği bir çiçek, anne şevkatindedir kaleminden çıkan her şiir, öylesine öpülesi öylesine narin...



1970, İzmir doğumludur Sevgili Madak. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlanıyor, sonrasında ise Grapon Kağıtları(2000),Ah'lar Ağacı(2002) ve Pulbiber Mahallesi(2007) şiir kitaplarıyla kendini bizlere iyice benimsetiyor güzel şair.
Çok olmadı aslında şahsımın Madak şiiriyle içime işleyene dek tanışması. Uzaktan aşinalığım var olsada, 4-5 aydır gitgellerle okuyarak hayranlığın, imrenmenin tam mânasını yaşattı bana.
“Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin
Bir bakardım eğilmiş su içiyor
Gamzelerinden kuşlar. ”


1747
“Bilmiyorsunuz.
Darmadagın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum. ”


keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım. ”



“Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım.
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım. ”

Şimdiden bir hatırasın
Bulutsa, tozsa, uçarsa
Bütün (aşklar) paranteze alınsın
Rüzgar çanısın, rüzgarın diline dolanırsın
Ne bir şarkısın,
ne de dillerde nağme adın
Artık bazı şarkılar kadar yaralısın.
.

1747

Saçlarım düşler görüyor
Rengarenk uçan balonlar havalanıyor her telinden
Saçlarımda kiraz bahçeleri
Salıncak kuruyor dallarına çocuklar
Hep ben düşüyorum, hep ben..



Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu.
Bir yığın insan tanıdım.
Ama hep yalnızım
.


“Ruhumu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi seven bir kadınım” diyor bir ropörtajında Didem Madak. Belkide diyorum bende, bundandır onun her şiirinde ufacıkta olsa bulunan çocuk ruhu portresi. Yani onun en umutsuz şiirlerinde bile bulunan “reçel kavanozları”, “çikolatalar”, “fötr şapkalar”, “kelebekler”.. Aynı zamanda çocuk olduğu kadar, kadınlığınıda hissettirir şiirlerinde. Yalnız, ayakta, güçlü ve feminen halleriyle de, naif, haroşa, sıcak sofralar kuracak olan anne halleriylede.
“Cennete gitmek istedim otostopla,
Cinnete kadardı tüm yollar oysa,
Tüm hayatı okşamak istedim kedilerin şahsında
Tüm sarı, tüm kara, tüm yumuşak. ”


2011 yılında kanser nedeniyle ölen Didem Madak, 41 yıllık yaşamına üç şiir kitabı sığdırıyor. Varlık dergisine verdiği ropörtajda da, yazarın Ah'lar Ağacı kitabındaki kimi şiirindede bahsettiği zorlu geçen üç yıl görüyoruz. Ona çok şey öğreten, Allah'la sanimi olmasını sağlayan üç yıl. Bu üç yılın şiirlerine yansıması olacaktır ki en popüler kitabı diyebiliriz Ah'lar Ağacı kitabına.
Yazar bu kitabına Wirgina Woolf'un Orlando'sundan da yola çıkarak şöyle bir yorum/tanım yapıyor;
“Orlando yıllarca göğsünde taşıdığı ve bir meşe ağacından esinlenerek yazdığı şiiriyle ünlü olur ve bir ödül kazanır. O zaman kitabını meşe ağacının altına gömmeye karar verir. Galiba bende bütün birikmiş ahlarımı, söylediklerimi, söyleyemediklerimi Ahlar Ağacının altına gömdüm. ”

“Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta. ”

Üç kitapla ardında bol bol cümle bırakmak, bir kadın olarak kadın şairlerin az olduğu bir coğrafyada böylesine güçlü bi kadın şair olmak, Didem Madak denildi mi akılda o dişlerinin allığında gülen fotoğrafla kalmak..
Sevgi Soysal, Tomris Uyar, İnci Aralgiller'den tercih sırasına koyamadıklarımdan biri oldu Madak kadın.
Tahmin ederim ki şairi, şiirinden iyi kimse açıklayamaz. Cümlelerinde benlik okunan kadını, tekrar tekrar dinleyelim o vakit.

“İki sigaram kaldı bu gece için
Yüzyıl yetecek çocukluğum,
İki muhabbet kuşum,
Biraz da ateşim var.
Dua ediyorum ateşe
Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece”
“Hayata söyleyin bundan sonra gitsin
Anlamını masallarda arasın
Hay!
Ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım da çiçekler açsın ruhunuz.
Hadi alkışlayın!
Biliyorum hâlâ biraz safım. ”
“Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
Anna Karenina'yı taklit ediyor zaman,
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka. ”
“Yuva yaptım kaç paket cigaranın bacasında
Yorgunum, kahvem çamur gibi
Batmaya da razıyım, artık beni anla. ”


1747


Ah, göğsündeki her yarayı merhametle öptüğüm.
Geç kalınan hiç bir hayat,
hayat değildir.
Hayatın olmayı dilerdim…



Size de olmadı mı? Bir şiirini okuduğunuzda ılık bir rüzgar değmedi mi kalbinize ?
Sevgiyle kalın...














Temmuz 2016

Seyda Kartal

Bir garip Orhan Veli..

Bir gün yolum Orhan Veli ye takıldı. Kimdi Orhan Veli nasıl bir başkaldırıştı? Niçin edebiyatın garip bir akımıydı?
1747

“Orhan Veli’nin kavgası edebiyatımızın en büyük kavgasıdır, buna inanıyorum. Irmağın yatağını daha doğal bir vadiye indirdi. Şiire kasket giydirdi. Sivilleştirdi onu. Bugünkü şiir verimleri onun da verimleridir biraz. ”
demişti Cemal Süreya.Peki neydi bu dava? 1747

Sanatına dair garip akımına dair yapmak istedikleriyle ilgili şu manifestoyu kurmuştu Orhan Veli:
“Yirmi yaşımızı dolduralı bir iki seneden fazla olmamıştı; beylik kalıplar, beylik dünyalar içinde bunalmış kalmış olan şiire yeni imkânlar arayalım dedik. (…) İlk işimiz, bilinen sanatları bir tarafa bırakıp şiiri bu sanatlar dışında şiir yapan özellikleri aramak oldu. Böylelikle onu bir reçete, bir tarife matahı olmaktan kurtaracaktık. Bu işi başarabilmek için de şiir tarifelerinin verdiği tertiplere karşı gelmek gerekiyordu. O tertipleri bulmuş olan şiirle o şiire sıkıca bağlı kimselerin bu dikine giden hareketten memnun olmayacakları besbelli idi. Üstelik biz de görmek istediğimiz işin ne olduğunu belirtmek için, birtakım softaların damarına basmaktan hoşlanıyorduk. Şiirlerimizin yadırganışı sadece alışılmış kalıplar çıkışından değil, çıkmak isteyişinden, bunda ayrı bir keyif buluşundandı. Gayretimizin nasıl bir sebebe dayandığı anlaşılınca biz de biraz yumuşar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler, şiirin öz malı imiş gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık olarak şiire sokulan alelade konuşma; biri de eski şiirin büyük konularının büyük heyecanlarının yanı başında yer alan küçük, alelade olaylar, küçük, alelade insanlardı. İlk niyet hiçbir şeyin şiir dışı kalmamasını sağlamaktı. Ama bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp birçok kimse tarafından da tutulunca iş değişti. Genç okuryazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu. Basitlik, aleladelik derken belki de biraz insaflı davranıyorum. ‘Basitlik, aleladelik’ diyeceğime ‘boşluk, hiçlik’ desem daha doğru olur. Şairin, mısraları içinde, okuyucuya hiçbir şey söylememesi bir yana, söyleyişteki basitliğin de gerektiği gibi anlaşıldığını sanmıyorum, kolay okunan mısranın kolay yazılır bir şey olmadığı pek bilinmiyor. Bunu anladığımız an şiirin güçlüklerini görecek, emeğe saygı göstermesini öğreneceğiz. Yalnız şairin emeğine değil; bütün insanların emeğine. Ondan sonra da kolay kolay boş lakırdı edemeyeceğiz. (…) Yazımın baş tarafındaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, şiirin bu hale gelmesinde de galiba bizim neslin büyük payı var. (…) Zaman zaman alelade şeylere de dokunabilmek başka. Ayrıca, türlü işlerde çalışan milyonlarca insanın, iş görmüş adam olmanın hakkını kazanabilmek için, göbeği çatlarken iki lakırdı çırpıştırıp bir iş yaptım sanmanın kolay kolay hoş görülemeyeceğini bilmek lazım. ”
Tam olarak böyle ifade eder Orhan Veli yapmak istediklerini. Yol arkadaşları Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu olur. 1747
Hedefiyle çoğu şairin eleştirilerinden geçer fakat kararlılığından asla vazgeçmez. Yahya Kemal Beyatlı, Garipçilerin karşı durdukları geleneğin içinde yer alan fakat bu geleneğe yeni boyutlar kazandıran bir şairdir. Garipçiler de onun, şiir işçiliğini ve saf şiiri öne çıkaran, sanatta sürekliliği öngören anlayışı karşısında yalın şiiri destekleyen tutumu ile karşı kutuptadırlar. Ne var ki şiir anlayışlarındaki bu keskin ayrım, onların günlük yaşayış içinde birbirlerine beğeniyle yaklaşmalarına hiçbir zaman engel olmamıştır.

Bir çok temayı şiirlerinde ele alan Orhan Velinin benim gözümde en nacizane teması yaşama sevincini ele aldığı şiirler olmuştur, bu sevinci küçük olaylarla yakalamaya çalışır. Bu küçük mutluluklar, hayatın genel anlamda iyimser ve umutla algılanmasına zemin hazırlar çoğu zaman.

Sokakta Giderken

‘Sokakta giderken, kendi kendime

Gülümsediğimin farkına vardığım zaman

Beni deli zannedeceklerini düşünüp

Gülümsüyorum. ’
Haziran 2016

Seyda Kartal

Degirmenlere karşı



Zaman düşer ellerimden yere
Oradan tahtaboşa
Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya,
Resimler sarı güneşsizlikten, duygular değişir

Dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına
Ve sen ben, değirmenlere karşı bile bile birer yitik
Savaşçı,
Akarız dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle...

Uçurma uçar sözlüğümden, geri gelmeyecek bir kuş
Yaşanmamış kırıntılar sadece bir düş
Zaman düşer ellerimden yere
Oradan tahtaboşa
Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya,

Ve sen ben, değirmenlere karşı bile bile birer yitik
Savaşçı,
Akarız dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle...
sen ben, değirmenlere karşı bile bile birer yitik
Savaşçı,
Akarız dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle. . .
Haziran 2016

Seyda Kartal

Louvre’un Cam Piramidi

252

Paris’in kalbine Seine Nehri’nin eşsiz güzeli Louvre Müzesinin bahçesine, ünlü Louvre Piramidini çoğumuz duymuşuzdur. Müze girişinde yer alan 4 piramidin en büyüğü olan yapı 1989 yılında tamamlanmış.
252
Barok mimarinin ender örneklerinden biri sayılan müzeye zıtlık konseptiyle inşa edilen piramitler, çoğu sanat çevrelerince tartışma konusu olmuştur. Fakat ultra modern bir tarz olarak algılanan yapı, bu tarzıyla da çoğu kez taklit edilmiştir.
252
Paris sokaklarında başladığı anonim kimliğiyle dünyaya yayılan JR, 24 saatliğine Louvre Müzesi’nin yönetimini ele geçirdi. Piramidin ön yüzünü müze binasının siyah beyaz fotoğrafıyla kaplayan sanatçı, ön cepheden bakıldığında piramidi adeta görünmez bir hale getirdi. Etkileyici bir görsel yanılsama ortaya koyan JR, hayranı olduğu Ming Pei’nin piramidini müzeyle daha uyumlu bir hale getirerek, Fransızların hoşnutsuzluğunu da bir anlamda yıkmak istemişe benziyor.
252
252
Dünyanın en çok fotoğraf çekilip, paylaşılan noktalarından biri olan Louvre Müzesi ve Piramidi, sadece Fransızlara değil, orayı ziyaret eden turistler için de güzel bir sürpriz olacağa benziyor.JRLouvre’da(JR at Louvre) ismini verdiği projesiyle Louvre Piramidi artık varla yok arası!
252
252
252
252

Nisan 2016

Seyda Kartal

EDEBİ YANSIMALAR

Edebiyata ilgisi lise yıllarında başlayan Sait Faik’in en güzel öykülerinden alıntıları ve hayatından kesitleri derlenmiş, okuduğumda bende naif duygular bıraktı bir şairin ülkesine edebiyatı bu kadar özümsetmesi zor olsa gerek, .. Dönem hakkında birçok izlenim yaratan bu güzel derlemelerin yüzyıllar sonrasınada önemli edebi bir kaynak olarak kalması daha nice okurlarda farklı duygular bırakması dileğimle..


2855
İlk şiiri Hamal:

Ensesine sokulu

Kamburunu kaşıdı.

Şu koskoca bavulu

Beş kuruşa taşıdı.

Yol yakın, yolcu ırak,

Yola bak, yolcuya bak.

İstersen yolda bırak

Şu koskoca bavulu.

2855
İpekli Mendil adlı ilk öyküsü 15 Nisan 1934 tarihli Varlık Dergisi’nin 19. Sayısında çıkan Sait Faik, çeşitli dergilerde, gazetelerin eklerinde öykü ve yazıları yayımlamıştır.

“Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı dut yapraklarından süzülür, odaya pare pare dökülürdü. Aşağı yukarı yaz kış pencereyi açık bırakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgarlar eserdi. Vapurlarda da çalıştığım için, rüzgarların kokularından lodos, poyraz, karayel, günbatımı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgarlar battaniyemin üzerinden acayip birer rüya gibi gelip geçtiler.

Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışarıdan bir gürültü geliyordu. Adeta dut ağacında birisi vardı. Korkmuşum ki, kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.
Oydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken, gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan taran etti. Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp gitseydi, sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron:

“Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti; hayvan” diye kıçıma bir tekme, beni kovacağını bildiğim halde gık demedim.

Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasız pencereden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiği zaman, başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi.
Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı.

Ya… İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun, sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır. ”

İpekli Mendil, 1934

2855
Yazarın ilk dönem Semaver’le başlayıp, Lüzumsuz Adam’a kadar devam eden öykülerinde, ortak özelliklerinden biri içerdikleri insan sevgisidir. Sait Faik yazdığı ilk hikayelerde zenginlere kızmakta, emekçileri yüceltmektedir. Öykülerinde anlattığı tipleri toplumda sıkça karşılaşılabilen insanlardan seçmesi, onu bir taraftan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay gibi yazarlara yaklaştırırken, diğer yandan Sabahattin Ali’nin öncülüğünü yaptığı sosyal gerçekçiliğe bağlamaktadır. Tahir Alangu’ya göre küçük adamları edebiyatımıza ilk getiren o olmadıysa bile iyice yerleştiren, bilinmeyeni gösteren, güçlü bir akım haline getiren, en güzel hikayelerini yazan Sait Faik olmuştur. Bu ilk döneminde, Abasıyanık “Fakir insan iyi insandır” genellemesinden çabuk kurtulup, çalışana duyduğu sevgiyi soyutlaştırarak insan sevgisine dönüştürdü.

“Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler… Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar. ”

Semaver, 1936
2855

“Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz, herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk… Ön avlusu, aynı zamanda burunları, kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf talebeleriyle muallimlerin gezindiği bir yer olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık. Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar talebe olarak giremeyeceğimizi bile bile. Bu müthiş bir şeydi! Biz ne kadar seviniyorduk! .. Sanıyorduk ki, mütemadiyen bir güzel şeyi geride bırakacak, bir daha ona sürünemeyecek, onun içine giremeyecek, bir anı bir daha yaşayamayacaktık. Önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. ”

Sarnıç, 1939

2855

Leyla Erbil ile

“Fakat bir Üsküdarlı fakirin bir piyango bileti edinmesinin ne kadar mühim bir mesele olduğunu bilmeyen bir adam da pek İstanbullu sayılmaz. Hatta pek Türkiyeli bile sayılmaz. Hatta bazan insan çok kötü düşünmesini bilen bir adamsa dünyalı bile sayılmaz ve Merih yıldızı ahalisi gibi aramızdan sıyrılıp geçenlere, kolumuzu dürtenlere, güzel kızlarla geçenlere şaşar. Ne ise mesele burada değil. Fukaralık ayıp değil…
Fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman, hamal olalım, ıskatçı olalım; fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman bunun ancak bir teselliden ibaret olduğunu ve fukaralığın bal gibi hem ayıp, hem günah, hem enayilik olduğunu biliriz. ”

Şahmerdan, 1940
2855
Yazar, Şahmerdan’da yer alan Çelme isimli hikayesiyle, halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askeri mahkemeye verildi. Bu olayın annesini yaralaması nedeniyle, uzun süre kitap yayınlamaya ara verdi. Medar-ı Maişet Motoru, Sait Faik’in ilk romandır. Geçim sağlayacak motor anlamını taşır. Romanda, Burgaz Ada’da oturan emekli memur Ali Rıza Efendi’nin emeklilik yıllarında ailesiyle birlikte çektiği geçim sıkıntısı, ailenin hayata tutunma çabaları anlatılır. Hiçbir siyasi hedef göstermeyen roman, yine de kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirdiği için 1944’te yayımlandığında sıkıyönetim mahkemelerince toplatılmıştı. 1952 yılında, yeniden basılırken, Abasıyanık, kitabın ismini Birtakım İnsanlar, romanda geçen Medar-ı Maişet Motoru’nun ismini ise Ceylan-ı Bahri olarak değiştirdi.
“Medar-ı Maişet adlı kitabımı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor. Bütün sebep bu! ”

“Onun esmer yüzü kıpkırmızıdır. O güldüğü zaman insanın yüzüne bütün saffeti, kadınlığıyla bakar. Onun kendisine güldüğünü gören her erkek aldanabilir. “Nihayet… Oh! Nihayet, bana güldü. Benim için güldü. Benimle beraber olmanın hazzıyla güldü. ” dememeye imkan yoktur. O kadar sana bakarak senin için güler ki… Halbuki onun sevinme, gülme tarzı böyledir. Kadınlara da, kız arkadaşlarına da, hocalarına da belki de anasına, babasına da böyle güler. Nihayet bu canlı, bu sana gibi gülüşün sırrı keşfedildi mi insanın kendine bir sual sormamasına imkan yoktur.
Acaba sevdiği erkeğe bu kız nasıl güler? ”

Medar-ı Maişet Motoru, 1944
2855
1948 yılında yayınlanan Lüzumsuz Adam isimli öykü kitabıyla birlikte, yazarın hikayeciliğinde ikinci dönemin başladığı kabul edilir. Bu dönem 1952’de yayınlanan Son Kuşlar’a kadar sürer. Abasıyanık’ın ilk çalışmalarında rastlanan insan sevgisi teması bu çalışmalarında yerini boşvermişliğe, insan korkusuna, kent nefretine ve umutsuzluğa bırakır. Sait Faik’in karamsar olmasını onu ölüme götürecek olan siroz hastalığına bağlayanlar vardır. Bu dönemki eserlerinde, içine kapandığı, yalnızlığından, kendi sorunlarından bahsettiği görülür. Ayrıca Abasıyanık, klasik cümle yapısına son vererek devrik cümle ve argo kullanmaya, günlük konuşma dilinden çokça yararlanmaya başlar.

“Yedi senedir bu sokaktan gayri İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döveceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış ne bileyim, bir şeyler işte gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yerlerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı adamlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor? ”

Lüzumsuz Adam, 1948
2855

“Büyük hayaller kuralım sevgilim! Ben şimdi böyle yapıyorum… Tertemiz bir şehirde, asfalt caddeler üstünde, dibinden metrolar geçen, üstünden kolosal otobüsler uçan, muazzam, eğlenceli bir şehirde seninle yaşamak istiyorum. Yazılarım bize yaşamak için lazım olanı getiriyor. Büyük kahvelerde çay içiyor, temiz lokantalarda kolalı peşkirlerle yemek yiyor, latif rayihalı şaraplar içiyor, tertemiz bir yatakta seni kollarımın arasına alıyor, sana:

– Bütün mesut şehir uyudu, uyuyalım sevgilim, diyorum..

Sabahleyin bitlerle dolu, kimsenin kimseye hürmet etmediği, kimsenin kimseyi hürmete layık bulmadığı, istismar edenin, çalanın zengin ve bahtiyar olduğu, esnafının azgın, zenginin deli, haris, egoist, gaddar, fakirinin kayıtsız sersem olduğu bir şehirde; işin kötüsü sensiz, oldukça kirli bir yatakta uyanıyorum. Ama sevgilim, olacak, büyük hayaller kuruyorum.. ”

Havada Bulut – Nasıl Bir Dünya, 1951
2855

Nazım Hikmet ve Münevver ile

Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı? Yoksa kimselerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler aşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?

Havuzbaşı, 1952
2855
Sanatçının hem ikinci dönem hem de son dönem öykülerinde görülen özelliklerden biri de eserlerin şiirsel dilidir. Sait Faik’in, Alemdağ’da Var Bir Yılan isimli kitabıyla sürrealizme geçtiği kabul edilir. Fikret Ürgüp son dönem öyküleriyle ilgili olarak
“Artık o eski kalıplardan kurtulmuş hikayelerdir. Bunlara sürrealist demek yerinde olur” dedi.

2855

Özdemir Asaf ile

Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan’da daha farklı biçimler deneyip, topluma ve doğaya bakmadığı açılardan baktı. Fethi Naci’ye göre Sait Faik, bu döneminde yazdığı eşcinsel temalı öykülerinde anlatmak istediklerini anlatabilmek için hikayesinin biçimini bir kere daha değiştirerek, somut ayrıntılardan hareket yerine imgelemi kullanmaya başladı. Bu da onu sürrealizme yaklaştırdı. Bu hikayelerde yazarın, o güne kadar yazılarında sevgiyle andığı İstanbul’dan nefretle bahsettiği görülür. Bu değişimin sebebini Abasıyanık’ın toplumdan, toplumun baskısından ve ahlak anlayışından sıkılmış olması olarak görenler vardır.

“Ölesiye yalnız, ölesiye mesudum. İçim kalabalık çekiyor. İnsanlar çekiyor. Çocuklar istiyorum; haşarı, sarışın, esmer, edepsiz… Seyahatler çekiyor içim. Dünya yüzündeki tuzlu sularda ışıklı vapurların gittiğini; Paris’te kırmızılı, yeşilli, turunculu işaret fişeklerinin bulvarlar boyunca akan köhne taksilere sis içinde yol gösterdiklerini; caddelerde, meydanlarda gotik binaların kayalar misali yükseliverdiğini; bisikletine tünemiş genç bir kadının türkü söyleyerek geçtiğini; pırıl pırıl matruş bir adamın pırıl pırıl bir bıçakla bonfile kestiğini; yalancı inciler içinde dolgun bir kadının Napoli’de, şarkılı bir kahvede fıstıklı dondurma yediğini; tayyare meydanlarının lokantalarında konyak içerek garip valizleriyle yolcular bekleştiğini; üçüncü mevki bir vagonda yaşlı bir adamın şehir içlerinden tren geçerken, gençken oturduğu kahveleri tanıyarak titrediğini…”

Son Kuşlar, 1952
2855
Şimdi Sevişme Vakti kitabında topladığı şiirleri ve bu kitabına girmemiş olanlarıyla, Sait Faik’in şiiri, hikayeleriyle ortak temaları paylaşır. Bu şiirler, hikaye çeşnisi ve sıfat üslubu ağır basan, duru bir Türkçe ile yazılmış şiirlerdir.

Sana koşuyorum bir vapurun içinden

Ölmemek, delirmemek için…

Yaşamak; bütün âdetlerden uzak

Yaşamak…

Hayır değil, değil sıcak;

Dudaklarının hatırası;

Değil saçlarının kokusu

Hiçbiri değil.

Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle

günlerde

Ben onsuz edemem.

Eli elimin içinde olmalı,

Gözlerine bakmalıyım,

Sesini işitmeliyim.

Beraber yemek yemeliyiz

Ara sıra gülmeliyiz.

Yapamam, onsuz edemem.

O ve Ben, Şimdi Sevişme Vakti, 1953
2855
Alemdağ’da Var Bir Yılan’daki birçok öyküde kendini gösteren Panco karakteri İstanbul’un karanlık sokaklarında anlatıcılara yoldaşlık eden bir gizli kahramandı ve bir bakıma kendi içine hapsettiği adamın hikayelere sinen gölgesiydi.

“Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. (…) Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor. ”

“Buraya gelenler hep aynı müşteriler olmalı ki beni baştan aşağı bir süzdüler. Oturup bir kahve içmek bile cehennem azabı gibi bir şey olacaktı. (…) Eskiden tanıdığım birisi niçin geldiğimi anlamış gibi bana baktı. Gülümser gibi idi. Allah belanı versin deyyus; dedim. Döndüm. ”

Alemdağ’da Var Bir Yılan, 1954
2855

Orhan Kemal ile

Tüneldeki Çocuk kitabı yazarın ölümünden sonra yayınlandı. Abasıyanık aynı zamanda gazetecilikte yaptı, o döneme ait bazı röportajları ve 8 öyküsü yer alır kitapta.

“Tünelleri insanlar için yaptık. Yokuşlardan lahzada insinler, yokuşları ani vahitte çıksınlar diye. Tünelin kayışı, tünele ilk defa bindiği zaman sevinen ve bu sevinci bile belli etmek istemeyen bir çocuk için yapılabilecek birşey. “Eğer bugün biz tünel kayışı yapamıyorsak, bunun en büyük sebebi tünele ilk defa binen ve sevinen çocuğu sevmememizdendir” demeyeceğim. O zaman hem kendimi methetmiş olurum hem de tünel kayışı yapabilecek bir iktidarda olduğum zehabı hasıl olur, müracaatlar vaki olur. Diyeceğim yalnız şu: Şu insanlara hiçbir şey çok değil. Edirnekapı’da bu akşam bir ana bir çocuğun tünele nasıl bindiğinin hikayesini dinleyecek. Çocuk: “Kocaman gözlü bir adam bana baktı da iyice sevinemedim” diyecek. Yabancılara gülemediği, beyaz dişlerini gösteremediği, duyduğu şeyleri, söyleyemediği şeyleri bu anaya söyleyecek. Onlar da tünele binmiş kadar sevinecekler. ”

Tüneldeki Çocuk


Nisan 2016

Seyda Kartal

İKİNCİ YENİ

1747

1950’li yıllarda ‘İkinci Yeni’ akımı etrafında toplanan Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Turgut Uyar, İlhan Berk, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan şiire farklı bir bakış açısı kazandırmıştır. Kendilerini şiirin imge dünyasında bulmuş, okuyan herkesin farklı anlamlar çıkarmasını arzulamışlardır. Onlara göre
‘en iyi şiir anlaşılmayan şiirdir’.

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747


1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747

1747
Nisan 2016

Seyda Kartal

İSTERSEN HİÇ BAŞLAMASIN

Küçüktüm kurduğum hayallere bağlanıp üzüldüm,
büyüdüm,
aslında kurduğum hiç bir hayalin o güzellikte gerçek olmayacağını gördüm, yinede kurmaktan vazgecmedim, büyüdüm.

Sözler ne de çok dokunurmuş insanın içine büyüdükçe anladım.
Zaman geçtikçe insanları simalarından cok yaşattıkları duygularla hatırlamaya başladığımı fark ettim, büyüdüm.
Herkese ummasızca bakmaktan eksik duygularımı onlarda tamamlamaktan vazgectim, büyüdüm.
Sonra yine düşündüm hayatı öğrendiğimde içimdekilerin biraz daha azaldığını görüyor, büyüdükçe bir şeyleri kaybediyordum. Ömür nasıl geçer daha neler kaybedeceğim bilmiyorum ama hayatı öğrenmeden önceki mutluluğumu hep özlüyor nerde körpe bir küçüklük görsem özlemle iç çekiyor sonra yeniden belkide hiç başlamasaydı denilen hayatta savrulup gidiyorum..

Nisan 2016

Seyda Kartal

ÇOCUKLAR GİBİ..

2855



Biz seni bir ülkeye sığdıramazken sen koca hayatı bir şiire sığdırmışsın, özlemle kal tohum bıraktığın belirsiz topraklarda koca yürekli şair..


Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi

Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi

Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi

Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi

Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi

Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi

Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi
Sabahattin Ali

Ocak 2016

Seyda Kartal

HOTEL CALİFORNİA

Ucu bir anıya dokunmayan kaç şarkı girdi aklımıza ?
Sözler hislerle birleşince olusan hazza birde melodi eklenince bu 3lü insanı nasılda güzel ifade ediyor.
Bu sanatın her zaman büyük ustalık istediğini düşünmüs ve eskilerdeki gibi eskimeyecek hala tadını bu yıllarda da hisssettirebilecek şarkılarn hayatımıza girmesini özlemle istiyorum.. Kısa bir hikaye , müzik dolu nice günlere :)
1969 yazında hikayenin kahramanı olan adam uzun bir seyahate çıkar. Ve yolu California'dan geçerken dinlenmek için Hotel California'yı bulur. Ufak sevimli bir oteldir. Sıcak bi havası vardır. Bir odaya yerleştirilir. Oteldeki ikinci gününde, odasının hemen yanındaki odada kalan kızla tanışır, arkadaş olurlar. Birlikte gezmeye başlarlar, çok fazla zaman geçmeden birbirlerine aşık olurlar ve tatili Hotel California'da birlikte geçirmeye karar verirler. Çok severler birbirlerini, bütün bir yaz hep beraberdirler. Otelin sıcak insanları, sevimliliği sadeliği onları çok etkilemiştir. Unutamayacakları bir yaz yaşarlar. Yazın bitiminde bir karar vermek zorundalardır ayrılık için. Ve şöyle derler ' Eğer bir sene sonra birbirimizi unutmaz ve yine bu kadar çok sevecek olursak, gelecek yazın ilk gününde (tanıştıkları günü kastederek) Hotel California'da buluşacağız ' diyerek sözleşirler. O zamana kadar birbirlerini hiç aramayacaklardır. ( bu aşk bir yaz aşkımı yoksa gerçek bi aşk mı anlamak için yaparlar bunu)...
Tam bir sene geçmiştir. Adam sözleştikleri gibi bir sene sonra otelde buluşmak için yola çıkar. Tanıştıkları ilk gündür o gün. Yol uzundur bitmek bilmez adam için ve sonunda California'ya varır. Otelin oraya geldiğinde kapkara bi bina bulur.. Otel bir gün önce yanmıştır... Hemen sevdiği kıza haber vermek ister. Onunda gelmiş olabileceğini düşünerek olması muhtemel yerlere bakar. Ancak bulamaz. Ve sonunda çok acı birşey öğrenir ve bu şarkı ortaya çıkar. Acı gerçek ne mi? Sevgilisi süpriz yapmak için bir gün önceden otele gelmiştir. Ve çıkan yangında ölmüştür...

193



On a dark desert highway, cool wind in my hair
Karanlık bir çöl otoyolunda, serin rüzgar saçlarımda
Warm smell of colitas, rising up through the air
Colitaların* sıcak kokusu, yükseliyor havaya
Up ahead in the distance, I saw a shimmering light
İleride biraz uzakta, parlak bir ışık gördüm
My head grew heavy and my sight grew dim
Başım ağırlaştı ve görüşüm bulanıklaştı
I had to stop for the night
Geceyi geçirmek için durmalıydım

There she stood in the doorway
Kapı girişinde duruyordu
I heard the mission bell
Görev zilini duydum
And I was thinking to myself
Ve kendi kendime düşünüyordum
'This could be Heaven or this could be Hell'
'Burası cennet de olabilir, cehennem de'
Then she lit up a candle and she showed me the way
Sonra bir mum yaktı ve bana yolu gösterdi
There were voices down the corridor
Koridor boyunca sesler vardı
I thought I heard them say
Sanırım şöyle dediklerini duydum

Welcome to the Hotel California
Kaliforniya Oteli'ne hoşgeldiniz
Such a lovely place
Ne kadar hoş bir yer
Such a lovely face
Ne kadar hoş bir yüz
Plenty of room at the Hotel California
Kaliforniya Oteli'nde bir çok oda vardır
Any time of year, you can find it here
Yılın herhangi bir zamanı, burada bulabilirsiniz

Her mind is Tiffany-twisted, she got the Mercedes bends*
Aklı mücevher dükkanlarına takılmıştı, Mercedes gibi kıvrımları vardı
She got a lot of pretty, pretty boys, that she calls friends
'Arkadaşım' diye hitap ettiği bir sürü hoş erkek vardı
How they dance in the courtyard, sweet summer sweat
Avluda nasıl da dans ediyorlar, tatlı yaz teri içinde
Some dance to remember, some dance to forget
Bazı danslar hatırlamak için, bazısı unutmak için

So I called up the Captain
Böylece kaptanı çağırdım
'Please bring me my wine'
'Lütfen şarabımı getirin bana'
He said, 'We haven't had that spirit here since 1969'
Dedi ki, '1969'dan beri o içkiyi bulundurmuyoruz'*
And still those voices are calling from far away
Ve hala o sesler çok uzaklardan çağırıyorlar
Wake you up in the middle of the night
Gecenin ortasında senin uykundan uyandırır
Just to hear them say
Ve sadece şöyle dediklerini duyarsın

Welcome to the Hotel California
Kaliforniya Oteli'ne hoşgeldiniz
Such a lovely place
Ne kadar hoş bir yer
Such a lovely face
Ne kadar hoş bir yüz
They livin' it up at the Hotel California
Kaliforniya Oteli'nde herkes gününü gün eder
What a nice surprise, bring your alibis
Ne hoş bir sürpriz, mazeretlerinizi de getirin

Mirrors on the ceiling
Tavanda aynalar
The pink champagne on ice
Buz kovasında pembe şampanya
And she said 'We are all just prisoners here, of our own device'
Ve dedi ki; 'Biz burada sadece kendi icatlarımızın mahkumlarıyız'
And in the master chambers
Ve büyük salonda
They gathered for the feast
Ziyafet için toplanmışlar
The stab it with their steely knives
Çelik bıçaklarını saplıyorlar
But they just can't kill the beast
Ama canavarı* öldüremiyorlar

Last thing I remember, I was
Hatırladığım son şey, benim
Running for the door
Kapıya doğru koştuğumdu
I had to find the passage back
Geçidi bulmalıydım
To the place I was before
Daha önce bulunduğum yere açılan
'Relax,' said the night man,
"Rahat ol" dedi gece görevlisi
We are programmed to receive
Bizler ev sahipliği yapmaya programlandık
You can checkout any time you like
İstediğin zaman çıkış yapabilirsin
But you can never leave!
Ama buradan asla ayrılamazsın!
Aralık 2015

Seyda Kartal

Ağlama Dur

Bu mevsimlerde hep böyleydim, daha durgun daha duygusal daha derindim. Kimseye anlatamadığım her ne varsa bir köşeden izlediğim buğulu cama dalar anlatırdım içimdekileri, şarkılar dinler sözlerini aklımda milyonlarca kez yorumlar yazıldığı duyguları hissetmeye çalışırdım. Bu mevsimde bu şarkıya takıldı aklım nasıl ne derinlikte yazılmış hala kavrayamasamda her dinleyişim ayrı bir tad.. Benim için Ahmet Kaya'yı anlatan tek tanım; kimsenin anlayamayacağı bir derinlikte yaşaması oldu şüphesiz..




Bir ince pusudayım,

Yolumun üstü engerek
Bir garip akşamdayım
Sırtımı gözler tüfek

Ben senin sokağına ulaşamam dardayım,
O masum gözlerine bakamam firardayım

Oysa ben bu gece yüreğim elimde
Sana bir sırrımı söylecektim
Şu mermi içimi delmeseydi eğer
Seni allıp götürecektim

Beni vur beni onlara verme
Külüm al uzak yollara savur
Dağılsın dağlara dağılsın
Bu sevdamsın ama sen ağlama dur.

Beni vur beni onlara verme
Külüm al uzak yollara savur.
Dağılsın dağlara dağılsın
Bu öykümüz ama sen ağlama dur.

Bir ince pusudayım
Bu gece zehir zemberek
Bir yolun sonundayım
Sessizce tükenerek

Aah senin ellerine uzanamam yerdeyim
O masum hayallere varamam ölmekteyim

Oysa ben bu gece yüreğim elimde
Sana bir sırrımı söylecektim
Şu mermi içimi delmeseydi eğer
Seni allıp götürecektim

Beni vur beni onlara verme
Külüm al uzak yollara savur
Dağılsın dağlara dağılsın
Bu sevdamsın ama sen ağlama dur.

Beni vur beni onlara verme
Külüm al uzak yollara savur.
Dağılsın dağlara dağılsın
Bu öykümüz ama sen ağlama dur.
Aralık 2015

Seyda Kartal

Bizim öykümüz bitti Nâzım. Senin yaşamın şimdi başlıyor

1747

Zamanın yıldıramadığı bir adam, onu bekleyen bir kadın… Ülkesinden uzak bir yaşam, zorlanıyorlar ama pes etmiyorlar!
Nasılsın Tulyakova, ne alemlerdesin?
Saman sarısı saçlar nasılsınız?
Ne alemdesiniz mavi kirpikler?
Nâzım ölmüş, birden dünya paramparça olmuştu. Sanki zaman kendisi de durmuş gibiydi. İnsanın içinde bir şey; beyin mi, yürek mi, ruh mu olup bitene karşı çıkıyor, reddediyordu inanmayı. En akıl almaz olanı da geride kalan yalnızlıktı. Vera için…
Yurdunu, Türkiye’yi görme isteği çılgınca bir tutkuydu Nâzım’da. Düşlerinde oraya sayısız yolculuk yapmışlardı birlikte. İstanbul’u, Ankara’yı, Anadolu’yu tüm ülkeyi dolaşmışlardı. Böylece bu güzel ülke gizemli bir biçimde girmişti Vera’nın yaşamına da, akrabası olmuştu onun. Vera Tulyakova, Ataol Behramoğlu’nun da belirttiği gibi nefis bir dille kaleme aldığı anılarını yayınlarken, aklına sadece tek bir kuşku takılıyordu: Onu bu derece özel, kişisel anıları, o çok güzel, o ışıl ışıl, o tertemiz insanı, Nâzım Hikmet’i birazcık olsun yansıtabilecek miydi?
1747
Ne yitirdim ben, ne yitirdik biz,
Nâzım bir kule gibi yıkıldığında,
Parçalandığında mavi bir kule gibi?
Bazen öyle geliyor ki bana, güneş de gitti onunla.
Çünkü, gün’dü o,
Altın bir gün’dü Nâzım
Ve gerçekleştirdi görevini şafakta,
Zincirlere ve cezalara karşın.
Elveda ışıklar saçan arkadaşım!
Uçuyorum karlı Ukrayna ovalarını, yıllardır bu ilk hava yolculuğum sensiz. Elini aradım yerden kesilirken alışkanlık, yere inerken de arayacağım.
Evet, böyle olurdu her zaman. Derdin ki: ‘’Nasıl isterdim parçalanayım seninle birlikte. Ne bencilim, görüyorsun. ’’ Ve eklerdin hemen. ‘’Şaka ediyorum canım. ’’ Fakat biliyorum, buydu düşündüğün ve üstelik kimi kez şakacıktan da değil… Kendin itiraf etmiştin bunu. Fakat uçak alana indiğinde, her zaman, ‘’Çok şükür! Evimizdeyiz, yeryüzündeyiz. ‘’ Derdin. Merhaba, Vera. Ve yanıtlardım ben:
‘’Merhaba, Nâzım! ’’
1747
Siz de sonsuz uykuya yattınız… Artık hiçbir zaman elinize kaleminizi alamayacak, olanca sesinizle haykıramayacaksınız en yakıcı sorunlar üstüne. Siz, sonsuz uykuya yatmış olan… Ah, bilseniz, biz Hiroşimalı küçük kızlara nasıl güç verdi, bizlerden biri için, bir avuç kül olan ve göze görünmeden kapıları çalarak imza toplayan o küçük kız için yazdığınız şiir…
Kentimizin ortasında, Barış Parkı’nda, atom savaşında yok olup giden çocukların anısına dikilmiş bir anıt var ve bizler, tüm Hiroşimalı çocuklar, sizin şiirlerinizden destek ve cesaret alarak omuz verdik o anıtın yapımına.
Bir atom patlamasını hiçbir zaman görememiş olan siz, her yüreğe derinliğine işleyen o dizeleri nasıl yazabildiniz? Çünkü sizin yüreğinizde de tüm Hiroşimalı ve Nagazakililerin yüreklerindeki gibi nefret ve öfke kaynıyordu. Çünkü siz de barış’ın susuzluğunu duyuyordunuz! Hatta bugün aradan o kadar zaman geçmesine rağmen o felaketi yaşamış ve hiçbir kabahati olmayan insanlar yitiriyor yaşamlarını. Acaba günün birinde yine acımasızca öldürülecek mi insanlar ve ‘’Ölmek istemiyoruz! ’’ iniltileri duyulacak mı yine?
Bir de, sormak istediğim bir şey var sana Nâzım. Biliyorum, yanıt vermeyeceksin, ama soracağım yine de.
O sabah, henüz evden götürmemişlerken seni, pasaportunu istettiler. İlk kez ceketinin cebine soktum elimi. Cüzdanının içinde buldum pasaportunu, açtım ve eski bir fotoğrafımı gördüm içinde onun. 1957’de ”portre” değiş tokuşu yapmıştık seninle, anımsarsın. Sen kendininkinin arkasına ”Vera kızıma” diye yazmıştın kurnazca ve okla yaralı, ağlayan bir yürek çizmiştin. Ben hiçbir şey yazmamıştım kendiminkinin arkasına.
O sabah rasgele elimde çevirirken fotoğrafımı, arkasından senin küçük harfli el yazınla yazılmış şiirin çıkıverdi karşıma:
Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm.
Bizim öykümüz bitti Nâzım. Senin yaşamın şimdi başlıyor. Büyük insanlık, seni doğuran ülkenin önünde saygıyla eğilerek, geleceğe doğru taşıyıp götürecek seni inanıyorum. Şimdi evimizin eşiğinde duruyor, ardınsıra bakarak diyorum ki: Mutlu ol, Nâzım Hikmet.
Aralık 2015

Seyda Kartal

kaybedişimin getirdikleri..

Hayatı pamuk ipliğinde yaşadığımın 20 yaşında farkına vardım ben.Aslında hiç bir şeye sahip olmadığımı bedenim, ruhum bana ait dediğim her ne varsa bir gün zamanlı ya da zamansız kaybedişler yasayacağımı öğreneli çok olmadı oysaki. Bu kadar tazeyken yaşadıklarım yinede unutabildim en acısından deneyimlediğim şeyleri.Belki sizde bir farkediliş yaratır bu hikaye.. Çünkü şöyle bir kaç dakika durup ne için kimler için yaşadığını sorguluyor insan..
Sema Ergenekon:
Kanser çok büyük travma yaşayan insanlarda olurmuş, mesela deprem yaşıyor ve yeniden bir hayat kurmaya çalışıyor. Bu travma yaraya dönüşüyor. İçinde çok büyük fırtınalar kopanlarda, kötücül duyguları yüksek olanlarda oluyor. Doktorum, "Neden kanser olduğunun yanıtı bulman gerekiyor. Seni gördüğün tedavilerle sıfırladık, ama bu nedeni bulup çözmezsen yine karşıma gelirsin" dedi. "Sizce neden? " dedim, "Çok fedakar ve hayır diyemeyen bir insan olabilir misin acaba? " dedi.
- Ruhumuzu tamir etmemiz gerekiyor yani...
- Doktorum şöyle anlattı; alfa ve beta beyin dalgaları varmış. Beta beyin dalgasında olduğumuzda kanser hücrelerinin üremesini sağlayan zeminde oluyormuşuz. Alfa beyin dalgasında olursak, kanser hücrelerine karşı vücudu savunabilecek hücrelerin olduğu zeminde oluyormuşuz. Nasıl alfa beyin dalgasında olacağız? Kendimizi seversek, kendimize vakit ayırırsak, kendimizi mutlu edersek beyin zaten kendini alfada tutuyormuş. Alfa beyin dalgasında olduğun sürece bağışıklık sistemi inanılmaz iyi çalışıyor ve kanser hücrelerini yok ediyor. Vücut her gün kanser hücresi üretiyor, ama bazılarınınki yok edilemiyor. Doktorum, "Neden kanser olduğunu bul, karşıma da bir daha gelme" dedi ve beni gönderdi...
- Cevapları bulabildiniz mi?
- Sürekli olumsuz bakmışım. Yaşadığım mutluluğu değil, yapamadığım şeylerin mutsuzluğunu büyütmüşüm. Okulunu okuduğum ve çocukluğumdan beri hayalini kurduğum bir işi yapıyorum. Yazarak kazanıyorum. Yaptığım işin iyi noktalarından birindeyim. Üç güzel çocuğum var, kocamı çok seviyorum. Yıllardır birbirimize bitmeyen bir bağlılığımız var. Annem, babam sağ. Ablalarım, erkek kardeşim benimle... Ama ben güzel olan bu tabloya değil, yetişemediğim yapamadığım şeylere takılmışım.
...............
Ankara'da sobalı, tek odalı bir evimiz vardı.
Orada yazıyorduk.
Tek bilgisayar vardı, birimiz yazıyor yoruluyor, öteki oturuyordu. Basitti hayatımız. O ilkel hale, ilk hale dönmek gerekiyor belki de... Para kazandıkça yaşam standartlarımız değişiyor. Önce bu durum hoşumuza gidiyor. Ama sonra o standartı korumak ve kaybetmemek için daha fazla çalışmak zorunda kalıyoruz. Bir bakıyoruz ki sahip olduğumuz şeylerin kölesi olmuşuz. Bunun sonu yok çünkü. Daha pahalısı, daha özeli, daha daha dahası hep var. Ama bunlara ulaşmak için yapılan fedakarlıklar çok yorucu olabiliyor. O yüzden öze dönüş yolları bulmak gerek.
- İnsanlar böyle durumlardan öğrenerek çıkar...
Siz ne öğrendiniz?
- Küçük küçük şeyler...
Hastalık durumlarında hep, "Aman şimdi bir de ben arayıp rahatsız etmeyeyim" derdim. Meğer insanlar aranmak istiyormuş, bekliyormuş.
Geçen gece kızlara mesaj attım; "Kirpiklerim çıkıyor" diye... Ne mutlulukmuş... Bir şeyi yetiştirmek için toprakla uğraşırsın da ilk filizi görürsün ya, onun gibi...
Kemoterapi boyunca ağzının tadı olmuyor, meğer elmanın tadı ne güzelmiş. Yeniden insan gibi hissetmeyi, bedenen sağlıklı olduğum, sevip sevildiğim için şükretmeyi öğrendim.
Kendine dönüp, kendinle ilgili yaptığın eksiklikler neyse onları tamamlamayı öğretiyor.
Farkındalığım arttı, altı ay öncesinden daha mutluyum.
Başkası için yaşadığında vücut 'error' veriyor, "Pardon kendin için yaşayacaksın" diyor.
Metin Hara'nın kitabında "Bencillik önce ben demek değildir, bencillik sadece ben demektir" diyor.
Önce ben demek gerekiyor, önce ben demezsen, başkasına da diyemezsin.
Çok tuhaf bir yolculuk.
Bir sürü şeyi içinde yaşıyorsun.
Kasım 2015

Seyda Kartal

Kör Bir Mimar Mimarlık Yapabilir mi?

986

Eskiz kağıtları, yığınla çeşit çeşit kalemler, onların arasında yerini özelleştiren rapidolar, t-cetvelleri, gönyeler, “Autocad”, “Archicad”, vb. bilgisayarda çizim programları, “3ds Max” gibi modelleme programları, “Photoshop” gibi sunuş paftalarını “şık” hale getirme programları hepsi aslında mimarın kafasında oluşanları görselleştirmek ve o görselleri “satacak” hale getirmek için üretilen araçlar yığını. İster bilgisayar öncesi rapidolu günler olsun, isterse bilgisayar sonrası “plotter”lı hayatlar olsun, mimarlık her zaman görsellikle beslenen ve görsellik üreten bir alan olarak kendini kurgulamıştır. Gelişen teknolojiyle bu görsellik meselesinin iyice abartıldığı bu zamanlarda, artık projelerin bilgisayardaki modellerinin "render"ları, projelerin aslından bile daha gerçek, daha fiyakalı durabiliyor, San Franciscolu mimar Chris Downey’in hikayesi mimarlığın görsellikle kurduğu ilişkiler üzerine yeniden düşünülmesini sağlıyor

Chris Downey 2008 yılında beynindeki tümörün alındığı ameliyatta görme yetisini yitiriyor ve içi dışı görsellikle dolu olan mesleğine görmez halde geri dönüyor. Burada çoğu kimsenin ondan bekleyeceği üzere mimarlığı bırakmıyor ve kör bir mimar nasıl olur sorusunun üzerine gidiyor. Projelerin Braille alfabesi ile ifadelendirildiği başka türlü bir görselliğin konuştuğu bir nokta belirliyor kendisine, bu sırada en sevdiği araç proje planlarını kabartılı hale getiren böylelikle de onları parmaklarıyla okumasını sağlayan baskı makinesi oluyor. Bu kabartılı çizimler üzerinde “Wicci Stix” denilen balmumlarıyla eskiz çalışıyor. Böylelikle kendisine başkalarınınkine benzemeyen yeni bir görüş açısı yaratıyor.
Downey şu anda mimarlık firmalarına mimar-danışmanlık yaparak özellikle de körler için mimarlık nasıl olur sorusunun üzerine gidiyor. Görme engeli ona birçok mimarın göremediği bir yer kazandırıyor. Onun hikayesi üzerinden kör bir mimar mimarlık yapabilir mi sorusu mimarlığın görme yetisini sorgular hale geliyor.
Biz mimarlar görme eylemiyle var olan yaratıklarız, fakat burada önemli bir nokta var, görme yeteneği bu koca denklemden çıkarıldığında, geriye bir mimarı iyi bir mimar yapan şey olarak ne kalır? ” diye soruyor Downey. Cicili bicili "render"ların, kendini görsellik üzerinden pazarlayan içi boş projelerin arasında Downey’in sorduğu bu soru mimarlığın görsellikle hesaplaşmasını tetikleyecek bir soru olarak akılları kurcalıyor.
Cidden, geriye ne kalıyor?
Derleyen: Pelin Çetken
Kaynaklar:
archpaper.com
arch4blind.com
Ekim 2015

Seyda Kartal

Jose Mauro De Vasconcelo

4382

Zezé mahallesinde yakıp yıkmadık yer bırakmayan, türlü şakalarıyla insanları bezdiren ve bunlar yüzünden neredeyse her akşam ailesinden dayak yiyen bir çocuktur. Çoğu zaman fakir bir ailenin çocuğu olmaktan şikâyet etse de mükemmel hayal gücüyle arka bahçesindeki dünyasında türlü eğlenceler yaratır kendine.

‘‘Belki çocuklar büyükler için yazılmış kitapları okuyamazlar, çünkü hiç büyük olmadılar. Fakat bu bizim için geçerli değil çünkü içimizde her zaman bir çocuk olacaktır. ’’
4382

‘‘Yeni ev, yeni bir hayat ve basit umutlar, basit umutlar. ’’
Hikâyenin can alıcı kısmı Zezé nin yeni taşındıkları evin arka bahçesindeki Şeker Portakalı fidanını sahiplenmesiyle başlıyor. Onunla geçirdiği günleri, altında uyuduğu geceleri birer maceraya çeviren, kendi kendine hikâyeler uydurup, bu hikâyeleri küçük kardeşiyle birlikte yaşayan kahramanımızın sahip olduğu duygular ve hayal gücü tarif edilemez nitelikte.
4382
‘‘Hepimiz büyüktük. Küçük küçük parçalarla aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler. ’’
Yaşadığı mutluluklara ve acılara verdiği tepkiler, hissettiği duygular bazı sahnelerde kalbinizi yoklamanıza sebep oluyor .

4382

4382

2012’de kitabın bir filmi de çekildi.Film, kitabı okuyanların anlayabileceği çarpıcı bir sahneyle başlıyor. Bu yüzden filmin işlediği duyguları anlamak isteyenlere naçizane önerimiz ilk önce kitabı okumalarıdır.
İşlenen duygular bir sahnede sizi mutlu ederken bir sahnede gözlerinizi dolduruyor. Yazarın hayatından izler taşıdığını söylemiştik kitapta ama yazarımız izlerinden çok, kendi gölgelerinden yararlanmış diyebiliriz. Yoksa duygular nasıl bu kadar gerçek olabilirdi?
4382
Film çekilirken kitaba sadık kalınsa da kitaptan ayrılan ana özelliği kahramanımız Zezé’nin hayal gücünü daha ayrıntılı ve daha canlı yaşayabiliyor olmamız.
Vasconcelos on iki günde yazdığı bu romanı yirmi yıldan daha fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını söyler. Bu da bize kitapta gerçekliğin mi yoksa kurgusallığın mı ağır bastığını düşündürüyor.
Çarpıcı bir sahneyle başladığı gibi çarpıcı bir sahneyle biten bu filmde gerçek dostluğun ne kadar derin yaşanabileceğini görüyorsunuz.
Kim bilir belki Zezé hayallerinde bize de yer vermiştir…
4382

‘‘Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken bir şeydi. ’’

Bir çocuğa, roman okumayı sevdirebilecek kadar güçlü bir kitaptır Şeker Portakalı. Bir çocuk okumayı söktükten iki yıl sonra hala sayfalarının dörtte üçü resimli saçma öyküleri okumayı bırakmadıysa, en azından okumaktan vazgeçmediği için, ona Şeker Portakalı'nı önerin. Kelimelerin sonsuz gücü, cümlelerin büyüsü üzerine düşünmeye başlayan bir çocuğun şekillenmiş düşlerini düşünün!
Ekim 2015

Seyda Kartal

öğreniyorum

İnsan yaşamın içinde bu anlamsız debelenmelerin
sandalındayken hayat, hep eksilerek ilerlemekteymiş oysa ki
Kaybetmenin, birinin, bir şeyin yokluğunu omzuna alıp onunla
yürümek, devam etmek zormuş
Başları anlamsız bir kabul edemeyiş..
Yokluk, sızı soğukluk kaybın acısı tarif edilemez berbatlıkta
bir şeymiş
Sonraları ise istemsiz kabulleniş.. acı kimseye
anlatılamayacak kadar derin, kimsenin anlayamayacağı kadar karışıkmış oysa ki
Birileri üzgünken birileri mutlu birileri severken hayatı
birileri umutsuz birileri sen hariç çevreni kaplayan o birileri eksilirken
ömründen hayat senin eksileceğin güne kadar her birini bir yerde sana değdirip
eleğinden geçirmekteymiş oysa ki
Hayat kime ne kadar
adil olmaya çalıssa da değilmiş, kimse yaşadığı, yaşayacağı, daha yaşamadıklarını
seçmede tamamen hakimiyete sahip değilmiş
Şu hayatta adil olan tek şey varmış oysa ki o da bir gün
herkesin gözlerini bir avuç toprağa teslim edecek olmasıymış..
Bir yer var tekrar kavuşacak tekrar yaşam bulunacak bir yer var biliyorum şu geçici hayata eksilerek devam
etmeliymişim öğreniyorum..
Daha fazla göster