Bilmek istediğin her şeye ulaş

Aşık olduğunuzda nasıl bir ruh halinde oluyorsunuz?

Aşık olduğumuzda, bir çeşit filtreleme yaparak aşık olduğumuz kişinin olumsuz özelliklerini görmezden gelir, olumlu özelliklerini ise yüceltir yani abartırız. Sanki en iyi kişi odur, şu ana kadar tanıdığımız en mükemmeli de odur, yani aslında biz öyle zannederiz.

Kendimize benzettiğimiz kişileri daha yakın bulduğumuz ve daha çok sevdiğimiz kuramına dayanarak, aşık olduğumuz kişinin de bize benzeyen yanlarını daha çok görme eğilimindeyizdir, kendimize benzettikçe aşkımız da pekişir ve devam eder, ta ki aslında bize o kadar da benzemediğini farkedene kadar. Yani kısacası aşk, bir görme kusurudur. Aşık olduğumuz kişi ve hatta diğer her şey gözümüze daha da olumlu (toz pembe) gelmeye başlar. Bu görme kusurunu farkedene kadar geçen sürede, yani aşıkken, mükemmel bir çift olduğumuzu düşünür, ileride yaşayabileceğımız sorunları da farkedemeyiz. Oysa her ilişkide olduğu gibi sevgililik ilişkisinde de çatışma kaçınılmazdır, o nedenle yaşanan ilk çatışmada her zaman yaşadığımızdan çok daha büyük bir hayal kırıklığına uğrar, bu nedenle de daha şiddetli bir üzüntü/ öfke/kaygı duyarız. Çünkü zihnimizde yarattığımız imaj zedelenmiş veya yıkılmıştır. Bu durumda en iyi savunma mekanizması, o kişinin değiştiğine inanmaktır, halbuki kişi başından beri aynıdır, değişen bizim algımızdır.


Beynimizde salgılanan bazı hormonlar, zihnimizde en çok o kişinin yer etmesine, en çok ve en sık onu hatırlamamıza neden olur. 'Ondan başka kimseyi düşünemiyorum, gözüm ondan başkasını görmüyor, aklımda hep o var, nereye baksam onu görüyorum, herşey onu hatırlatıyor' gibi söylemlerin nedeni de budur. Yine bu hormonlar, o kişiyi bazen kendimizden bile çok düşünmemize neden olurlar. Kişinin kendinden en çok ödün verdiği zamanlar da bu zamanlardır. İç içe geçme ihtiyacımız artar, iç içe geçip, hep öyle kalmak isteriz. Kendimizi yok etmek pahasına, 'biz' olmayı isteriz, 'ben'leri kaybetmeye başlarız. Bu nedenle ayrılınca kendimizi eksik, yarım kalmış gibi hissederiz, tabii ki bu da bir yanılsamadır. Oysa ilişkilerin bir ritmi vardır, zaman zaman hep birlikte olmayı, her şeyi birlikte yapmayı ister, yani iç içe geçer, sonra kendi ihtiyaçlarımıza odaklanır, yani ayrışırız, sonra tekrar iç içe geçme ihtiyacı duyar, sonra yine ayrışırız. İç içe geçme ihtiyacı hissetmek normaldir ancak hep iç içe geçmek ve öyle kalmayı istemek hem bize, hem ilişkiye zarar verir ve ilişkinin ritmini de bozar. İşte aşık olduğumuzda hep iç içe kalmak isteriz ancak bu mümkün olmadığından ayrışma tehlikesinin olduğu her durum bize dayanılmaz acı verir ve uzaklaştığımızda bu duruma katlanamayız.

Peki insan neden bu kadar acıdan sonra tekrar aşık olur ya da olmak ister? Çünkü aslında aşık olmayı, aşık olduğumuz kişiden daha çok severiz.
O halde aşk için, gerçek bir ilişkiden çok, hayali bir birliktelik diyebiliriz. Çünkü farkındalığın bu denli az olduğu bir durumda, gerçeklerden söz etmemiz olanaksızdır. Çoğu insan aşkın bitmesinden korkar ancak aşk bittikten sonra duyulan sevgi çok daha değerli ve gerçektir aslında. Tabii ki her aşk sevgiye dönüşmez. Her duygunun en şiddetli dozuyla yaşandığı bir dönemde, yani aşıkken, sıklıkla kendimizi kaybetmemiz ve hem kendimize hem karşımızdakine zarar verme potansiyelimiz bu kadar yüksekken, o aşkın yerini sevginin alması her zaman mümkün değildir. Aşkı ne kadar az hasarla atlatırsak, sevgi o kadar yakın belki de!
  • Paylaş