Bilmek istediğin her şeye ulaş

Gezi Parkı'nda yaralılara yardım eden doktorlar hakkında soruşturma başlatılması hukuki olarak ne ifade eder?

Resmi kurumundaki görevini bırakıp geldiği takdirde salt bir para cezası ya da başka bir disiplin cezası alabilirlerdi. Ancak görevini terk ettiğinden dolayı bir doktoru kesinlikle gözaltına alamazsınız. Düşman dahi olsa doktorlar, yeminleri gereğince yardıma ihtiyaç duyan yaralı ve hastalara yardım etmek zorundadırlar ve ederler. Gezi Parkı'nda da kendi haklarını savunmaya çalışıp gereksiz ve orantısız bir şiddete maruz kalan gençlere yardım etmişler ve doktorluk görevlerini bilhassa insanlık görevlerini yerine getirmişlerdir. Bu doktorlar hakkında soruşturma başlatılması -disiplin cezası hariç- herhangi bir hukuki dayanağa sahip olmadığı gibi gözaltına alınmaları da bir insan hakları ihlalidir.
  • Paylaş
1

Redeye, Deprem gibi olağanüstü şartların oluştuğu (*) önceki örneklerde idari yaptırım süreçlerinin işletilmemiş olduğunu hatırlamakta fayda olacaktır.

(*) Kolluk kuvvetlerinin Anayasanın 90.maddesi atfı ile riayet etmesi beklenecek olan, demokratik protestolara müdahale edilmemesi gereklerine işaret eden AHİM kararları merceğinden baktığınızda Gezi süreci de olağanüstü şartların oluştuğu bir durumdur.

Artık hukuk bu ülkede iyice sorgulanması gereken bir kavram. Gözümde insanlık sıfatını kaybetmiş bir çok yaratık var. İnsanlara yardım eden doktorlar hakkında soruşturma başlatıldı ve daha sonra o kişilerin doktor değil de daha önce bir çok suçtan hapiste yatmış insanlar olduğu açıklaması yapıldı. Her şeyi kılıfına uydurmaya çalışıyorlar ve ben şahsen söylenenlere inanmıyorum. Neyin ne olduğu zaten ortada, umarım gerçekleri herkes görür.
  • Paylaş
1

Redeye, Hukuk, hayatımıza her geçen gün daha fazla etki ediyor. Sosyal bilimcilerin ‘modernleşme’ tabir ettikleri sürece uygun olarak devlet hem daha çok alanı kurallarla düzenliyor hem de bireyler eskiye oranla hukuka, daha doğrusu hukuki mekanizmalara daha çok müracaat ediyor. Attığımız her adımın bizi hukuki bir sürece dahil etme ihtimali, doğrudan kendimizle ilgili olmasa dahi her türlü hukuki düzenlemeye ve yargı kararına karşı daha duyarlı olmamıza neden oluyor. Nihayetinde hukuk; kurallarıyla, yargı kararlarıyla ve kararların infazıyla birlikte gündelik yaşamımızın tartışma gündeminde mutlaka kendine yer buluyor.

Hukuk kurallarının, yargı kararlarının ve bu kararların infazının tartışma konusu olması çok da kötü değil. Zira herkesi tatmin edecek bir hukukun imkansızlığını başlangıç noktası yaparsak, hukuk tartışılmadığı bir yerde esasında herkesin konuşmaktan korktuğunu söyleyebiliriz. Zaman zaman hukukun çeşitli yönlerini hedef alan eleştirilerin etkisinin ve tekrarının iktidar sahipleri ve ortakları tarafından bir tür kutsallaştırmayla ‘kurumları yıpratmama’ adına azaltılmaya ve engellenmeye çalışıldığına şahit oluruz. Esasında bu tavır, herkesin konuşmaktan korktuğu ve hukuku eleştiremediği baskıcı yönetim tarzlarının yararlandığı bir lükse, iktidarın ‘lâ yus’el ammâ yef’al*’ olmasına heveslenmenin sonucudur.

Hukukun tartışılıyor olması çok doğal ve hatta sağlıklıdır. Değerlerin çokluğunu bir veri kabul eder ve yönetim tarzını buna uygun hale getirirseniz, hukukun her yönüyle tartışılmasını da doğal karşılamalısınız. Keşke Türkiye’de gündelik hayatta hukukun tartışma konusu olması, betimlemeye çalıştığım ideal durumdaki değerler çokluğunun zorunlu bir sonucu olsaydı. Ne yazık ki tartışmalarımızın konusunu ve nedenlerini oluşturan sorunların büyük bir kısmı yapısal, yöntemsel ve kurumsal kusurlardan kaynaklanıyor. Yasa yapma süreçlerimiz kusurlu, hakimlerimiz hukuku uygularken ihtiyaç duydukları yöntemsel araçlardan yoksun, hukukçularımız en temel konularda ortak bir anlayış olmasa bile ortak bir dil dahi geliştirememiş durumda. Yani hukukun halihazırda tartışma konusu olması, modern bir demokraside görmek isteyeceğimiz türden değil.

Hukuka ilişkin bu patolojik tespitin ardından gelen çözüm önerilerinin dönüp dolaşıp geldiği yer hukuk öğretimi, daha genel olarak da hukukçu biliminsanlarının ürettikleri ve paylaştıkları bilgi. Hukukçu biliminsanlarının hali, yükseköğretimin diğer sorunlarıyla birlikte başka bir yazı konusu. ‘Eğitim şart!’ şiarını ziyadesiyle içselleştiren bireyler olarak ‘hukukçu’ yetiştiren kurumlardan, özellikle de hukuk fakültelerinden beklediğimiz çok şey var. Ne yazık ki hukuk öğretimiyle ilgili bir ‘sorun’ olduğunun farkında olmamıza rağmen, sorunun ne olduğunu henüz tespit edebilmiş değiliz. Yükseköğretimin ve hukuk öğretiminin bilimsel bir çerçevede ele alınmadığını, hukuk öğretiminin hukukçu biliminsanlarının el yordamıyla ve sezgiyle geliştirdikleri spekülasyonlarla tartışıldığı bir ortamda, herhangi bir ‘sahih’ çözümün bulunması elbette mümkün değil.

Hukuk öğretimiyle ilgili daha derin bir sorun hukukçularda kemikleşmiş hukuk öğretimi paradigmasında. Bu paradigma üniversite öğretimini hukuk öğretimiyle eş tutuyor. Hukuk öğretiminden anlaşılan da sadece ‘mevzuat’ öğretimi olduğundan, hukuk fakülteleri esasında dört yıllık meslek okulları haline dönüşüyor. Esasında hakim, savcı, avukat yetiştirecek yükseköğretim kurumu, nihayetinde bir meslek okuludur. Dolayısıyla mevzuat ağırlıklı bir öğretimin yadırganacak bir yönü yoktur. Ne var ki hukuki muhakemenin gerektirdiği, doğasında bir zorunluluk olarak taşıdığı ‘yaratıcı’ ve ‘yorumlayıcı’ muhakeme, mevzuatı işleyecek bir altyapıyı gerektirir. Bu yüzdendir ki hukuk kültürü gelişmiş ülkelerde hukuk fakülteleri değil, hukuk okulları bulunur. Hukuk okulu, bir lisans yahut önlisans öğretiminin ardından öğrenci kabul eder. Böylece öğrenci sosyal bilimlere yahut beşeri disiplinlere adım atmış, üniversite öğretimiyle murat edilen entelektüel gelişme imkanına sahip olmuş ve hukuki muhakemenin gerektirdiği altyapıyı edinmiş olur. Hukuk öğretimi salt mevzuat öğretimi olarak tasarlanmamış ise, hukuk okulundaki dönemde de yaratıcı ve yorumlayıcı muhakeme için ihtiyacı olan araçları edinir.

Türkiye’de durum trajiktir. 17-18 yaşlarında bir genç, içi boşaltılmış, muhakeme yeteneğini körelten bir lise öğretiminin ardından birdenbire hukukun içine atılır. Hukuk fakültelerinde üniversite öğretiminde bulunmasını bekleyeceğimiz, insana, topluma ve doğaya ilişkin evrensel bilgiyi aktaracak hiçbir ders yoktur. Mantık, felsefe, sosyoloji, dilbilim, psikoloji, tarih, antropoloji vb hukuk öğretimi paradigmasında kendine yer bulamamıştır. İlk sene alınan ve o kadar hukuk dersi içinde ne işe yaradığını kimsenin anlayamadığı iktisat dersinin yanında eğer mevzuat dışı ve saydığımız disiplinlerle ilgili bir ders ihdas edilecekse, bu dersin adının başında mutlaka ‘hukuk’ kelimesi bulunmalıdır. O yüzden hukuk fakültelerinde felsefe okutulmaz ama ‘hukuk felsefesi’ okutulur; sosyoloji yoktur ama ‘hukuk sosyolojisi’ vardır; tarih bilimi ve metodolojisi umrumuzda değildir ama bir ‘hukuk tarihi’ vardır. Hukuk fakültelerine yoğun bir talep olduğu ve daha dün açılmış bir hukuk fakültesinin ilk senesinde üst sıralardan öğrenci kabul ettiğini düşünürsek, uzun yıllardır ‘sözelci’ lise mezunlarımızın en başarılıları ne yazık üniversite öğretimi almamış olmalarına rağmen lisans derecesiyle mezun edilmiş; bu mezunlar hakim savcı olmuş, akademisyen olmuş, siyasetin ve bürokrasinin en önemli noktalarında kendilerine yer bulmuşlardır.

Hukuki aktörlerin ‘içeriksiz’ bir öğretim almış olması sonucunda, hukuk alanında yaşadığımız sorunlar bizi şaşırtmamalı. Hayret verici olan, hala ‘Eğitim şart!’ diyebiliyor oluşumuz, ki onu da bir komedyene borçluyuz sanırım.

* İfade, Enbiya Suresi 23. ayetten mülhem: O (Allah), ‘yaptığından dolayı sorgulanmaz’…



Konuk Yazar:Doçent Doktor Ertuğrul UZUN / Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Bir bakan gezi eylemcileri için "Terörist" dedi, televizyonlarda kayıtları var. O halde onlara yardım eden doktorlar da "yardım ve yataklıktan" yargılanabilir. Bu olaylar sonucunda gezi direnişinin geleceği nokta az çok anlaşılıyor diye düşünüyorum.
  • Paylaş
1

Redeye, Terörizm, halen doğru dürüst bir tanımı uluslararası mecrada mutabakat konusu edilememiş muğlak bir kavramdır. Zira bir taraftan baktığınızda kendi kaderini tayin ve kültürel, sosyal hakların iadesi mücadelesi veren yapılar, sınırın diğer tarafına geçip de baktığınızda bu şekilde muğlak bir yakıştırma ile taltif edilebilmektedir. İnsani ceza hukukunun genel kabulleri ise böyle bir muğlaklığa geçit vermemelidir.

Eğer resmi bir kurumdaki görevini, mesaisini bırakıp olaylara müdahil oluyorsa idari açıdan soruşturma açılıp cezalandırılabilir, onun dışında hiçbir hukiki yaptırım uygulanamaz devlet nazarında.

Devlet adına konuşan bol ve fakat biz vicdan nazarında değerlendirmeye devam edelim, sevelim, sahip çıkalım bu doktorlara.
  • Paylaş
Yurdum hukukunun sadece sayın başbakanımızın yönünde işlediğini ifade eder.
  • Paylaş
Hipokrata saygısızlık
  • Paylaş
Sonraki Soru
HESAP OLUŞTUR

İstatistikler

926 Görüntülenme9 Takipçi6 Yanıt