Bilmek istediğin her şeye ulaş

Masallarda kullanılan tekerlemeler nelerdir?

Bir varmış, bir yokmuş; allâh’ın kulu çokmuş, bizden delisi hiç yokmuş. Çok söylemesi günâhmış

evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde... Develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, babam kaşıkta annem beşikte iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... İp koptu beşik devrildi; anam düştü beşikten, alnını yardı eşikten... Babam kaptı maşayı, anam kaptı küreği, gösterdiler bana kapı arkasındaki köşeyi... Dar attım kendimi dışarı; kaç kaçmaz mısın? ... Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye... Bineyim dedim, at bir tekme salladı bana geri dur diye... Padişahın topları ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye... Tozu dumana kattım, edirne’ye yettim. Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye... Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye... Bereket inandılar, tutup beni saldılar... Orada buldum iki çifte bir kayık. Çek kayıkçı eyüb’e... Eyüb’ün kızları haşarı... Bir tokat vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı... Orada gördüm bir kız; adı emine, gittim yanına... Bir tarafı tozluk dumanlık, bir tarafı çayırlık çimenlik, bir tarafı sazlık samanlık... Bir tarafta boyacılar boya boyuyor renk ile; bir tarafta demirciler demir dövüyor denk ile; bir tarafta osmanoğlu cenk ediyor şevk ile... Anan yahşi, baban yahşi, kurtuldum ellerinden, vardım masal iline.

  1. masal masal maniki, yolda saydım on iki, on ikinin yarısı, tilki çakal karısı. Masal masal martladı, iki fare atladı, kurbağa kanatlandı, tos vurdu bardağa, çocuk çıktı çardağa. Masal masal maniki, kuyruğu var on iki, kuyruğunda beni var, kulağında çanı var. Masal masal matadar; dil okur, damak tadar.

    bu sözün önü var, arkası yok; gömleğimin yeni var yakası yok... Sabır da bir huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle sabreyle... İyi ama susuzla sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, ya dolaşır çarşı pazar; ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara, mevlam uğratmasın iftiraya nazara... Bir kaz aldım karıdan, boynu uzun borudan... Kendisi akça pakça, eti kemiğinden pekçe, ne kazan kaldı ne kepçe. Kırk gündür kaynatırım kaynamaz... Hay dedim, huy dedim; bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk; anan soylu, baban boylu derken kırk olduk; kırkımız kırk ateş yaktık... Kırk gündür kaynatırız kaynamaz... Baktık ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil, eğil dağlar eğil dedik; onumuz hu çekti, onumuz su çekti; onumuz un, onumuz odun çekti; haydan geleni huya sattık, unu bulguru suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık; vay ne kaynattık ne kaynattık... De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı? Derken efendim bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı... Gayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana, kanadını kaldırıp uçan uçana... Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım ahırdan boz eşeği... Vurdum sırtına palanı, çektim yedi yerden kolanı; bindirdim üstüne doksanlık anamı... Boynuna mavi bir boncuk takmadım ama, koynuna koydum bir sabırtaşı. Sabırtaşı, sabırcıktaşı deyip geçmeyin öyle... Ne anamın aşı, ne gözümün yaşı. İtler işin başı, tandırın başı, masalın başı, bu sabırtaşı... Verilecek kuluna vermiş, bize de versin... Yaradan; haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, dinleyin şimdi; sabırlı kim, sabırsız kimdi?

    vay ne köşe bu köşe! ... Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe... Bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi diye iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi maraş paşası! ... Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı; bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı... Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim... Vay başıma, hay başıma; bu yol bitecek gibi tükenecek gibi değil, ya bir devlet kuşu konsa başıma, ya da alsa beni kanadına kaşına demeye kalmadı bir de gördüm ki, ne göreyim? Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, zümrüd-ü anka dedikleri değil mi? ... Kafdağı’nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın hele; yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval. İşitilmedik bir masal...

    azdan çoktan, hoppala hoptan; sana bir mintan yaptırayım, çerden çöpten. İlikleri karpuz kabuğundan, düğmeleri turptan... Zaman o zaman idi. Bit bineğim, pire yedeğim idi. Darı topuzum, çavdar kalkanım idi. Bir tüfeğim var idi. Ayran ile doldurur, şerbet ile ateşlerdim… çıkardım dağlar başına, broy broy der gezerdim. Yetmiş karga ayağa kalkardı, ağa geliyor diye… bre ağalar, bre beyler! Eliften beye çıktım, seyirttim köye çıktım. Çobandan kaymak yedim, ağadan değnek yedim. Değneği kuşa verdim. Kuş bana kanat verdi… çaldım kanadı yere, uçup gittim göklere. Baktım bir has bahçe, içinde sular akar. Oturmuş çeşme başına, iki güzel bana bakar. Büyüğüne selam verdim, küçüğüne tutuldum. Sofrasında mum olayım, bahçesinde gül olayım…

    bir hayladık, bir huyladık; cümle âlemi topladık... Allah’ın kışı tandırın başı olur da kim gelmez? Haylanan da geldi, huylanan da geldi, ahlanan da geldi, ohlanan da geldi. Hele büyük baş, büyük kara kadı, kuru dadı geldi... Kadıyı dadıyı duyunca; yabanın ördeği, kazı geldi... Ördeği kazı görünce, bir de çulsuz tazı geldi. Tazının peşinden de görmemişin oğlu, kör memiş’in kızı geldi... Ne etti ne etti, arkası sökün etti. Kambur ese, sarı köse geldi; biri saltanata, biri süse geldi... Bunları duyar da durur mu ya! Hımhımınan burunsuz, birbirinden uğursuz geldi... Bu iki uğursuzun ardından da ekmediğin yerde biten bir arsız, yüzsüz geldi... Daha daha, sarı çizmeli mehmet ağa geldi, geldi dertlere deva, gönüllere sefa geldi... Derken efendim, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok; kimi aç, kimi tok; geldi, toplandı... Toplandı ya, hepsi de başını kaldırıp kaşını yaktı, derken her kafadan bir ses çıktı; başladı her biri bir maval okumaya... Kimi ince eğirip sık dokudu; kimi yukarıdan atıp aşağıdan tuttu... Kimi tavşana kaç, tazıya tut dedi; kimi ağzını yum, dilini yut dedi... Kimi kâh nalına, kâh çivisine vurdu; kimi süt dökmüş kedi gibi oturdu... Kimi kâhya karı gibi her işe karıştı; kimi gemi azıya alıp birbiriyle yarıştı... Kimi akıntıya kürek çekti; kiminin kırdığı ceviz kırkı geçti... Kimi kırkından sonra kaval çaldı; kimi de benim gibi otuzundan sonra masala daldı... Bir var ki, hangisine ne denir? Allâh her kuluna bir çene, her çeneye bir gene vermiş, oynatıp duruyor. Lafla peynir gemisi yürümez ama, sadece dinlemekle de olmaz; laf ebeleri adamı aptal yerine korlar... Bari ben de birini çekip çekiştireyim dedim ya, ne haddime! Yetmiş iki millet burada, sade bir keloğlan yok ortada... Yüz yüzden utanır, ötekileri dilime dolayacak değilim ya, ben de tuttum keloğlan’ın yakasından...

    harda hurda, eşeği yedirdik kurda. Altmış tarla buğda. Yedim karnım doymadı… denizi çorba ettim, gemiyi kepçe ettim. Yedim içtim, yüzüm gülmedi. Yediler yemiş, parayla biter her iş... Karadeniz’in martısı, akdeniz’in haritası, zeytinyağının tortusu, hoştur pilavın yoğurtlusu... Akdeniz yağ olsa, karadeniz bal olsa, karnımızın bir tarafını doldurmaz. Ya bir kaz dolması, ya bir ördek kızartması olsa, belki doyarız… evimizin önünde bir ağaç vardı, kırk kişi tuttum yondurdum, kırk kişi tuttum oydurdum, kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu içine doldurdum. Oturdum yedim, dudaklarımın bile haberi olmadı... Karşıya baktım, dere gibi hoşaflar, tepe gibi pilavlar, kolum gibi dolmalar, budum gibi sarmalar. Ye yemez misin, hani de görmez misin? ... Karnım davula döndü, ağzımın bir şeyden haberi bile olmadı. Birazını da eşeğe yükledim, size getiriyordum… dereden geçerken kurbağalar, vırak vırak deyince anladım ki, bırak bırak diyorlar… neyse, orada yattım… sabah oldu, baktım çizmeler yok. Oradan bunları aramaya gittim... İğneyi diktim, bezi diktim, üstüne çıktım baktım: küçük bir meydanda çizmeler çift sürüyorlar… vardım, sineğin derisini attım, büyük bir meydan belirdi. Çifti elime aldım, sürdüm ektim. Bir ekin oldu ki, yatsam sakalımda, dursam topuğumda, ama adam yutuyor… bunu nasıl biçeriz, nasıl biçeriz derken, öteden bir çakal geldi. Orağı bu çakala bir attım. Orağın sapı çakalın karnına girdi, ağzı kaldı dışarıda. Çakal kaçtı, orak biçti, çakal kaçtı, orak biçti… ekinin hepsi biçildi. Bunu neyle toplarız, neyle toplarız derken, öteden bir kasırga koptu. Ekini topladı, harman etti. Bunu bizim ihtiyar çil horoza sürdürdüm, savurdum. Altmış okka bir yanına, yetmiş okka bir yanına vurdum, ben de çil horozun üstüne bindim, sürdüm değirmene... Değirmene yaklaşınca susadım. Oradaki pınara indim. Pınardan ağzım ile içtim gözüm istedi, gözüm ile içtim kulağım istedi... Kafamı kestim, pınarın içine attım. Oradan değirmene vardım. Değirmenci hani kafan dedi. Pınara attım dedim. Değirmenci, ama onu şimdi çakal yer dedi. Oradan kalktım geldim, baktım ki, çakal kulağımın ucundan tutmuş... Çakala bir yumruk attım, yumruğum çakalın karnına girdi. İçini karıştırdım, kusur kusur ediyor. Çektim çıkardım: bir kâğıt. Okudum, bir yanı yalan, bir yanı dolan… aşağıdan birden, tutun be, vurun be diye patırdı koptu. Eyvah, beni tutmaya geliyorlar dedim. İki kalktım, bir hopladım, seksen ayak merdiveni birden atladım… baktım, beş yüz atlı asker. Nereye gidiyorsunuz dedim. Silbasanoğlu hasan’ı aramaya dediler. Ben bundan bir şey anlamadım, bir daha sordum. Gene silbasanoğlu hasan’ı dediler. Neyse, katıldım ben de onlara, vardık edirne’ye. Silbasanoğlu hasan’ı tuttuk. Meğer o da, bir pireymiş… bindim pireye, vardım tire’ye… gel gelmez misin, yol bilmez misin? Bu işlere sen gülmez misin? ... Tuttum pirenin irisini, çadır yaptım derisini. Altmış adam altında sığınmadık mı? ... Tuttum pirenin eşini, neler getirdi başıma: on sekiz bin mandaya çektirdim leşini… tuttum pirenin ağını, çektim çıkardım yağını. Doksan okka tartmadık mı? ... Tuttum pirenin beyini, sırtına kurduk düğünü. Altmış batman bağırsak yağını, gidip pazarda satmadık mı? ... Pireye vurdum palanı, altından çektim kolanı. Sen de beğendin mi benim uydurduğum yalanı? ...

    anam kaptı yarmayı, ben kavradım sarmayı. Anam dedi bırak sarmayı. Ben ana dedim, sen de bırak yarmayı. Anam bıraktı yarmayı. Fırladım kaçtım anahtar deliğinden… gittim, gittim… tam altı ay yürüdüm. Arkama bir baktım ki ne göreyim? Bir karış yol gitmişim. Neyse tekrar başladım yürümeye. Bu kez, bir altı ay daha gittim… bir kulak verdim ki, tellallar bağırıyor: kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu kim yiyecek diye… hemen eve gittim. Bir kavak ağacı vardı, kırk kişi tuttum yontturdum, kırk kişi tuttum oydurdum. Bir kepçe yaptırdım, omuzladım kaldırdım, dizlerimi daldırdım. Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu, o kepçeye aldırdım. Öyle bir yuttum ki, dudaklarımın bile haberi olmadı… neyse ayrıldım oradan. Gittim gittim, bir memlekete vardım… bir kahveye girdim. Baktım hepsinin gözleri parlıyor. Gözleriniz neden parlıyor öyle dedim. Evlendik de ondan dediler. Beni de evlendirin dedim, olur dediler… aldılar bana bir kız… boyuna baktım minare kadar, gözleri lokma tavası, memeleri un çuvalı kadar. Sümükleri sarkar, görenler korkar. Allâh’ım dedim beni kurtar… kaç bakalım kaçmaz mısın? ... İndim bir sarayın bahçesine. Baktım ki çiçekçiler çiçek, gülcüler gül aşılıyor. Susun! Masalcı masala başlıyor…

    bir varmış, bir yokmuş; allâh’ın kulu çokmuş, bizden delisi hiç yokmuş. Çok söylemesi günâhmış. Memleketin mektebi de merkebi de çokmuş; çocuklar aynı lafları okur okur dururmuş; kalemin kitabın fiyatı yirmi beş kuruşmuş... Handadır handa, bir kara manda; üç yüz yaşındaydım evvel zamanda. Mavi çadır gerilmiş, duydum pazar kurulmuş. Vurdum karıncaya palanı, kırk yerinden bağladım kolanı, sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı, vardım pazara... Vay ne pazar ne pazar, güzeller durmaz gezer... Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar... Buldum bir köşe, başladım işe... Soğan sarmısak satarken, terazimin kolu kırıldı bir güzele bakarken... . kurbağa kanatlandı gitti gelin getirmeye, gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa... . masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı... .

    evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde... . develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, babam kaşıkta annem beşikte iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken
  2. bulabildiklerim bu kadar :)
  • Paylaş
1

Ayhan Şimşek, harika:) böyle tekerlemelere böylesi bi dans...

Bende masalın finalini yapayım. Gökten 3 elma düştü. Biri anlatana, biri dinleyene biri de tabii ki bana:)
  • Paylaş
"Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine" bu kadar uzun yazılara rağmen hala yazılmamış, hayret ettim :)
  • Paylaş
2

Ayhan Şimşek, Bilgi:
Kerevetin anlamını bilmiyordum, azcık araştırınca sözlük anlamının divan-sedir karışımı birşey olduğunu, deyim içerisinde kullanılanın ise misafirliğe gitmek olduğunu öğrendim.

Şaman, Takdir üstat, ben de eskiden bakmıştım daha İnternet muradına erip kerevetine çıkmadan :)

Tekerlemeler masalların başlarında söylenir, ortalarında ve sonlarında devam ettirilir. Bu tekerlemeler genelde anlatıya göre şekil alır.
  • "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde… Ben deyim şu ağaçtan, siz deyin şu yamaçtan, uçtu uçtu bir kuş uçtu; kuş uçmadı, Gümüş uçtu. Gümüş uçmadı, Memiş uçtu. Uçar mı, uçmaz mı demeye kalmadı; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten… Biri kaptı maşayı, biri aldı meşeyi; dolandım durdum dört köşeyi… Vay ne köşe bu köşe! Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe; bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi, diye iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi Maraş paşası! ... Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı; bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı! ... "
  • "Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde… Bu sözün önü var, arkası yok; gömleğimin yeni var yakası yok… Sabır da bir huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle sabreyle… İyi ama susuzla sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, ya dolaşır çarşı pazar; ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara, Mevlam uğratmasın iftiraya nazara…"
  • "Var varanın, sür sürenin… Baykuşu çoktur viranenin… Destursuz bağa girenin, geçmez para ile dükkâna girenin, hokka çömleğini başında patlatır Bekri Mustafa… Hak dost, veli dost… Babamdan kaldı bir eski post… Ben dikerim, o sökülür… Arasına bit, pire sokulur… Ufacığı bakla gibi, büyüceği toklu gibi… Tuttum pireyi, İstanbul’a yolladım. Bekledim, bekledim gelmedi. Ardından uşak yolladım. "
  • "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, ben dayımın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... "
  • "Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, devler top oynarken eski hamam içinde… Bir havladık, hoyladık; cümle âlemi topladık. Allah’ın kışı tandırın başı olur da kim gelmez? Haylanan da geldi, huylanan da geldi, ahlanan da geldi, ohlanan da geldi. Hele büyük baş, büyük kara kadı, kuru kadı geldi… Kadıyı, dayıyı duyunca; yabanın ördeği, kazı geldi… Ördeği, kazı görünce, bir de çulsuz tazı geldi. Tazının peşinden de görmemişin oğlu, kör Memiş’in kızı geldi… Ne etti, ne etti, arkası sökün etti: Kambur Ese, Sarı Köse geldi; biri saltanata, biri süse geldi… Bunları duyar da durur mu ya! Hımhımınan burunsuz, birbirinden uğursuz geldi… Bu iki uğursuzun ardından da ekmediğin yerde biten bir arsız, yüzsüz geldi… Daha daha, sarı çizmeli Mehmet ağa geldi, geldi dertlere deva, gönüllere sefa geldi… Derken efendim, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok; kimi aç, kimi tok; geldi, toplandı. Toplandı ya, hepsi de başını kaldırıp kaşını yaktı, derken her kafadan bir ses çıktı; başladı her biri bir maval okumaya… Kimi ince eğirip sık dokudu; kimi yukarıdan atıp, aşağıdan tuttu… Kimi tavşana kaç, tazıya tut dedi; kimi ağzını yum, dilini yut dedi… Kimi kâh nalına, kâh çivisine vurdu; kimi süt dökmüş kedi gibi oturdu… Kimi kâhya karı gibi her işe karıştı; kimi gemi azıya alıp birbiriyle yarıştı… Kimi akıntıya kürek çekti; kiminin kırdığı ceviz kırkı geçti… Kimi kırkından sonra kaval çaldı; kimi de benim gibi ellisinden sonra masala daldı… Bir var ki, hangisine ne denir? Allah her kuluna bir çene, her çeneye bir gene vermiş, oynatıp duruyor. Lafla peynir gemisi yürümez ama, sadece dinlemekle de olmaz; laf ebeleri adamı aptal yerine korlar; bari ben de birini çekip, çekiştireyim dedim ya, ne haddime! Yetmiş iki millet burada, sade bir Keloğlan yok ortada… Yüz yüzden utanır, ötekileri dilime dolayacak değilim ya, ben de tuttum Keloğlan’ın yakasından; bakın ne deyip durdum arkasından... . "
  • Paylaş
Masal tekerlemesi değil ama sanırım bu soruyu takip edenlerin seveceği bir zeki müren klasiği olmuştur bu video. Bu arada Halit Kıvanç ve Zeki Müren beni şuan kullandığım Türkçeden ve nasıl ağzıma yerleştiği konusunda hiç bir fikrimin olmadığı aksanımdan nefret ettirdiler :))

  • Paylaş
Sonraki Soru
HESAP OLUŞTUR

İstatistikler

356 Görüntülenme7 Takipçi5 Yanıt

Konu Başlıkları