Bilmek istediğin her şeye ulaş
Ağustos 2016

Uğur Çakmak

Kafamın İçinde Yaşarken

Tik tak,
İnce, zayıf bir ses;
Klik klik.
Yalnızlığa bir arkadaş daha,
Az sonra ölecek.

Tik tak,
Mehtabın altında cinayet vakti,
Birçok kadın,
Hepsinin yüzü aynı,
Dudaklarında aynı jilet izi,
Kadınca yaşayamamışlar.

Tik tak,
Saat 03:38,
Arkadaşım ölüyor,
Gece ölüyor,
Bir şehir ölüyor ayaklarımın dibinde.

Tik tak,
Bir türlü karar veremiyorum;
Bir kadının memeleri mi daha önemli,
Eşyanın hakikati mi,
Yoksa anne kokusunun tanrısallığı mı?
Peki.
Yaşadım diyebilmek için kaç hayat eskitmek gerekiyor?

Tik tak,
Görünmez duvarlarım yıkılıyor,
Ahlakımı kim denese üç numara büyük,
Yaşamak bazen yetmiyor,
Oysa ben tanrıya susamışım,
O ise yıllardır anlaşılmayan bir dilde konuşuyor.

Tik tak,
Papazların iki yüzlü oğlancılığı,
Rahibelerin en gizli yerlerinde bitmek bilmeyen kalp atışları,
Bunalmışken gördüm ensesi traşlı kadını,
Gözleri bir değişik bakıyordu,
Bayağı bayağı sevişmek istemiştim.

Tik tak,
Kitap okumamak için harika bir gün başlıyor,
Yaşamamak aptallık.
Çimenlere uzanıp öpüşmemek,
Bir ağacın gölgesinde kaygısızca sevişmemek,
Aptallık.
Oturup şiir yazmak,
Aptallık.
Eylül 2015

Uğur Çakmak

Halil Hoca 100. yaşını kutladı!

Osmanlı tarihi konusunda dünyada otorite sayılan Halil İnalcık 100. Yaşını kutladı.

Şubat 2015

Uğur Çakmak

Genç Virtüözü Arpına Kavuşturuyoruz

Merve Kocabeyler henüz 24 yaşında ve çok önemli başarılara imza atmış bir arpist. Bugüne dek katıldığı yarışmalara kendine ait bir arpı olmadan, okullardaki kısıtlı çalışma sürelerini kullanarak hazırlandı ve üç kez birincilik kazandı!
Gurur kaynağımız olan Merve, Amsterdam Konservatuvarı'nda burslu olarak sürdürdüğü yüksek lisans çalışmalarını tamamlamak üzere. Profesyonel yaşama atıldığı bu önemli dönemde kendine ait bir enstrümana ihtiyacı var.

Merve'nin artık kendi arpı olsun istiyoruz!

indiegogo.com/projects/genc-virtuozu-arp. . .
Ocak 2015

Uğur Çakmak

Öteki Ben

Yanlış yaşamak dedin mi üzerime yoktur,
Yenilmenin ne demek olduğunu bana soracaksın.
Gecelerin karanlık kalabalığında,
Kaybolmuş uykularını arayacaksın.

Lanetli adamlar geçmişini çalmış,
Avuçlarında bomboş bir hayat,
Gözlerin istemsiz ufka dalmış,
Çamaşır gibi aklına asılmış iki kelime;
Yanlış yaşamak.

Uğraşma kalbini elinde tutamazsın,
Gözlerinden keşke'li damlalar akıyor,
Bir türlü göğsüne sığamazsın,
İçinde yanlış bulutlar kabarıyor.

Dikkat et,
Geleceğini sarışının çantasında unutacaksın,
Karanlığına hiçkimse çare olamaz,
Düşündükçe varlığından utanacaksın,
Yanlış yaşamak dedin mi bana soracaksın.
Ocak 2015

Uğur Çakmak

Özgürlük Sokağı

Özgürlük sokağı,
Omuzlarına sonbaharı atmış,
Sessizce titriyor,
Sıra sıra dükkanlar gözleri mahmur,
Yeni bir güne hazırlanıyorlar,
Ansızın uzaktan bir viyolonselin çığlığı duyuluyor,
Kaşları çatık bulutlar çöreklenmiş,
Öfke nöbeti geçiriyorlar,
Yağmur hesaba tutuyor yeryüzünü,
Demokratların yol yumrukları havada,
Faşizmin üzerine yürüyorlar,
Çalıkuşu telaşında bazıları,
İşlerine koşturuyorlar,
Özgürlük sokağı,
Sabahları iki büklüm bir ihtiyar,
Akşamları genç, şehvetli bir kadın,
Bir tramvay karanlığı gölgede bırakarak ilerliyor,
Üzerinden jazz sesleri yükseliyor,
Kallavi’nin dibinde Attila’yı görür gibi oluyorum,
Yanında şuh kahkahalı bir kadın,
Müjgan mı Belma Sebil mi tanıyamıyorum,
Kıvılcımlar çıkıyor şiirlerinden,
Köşe başlarında aşıklar kaygısızca öpüşüyorlar,
Bu ışıltılı sokak sabahki bedbaht sokak mıdır,
Şafağa doğru sessizleşiyor yine,
Yaşamı keşkelerle dolu bir ihtiyar oluveriyor.
Ocak 2015

Uğur Çakmak

Yerçekimsizliğin Bedeli

Ufukta yeşil dev bir örümcek,
Memleketin beynine ağlar örüyordu,
Biz insanlığın haline gülüyor,
Yerçekimsiz bir mutluluğu paylaşıyorduk.
Yarattığı sanallığın içinde boğuluyordu insanlık.
Bu komediye tam gülecekken,
On iki adamın kanı boşaldı dudaklarımızdan.
Aralık 2014

Uğur Çakmak

Emma'nın Gözleri

Yine mısralarla zehirleniyoruz.
Kim girdi kanımıza böyle,
Kim tutsak etti bizi böyle,
Şiire,
Yazıya,
Felsefeye.
Lanet olsun tüm şiirlere, şairliğime.
Tüm tabloları yaksak,
Yasaklasak tüm şiirleri,
Tüm heykelleri kırsak mesala,
Orhan'ı İstanbul'un denizinde boğsak,
Attila'yı dümensiz bir gemide yalnız bıraksak,
Çallı'ya tek bir tablo bile sattırmasak,
Picasso'nun suratını usturayla tablolarına benzetsek,
Mozart'ın parmaklarını kırsak, teker! Teker!
Veysel'in sazından tüm türküleri söküp atsak,
"Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır" diyen Tarkovski'nin dudaklarını makasla kessek mesela,
İyiye, güzele, sanata dair ne varsa yok etsek,
Bukowski'nin suratı gibi çirkin ve rezil bir hayat yaşasak,
Belki o zaman,
O zaman, hayat borsasında değerimiz üç puan birden düşmezdi.
Ne biliyorsak unutsak,
Kendimizi,
Bizi zehirleyen tüm kitapları,
Emma'nın gözlerini.
Emma!
Şiir yazmaktan nasıl nefret ettiğimi,
Nasıl yazmaya mecbur olduğumu hiçbir zaman bilemeyeceksin.
Durup, durup nasıl karanlığa düştüğümü,
Bilemeyeceksin.
Bir şiir ki gözlerimde ateş,
Bir şiir ki fikrimde kezzap,
Bir şiir ki adamakıllı yalnızlık.
Anlamıyorsun Emma elimde değil,
Ne zaman yaşamayı denesem,
Saadetimden soyunup çırılçıplak kalıyorum.
Aralık 2014

Uğur Çakmak

Ölümse O Sokak

Adı bir çiçek ismi miydi neydi?
Bazı geceler fena halde öldürürdü.
Elinde uzun boylu adamlar gibi beş bıçak,
Kaçamazdım, saklanamazdım,
Karşı koyamazdım, koyamazdım!
Adı bir çiçek ismi miydi neydi?
İki bıçağı ellerimi keserdi, ikisi gözlerimi.
Sonuncusunu kalbime sokardı, en derinime.
İstanbul'da çok sokak öldürdü beni,
Tövbeler olsun daha önce böylesini hiç görmedim.
O gece hiç bitmezdi,
Ölmeye mecburdum, başka türlüsü olamazdı.
Adı bir çiçek ismi miydi neydi?
İstanbul'a sorsam bilir miydi?
Akşamdan gece yarısına kadar sürerdi.
Birgün kaçacak oldum,
Bir araba ezdi.
Tüm umutlarımı,
Ahlakımı,
Dürüstlüğümü,
Sevincimi,
İnsanlığımı ezdi.
Ağzımdan siyah, koyu bir kan akıyordu,
Yardım edin dedim, kimse duymadı.
Ne Tanrı,
Ne ağaçlar,
Ne rüzgar,
Ne ıslak sokaklar,
Kimseler duymadı.
Kanıyordum, ağlıyordum.
Sürünerek evime gideyim dedim,
Bir karanlık ki Güneş'in bile aydınlatamadığı.
Karanlık; elime, yüzüme bulaşıyordu.
Bir kibritin ucundaydı tüm yaşamım,
Yavaş yavaş sönüyordu.
Ölüyordum,
Ölüyordum,
Ölüyordum.
Kasım 2014

Uğur Çakmak

Şüphe

1747

Takip ediliyorum! Hiç şüphe yok,
Tehlikeli biri.
Bir yerden tanıyorum kuvvetle muhtemel,
Büyüdükçe büyüyor gölgesi.
Ardına düştüm bir tepeden baktım,
İstanbul’du bu!
Yüzünde binlerce gözleri,
Tiksindim.
Yaşamaktan midem bulanıyordu.
Ekim 2014

Uğur Çakmak

Yeraltı Dervişi

Aklım bir şiir sancısı içinde,
Bir şiir doğacak ve ben öleceğim,
Şiirim küçük bir İsa gibi babasız ve kutsal kalacak,
Ben ölü bir puşt olarak kalacağım.
Bukowski yirmi yıllık suskunluğunu bozup,
“Şiir kendini yaratmalı” diyecek,
Ölülerin arasından sıyrılıp,
“Sen deli bir orospu çocuğuydun Bukowski” diyeceğim.
Bukowski bir tanrı gücüyle elini toprağa vurup,
“Bırak şu kusmuk dolu lafları,
Bırak şu otuzbirci imge şarlatanlarını,
Bırak şu fahişe ruhlu ahlakı,
Gel,
Gel,
Gel ve gidelim.
Sanatın, aklın, felsefenin,
Ahlakın, insancıkların, inançların olmadığı bir yere,
Korkma! Sadece özgürlüğe gidiyoruz”
Diyecek, diyecek ama ben kendimi çoktan terketmiş olacağım.
Ekim 2014

Uğur Çakmak

Godot'yu Beklemek

İstanbul'un gözlerinin önünde,
Godot'yu bekliyorum,
Ansızın seni görüyorum uzaktan,
Ne de özlemişim çehrenin güzelliğini,
Kahkahımı ölüm sessizliği kesiyor,
Sen yavaşça uzaklaşıyorsun.
Binlerce parçaya bölünüp,
Binlerce şehire dağılıyorum,
Boğamıza doluyorsun yutkunamıyorum,
Ölmeyi berecebilsem, o an ölürdüm.
Kafamda bir plak tıslayarak Dilek Taşı'nı çalıyor,
Gözlerime İstanbul doluyor, hatıralar doluyor,
Plak semazen gibi dönmeye devam ediyor,
Küllükte taze bir sigara gençliğini tüketiyor.
Ben Godot'yu bekliyorum, sen gidiyorsun,
Ne Godot'yu beklemek bitiyor ne plağın semazenliği ne de senin gidişin.
Eylül 2014

Uğur Çakmak

Charles Bukowski - Bizler böyle geldik, böyle gidiyoruz.

Bizler böyle geldik, böyle gidiyoruz.
Tebeşir yüzlü gülüşler gibi,
Bayan Ölüm'ün gülüşü gibi,
Politik manzaraların yok oluşu gibi,
Kaypak bir balığın kaypak avını beklemesi gibi.
Bizler böyle geldik, böyle gidiyoruz.
Çok masraflı hastanelere gideriz,
Oralarda ölüm çok daha ucuza gelir.
Kitlelerin ahmakları, zengin kahranmanlara dönüştürdüğü bir ülkeye gidiyoruz.
Böyle geldik, böyle yaşıyoruz.
Bu yüzden ölmekteyiz.
Kısırlaştırılmış,
dışlanmış,
mirastan yoksun bırakılmışız.
Sırf bu yüzden.
Parmaklar tepkisiz tanrıyı göstermekte,
Parmaklar içkiye, haplara ve tozlara uzanmakta,
Bu hazin, öldürücü yerde dünyaya gelmişiz.
Sokaklarda gözler önünde işlenen cinayetler cezasız kalmakta,
Sokaklarda silahlarla başıboş çeteler hüküm sürmekte,
Ülke işe yaramaz hale gelmekte,
Yiyecekler gittikçe azalmakta,
Herkes elinde nükleer güç bulundurmakta,
Patlamalar habire dünyayı sarsmakta.
Radyasyonlu insanlar, radyasyonlu insanları yiyecek.
İnsanoğlunun ve hayvanların çürümüş bedenlerinin kokusu rüzgarla yayılacak.
Daha önce benzeri görülmemiş harika bir sessizlik geliyor.
İşte böyle bir yere gelmişiz.
Güneş orada bir yerde saklanmış bir sonraki bölümü bekliyor.
Ağustos 2014

Uğur Çakmak

Türk Şiirinde Mastürbasyon

Edebiyatımızda cinsellik olgusu önceden sinemamızdaki çocuksu seviyesindeydi. Bu tabu artık yıkıldı. Özellikle yeraltı edebiyat eserlerinin dilimize çevrilmesi sanıyorum bu süreci hızlandırdı. Fakat bu tabu yerli yerinde durduğu zamanlarda bile edebiyatçılarımız büyük devrimler yaparak müthiş eserler vermiştir. İlki Çetin Altan'dan öğrendiğim Necip Fazıl Kısakürek'in Hayal adlı şiiri

HAYAL

Bu akşam bir ateş duydum etimde,
Kadın kadın diye içimi oydum.
Ruhuma bir serin yer istedim de,
Alnımı mermerin üstüne koydum.
Birden karanlıklar sökülüverdi,
Odama bir hayal dökülüverdi,
Karşımda gerindi, bükülüverdi,
Onu gözlerimle çırçıplak soydum.
Artık ben ne günah olsa işlerim;
Yumuşak yastığa geçti dişlerim;
Bir an kadar sürdü can verişlerim;
Ey kadın, bu akşam sana da doydum.

İkincisi Attila İlhan. Bana göre Türk edebiyatının en büyük şairi, edebiyat dahisi. Üstadım kendine yakışır bir şekilde daha büyük bir devrim yapıyor ve kadın mastürbasyonunu konu ediniyor hem de mastürbasyondan orgazma kadar ki evreleride yazarak.

ÖZCİNSEL

iri sineklerin saydam kanatları
cilalı yeşil ve kırmızımtrak
temmuz öğlesinin ölü saatleri
tere batmış bir kadın çırılçıplak

göğüslerini avuçlayıp yuğurur
gözleri kaymış dumanlı ak
parmakları nasılsa erkek olur
göbeğinden aşağıya sarkarak

cırcır böceklerinin tel tel uzaması
titretir sıcağın yağlı buğusunu
lif lif çekilir baldırı kalçası
bir çalkantı sarar vücudunu

dili meme uçlarına dokunur
elektrik gibi yalar tutkusunu
bütün dişleriyle ısırıp ulur
aç bir çakal gibi tuzlu omuzunu
Haziran 2014

Uğur Çakmak

Üç Kere Ölmek

Şimdi üç kere öldüm desem inanmazsın,
İlkinde hırçın bir yağmur bıçakladı,
İnanmazsan İstanbul'a sor, o şahit!
Hangi sokakta öldürüldüğümü bilir.
Bak, kalbimde hala izleri durur.
İkincisinde bir kitap öldürdü beni,
Sayfaları jilet jilet vücudumu kesiyordu
Damarlarımdan oluk oluk harfler akıyordu
Bak, fikrimde hala izleri durur.
Üçüncüsünde bir kadın öldürdü beni,
Ölmenin ne demek olduğunu asıl ozaman öğrendim,
Gülümsemesi karanlıklarımı aydınlatıyordu,
Bak, gözlerimde hala gözleri durur.
Haziran 2014

Uğur Çakmak

Gözlerimizden Yıldızlar Döküldü

Geçende kral arkadaşım Muhsin;
“Bu akşam hava çok güzel, gel yıldızları izleyelim” dedi. Bu da nerden çıktı Muhsin diyemeden kolum tuttuğu gibi bir binanın tepesinde buldum kendimi. Binanın kendisi bir garipti; uzaktan bakıyorsun güzel yaklaştıkça anlıyorsun ki güzel görünen o kadınsı kıvrımlar, birer gölgeymiş. Binanın tepesinden baktık; çok güzel bir manzara vardı. Normalde manzara bu kadar güzel olamazdı ama ne hikmetse o anda çok güzeldi. Muhsin şaşırdığımı farkettiğinde ; “Bu binanın adı Aşk” dedi. “Gel bir başkasına gidelim”.
Damlardan dama, atlaya atlaya gidiyorduk. Bir binanın tepesinde durduk. Binanın kendisi; bir bina nasıl olması lazım geliyorsa öyleydi; ne eksik ne fazlaydı. Binanın sadeliği insanı cezbediyordu. Manzarası yahut odalarının rahatlığı vs için değil, binanın kendisi için bina da kalmayı arzuluyordu insan fakat manzarası inanılmaz çirkindi; burnuma çöp kokusu gibi ağır ve rahatsız edici bir koku geliyordu.
“Allah aşkına Muhsin, bu binanın adı nedir? ”
Gerçek! Bu binanın adı gerçektir”.
İçimden biran önce kaçmak geliyordu ama binanın o sade güzelliği isteğime mani oluyordu. Muhsin durumu farketmiş olacak ki kolumdan çekip götürdü beni. Yeni bir binanın çatısından etrafı süzmeye başladım. Artık bende alışmıştım.
“Muhsin bu sefer bırak ben tahmin edeyim nerede olduğumuzu” dedim.
“Peki”
Manzarayı süzmeye başladım. Birçok farklı bina görüyordum. Hepsi de epeyce ihtiyarlamış binalardı ve bu ayıplarını saklamıyorlardı. Bundan olsa gerek tüm camlarını kırmışlardı.
“Muhsin yoksa bu Dürüstlük mü dedim”
Muhsin dudaklarını hafifçe büküp
“Evet dostum” dedi.
Epey sıkılmış bir edayla
“Gidelim burdan Muhsin” dedim.
Yeniden başka bir binanın tepesindeydik. Şu fani hayatımda daha önce hiç böyle birşey görmedim. Gece yarısı olduğu halde, etraf günlük güneşlik, her yer yemyeşil, çocuklar dört tekerlikli bisiklitlerini sürüyorlar; durmadan kornaya basarak ve çığlık çığlığa.
Yalan” dedi Muhsin.
“Yalanlar bu kadar güzel olmak zorunda mı? ” dedim, cevap vermedi.
Hemen kaçtım oradan, kendimi başka bir dama attım. Bir ağaç gördüm, tüm beton yığınlarının arasında bir ağaç. Tüm dalları aşağı doğru sarkmış. Hoşuma gitmedi kafamı çevirdim, bir araba; külüstür, camları kırık, tamponu paramparça. Köşede bir araba kimsenin farketmediği, tıpkı farkedilmeyen ağaç gibi.
Yalnızlık” dedi Muhsin.
“Başka birşey olamazdı zaten” dedim.
Bir bina ki, heybetli mi heybetli. Diğer binalar yanında küçük evler gibi kalıyordu fakat dikkatli inceleyince üzerinde telafisi çok zor çatlamalar vardı, yer yer de sıvaları dökülmüştü. Muhsin bana bakıyordu, bakışlarıyla “tahmin et” dedi.
Kibir
Gülümsedi, devam ettik.
Çıkılması çok zor bir binanın tepesindeydik. Etrafıma bakındım zifiri karanlık, hiçbirşey yok.
Muhsin; “Binanın ucuna kadar gidip aşağı bak” dedi
Gidip baktığımda aşağıda yıldızların olduğunu gördüm, belki milyarlarca yıldız. Biz yıldızlarında üzerine çıkmıştık. Halbuki bir binaya çıkar gibi çıkmıştık, kaç kat çıkmıştık ki de böyle bir yüksekliğe eriştik.
Muhsin; “Sanat” dedi.
Gülümseme sırası bendeydi. Birden bire Muhsin gittikçe benden uzaklaşmaya başladı fakat kendi değil içinde bulunduğu mekanla birlikte git gide benden uzaklaşıyordu.
“Muhsin neler oluyor? ”
“Birşey yok. Sen gördüklerini yazmayı unutma”
“Neden yazayım? ”
“Çünkü yazmak zorundasın” ve gözden kayboldu. Muhsin benim kral arkadaşımdı yalnız fevkalede bir yanlışı vardı; gerçek değildi.
Şubat 2014

Uğur Çakmak

Yanlış Yaşamak

Ulan İstanbul! En iyi ölmekse kollarında ölmek,
Masmavi gözlerinse bizi yanlış yolculuklara heveslendiren,
Akşam çöktümü omuzlarına,
Gözlerimizde sıra sıra jilet acıları,
Yine yanlış yaşıyoruz demektir.

Hiçbir mutluluk aydınlığı yetmiyorsa karanlığımıza,
Vahim bir orospu gibi iştahsızsak yaşamaya,
Dışımızda başka, içimizde başka türlü yaşıyorsak,
Yine yanlış yaşıyoruz demektir.

Karanlık sokakları mesken tutmuşsak,
Birinci tekil şahısa hep "Sen" diyorsak,
Gözyaşlarımızı avuçlarımıza biriktiyorsak,
Yine yanlış yaşıyoruz demektir.

Yalnızlığa bulaşmak hoşumuza gidiyorsa,
İçimizden kurtulmak, dışımızda büyük acılar gerektiriyorsa,
Kimsesizliğin çöllerinde elimizde bir tek ölüm kalmışsa,
Hani rezil bir ölüm, devler gibi bir ölüm,
Yine yanlış yaşıyoruz demektir.
Aralık 2013

Uğur Çakmak

Saydam Bir Çember

Saydam bir çember ile başladı herşey.
Herşeyin amacı, bir saydam çemberin etrafında dönmekti.
Dünya güneşin, güneş samanyolunun, samanyolu galaksinin…
Evrenin sırrı başladığın yere geri dönmekti.
Gündüzler geceye, yazlar kışa, yeşiller sarıya, gençlik ihtiyarlığa…
Herşeyin amacı bir saydam çemberin etrafında dönmekti.
Doğal olan insan yaratısına, insan yaratısından doğal olana.
Yoktan var olmaya, var olmaktan yok olmaya.
Herşeyin amacı bir saydam çemberin etrafında dönmekti.
Doğduğunda yürüyememek, sonra yürümek, sonra tekrar yürüyememek.
Doğduğunda altını tutamamak, sonra tutmak, sonra tekrar tutamamak.
Doğduğunda birşey bilmemek, sonra bilmek, sonra herşeyi unutmak.
Herşeyin amacı bir saydam çemberin etrafında dönmekti.
Doğadan teknoloji üretmek, doğal olanı bozmak, sonra tekrar doğal olana dönmek.
Doğayı paylaşmak, bunun için savaşmak, sonra globalleşmek.
Su buhara, buhar havaya, hava suya…
Herşeyin amacı bir saydam çemberin etrafında dönmekti.
Yazıyı yazıcak kağıdın olmaması, sonra kağıdın icatı, sonra tekrardan kağıdın yok olması yazının elektronik aletlere yazılması.
Başlagınçta bir dilin olması, sonra binlerce dilin olması, sonra tekrardan globalleşme ile tek dile doğru gitmek.
Tek bir kültürün olması, her ulusun kendi kültürünün olması, teknolojiyle tekrardan tek bir kültüre doğru gidiş.
Hayatın tek ve basit bir kuralı vardı.
Herşeyin amacı bir saydam çemberin etrafında dönmektir.
Aralık 2013

Uğur Çakmak

Bu gece

Bu gece tanrı ‘ol’ diyor herşey oluyor,
Bir kadın yaratıyor, bir erkek,
Bir şehvet yaratıyor, içinde tüm günahlar saklı,
Gün ağırına kadar sevişiyorlar,
Yaratmak ile yaratılmak arasındaki fark siliniyor,
Tüm maskeler düşüyor,
Tüm kusurlar,
Tüm kompleksler,
Tüm çirkinlikler,
Tüm güzellikler,
Tüm sözler bir örs gibi düşüyor,
Herşey düşüyor,
Bir erkek bir kadın dışında herkes düşüyor,
Ruhları birbirine karışıyor,
Kim erkek kim kadın ayırt edilmiyor,
Belli bir ritmde sevişiyorlar,
Bu ritm yeni doğmuş bir bebeğin kalp ritmi gibi,
Birden bir yağmur yağıyor aynı ritmde yağıyor,
Bir çocuk koşuyor karların üzerinde aynı ritmde koşuyor,
Bir kadın bir erkek aynı ritmde sevişiyorlar,
Vücutları ısınıyor,
Güneş doğuyor dünyanın teninde aynı ısı,
Erkek bir sigara yakıyor boğazında bir acı,
Bir insan ölüyor gözlerinde aynı acı,
Kadın derin bir nefes çekiyor içine,
Bir insan ölüyor derin bir nefes veriyor,
Bir insan doğuyor dünyaya, gözlerini açamıyor,
Bir insan ölüyor göz kapakları istemsiz kapanıyor.
Kasım 2013

Uğur Çakmak

Düşünsel Bir Mektup

Geçende düşünüyorum, sokaklar ıssız, çıt yok. Derken düşünsel bir mektup geldi aklıma. Şunları yazıyordu:

"Siz beni Mikail olarak tanıyorsunuz, diğerleri Mikhael diyor neyse zaten neye ne anlam verdiğinizde tam olarak belli değil. Diğer 3 kardeşimden farklı olarak ben doğa işlerine bakıyorum. Gizlice birkaç şey söylemek istiyorum çaktırmadan. Ben demiştim demekten hiç hoşlanmam ama "Usta"ma "Sen yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın" demiştim. Buradan bakınca çok garip görünüyorsunuz. Neler neler yapmışsınız öyle sanki doğanın bir canlısı değilde uzaylı gibisiniz. Mesela o adına "ülke sınırı" dediğiniz anlamsız zindan nedir öyle? Kuşlar havadan heryere gidebildiği, kurtçuk yerin altından geçebildiği halde siz sınırlar koyup diğer tarafa geçemiyorsunuz. Şaka mı bu! Bunu size verilen o akıl ile mi başardınız. Hani sizi hayvanlardan üstün tutmak için size verilen akıl. Size nelerin kutsal olduğu söylendi, siz bire on katıpta ne kadar çok kutsal çıkarmışsınız öyle. Toprakların kutsal olduğunuda nerden çıkardınız? Toprak için birbirinizi öldürüyorsunuz, sonra barışıyorsunuz. Arada ölenler boşuna ölmüş oluyor. Baştan niye savaştınız ki? Toprakların size ait olduğunu nerden çıkardınız ki aranızda paylaştınız ve şimdi de o paylar için kavga ediyorsunuz? Diğer bir saçmalığınızda herşeyin kurtarılması gerektiğine inanmanız. Bunu da nereden çıkardınız? Siz mi doğayı kurtaracaksınız? Siz ki burada ikiyüzbin senedir varsınız, ama doğa milyar yıldır burada ve kalkıp doğaya zarar verdiğinizi mi düşünüyorsunuz? Buranın beş milyar yıl boyunca başına neler geldi biliyor musunuz? Bunlardan sadece biri başınıza gelse yeryüzünden tamamen silinirsiniz. Aklınızı küstahlık yapın diye vermedik size. Bir diğeri size yetecek kadar herşeyi "Usta"mın bana söylediği şekilde yaptığım halde yarınız açlık içinde, diğer yarınız ise fazla yemekten vücudunu bozup sonunda ölüyorlar!!! Size akıl verildi, hayvanlara değil ama siz daha vahşi oldunuz. Hangi hayvan zevk için diğerini öldürür? Hangi hayvan kendi türü için en büyük tehlikedir? Kendi sınırlı bilginizle benim yaptıklarımı yapmaya kalkacak kadar küstah ne zaman oldunuz? Ben size herşeyin taze ve güzelini verdim ama siz kendi aranızda size verdiğimin benzerlerini yapmaya çalıştınız. Sonra noldu vücudunuzu bozdunuz şimdi "organik" diyorsunuz benim verdiklerime ve bunlar için daha çok bedel ödüyorsunuz. Ne gerek vardı bunlara ben size baştan onu vermemiş miydim zaten? "

Mektup böyle devam ediyordu ama daha fazlasını okumaya gücüm kalmamıştı. Sokak lambaları peşi sıra yanmaya başladığında, aslında kendimiz için ne kadar karanlık bir dünya yaratmış olduğumuzu düşündüm.